ÂLİ İMRÂN SÛRESİ2

Tevrat2

İncil3

Yaratıcı Gücün Eserleri3

Derin Bilgi Sahipleri7

Kâfirlerin Mâlî Gücü. 12

Dünya Malının Değeri14

Sabredenler16

İlâhî Hârika : Gece ve Gündüz. 20

Takiyye. 21

Kâfirleri Dost Edinmek. 22

İmrân Ailesi24

Hz. Zekeriyyâ'nın Duası26

Hz. Meryem.. 27


ÂLİ İMRÂN SÛRESİ

 

Bu sûre medenî'dir. Zira başından 83. âyete kadar olan kısmı «Nec-rân Heyeti» hakkında nazil olmuştur. Bu heyetin gelişi ise ilerde «Mü-bahele âyeti» nden de anlaşılacağı üzere hicretin 9. senesindedir.

 

(Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.)

1 — Elif, Lam, Mîm.

2 — Allah O'dur ki; kendisinden başka hiç bir îlâh yoktur. Hayy ve Kayyûm'dur.

3- 4 - Sana kitabı Hak ile ve kendisinden öncekile­ri doğrulayıcı olarak indirdi. Bundan önce de insanlara yol
gösterici olarak Tevrat ile İncil'i indirmişti. Bir de hak ile bâtılı ayırt eden Furkân indirdi. Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için, gerçekten şiddetli azâb vardır. Allah Azîz'dir, intikam sahibidir.

 

«(Ey Muhammed) sana kitabı Kur'an-ı Kerîm'i Hak ile indirdik.» Onda asla şüphe yoktur. O, Allah katından indirilmiştir. Allah bu ki­tabı ilmi ile indirmiştir, melekler de buna şâhidlik eder. Şâhid olarak Allah yeter.»

«Bu kitabı sana kendilerinden öncekileri doğrulayıcı olarak indir­dik.»

Kendisinden önce; semâdan, kulları olan peygamberlere göndermiş olduğu, önceki kitabları doğrulayıcı olarak.

Kur'an-ı Kerîm'in doğruladığı bu kitaplar, vermiş oldukları haber ve müjdeleriyle Kur'an-ı Kerîm'i tasdik ediyor. Kur'an-ı Kerîm de o kitaplarla Allah'ın Hz. Muhammed'i Rasûl olarak göndermesi ve Kur'-an'ı O'na indirmesi konusundaki haber ve müjdeleriyle mutabakat ha­lindedir.

«Bundan önce de insanlara yol gösterici olarak Tevrat'ı indir­mişti.» [1]

 

Tevrat

 

Tevrat'ı İmrân oğlu Musa'ya, İncil'i Meryem oğlu îsâ'ya Kur'an'-dan önce, zamanlarında bir hidâyet olmak üzere indirdi. Furkân'ı da indirdi. O, hidâyetle dalâleti, hak ile bâtılı, sapıklıkla doğruluğu zikret­miş olduğu hüccetlerle, açık delillerle, kesin burhanlarla birbirlerinden ayırıcıdır. Allah onu beyân ediyor, zihinlere yerleştiriyor, ona iletiyor ve ona dikkatleri çekiyor.

Katâde ve Rebî' İbn Enes buradaki «Furkân'ın» Kur'an-ı Kerîm olduğunu söylüyorlar. İbn Cerîr ise buradaki «Furkân» kelimesinin mas-dar olduğu görüşünü tercih ediyor. Zîrâ daha önce «O, sana kitabı Hak ile indirdi.» âyetinde «kitâb» yani «Kur'an» geçmişti.

İbn Ebu Hâtim'in «Buradaki Furkân'dan maksad Tevrat'tır» gö­rüşü de zayıftır. Zîrâ o da daha önce zikredilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.

«Allah'ın âyetlerini inkâr edenler (onları inkâr edip bâtıla döndü­renler) için (kıyamet gününde) gerçekten şiddetli azâb vardır. Allah Azîz'dir.» Cenâb-ı Bârî'nin civarı sağlam, korunmuş ve saltanatı büyük­tür. «İntikam sahibidir.» âyetlerini yalanlayan, şerefli rasûllerine ve büyük peygamberlerine karşı çıkanlardan intikam alacaktır. [2]

Tevrat kelimesi; İbranca olup mânâsı şeriat veya kanundur. Bu isim, ehl-i kitâb nezdinde Hz. Musa'nın yazdığı söylenen Tevrat'ın ilk 5 kitabı için kullanılır. Bu kitaplardan birincisi, Tekvin kitabıdır. Bu­rada, yaratılışın başlangıcı ile bazı peygamberlerin haberleri anlatılır. İkincisi Çıkış, üçüncüsü Levilîler veya haberler kitabıdır. Dördüncüsü, Adet  (sayılar)  kitabı, beşincisi de Tesniye kitabıdır. Hıristiyanlar ise Tevrat kelimesini Ahd-i Atîk adı verilen kitapların hepsi için kullanır­lar. Ahd-i Atîk, İsrâiloğullarmın hakimlerinin, peygamberlerinin ve krallarının kitabıdır. Bu kitaplar Hz. İsa'dan önce yazılmış olup kimin yazdığı bilinmemektedir. Bazen de Hıristiyanlar hem Ahd-i Atîk'a hem de Ahd-i Cedîd'e —ki buna İncil denir— birlikte Tevrat adını vermek­tedirler. İncil'in tefsiri gelecektir. Kur'an'ın örfünde ise; Tevrat, Al­lah'ın vahiy yoluyla Hz. Musa'ya indirdiği ve kavmini hidâyete ge­tirmek üzere tebliğ etmesini emrettiği kitâbdır. Ancak Allah Teâlâ, Mu­sa'nın kavminin Tevrat'ı muhafaza edemediklerini açıklamıştır. Nite­kim Mâide sûresinde «kendilerine hatırlatılanlardan paylarını unuttu­lar» buyurulmuştur. Ayrıca onların sözlerin yerini değiştirdikleri ve Tevrat'ı tahrif ettikleri haber verilmiştir. Bu tahrifat ellerinde bulunan ilk 5 kitâbda cereyan etmiştir. Nitekim Tevrat'ın tesniye babında Hz. Musa'nın Tevrat'ı yazdığı ve İsrâiloğullarından onu korumak üzere ahid aldığı belirtilmektedir. 31. ishâh'ta ise yaklaşık olarak şöyle deni­lir : Mûsâ bu Tevrat'ı baştan sona, kelime kelime yazmayı bitirince, Rabbın ahdi olan Tâlût'u taşıyan Levîlilere emredip dedi ki: Bu Tevrat kitabını alın ve Rabbın ahdinden ibaret olan tâbût'un yanma koyun. O Rab, sizin tanrınızdır. Tâ ki sizin aleyhinizde orada şâhid ola. Çünkü ben, sizin isyancılığınızı ve başınıza buyruk olduğunuzu biliyorum. İşte bakın ben daha sizin aranızda bu gün diri iken Rabba karşı çıktınız. Ya öldükten sonra neler yaparsınız? (...)[3]

 

İncil

 

İncil sözüne gelince; bu kelime, aslen yunanca olup müjde anlamı­na gelir. Yeni öğreti de denmiştir. Hıristiyanlara göre İncil kelimesi, meşhur olan dört İncil'e verilen addır. Ve yine onların ifâdesine göre, buna Ahd-i Cedîd adı verilir. Bu dört İncil peygamberlerin işleri kita­bıyla birlikte «Yeni Ahid» adını alır. Peygamberlerin işleri kitabından ayrı olarak Pavlus'un, Petrus'un, Yuhanna'nm, Ya'kûb'un mektupları ile Yuhanna'nm Rü'yâsı bölümlerinden meydana gelir. İşte bunların hepsine İncil adı verilir. Dört İncil'in dışında herhangi bir kitaba bu isim verilmez. Dört İncil, Hz. îsâ'nın hayatıyla öğretileriyle alâkalı, özet kitaplardan ibarettir. Bunun için İncil adı verilmiştir. Bu kitapla­rın ehli katında sağlam bir senedi yoktur. Yazılış tarihleri konusunda Hıristiyanlar ihtilaflıdırlar. Bu konuda pek çok söz vardır. İlk İncil'in yazılış yılı hakkında 9 ayrı görüş bulunmaktadır. Öteki 3 İncil hakkın­da da pek çok rivayet vardır. Bazıları bunlann Milâdın 1. asrının ikinci yarısında yazıldığını söylemişlerdir. Ancak ilk İncil'in milâdın 37. se­nesinde yazıldığını söyleyen bulunduğu gibi 64. senesinde yazıldığını' söyleyen de vardır. Dördüncü İncil'in ise milâdî 98 yılında yazıldığı söylenmiştir. Bazıları bu İncil'in Yuhanna tarafından tashih edilmemiş olduğunu söylerler. Keza Âhd-i Cedîd'in diğer kitapları konusunda da pek çok ihtilâflar vardır. Kur'an'ın örfünde İncil, Allah Teâlâ'nm pey­gamberi Meryem oğlu İsa'ya vahyetmiş olduğu müjdelerden ibarettir. Bu müjdeler içerisinde şeriatı, hüküm ve ahkâmı tamamlayan Hz. Pey­gamberin geleceği de vardır. Lafzın ifâde ettiği müjde bu peygamberin müjdesidir. Allah Teâlâ Mâide sûresinde yahûdîler gibi hıristiyanlann da kendilerine hatırlatılan buyruklan unuttuklarını bildirmektedir. Hı­ristiyanlar bu konuda daha da ileridirler. Çünkü Tevrat indiği zaman yazılmış ve binlerce insan onunla amel eder olmuştur. Sonra ortadan kaybolmuşsa da hükümlerinin çoğu saklanmış ve bilinmiştir. Bazı Frenk bilginlerinin Mûsâ (a.s.) zamanında yazının bilinmediğini söylemele­rine pek güvenilmez. Hıristiyanlann kitaplarına gelince; ancak Hz. İsa'nın milâdının 4. asrında bilinip yaygınlaşmıştır. Çünkü îsâ peygam­berin tâbi! olan ilk hıristiyanlar; yahûdîler ve romalılar tarafından bas­kı altında tutulmuşlardır. İmparator Kostantin'in siyâset gereği hıris-tiyanlığı benimsemesiyle hıristiyan kitapları ortaya çıkmıştır. Bu ki­taplar arasında Hz. Musa'nın müjdesi olan bazı kelimeleri ihtiva eden, onun tarihçe-i hayatları da vardır. Bunların sayısı pek çoktur. Ancak imparatorun baskısıyla Dört İncil üzerinde' ittifak hâsıl olmuştur. Kur'an'ın örf ündeki Tevrat ve İncil anlayışıyla; yahûdî ve hıristiyanla­nn İncil ve Tevrat anlayışları arasındaki farklılık konusunda söyledik­lerimizi iyice anlayanlar Kur'an-ı Kerîm'in ortaya koyduğu gerçeğin onların farkına varmadıktan gerçek olduğunu kavrarlar. (...) [4]

 

5 — Şüphesiz ki, gökte ve yerde hiç bîr şey Allah'a gizli kalmaz.

6 — Sizi rahimlerde dilediği gibi şekillendiren O'dur. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.

 

«Cenab-ı Hak göklerin ve yerin gaybını bildiğini onlardan hiç-_bir şeyin kendisine gizli olmadığını haber veriyor.» Sizi analarınızın rahimlerinde dilediği şekilde; (kadın - erkek, güzel-çirkin, bedbaht ya da mes'ûd olarak) şekillendirip yaratır. Yaratan O'dur. O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur.» İlâh olmaya sadece ve tek olarak O müs-tehaktır. Nihayetsiz izzet, hikmet ve hüküm sadece O'nundur.

Bu âyette Meryem oğlu İsâ (a.s.) nın Allah'ın kulu ve yaratıl­mış olduğu açıkça belirtilmektedir. Allah diğer insanları nasıl yarat­mışsa onu da annesinin rahminde şekillendirmiş, sonra dilediği şe­kilde yaratmıştır. İsâ (a.s.) yaratılmış, halden hale girmiş iken Hıris­tiyanların iddia ettikleri (gibi) nasıl ilâh olabilir? Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

«Sizi analarının karınlarında,' üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. İşte bu, Rabbınız olan Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur. Böyleyken Siz nasıl olup ta (hak­tan) döndürülüyorsunuz?» (Zümer, 6) [5]

 

Yaratıcı Gücün Eserleri

 

İyi bil ki; Allah Teâlâ peygamberine vahiy yoluyla Kur'an'ı in­dirdiği gibi; akıllara da aydınlığı indirmiştir. Böylece bu gözlenen âlemdeki gizlilikleri açığa çıkarmıştır ve yine bu sayede büyük akıl sahipleri için; semavî kitaplarda yeralan peygamberine vahiylerle se-lîm akılla elde edilen ve aydınlanan bilgileri karşılaştırma imkânı sağlamıştır. Böylece tabiattaki cevherleri ve hazineleri keşfetmek fır­satı vermiştir. İşte burada iki delil birleşmiş, iki metod buluşmuştur: Bu metodlardan birisi akıl ve yüce rûh sahiplerinin metodu, diğeri de ilâhî vahy metodudur. Burada sözü iki bölüm halinde" ele almak iyi olacaktır: Birinci bahis; atomdan daha küçük'olan mikrokozmoz, ikincisi de atomdan daha büyük olan makrokozmoz konusundadır.

Birinci bahiste bazı derin hususlar vardır.

Birinci incelik : İyi bil ki; maddenin özel ve genel nitelikleri var­dır. Biz bir çiviyi dövdüğümüz zaman, incecik olur ama demire hâs niteliği değişmez. Ama aynı çiviyi uzun süre suda durdurduğumuz zaman, yavaş yavaş rengi kırmızımtrak olur, sertleşir ve paslanır. İşte birinci değişmeye fizikî değişme, ikinciye de kimyevî değişme adı verilir. Bu konuyla fizik ve kimya adını alan iki bilim dalı ilgilenir. Fizik maddenin tabîî değişimlerini araştırır, kimya ise maddenin kim­yevî değişimini araştırır. Cisimlerin bazı genel nitelikleri vardır. Söz­gelimi, uzama, birbiri içine girmeme ve parçalanmama gibi.

İkinci incelik : Bilginler maddenin parçalanması konusunu araş­tırmışlar ve neticede aklı dehşete düşüren, zihni yerinden oynatan sonuçlara ulaşmışlardır. Sözgelimi, bazı örümceklerin hayret verici ve bakanları dehşete düşüren hârika türünden ince ipler ördüklerini görürler, örümcek ağını iplerden örer. Her ip dört ipden oluşur. Bu dört küçük ip de bin küçük ipden oluşur. Bu her bin ip örümceğin bedeninde özel bir kanaldan sağılır. Görüyor musunuz, bir tek ip na­sıl dörtbin ipe dağılıyor? Ne gâribtir ki, bazı Alman bilginleri, örüm­cek ağının dört milyar ipi birbirine geçirilse bir sakalın kılından daha ağır olmayacağını söylüyorlar. Dikkat ederseniz; her ip dört ipten oluşmuştur deriz. Öyleyse bu iplerden her birinin inceliği yaklaşık olarak 1/16 tirilyondur. Sonra ne hayret vericidir ki; bu her bir ip örümceğin bedenindeki özel bir kanaldan çıkıyor ve örümceğin be­deni her birinde bin ip bulunan bin tane iğne gibi genişliği içine sığ­dırıyor. Bu bir hârika değil midir? Bundan çok daha hârika olanı da örümceğin güzellik âlemini temsil eden bir numune oluşur. Her de­likten ince bir ip çıkıyor ve bakanlar onun anlamsız olarak çıktığı­nı düşünebilirler. Ama bu ipler ip yumağı haline geldiği zaman dört büyük bir ip halinde birleşiyorlar. Ve bu dört büyük ip de bir evi oluştu­ruyor. Bu ev örümceğin yuvası ve avlanma mahallidir. Buna rağmen siz Kur'an'ın, «şüphesiz ki evlerin en çürüğü örümceğin evidir, keski bilmiş olsalardı» dediğini işitiyorsunuz. Örümceğin yuvasının en çü­rük ev olarak belirtilmesinden sonra, «keski bilmiş olsalardı» diye buyurulması örümcekten sonra hemen bilgi konusunun zikri sizin dikkatinizi çekmiyor mu? Bu çürüklük analiz ve bölümleme konu­sunda ortaya çıkmış ve örümceğin ipinin inceliğini ve parçalarını at­mış daha çürük bir duruma gelmiştir. Buradaki çürüklük sürekli ola­rak bölünmeyi kabule işarettir. «Keski bilmiş olsalardı» buyruğu ile bu bölümlenmeye işaret edilmiştir. Ancak bu işaret fizik ilmi vası­tasıyla öğrenilebilir.

Üçüncü incelik : Starkininden bir ölçüyü, bir milyon yediyüz elli-bin ölçüde suyun içerisine koymuş olsak, her ölçüde onun tadını an­larız. Binâenaleyh starkininden bir ölçü 1/750.000 ölçü nisbetinde olur. Buna rağmen tadanlar onun tadını farkederler.

Dördüncü incelik: Biz bir parça gümüşü 1/1.000.000.000 kırat küp nitrik asit içerisinde eritsek, sonra onu yüz kırat küp suyun içe­risine döksek ve içine azıcık bir yemek tuzu katsak eriyik kirlenir ve süt beyaz halini alır. Bu renk 1/100 kırat küp ve küpe eşit de olsa gözle görünecek kadar açıktır. Böylece gümüş 1/10 trilyon kırat küp olur.

Beşinci incelik : Biz evlere pencerelerden giren güneş ışığında yü­zen toz zerrecikleri görürüz. Normal olarak bu toz zerrelerinin içe­risinde bitki tohumlan olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. Bu toz zer­releri yaş bir toprağa düştükleri zaman kokuşurlar. Kokuşmuş olan bu zerreciklere mikroskobun altına koyup baktığımız zaman bir de ne görelim? Dal budak salmış ağaçlarıyla kocaman bir ormanlık. Ama çıplak gözümüz bunların hiçbirini farketmez.

Altıncı incelik : Bir iğnenin başı kadar küçük bir yerde toplan­mış olan bir damla suda; milyonlarca canlı yaşar, büyür, gelişir, ço­ğalır, ölür. Tıpkı çöllerde yaşayan hayvanlar, denizlerde yaşayan can­lılar gibi. Bu hayvanlar da birbirine saldırır, birbirini öldürür ve tıp­kı vahşi canavarlar gibi birbirlerini parçalarlar. Ve aynı yapıya sa­hiptirler. Yaz günlerinde bir su birikintisinde böyle yüzlercesini gö­rürüz. Güneşin ışığıyla yükselen su buharları arasında onlar da yük­selir. Havada uçuşur. Sonra yaşar, çoğalır, rutubet ve hararetin uy­gun olduğu ortamda üreyip, gelişir. Yedinci incelik : Yukarda sözkonusu edilen canlılar son derece küçük olmalarına rağmen, bir kısmı taşlaşarak katı toprak tabakala­rı arasında yer alır. Bir hayvan iskeleti ancak 1/187.000.000 parça­dan daha küçük bir parçaya denk gelebilir. Bu derece küçük canlı­ların midesi vardır, hazım cihazı vardır, görülen ve görülmeyen or­ganları vardır. Bu küçücük hayvanda bunca değişik organlar nasıl gelişir? İşte bunların hepsi Allah Teâlâ'nın «Senin Rabbından yeryü­zünde ve gökyüzündeki bir zerre bile uzak durmaz. Ne ondan daha küçüğü, ne de ondan daha büyüğü. Hepsi apaçık bir kitabdadır.» buyruğunun içerisinde yer alır. Nasıl uzak kalabilir Allah'ın azame­tinden bunlar.  (...)

Sekizinci incelik : Madde küçük olmasına rağmen, atomları birbi­riyle tam olarak bitişik değildir. Atomun içerisinde geniş bir uzay saklıdır. Suyun, havanın, taşm, demirin ve altının içerisinde geniş bir boşluk vardır. Derler ki; demirde, taşta veya altın gibi herhangi bir cismin atomlarından bir atomun yüzeyinde canlı bir varlık yaşa­mış olsa da başını kaldırıp diğer atoma göz dikse; o atomun bizimle güneşler ve yıldızlar arasındaki mesafe kadar uzak bir mesafede bu­lunduğunu görür. İşte görüyorsunuz ki; bu söylediklerimizi ne akıl­lar doğrulayabilir, ne de gözler görebilir. Ama ilim isbât etmiştir. (...)

Dokuzuncu incelik: İyi bil ki; altın, gümüş ve platin en iyi ezi­len madenlerdir. 36 dirhem altınla 100 millik bir uzun ip elde etmek mümkündür. Platin ise demirden daha ağırdır. Yaklaşık 3 kez ağır olan platinin bir biriminden 100 mil uzunlukta bir şerit elde etmek imkânı vardır. (...).

Görüyorsunuz ki; madde ne kadar hayret verici küçük ve derin bir örümcek ağından incecik bir bina yapıyor. Ve bir örüm­cek ağı 4.000 ip halinde örümceğin vücûdundan dışarıya sarkıyor. (...) Bu söylediklerimiz; maddenin en küçük parçalarından yani mikro-kozmozdan bir örnek; Maddenin ne derece küçük olduğunu Allah'dan başka kimse bilmez. Hattâ bilginler derler ki; şayet Adem ile Havva olsaydı, Allah'ın onlan yarattığı günden bu güne kadar hiç uyumak-sızm bu sayıyı bir bir saymaya başlamış olsalardı, ancak 10.000 yıl sonra gözlerine uyku girebilirdi. Bu rakam Sadece 1.000.000.000.000 sayısı içindir. Ya bir de 10.000.000.000.000 sayısı için durum ne ola­caktır? Sen bunu bildikten sonra; anlarsın ki maddenin küçüklükte sonu yoktur. Bilginler bu son derece küçük maddelere cevher-i ferd adını vermişlerdir. Yani atom demişlerdir. (...)

İkinci bahis âyettesözkonusu olan makrokozmoz yani büyük ev­renle alâkalıdır.

Birinci incelik; iyi bil ki; atomlar birleşerek cisimleri meydana getirirler. Ve atomların meydana getirdiği cisimler de gökler ve yer- ler gibi koca varlıkları meydana getirirler. Biz, güneşlerden, gezegen­lerden ve yeryüzünden, Bakara sûresinde, «sonra semâya yöneldi ve onları yedi gök halinde tesviye etti» âyetini açıklarken bahsetmiştik. Şimdi burada ise orda açıklamadıklarımızı açıklamak istiyoruz. Size nebülozlardan bahsetmek istiyorum. Bu yıl Fransa Bilimler Akade­misine verilen bir takrirde nebülozlar hakkında şöyle denilmekte­dir : Salt ve parlak bir gecede, gözünüzü semâya diktiğinizde beyaz bulutlar görürsünüz. Sanki süt gibi bembeyazdırlar. İşte bunlar ne-bülozlardır. Yani sonsuz boşlukta yüzen gök cisimleri. Senelerce ve asırlarca evvel, milyarlarca yıl önce; tıpkı bizim yerimizin ve güne­şimizin bulunduğu durumda bulunan gök cisimleri., Sonra bu âlem­lerle bizi ayıran mesafeleri saymak, sıralamak mümkün değildir. Bu­rada kilometre yeryüzünün ekseni ve yeryüzünün güneş etrafındaki yörüngesi ölçü olarak kullanılamaz. Bu alanda mesafe ölçüsü olarak 3,6 ışık yılından ibaret olan bir birim kullanılır. Şu anda 1923 sene­sinde Kur'an tefsirini yazarken mart ayında bize gelen bu bilgiye göre, Macellan nebülözünün yeryüzünden 110.000 ışık senesi uzakta olduğu belirtilmektedir. Ve bilebildiğimiz kadarıyla nebulalar hak­kında, aşağıdaki rakamları söyleyebiliriz :

1 — 6 nebulanın bizden uzaklığı 207 ışık yılıdır.

2 — Nova adını alan 3 nebulanın bizden uzaklığı 435 ışık yılıdır.

3 — Zaman zaman aydınlık, zaman zaman karanlık olan elli ne­bulanın bizden uzaklığı 1014 ışık yılıdır.

4 — 70 nebulanın bizden uzaklığı yaklaşık 3050 ışık yılıdır.

5 — 69 nebulanın bizden uzaklığı 72.847 ışık yılıdır.

6 — 2 nebulanın bizden uzaklığı yaklaşık 635 ışık yılıdır.

7 — 6 nebulanın bizden uzaklığı 475.000 ışık yılıdır. Ve Andromedea nebulasmın bizden uzaklığı 1.485.000 ışık yılıdır. Bu nebula saniyede 1.200 km. hızla hareket etmektedir. Keza Macellan adı veri­len nebula da aynı zamanda saniyede 568 km. süratle güneş siste­minden uzaklaşmaktadır. Güneş sisteminin gezegenlerini ve yeryüzü­nün bağlı bulunduğu galaksi ise yaklaşık saniyede 560 km. hızla ha­reket etmektedir, İşte ilimler akademisinin bize ulaştırdığı özet bilgi­ler. İyi bak, küçük dünyayı gezinirken nasıl büyük dünyayı da gez­miş olduk. En küçük âlemle en büyüğünün nizâmına bak, akış hızı­na bak. Bilginin nazarında; yörüngesinde hareket eden bir gezegen­le, atomda çekirdeğin etrafında gezinen bir elektron arasında hiçbir fark kalmamış. Böylece; başla son, eksi sonsuzla artı sonsuz birbi­riyle birleşmiştir. İşte Allah Teâlâ'nın,   «Rahmanın   yaratışında bir tutarsızlık göremezsin»  kavli aynıyla bunu gösterir. Görmüyor mu­sun, Allah en büyük âlemlerle en küçük âlemleri birbirine benzetmiş ve hepsini aynı kural ve aynı kaideyle idare ediyor.-İşte kainatta gö- rülen umûmî vahdet kanunu budur. Bu en büyük âlemle en küçük âlem arasındaki birlik onu yaratanın birliğinin delili değil mi? Doğ­rusu nizâm hiçbirinde değişmemiştir. «Evvel de O'dur, âhir de O'dur, zahir de O'dur, bâtın da O'dur. Ve O her şeyi bilendir.» [6]

 

7 — Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir. işte kalblerinde eğrilik bulunanlar fitne çıkarmak ve te'vîle yeltenmek için müteşâbih olan­lara uyarlar. Halbuki onun gerçek te'vîlini, ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar.- Biz ona inandık, hep­si Rabbımızm katmdandır, derler. Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

8 —   Ey Rabbımız; bizi, hidâyetine  erdikten  sonra kalblerimizi eğriltme. Katından bize rahmet lütfet. Şüp­hesiz en çok lütfeden Sen'sin Sen.

9 —   Ey Rabbımız; muhakkak ki geleceğinden şüp­he olmayan bir günde insanları toplayacak Sen'sin. Şüp­
hesiz ki Allah va'dinden dönmez.

 

Muhkem ve Müteşâbih:

 

Allah Teâlâ Kur'an'da muhkem âyetler bulunduğunu ve bunların   “Ümmü'l-Kitâb»  olduklarını haber veriyor.   Bunların delâletleri açık olup hiç kimseye kapalı değildir. Kur'an'da diğer bir kısım âyet- ler daha vardır ki, bazı insanlara delâletleri kapalı gibi görünür. Kim bu âyetleri, açık olan âyetlerin ışığında düşünür, inceler ve müteşâ-bih âyetleri muhkemlerle birlikte değerlendirirse hidâyete ulaşır. Ak­sini yapan da dalâlete düşerTjşte bunun için Cenâb-ı Hak : «Sana ki­tabı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar kita­bın anasıdır.» buyuruyor.

Onlar şüphe ve tereddüt esnasında dönülecek, müracaat edilecek asıllardır.

«Diğer bir kısmı da müteşâbihlerdir.»

Delâlet yönünden muhkem âyetlere uygun manâya delâlet et­meleri ihtimali yanında Allah'ın bu âyetlerdeki maksadı yönünden değil de sadece lafz ve terkîb yönünden başka bir şeye delâlet etme­leri de mümkündür.

Muhkem ve müteşâbih konusunda ihtilaf edilmiş ve selef âlim­lerinden muhtelif görüşler rivayet edilmiştir :

Abdullah İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha «Muhkem­ler, Kur'an'daki nâsih âyetler, helâl ve haram, cezalar ve farzlar, bir şeyi emreden ve gereğince amel edilmesini bildiren âyetlerdir.» de­miştir.

İkrime, Mücahid, Katâde, Dahhâk, Mukâtil İbn Hayyân, Rebî' İbn Enes ve Süddî'den rivayet edildiğine göre onlar: «Muhkem, ken­disiyle amel edilenlerdir» demişlerdir.

İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre ise; muhkem âyetler;

De ki: «Gelin, Rabbınızm size neleri haram kıldığını ben söyle­yeyim : O'na hiçbir şeyi şirk koşmayın...» (En'am, 151) ve devamı ile; «Rabbın buyurmuştur ki: Kendisinden başkasına ibadet etmeye-siniz.» (İsrâ, 23) ve devamındaki; âyetleridir. Bunu İbn Ebu Hatim ri­vayet etmiş ve Saîd İbn Cübeyr'den nakletmiştlrTİYine İbn Ebu Ha­tim der ki: Bize babamın... İshâk İbn Süveyd^aen rivayet ettiğine göre Yahya İbn Ya'mer ve Ebu Fâhit'e : «Bunlar kitabın anasıdır» âyetinde ihtilâf ettiler. Ebû Fâhite : «sûrelerin başlarında bulunan hurûf'u mukattaa'dır» demiş, Yahya İbn Ya'mer de «farzlar, emir ve yasaklar, helâl ve haramlardır» demiştir.

İbn Lehîa... Said İbn Cübeyr'den nakleder ki, o şöyle dedi: Bu âyetler «kitabın aslıdırlar. Bunlara "Ümmü'l-Kitab" ismi verildi, çün­kü bütün semavî kitaplarda yazılmışlardır.»

Mukâtil İbn Hayyân dedi ki: «Böyle isimlendirildiler. Bunlar Üm-mü'1-Kitabdır, zira hak dine mensûb olup da onlardan memnun ol­mayan (onları kabul etmeyen) kimse yoktur.»

Müteşâbihler konusunda da şunlar söylenmiştir: Ali İbn Ebu Talha'mn rivayetinde îbn Abbâs : «Bunlar mensûh âyetler, Kur'an'dan önce ve sonra olanlar   (emsal) atasözleri ve ye­minler iman edilip de kendisiyle amel edilmiyenlerdir» demiştir.

Mukâtil İbn Hayyân bunların «sûre başlarındaki hurûf-u mukat-ta'a» olduğunu söyler.

Mücâhid der ki: «Müteşâbih âyetlerin bazısı diğerlerini doğru­lar.»

Bu ancak... «ahenkli ikişerli bir kitap» (Zümer, 23) âyetinin tef­sirinde şöyle demişlerdir: Müteşâbih, bir konuda gelen kelâmdır, me-sânî ise cennet ve cehennemin niteliği, iyilerin, sonra da günahkâr­ların hali gibi karşılıklı iki konudaki kelâmdır.

Burada ise müteşâbih muhkemin karşıtıdır.

Burada söylenenlerin en güzeli bizim daha önce söylediğimiz olup Muhammed İbn İshâk İbn Yesâr da aynı şeyi söyledikten sonra (Onun bazı âyetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır» âyetinde; «Onlarda Rabbın hüccetleri, kulların günahsızlığı, düşmanlığın ve bâtılın reddi vardır. Onlarda, konuldukları mânâdan bir sapma ve tahrif söz konusu değildir.» demektedir. Müteşâbih âyetlerde ise doğ­rulukta sapma, tahrif ve te'vîlde müteşâbih olan âyetlerdir. Allah bunlarla kullarını imtihan eder. Nasıl ki haram ve helâlları ile de onları imtihan etmektedir. Ta ki Haktan yüz çevirip bâtıla dönme­sinler.

Cenab-ı Hakk : «Kalbi erinde eğrilik (yani sapıklık ve haktan çı­kıp bâtıla dalma duygusu) olanlar, müteşâbih olanlara uyarlar. Kur'an'da sadece müteşâbih olan âyetleri alırlar. Zira lafzı itibariy­le kasdettikleri mânâya ihtimali bulunduğundan bunları sapık mak-sadlan yönünde tahrif etme imkânları vardır. Halbuki muhkem âyet­lerde bu imkâna sahip değillerdir. Zira bu âyetler onlara karşı birer hüccettirler. Bu sebeple Cenâb-ı Hak «fitne çıkarmak için...» kendi­lerine uyanları saptırmak için müteşâbihlere uyarlar buyuruyor. Bu­rada şuna işaret vardır: Onlar sapıklıklarına Kur'an'dan delil geti­rirler. Halbuki Kur'an onların lehine değil, aleyhlerine bir delildir.

Mesela Hıristiyanlar;.. Kur'an'ın, İsâ (a.s.) in Allah'ın ruhu ve Meryem'e ilkâ etiği bir kelimesi olduğuna dâir âyetleri delil olarak alıyorlar da; «O, sadece kendisine nimet verdiğimiz... bir kuldur.» (Zuh-ruf, 59) «Hakikat Allah katında İsa'nın durumu Âdem'in durumu gibi­dir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona «ol» dedi, o da oluverdi. (Âl-i İmrân, 59) Ve benzeri İsâ (a.s.) nın Allah tarafından yaratıl­mış bir kul. ve bir peygamber olduğunu açıkça ifâde eden (muhkem) âyetleri almıyorlar. Allah Teâlâ «Te'vîline yeltenmek, (onu istedikle-ri mânâya delâlet edecek şekilde tahrif etmek) için müteşâbihlere uyar­lar.» buyuruyor.

Mukâtil ve Süddî diyor ki: Olacak şeyleri ve eşyânm   akıbetini Kur'an'dan öğrenmek isterler.

İmâm Ahmed der ki: Bize.İsmail... Hz. Âişe'den rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) «Sana kitabı indiren O'dur... bunu ancak akıl sa­hipleri düşünebilir.» âyetini okudu ve : Kur'an konusunda mücâdele edenleri gördüğünüzde bilin ki bu âyetle kastedilen kimseler onlar­dır ve onlardan sakının.» buyurdular. İmâm Ahmed'in Müsned'inde bu hadîs İbn Ebu Müleyke kendisiyle Hz. Âişe'den rivayet edilmiş­tir. Aralarında başka bir râvî yoktur.

Hadîsi İbn Mâce de İsmâîl İbn Üleyye ve Abdülvehhâb es-Sekafî kanalıyla... Hz. Âişe'den rivayet etmiştir..

Bu hadîsi Buhârî bu âyetin tefsirinde, Müslim sahîh'inde «Kita-bu'1-Kader» de, Ebu Dâvûd Sünen'inde «Sünnet» babında Ka'nebî ka-vK nalıyle... Hz. Âişe'den rivayet etmişlerdir ^Buhârî'nin lafzı şöyledir: Hz. Âişe dedi ki: «Rasûlullah (s.a.) "Bunu ancak akıl sahipleri dü-şünebilir"e kadar "Sana kitabı indiren O'dur. O'nun bazı âyetleri muhkemdir" âyetini okudu ve şöyle buyurdu: "Ondan müteşâbih olanlara uyanları gördüğünüzde bilin ki onlar Allah'ın (kitabında) isimlendirdik] eridir, onlardan sakının."»

İbn  Cerîr  diyor  ki: Hz.  Âişe'den  rivayet  etti  ki : Bize  Ali  İbn

Sehl... Rasûlullah - (s.a.) «Fitne çıkarmak için müteşâbih olanlara uyarlar» âyetini çıkardı ve dedi ki: «Allah sizi sakındırıyor, onları gördüğünüz zaman tanıyınız.»"

Hadîsi İbn Merdûyeh de başka bir tanktan rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Ebu Kâmil... Ebu Umame'den ri­vayet etti ki; «kalblerinde eğrilik olanlar...» âyeti hakkında .o, Rasû-lullah'tan rivayet ederek : «Onlar haricîlerdir», buyurmuştur.

«O gün nice yüzler ağarır, nice yüzler karanr.» (Âl-i İmrân, 106) âyeti hakkında da «Onlar haricîlerdir» dedi. İbn Merdûyeh hadîsi baş­ka bir şekilde Ebu Gâlib tankıyla Ebu Ümmâme'den merfû olarak rivayet etmiştir. Bu hadîsin az bir kısmı Sahabî sözüdür ve mânâsı doğ­rudur. İslâm'da, ortaya çıkan ilk fitne haricîler fitnesidir. Hareket nok­taları da dünyalıktır. Şöyle ki:

Rasûlullah (s.a.) Hüneyn gazvesi ganimetlerini taksim etmişti. Kendi bozuk akıllarına göre Allah Rasûlu bu taksimde adaletli dav­ranmamıştı. Hemen konuşmaya kalktılar. İçlerinden Zü'1-Hüveysıra adlı birisi: Adaletli davranmadın, adaletli ol, dedi. Allah Rasûlü: «Adîl olmadıysam yazık bana; Allah bana bütün yeryüzü halkı için güveniyor da sen mi güvenmiyorsun?...» buyurdular. Adam dönüp gidince Hz. Ömer, —bir rivayete göre de Halîd İbn Velîd— onu ge­bertmek üzere Rasûlullah'dan izin istediyse de o: «Bırakın,» buyur­dular. «Onun neslinden öyle bir kavim çıkacak ki onlarla namaz kıl­mak, oruç tutmak, Kur'an okumak istemiyeceksiniz. Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Onlarla nerede karşılaşırsanız öldürün. Zira onları öldürene sevâb vardır.»

Sonra Hz. Ali zamanında tekrar ortaya çıktılar ve Nehrevân'da kılıçtan geçirildiler. Daha sonra da birçok şubelere, kabilelere, fikir­lere, dağınık ve bir sürü kollara ayrıldılar.

Sonra Rasûlullah (s.a.) in : «Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrıla­cak. Onlardan biri hariç hepsi cehennemliktir.» buyurdu. O fırkadan olanlar kimlerdir ey Allah'ın Rasûlü? sorusu -üzerine de : «Benim ve ashabımın hali üzere olanlar.» buyurarak, haber verdikleri üzere Ka-deriyye, Mu'tezile, Cehmiyye ve daha başka bid'atlar doğdu. Bu ha­dîsi bu ziyâdelikle Hâkim Müstedrek'inde tahrîç etmiştir.

Hafız Ebü Ya'lâ dedi: Bize Ebu Mûsâ... Huzeyfeden rivayet etti ki Allah Rasûlü şöyle buyurdular :

«Ümmetimden bir kavim vardır. Onlar Kur'an'ı okurlar da onu kötü ve kuru hurma gibi dağıtırlar, te'vîli mümkün olandan başka mânâlarla te'vîl ederler.» Allah Teâlâ buyuruyor: «Halbuki onun ger­çek yorumunu ancak Allah bilir.» Kırâet imamları burada durulup durulamıyacağında ihtilâf etmişlerdir. Daha önce de geçtiği gibi lafza-i Celâl'de durulacağı söylenmiştir. [7]

 

Derin Bilgi Sahipleri

 

İbn Abbâs şöyle diyor : Yorum (tefsir) dörttür.

1 — Kimsenin anlamakta zorluk çekmediği tefsir,

2 — Arapların dillerinden dolayı bilebildikleri tefsir,

3 — İlimde derinleşenlerin bilebileceği tefsir,

4 — Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği tefsir

Bu söz Hz. Âişe'den, Urve'den, Ebu'ş-Şa'şa'dan, Ebu Nehîk'ten ve başkalarından da rivayet edilmiştir.

Hafız Ebu'l-Kâsım, el-Mü'cem'ül-Kebîr'inde diyor: Bize Hâşim İbn Mezîd'in... Ebu Mâlik el-Eş'arî'den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular : «Ümmetim için şu üç halden korkarım :

1 — Malları çoğalır da birbirlerini çekemezler ve vuruşurlar.

2 — Kitab  (Kur'an) onlara açılır da mü'min onu alır ve te'vîl etmek ister. «Halbuki onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir. İlim­de derinleşmiş olanlar : Biz ona inandık... derler.»

3 — İlimleri çoğalır da sonra onu kaybederler ve ona aldırmaz­lar.»

Bu hadîs cidden garîbtir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh diyor: Bize Muhammed îbn Ah-med'in... İbn'ül-Âs'dan, onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayetine göre o, şöyle buyurmuştur: «Kur'an, bir kısmı diğer bir bölümünü yalanlamak için indirilmemiştir. Ondan anladığınızla amel edin, müteşâ-bih olanlarına da îmân edin.»[8]

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer, İbn Tâvûs'tan, o da babasından rivayet etti ki İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu :

«Halbuki onun gerçek yorumunu ancak Allah bilir, derinleşmiş olanları «Ona îmân ettik» derler.»

İbn Cerîr Ömer İbn Abdülaziz ve Mâlik İbn Enes'ten rivayet eder ki: Onlar ona îmân ederler ve te'vîlini bilmezler, demiştir.

Yine İbn Cerîr'in naklettiğine göre, Abdullah İbn Mes'ûd ve Übeyy İbn Ka'b'ın mushaflannda bu âyet şöyledir :

«Onun tevîli (yorumu) ancak Allah katandadır. İlimde derinleşmiş olanlar : «Biz ona inandık» derler.»

İbn Cerîr de bu kavli tercih etmiştir.

Bazıları da âyette «İlimde derinleşmiş olanlar ( kısmında dururlar ki, müfessir ve usûlcülerin bir çoğu bu görüşe uya­rak : «Anlaşılmıyan bir şeyle (Kur'an'da) hitapta bulunulması uzak­tır.» demişlerdir.

İbn Ebu Necîh'in Mücâhid'den, onun da İbn Abbâs'tan rivayetine göre o şöyle dermiş : «Ben, onun te'vîlini bilen ilimde derinleşmiş kim­selerdenim.»

Mücâhid'den rivayetle İbn Ebu Necîh şöyle diyor: «İlimde derin­leşmiş olanlar; onun te'vîlini (yorumunu) bilirler ve ona îmân ettik derler.» Rebî İbn Enes de böyle demiştir. Muhammed İbn İshâk, Mu­hammed İbn Ca'fer İbn Zübeyr'den naklen şöyle dedi: Dilenen, arzu edilen te'vîli ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir. İlimde derinleşen­ler de ona inandık derler. Sonra da müteşâbihin yorumunu, ancak bir tek şekilde yapılabilen muhkemin yorumuyla karşılaştırırlar. Kitabla(Kur'an'la) onların sözleri birleşir, biri diğerini doğrular, hüccet, delil, geçerli olur, özür ortaya çıkar, bâtıl ortadan kalkar, küfür onunla red­dedilmiş olur.

Hadîs'te Rasûlullah (s.a.) in İbn Abbâs hakkında : «Allah'ım onu dinde fâkih, bilgin kıl ve ona Kur'an'ın yorumunu öğret.» şeklinde duâ buyurduğu belirtilir.

Bu konuda bazı âlimler ayrı fikir beyan ederek diyorlar ki: Tevîl (yorum) kelimesi söylendiğinde, Kur'an'da bundan iki mânâ kastedilir :

1 — Te'vîl bir şeyin hakikati, gerçeği ve aslıdır. Kur'an-ı Kerîm'de-ki şu âyetlerde geçen «te'vîl» kelimesi bu anlamdadır. «Ana-babasmı tah­tın üzerine çıkarıp oturttu. Hepsi onun için secdeye kapandılar. Dedi ki: «Babacığım, işte bu; vaktiyle gördüğüm rü'yânın gerçekleşmesidir. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi.» (Yusuf, 100), «Onlar onun te'vî-linden başkasını mı bekliyorlar? Onun te'vîlinin geldiği gün...» (A'raf, 53). Yani Âhiret hayatı ile ilgili olarak kendilerine haber verilenlerin hakikati demektir. (Te'vîlden kastedilen mânâ bu olursa o takdirde bu âyetteki Lafza-i Celâl'de durulur. Zira işlerin hakikatini ve künhünü açık bir şekilde ancak Allah Teâlâ bilir.

Bu durumda “Er-Rasihune fi’l-ilmi” mübtedâ; “Yekuluneamenna bihi” haberi olur. Te'vîlden diğer anlam —ki «Bize bunun yorumunu bildir.» (Yûsuf, 36) âyetinde olduğu gibi bir şeyi tefsir, tabîr edip açıklamak be­yan etmek anlamıdır— kastedilirse bu durumda “Er-Rasihune fi’l-ilmi” de durulur. Bu anlayışa göre ilimde derinleşenler eşyanın künhüne vâ­kıf olacak şekilde bir ilmi ihata etmeseler bile kendilerine tevcih olunan hitabı bilip anlıyabilirler. Bu durumda “Yekuluneamenna bihi” kısmı «İlim­de derinleşenler» den hâl olur. Ma'tûfün aleyh'den değil de sadece ma'-tûf'dan hâl olması dilde caizdir. Nitekim şu âyetler de böyledir : «(Bu ganimetler) yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dînîne ve peygamberine yardım eden fakir muhacirler içindir... derler ki: «Rabbımız, bizi ve bizden önce îmân et­miş olan kardeşlerimizi bağışla...» (Haşr, 8-10), «Melekler sıra sıra dizilip Rabbının buyruğu geldiğinde.» (Fecr, 22).

İlimde derinleşmiş olanlardan haber verilerek şöyle buyruluyor:

«Onlar (müteşâbih'e) îmân ettik hepsi Allah katındandır derler.» muhkem olsun müteşâbih olsun tamâmı haktır, biri diğerini doğrular. Zira Allah katındandırlar ve Allah'dan olan şeyler arasında çelişki, ih­tilâf asla olmaz. Zira başka bir âyette Allah şöyle buyurur : «Onlar hâl⠕Kur'an'ı gereği gibi düşünmiyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası ta­rafından gelseydi, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok şeyler bulurlardı.» (Nisa, 82). Ve yine Allah bunun için : «Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilir.» buyurmaktadır. Ancak salim akıl ve doğru an- layış sahipleri anlamı doğru olarak akleder ve anlıyabilir. İbn Ebu Ha­tim diyor : Bize-Muhammed İbn Avf... Ebu-Derdâ'dan rivayet etti ki; Rasûlullah'a ilimde derinleşenlerin kim oldukları soruldu : «Kendisi, dili, kalbi doğru olan, karnını ve namusunu haramdan koruyanlar, işte onlar ilimde derinleşenlerdir.» buyurdular.

İmâm Ahmed dedi: Bize Abdürrezzâk'in... Amr İbn Şuayb'dan, onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre Rasûlullah mü­nâkaşa eden bir grup gördü ve : «sizden öncekiler bu yüzden helak aldu. Allah kitabının bir kısmını diğer bir kısmıyla çatışır gördüler. Halbuki Allah kitabının bir bölümü diğer bir bölümünü doğrular mâhiyette in­dirilmiştir. Bir kısanını diğer bir kısmına dayanarak yalanlamayınız. Ondan bildiğinizi söyleyin, bilmediğinizi de onu bilenlere bırakın.»

Hafız Ebu Ya'lâ Ahmed İbn Ali İbn el-müsennâ, Müsned'inde der ki: Bize Züheyr İbn Harb... Ebû Hüreyre'den rivayet etti ki Rasûlul­lah (s.a.) şöyle buyurdular :

«Kur'an yedi harf üzere nazil olmuştur. Kur'an üzerinde münâka­şa küfürdür. (Bunu Rasûlullah (s.a.) üç kere tekrarladılar) ondan bil­diğinizle amel edin, bilmediğinizi de onu bilene bırakın.» Hadîsin isnadı sahihtir. Ancak râvînin : «Bu hadîsi sadece Ebu Hüreyre'den rivayetle biliyoruz» demesi sebebiyle isnadında illet vardır.

İbn el-Münzir tefsirinde diyor ki: Bize Muhammed İbn Abdullah... Nâfi İbn Yezîd'den haber verdi ki «İlimde derinleşenler; Allah'a boyun eğenler, onun rızâsı konusunda kendini zelîl görenler, kendilerinden üs­tün olanlarla tartışmayan, kendilerinden aşağı olanları hakîr görme­yenlerdir, denilmiştir.

Sonra Allah Teâlâ onlarm, Rablerine şöyle diyerek duâ ettiklerini haber veriyor : «Rabbımız bizi hidâyete erdirdikten kalplerimize hidâ­yeti yerleştirdikten sonra haktan saptırma.» Bizi, kalblerinde eğrilik bulunup da Kur'an'ın müteşâbihlerine uyanlar gibi kılma, aksine bizi kendi doğru yolunda, Hak dîninde sabit kıl. «Katından bize bir rah­met ver.» Bu rahmetle kalblerimizi hak dîninde sabit kılar, dağınık işlerimizi toparlar, bizi îmân yönünden kuvvetlendirirsin. «Şüphesiz en çok bağışlayıcı Sensin.»

İbn Ebu Hatim dedi: Bize Amr İbn Abdullah'ın... Ümmü Seleme' den rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) :

«Ey kalbleri döndürücü, beni kendi dinin üzere sabit kıl.» diye duâ ederdi. Sonra : «Ey Rabbımız, bizi hidâyetine erdirdikten sonra kalbleri­mizi sapıtma. Katından bize rahmet ver. Şüphesiz en çok bağışlayan Sen'sin Sen.» âyetini okurdu. İbn Merdûyeh, Muhammed İbn Bekkâr kanalıyle... Ümmü Sele-me'den —ki bu, Esma bint Yezîd'dir— rivayet ediyor ki; Rasûlullah (s.a.) dualarında sık sık: «Ey kalbleri döndüren, kalbimi kendi dinin üzre sabit kıl.» derdi. Ben : «Ey Allah'ın Rasûlü kalbler de döndürülür mü?» diye sordum. O : «Allah Ademoğullarından kimi yarattıysa kalbi Allah'ın iki parmağı arasındadır. Dilerse onu düzeltir, dilerse kaydırı-verir.» buyurdular. Allah'tan, bize hidâyet bahşettikten sonra kalbleri-mizi haktan kaydırmaması, katından bize rahmet bahşetmesini dile­riz. Elbette ki o çok bağışlayıcıdır.

Aynı hadisi tbn Cerîr de Esed İbn Mûsâ ve Müsennâ kanaliyle rivayet eder. Onun hadîsinde fazlaca şu ifâde vardır: «Ben dedim ki: «Ey Allah'ın Rasûlü bana, kendim için duâ edeceğim bir duâ öğretmez misiniz?» «Evet (öğretirim)» buyurdular :

«Ey Muhammed'in Rabbi olan Allah'ım, günâhımı bağışla, kalbim­den kinleri gider, beni fitne sapıklıklarından kurtar.» de, buyurdular.  Sonra İbn Merdûyeh der ki: «Bize Süleyman İbn Ahmed... Hz. Âişe'den  rivayet etti ki o şöyle demiştir Rasûlullah (s.a.) çok kerre : «Ey kalb­leri döndürücü, kalbimi dinin üzre sabit kıl» diye duâ buyururlardı. Ben: «Ey Allah'ın Rasûlü, bu duayı ne kadar çok yapıyorsunuz» de­dim. Buyurdular ki: «Hiçbir kalb yok ki Allah'ın parmaklarından ikisi arasında bulunmasın. Eğer o kalbi doğrultmayı dilerse doğrultur, kay­dırmayı dilerse kaydırıverir. Allah Teâlâ'nm : «Rabbımız bizi hidâyete erdirdikten sonra kalblerimizı saptırma. Katından bize bir rahmet ver. Şüphesiz en çok bağışlayıcı Sensin. Sen.

Hadîs bu şekliyle gariptir, ama aslr'Buhârî'de, Müslim'de ve diğer hadîs mecmualarında —sonundaki âyet olmaksızın— değişik tarîkler­den rivayetle mevcuttur..

Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Merdûyeh, Ebu Abdurrahmân kanaliyle... Hz. Âişe'den rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.) gece uyandığında : «Al-lah'dan başka ilâh yok, O'nu tesbîh ederim. Allah'ım günâhlarımı ba­ğışlamanı ve rahmetini dilerim. Allah'ım ilmimi artır, bana hidâyet lütfettikten sonra kalbimi saptırma, bana katından bir rahmet ver, muhakkak ki sen çok bağışlayıcısın.» diye duâ ederdi. (Hadîsin lafzı İbn Merdûyeh'in.rivâyetidir.)

Abdürrezzâk diyor ki: Bana Ebu Abdullah... Mâlik'ten haber verdi ki o şöyle demiş : Ebubekr Sıddîk'in arkasında akşam namazı kıldım. Ebubekr ilk iki rek'atte Ümm'ül-Kur'an'ı (Fatiha) ve Kısâr-ı Mufas­sal sûrelerden ikisini okudu. Üçüncü rek'atte de —ona o kadar yaklaş­mıştım ki elbisem elbisesine değecekti.— Pâtiha'yı ve Âl-i İmrân süre­sindeki bu âyeti okuduğunu işittim.

Ebu Übeyd der ki: Bana Ubâde İbn Nüseyy haber verdi: Halifeliği sırasında Ömer İbn Abdülazîz'in yanındaydım. Ömer, Kays'a dedi ki: «Ebu Abdullah'dan bana nasıl haber vermiştin?» Ömer dedi: «Bunu ondan işittikten beri hiç terketmedim. Halbuki ondan önce başkasını okuyordum.» Birisi ona sordu : «Mü'minlerin emîri ondan önce ne okur­dunuz?» İhlâs sûresini okurdum dedi.

Bu hadîsi Velîd İbn Müslim de... Ebu Ubeyd'den aynı şekilde riva­yet etmiştir.

Aynı hadîsi Velîd İbn Müslim'in... Sunâbihî'den rivayeti ise şöy­ledir : «Ebubekr Sıddîk'in arkasında akşam namazı kıldım. İlk iki rek'atte cehren Fatiha ve bir kısa sûre okudu. Üçüncü rek'ate kalkınca ona yaklaştım. O kadar ki elbisem elbisesine değdi. O, Âl-i İmrân sûresinin 8. âyetini okudu.

(Onlar dualarında) «Ey Rabbımız, muhakkak ki, geleceğinden şüp­he olmayan bir günde insanları toplayacak Sensin. Şüphesiz ki Allah va'dinden dönmez.» derler. Ey Rabbımız Sen mahlûka ti Sana döndük­leri günde bir araya toplayacaksın. Sonra aralarını ayıracak, ihtilâf et­tikleri konuda onlar hakkında hüküm vereceksin, dünyada işledikleri hayır ya da kötülüklere göre, amellerine göre hepsinin cezalarını ve mü­kâfatlarını vereceksin. [9]

Denilirse ki Kur'an dini açıklamak ve kulları doğru yola irşâd edip hidâyete götürmek için indirilmiştir. Dolayısıyla böyle bir eserde müte-şâbihlerin bulunmasının ne faydası vardır? Hepsi muhkem olamaz mıydı?

Derim ki; bilginler bu soruya birkaç çeşit cevap vermişlerdir: Bi­rincisi; Kur'an arap dili ve arapça lafızlarla arab söz dizimine göre in­dirilmiştir. Arapça ifâde ise iki kısımdır. Bir kısmı özet olarak veciz ifâdelerdir. Veciz ifâde; duyanın başka bir anlama hamletmesi ihtimâli olmayan ifâdedir. Veciz ifâdeyi anlamak, maksadın açıklanması ve pe­kiştirilmesi için uzunca söze hacet yoktur. İkinci tür söz ise mecaz, ki­naye, işaret, telmihlerle mânânın bir kısmının kapalı olarak ifâde edil­diği bölümdür. Araplarca beğenilen ve sözlerinde bedî olarak tasvir edi­len kısım budur. Bunun için Allah Teâlâ Kur'an'ı her iki şıkka göre indirmiştir. Onların Kur'an gibi bir kitabı getirmekten âciz olmaları kesinleşsin diye bu yolu te/cîh etmiştir. Sanki Hak Teâlâ onlara şöyle demiştir: Siz bu iki şıktan istediğinizi seçerek Kur'an-ı Kerîm'e karşı koyun. Eğer Kur'an'ın hepsi vazıh ve muhkem olarak indirilmiş olsay­dı; onlar diyebilirlerdi ki; bir kısmı bizim için pek beğenilir olan türden indirilmeli değil miydi?

İkincisi; Allah Teâlâ müteşâbihleri büyük bir faydaya göre inzal buyurmuştur. Şöyle ki; ilim ve nazar ehli müteşâbihi muhkeme dön­dürecek için uğraşmalıdırlar, ancak böylece düşünceleri derinliğine ge­nişler. Müteşâbihlerin mânâsını araştırmak için bütün ihtimamlarını sarfetmelidirler. İbâdetlerinden dolayı sevaba naîl olmalıdırlar. Şayet Kur'an'ın tümü muhkem olsaydı, bilen ve bilmeyen onu anlamada eşit olsaydı; bilen bilmeyenden üstün kabul edilmez, düşünce ölür, zihin duraklardı. Kapalı olması, düşünme ihtiyacını ortaya çıkarır, anlam çıkarma zaruretini belirtir. Nitekim zenginlik kınanırken; o ahmaklık getirir, fakirlik övülürken de zekâ getirir denilmiştir. Keza fakirliğin hileyi doğuracağı çünkü muhtaç olanın hileye başvuracağı söylenmiştir.

Üçüncü cevâb; her ilim erbabı kendi ilimlerinde öğrencilerin zi­hinlerini tecrübe etmek ve cevâblarından düşünce tarzlarını anlaya­bilmek için gizli kapalı problemler ve derin anlamlar serdederler. Çünkü öğrenci kapalı anlamları çıkarma gücüne sahip olursa; açık olanların anlamını kavrama gücüne daha çok sahip olur. Bu husus bilginler ta­rafından beğenildiğine göre; Allah Teâlâ'nın indirmiş olduğu müteşâbih âyetlerin de bu şekilde anlaşılması caizdir.

Dördüncüsü; Allah Teâlâ müteşâbih âyetleri kitab-ı kerîminde mü'-min kullarına haber vererek indirmiştir. Bununla mü'min o âyetlerin önünde durup, onun bilgisini gerçek bilgi sahibine döndürür ve böylece Allah'ı ta'zîm ederek sevaba nail olur. Münafık da onunla şüpheye dü­şer ve böylece bâtrla gider. Neticede cezaya müstehak olur. Tıpkı İsrâ-iloğullarının ırmakla denenmesi gibi. Muradını en iyi bilen şüphesiz ki Allah'tır.[10]

Muhkem âyet­ten kasdedilen; delile gerek duymadan bilinen bölümdür. Âyetin mak­sadı çok açık olduğu için, neyin kastedildiğini gösteren bir delile gerek yoktur. Sözgelimi Allah Teâlâ'nın «Allah insanlara hiçbir şekilde zul­metmez, bir zerre miktarınca zulmetmez» gibi kavilleridir. Burada ne­yin kastedildiğini bilmek için bir delile gerek yoktur.

•Müteşâbih ise; âyetin zahirinden, neyi kastettiğinin ancak maksa­dı gösteren bir karine ile bilinebildiği âyetlerdir. Çünkü konu kapa­lıdır^ Sözgelimi Allah Teâlâ'nın, «Allah bir bilgiye göre onu sapıttı.» kavli gibi. Çünkü bu kavil, «Sâmirî onları sapıttı.» kavlinden farklıdır. Zira Sâmirî'nin sapıtması çirkindir. Allah'ın sapıtması ise güzeldir. İş­te Mücâhid'in; muhkem mânâsı birbirine benzemeyen âyetlerdir. Müte­şâbih ise mânâsı birbirine benzeyen âyetlerdir, sözünün anlamı budur. [11]

Bunu iyice bildikten sonra; “İllallah” veya ( Cjy*-*\JS ) kelimesi üzerinde durmanın caiz olduğunu anlarsın. Bazı tahkik imamları de­diler ki; eğer müteşâbih ile yaratıkların elde edemeyecekleri hususlar kastedilmişse, doğrusu “İllallah” kelimesi üzerinde durmaktır. Şayet müteşâbih ile; vazıh olmayan mücmel ve benzeri konuların kastedildiği kabul edilirse doğrusu, bu kelimenin üzerinde durmayıp atfetmektir. Ancak durmak da caizdir. Çünkü Allah'dan başka kimse bunların hep­sini veya derinliğini bilmez. Fakat(müteşâbih; zahirin kastedilmemiş ' olduğu ve maksadın belirlenmesine mütedair naklin ve aklın kesin ola­rak delâlet ettiği delil bulunmayan husus diye tefsir edilirse; bu ko­nuda iki görüş vardır. Bir kısmı bu konulara dalmanın ve doğruya yö­nelik biçimde müteşâbihleri te'vîl etmenin câ-iz olduğunu kabul ederler. Bunlara göre “İllallah” kelimesi üzerinde durmak ve durmamak caiz­dir. Bir kısmı ise müteşâbihâta dalmayı yasaklar ve te'vîlinin imkânsız olduğunu söylerlerjki; bunlara göre “İllallah” kelimesinin üzerinde durmak vâcibdir. Hanefî önderlerinden burada durmayı gerekli bulan­lar kendilerine bu tercihlerinin nedenini soranlara birkaç şekilde cevâb vermişlerdir : Birincisi; bu âyetle sapıklara mukabil derin bilgi sahibi olanların durumunun açıklanması kastedilmiştir. Ancak derin bilgi sa-. hiplerine aşırı derecede itinâ gösterilmiş ve sapıklarla lafzen dahi olsa beraberliğe yolaçacak bir ifâde kullanılmamıştır. Genellikle bu gibi hal­lerde karşıtlar aynı derecede ifâdelerle zikredilir ki, burada derin bilgi sahipleriyle, sapıklar eşit derecede zikredilmekten kaçınılmıştır. Buna yakın bir ifâde Allah Teâlâ'nın şu kavlidir : «Allah îmân edenlerin dos­tudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkanr. Küfredenlerin dostlan ise Tâğût'tur.» Burada îmân edenlere mukabil küfredenler sözkonusu edilirken; «Tâğût ise küfredenlerin dostlarıdır» denmediği gibi, îmân edenlerin dostlan da Allah Teâlâ'dır denmiyor. Maksad Allah Teâlâ'nın sânını saygıyla anmak ve bu arada mü'minlerin durumuna da itinâ gös­termektir.

İkincisi; derler ki: Müteşâbihlerin te'vîli konusunda derin bilgi sahiplerinin son derece eksik oldukları belirtilmektedir. Binâenaleyh onlar Allah Teâlâ'nın ifâde ettiği gibi, bu konuyu bilmediklerine ve sadece inandık demekle yetindiklerine göre, diğerlerinin konuya dal­mamaları daha evlâdır. Öyleyse müteşâbihlerin te'vîlini Allah'dan başka bilen bulunmamaktadır.  (...) [12]

Bu görüşe yakın bir görüş de bizim sûfî efendilerimizin çoğunun açıkladıkları görüştür. Onlar derler ki: Müteşâbih âyetlerde delâlet ettiği tenzil niteliklerini kabul etmekle beraber, onları zahirlerine göre

yürütmek icâb eder. Nitekim Allah Teâlâ «O'nun gibi hiçbir şey yok­tur.» buyurmaktadır. Öyle ki hakkın yüce varlığını hiçbir varlık sınır-layamaz. İsterse varlıklardan dilediğinde tecellî etsin. Çünkü O, mut­lak mânâda kemâl sahibidir. O, mutlak kaydının da dışındadır. Şüphesiz ki müteşâbihleri zahirine hamledip, Allah'ı yüce zâtına uygun düşen tenzil niteliklerine de riâyet etmek aklın durumunun ötesinde bir du­rumdur. Burası öyle bir denizdir ki ancak nafile ibâdetlerle ilâhî ya­kınlığın mutluluğuna erenler o denizde yüzebilirler. [13]

Doğrusu, Allah insan bedenini bir şehir gibi yaratmıştır. Bu şehrin dört münferid tabiatı vardır. Sonra bu dört tabiatı birleştirmiş ve bun­dan dört birleşik direk halketmiştir. Sonra onlardan dört karışım mey­dana getirerek dokuz cevheri sıralamıştır. Bu cevherlerin birbiriyle ka­rışımı neticesinde 248 küçük direğe dayalı on katlı bir bina yapmış ve bu binaya yediyüzelli ip germiştir. Bu şehirde 12 cevher deposu yapmış ve her depoya 360 geçit koymuştur. Şehir, 390 kanalla ırmaklara bağ­lanmış ve sûrunun üzerinde 12 geçit halketmiştir. Bu geçitlerin 5 bek­çisi vardır. Ve bekçileri de iki direğin üzerine kondurmuştur. Böylece 12 çeşit birim halketmiştir. Tabiatlar, direkler, karışımlar, cevherler, katlar, küçük sütunlar, ipler, depolar, geçitler, ırmaklar, kapılar, bekçi- ler ve iki sütun.

Bu 13 tür şöyledir :

1 — Dört tabiat, ısı, soğuk, nem ve kuruluktur.

2 — Eski fizikçilere göre, dört rükün vardır. Bu da ateş, hava, su ve topraktır. Ama günümüzde ilim bunun sayısı 75 olan (1921'lerde bugün bu rakam değişmiştir) elementler birleşiminden ibaret saymakta­
dır. Ne var ki ilmin vardığı sonuç hep aynı olmuştur. Çünkü eski ve yeni bilginler bütün elementleri bir tek esâsa döndürmektedirler ki bu da heyâlâ veya bir başka deyimle rengi ve ağırlığı olmayan, sadece var­
sayım olarak kabul edilen maddedir.

3 — Dört karışım ise; safra, kan, balgam ve sevdadır. (Eskiler in­sanda mevcûd olan bu karışımların onun yapışım etkilediğini söyler­lerdi.) Sonrakiler daha başka şeyler eklediler. Biz burada detayla açık­lama değil, özet vermek durumunda olduğumuz için konuyu daha fazla anlatmıyoruz. Çünkü konu doktorları ilgilendirir. Biz ise genel konuları işaret durumundayız.

4 — Dokuz cevher şunlardır: Kemik, beyin, sinir, damar, kan, et, deri, tırnak, saç.

5 — On tabaka şunlardır : Baş, boyun, göğüs, karın, karın boşluğu, etek, uyluk kemiği, baldır, bacak ve ayaktır.

6 — Direkler ikiyüzkırksekiz tane olup; kemiklerdir.

7 — İpler 750 tane olup kemikleri bağlayan kaslardır.

8 — 11 depo ise beyin, geniz, ciğer, kalb, karaciğer, dalak ve safra kesesi, mide, bağırsaklar, meme ve böbreklerdir.

9 — Geçit ve yollar ise 360 çeşit olan değişik damarlardır.

10 — Irmaklar ise 390 tane olan toplar damarlardır.

11 — 12 kapı ise göz, kulak, burun, ağız, meme, göbekten ibaret olup bir kısmı çifterdir.

12 — Bekçiler ise koklama, görme, duyma, tatma ve dokunma du­yularından ibaret olan beş duyumuzdur.

13 — 2 direk ise ayaklardır.

Bunları saymaktan maksad, bedendeki organları kısaca özetlemek­tir. Detaya dalmak ise çok geniş yer alır. Biz bundan sadece duyma ve görme duyularıyla yetinelim ki bunlar ötekiler için yeterince örnek olsun.

Beşinci incelik; Duyma ve İşitme Organlarındaki İnceliktir.

Nasıl daha önce küçücük bedeni ve gizli dünyası içerisinde örüm­cek senin zihnini hayretten hayrete düşürdüyse, ve yine feza boşluğun­da yüzen gök cisimleri, gözle fark edilemeyecek kadar geniş alanda ya­yılmış olan yıldızlar seni dehşete düşürmüşse ve hayret vericilik bakı­mından büyük âlemle küçük âlem arasında hiçbir fark yoksa; aynı şe­kilde görüyorsun ki; duyma vâsıtası olan kulak da terkibindeki hârika­lar, detaylarındaki fazlalıklar, eşsiz düzeni ve nizamındaki ince hârika­larla büyük âlemden hiç de az hayret verici değildir. İyi düşün, bak; şu anda iki şehir ve bir deniz karşısındasın. İlkşehir sakinlerden yoksun­dur. Yapısı kavisli, sûru dâire biçimindedir. Bu şehirde yenen ve esen sadece rüzgârdır. Sonra bu şehre akın akın elçiler gelir ve her biri de­ğişik kıyafetler giyer. Ve bu elçiler o ırmağın arkasında, yüce köşkünde oturan muazzam hükümdara ulaşmak isterler. Bu şehrin ötesinde ikinci bir şehir daha bulunmaktadır. Orada üç tane posta merkezi var. Ve dışardan gelen mektuplan birbirine ulaştırırlar. Bu şehrin ötesinde bir ırmak var ve o, önceki ikisinden daha önemlidir. Eğer ırmağı görsen hayretten hayrete düşersin. Orada dalgaları birbirine vuran kocaman bir ırmak görürsün. Bu ırmak diğer ırmaklar gibi belirli bir istikâmette akmaz. Aksine üç boğum halinde, içiçedir. Kısaca bu nehrin girinti-çı-kıntılan pek çoktur. Ve' düzgün akışı yoktur. Bu nehrin suyunda pek çok telgraf makinalan görürsün. Burguya benzeyen tarafında 3.000 telgraf alıcısının bulunduğunu ve denizin kıyısında daha başka telgraf hatları olduğunu görürsün. Denizin ötesinde bir kral ve onun yanında posta memurları var; kıyıda bulunan telgraf cihâzıyla denizde bulunan -tellerle etrafa haber yollarlar. İlk şehre gelen elçilerin ikinci şehirdeki ilk istasyona, ikinci şehirden üçüncüsüne haberler verdiklerini, sonra ötedeki denize deniz aşın yerlere 3.000 tel 3.000 hatla bilgi ulaştırdık larını görürsün  Denizi aşan haberler koruyucu taş küreler vasıtasıyla geçirilir ve etrafa yayılan elçiler bu haberleri alarak diğer ülke hü­kümdarları hakkında bilgi sahibi olurlar. İşte bu anlattığım size kendi kulağınızdır.

İlk şehir ses dalgalarını toplayan kulak kepçesinden ve dış duyu alanından ibaret olan dış kulaktır. Dış kulak kepçesine çarpan dalga­ları orta kulağa ulaştırır. O kulağa gelen akın akın haberler ise alfabe­nin harfleri ve bunların bileşimi olan kelimeler, şarkı sesleri ve işitilen diğer şeylerdir. Bunların haddi hesabı yoktur. İkinci şehir ise orta ku­laktır. Orta kulak dış kulakla iç kulak arasında yer alır. Dış kulaktan orta kulak zarıyla ayrılır. Üç posta merkezine gelince; bunlar içinde bu­lunan üç kemiktir ki çok ince bir yapıya sahip olan bu kemikler birbi­rine bağlanırlar. (...)

Büyük denize gelince; bu iç kulak denilen kısımdır. Veya çöldür. Burası özel olarak duyma organıdır. İçinde pek çok girinti-çıkıntı ol­duğu için ona çöl adı verilmiştir. Bunun içinde çok ince elastiki kıllar­dan oluşan iplikler ve şeffaf maddeler vardır. Ayrıca korti adı verilen , 3.000 küçük cihaz vardır. Korti cihazı adı geçen telgraf verici cihazıdır. Dış kulağa bir ses çarptığında bu dalgalar orta kulağa ulaştırılır. Orta kulak zarının üzerine gelen ses dalgacıkları orta kulaktaki örs ve üzengi kemiklerini harekete geçirir. Böylece ses ortadaki akışkan maddeye ile­tilir. Korti cihazı tarafından birdenbire yakalanan sesler, beyne götürü­lür. Bu çubuk biçiminde olan korti cihazının her bir bölümü ayn bir sesi alır. Doğrusu pek çok ses duyulmaktadır. Hayvan, ağaç ve taş gibi. Bu sesler korti cihazı tarafından münâsib olan hatta sevkedilmek üzere dağıtılırlar. Ve sanki bu 3.000 ses alıcı kılçıklar; muhtelif sesleri ayı­ran ayraçlar gibidir. Sonra bu sesler kılçıklar vasıtasıyla telgraf hatla­rıyla geçmiş olduğunuz kanallara ulaştırılır ve buradan duyma sinirleri uzanır. Bu sinirler beyne kadar uzar. Kendilerine ulaşmış olan sesleri bu hükümdara benzetmiştik. İşte kulağın durumu. Mümkün olduğunca sana açıklamaya çalıştık. Eğer ilmi inceleme imkânın yoksa bu sana yeter. Şüphesiz ki Allah yaratıcıların en yücesidir. (...) [14]

 

10 — Doğrusu   küfredenlerin  malları  ve  çocukları Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz. Ve onlar ateşin ya­kıtıdırlar.

11 — Tıpkı Firavun hanedanının ve onlardan önceki­lerin yaptığı gibi. Onlar âyetlerimizi yalanladılar da Allah günâhlarından dolayı onları yakalayıverdi. Allah azabı çok şiddetli olandır.

 

Kâfirlerin Mâlî Gücü

 

Allah Teâlâ kâfirlerin cehennemin yakıtı olduklarını haber veri-yor.«O gün zâlimlerin mazeretleri fayda vermez. Lanet onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (Ğâfir, 52).

Onlara dünyada iken verilen mallar ve çocuklar kendilerine fayda vermeyecek, onları yakıcı azâbdan kurtaramıyacak. Cenâb-ı Hak bu­yuruyor ki: «Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Allah bunlarla ancak onlara dünyada azâb etmeyi ve kâfir oldukları halde canlarının zorla çıkmasını diler.» (Tevbe, 85).

Küfredenlerin diyar diyar gezip dolaşmaları sakm seni aldatmasın. Az bir geçim sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü yataktır. (Âl-i İmran, 196-197). Burada da şöyle buyuruyor: «(Allah'ın âyetle­rini ve peygamberini) yalanlayanlar, (kitabına muhalefet edenler. Onun peygamberlerine gönderdiği vahyden faydalanmayanlar var ya işte) onların mallan ve çocukları Allah'a karşı onlara bir şey sağlamaz, on­lar, cehennemin yakıtıdırlar,» yani odunlardır. Nitekim başka bir âyet-i kerîme'de de şöyle buyurur: Siz ve Allah'tan başka taptıklarınız şüp­hesiz ki cehennem odunusunuz. (Enbiyâ, 98).

İbn Ebu Hatim diyor : Bize babam... Ümmü'1-Fadl (İbn Abbâs'm annesi) dan nakletti ki O şöyle dedi: Biz Mekke'de idik. Bir gece Rasû-lullah (s.a.) kalktı ve üç defa : «Ey Allah'ım tebliğ ettim mi?» buyurdu. Ömer kalktı ve «Evet» dedi. Sabah olunca Rasûl-i Ekrem şöyle buyur­dular : «İslâm mutlaka gâlib olacak ve küfür geldiği yere gerisin geri çevrilecek, sizler İslâm'ı denizlere taşıyacaksınız. İnsanların üzerine öyle bir gün gelecek ki insanlar Kur'an'ı öğrenip okuyacaklar ve : «Biz Kur'an'ı okuduk ve anladık, bizden daha hayırlı olan var mı?» diye­cekler. Bir bakın hele onlarda hayrın zerresi var mı?» «Ey Allah'ın Ra-sûlü onlar kimlerdir?» sorusuna : «Onlar da sizden, sizin dininize men­sup olan ahfâdınızdır ve işte onlar cehennemin yakıtıdırlar.» cevabını verdi. Hadîsi İbn Merdûyeh de Yezîd İbn Abdullah İbn el-Hâd kanaliy-le... Ümmü'l-Fadl'dan rivayet etmiştir. Onun rivayetine göre, Rasûlul-lah (s.a.) Mekke'de iken bir gece kalkarak üç kerre : «Tebliğ ettim mi?» buyurdular. Hz. Ömer çok yufka yürekliydi. Kalktı ve «Allah için evet, uğraştın, nasihat ettin, sabret.» dedi. Rasûlullah (s.a.) : «îmân gâlib gelecek ve küfür yerlerine geri çevrilecek. İnsanlar İslâm'ı denizlere taşıyacaklar. İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki Kur'an'ı okuyup öğrenecekler, öğretecekler ve : «Okuduk, anladık, bizden daha hayırlı kimdir?» diyecekler. Onlarda hiçbir hayır yoktur.» buyurdular. «Ey Allah'ın Rasûlü, kim onlar?» diye sorulduğunda. «Onlar sizdendir ve onlar ateşin yakıtıdırlar» buyurdular.

İbn Merdûyeh bu hadîsi Mûsâ İbn Ubeyd kanaliyle... Abbâs İbn Abdülmuttalib'den rivayet etmiştir. Allah Teâlâ «Tıpkı Firavun hane­danının gidişi gibi.» buyuruyor. Buradaki «de'b»- (gidiş) kelimesi İbn Abbâs, İkrime, Mücâhid, Ebu Mâlik, Dahhâk ve daha başkaları tara­fından iş, amel şeklinde açıklanmıştır. Bunlar arasında Firavun hane­danının sünneti ve işi, Firavun hanedanının benzeri gibi açıklamada bu­lunanlar vardır ki izahlar birbirine yakındır.

Âyetin mânâsı ise şöyledir :

Nasıl, Firavun hanedanı ve ondan sonra Allah'ın gönderdiği pey­gamberlerin getirdiği âyetleri ve hüccetleri inkâr edenlere mallan ve çocuklan fayda vermeyip helak oldular, azaba çarptırıldılarsa, kâfirlere de malları ve çocukları fayda vermeyecek ve helak olup azaba çarptı­rılacaklardır.

Allah Teâlâ : «Allah'ın azabı çok şiddetlidir.» buyuruyor. Yakala­ması şiddetli, azabı yakıcıdır. Hiç kimse O'ndan kurtulamaz, O'nu hiçbir şey geçemez. O dilediğini yapar, her şeye gâlibtir, her şey O'na boyun eğer. O'ndan başka İlâh yok, O'ndan başka Rabb da. [15]

 

12 — Küfredenlere: -Siz mutlaka yenileceksiniz. Ve toplanıp cehenneme sürüleceksiniz, orası ne kötü döşek­tir,.- de.

13 — Karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır: Biri Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri ise kâfirdi. Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduk­larını gözleriyle görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için bunda ibret vardır.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki :

«Ey Muhammed kâfirlere de ki: «Siz (dünyâda) mutlaka yeni­lecek, (kıyamet gününde de) toplanıp cehenneme sürükleneceksiniz. Orası ne kötü döşektir.»

Âsim İbn Ömer İbn Katâde'den rivayetle Muhammed İbn İshâk şöyle nakleder: Rasûlullah Bedr'de elde ettiklerini edip te Medine'ye döndüğünde yahûdîleri Beni Kaynuka pazarında topladı ve : «Ey yahû-dî topluluğu! Allah Kureyş'in başına getirdiğini sizin başınıza da ge­tirmeden müslüman olunuz.» buyurdu. Onlar da : «Ey Muhammed, Ku-reyş'ten bir grup insanı öldürmen seni gururlandırmasın. Onlar harbet-meyi bilmeyen tecrübesiz kimselerdi. Vallahi, bizimle harbetseydin bi­zim nasıl insanlar olduğumuzu anlardın. Bizim gibisiyle henüz karşı­laşmadın.» Dediler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hak bu iki âyeti indirdik] İbn İshâk bu hadîsi Muhammed îbn Muhammed kanaliyle... İbn Ab-bâs'tan rivayet etmiştir. Yine bu sebeple Cenâb-ı Hak : «(Ey bu sözleri söyleyen yahûdîler) biri Allah yolunda döğüşen (müslümanlar) diğeri de (Mekke) müşrikleri olmak üzere (Bedrde harb için) karşı karşıya gelen iki topluluğun durumunda sizin için bir ibret (ve Allah'ın, dinini yücelteceğine) dâir bir delil vardır.» buyuruyor.

«Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarım gözleriyle gö­rüyorlardı.» âyeti hakkında bazı âlimler —İbn Cerîr'in anlattığına gö­re— diyorlar ki: Müşrikler Bedr günü müslümanların sayıca kendile­rinin iki katı olduğunu görüyordu ki Cenâb-ı Hak —onlara göre— bu­nu, müslüman] arın müşriklere gâlib gelmelerinin sebebi kılmıştır. Şüp­he yok ki burada bir tek yönden işkil vardır. Şöyle ki: Müşrikler o gün harbden önce müslümanların sayısını tahmin için Ömer İbn Sa'd'ı gön­dermişler o da dönüp yaklaşık olarak 300 kişi olduklarını bildirmişti. Ki gerçekten müslümanlar 310 şu kadar kişiydiler. Ama muharebe baş­layınca Allah müslümanlara meleklerden 1000'ini yardımcı gönder­miştir.

Bu âyetin mânâsı hakkındaki ikinci görüş şöyledir : Müslümanlar kâfirleri sayıca kendilerinin iki katı olarak görüyorlardı. Bununla bera­ber Allah müslümanlan kâfirlere gâlib kılmıştır.

Avfî'nin İbn Abbâs'tan rivayetine göre bu da mümkündür. Şöyle ki : «Mü'minler Bedr günü 313, müşrikler ise 626 kişiydi. Bu îzâh âyetin zahirî manâsından alınmadır, ama tarih ve siyer âlimleri katında meşhur olan rivayetlere ve Cumhûr'un müşriklerin 900 ilâ 1000 kişi arasında olduğu kavline zıt düşmektedir. Nitekim Muhammed İbn İshâk..Qjrve İbn Zübeyr'den rivayet diyor ki Rasûlullah (s.a.) Haccâc oğullan kabilesine âit zencî bir köleye Kureyş'in sayısını sordu. O da : «Çoklar» dedi. Rasûlullah : «Her gün ne kadar hayvan kesiyor­lar?» diye sordu. Köle : «Bir gün dokuz, bir gün on» diye cevap verince Allah Rasûlü : «Sayıları 900 ilâ 1000 dir.» buyurdular.

Ebu İshak... Hz. Âişe'den rivayetle sayılarının 1000 olduğunu söy­ler. Abdullah İbn Mes'ûd da bu şekilde söylemiştir.

Bu konudaki meşhur olan görüş; müşriklerin 900 ile 1000 kişi ara­sında olduğudur. Her halükârda mü'minlerin üç katı idiler. Buna göre müşriklerin, mü'minlerin iki katı olduğu rivayeti .şüphelidir. En doğ­rusunu Allah bilir. İbn Cerîr'in rivayetine gelince —ki İbn Cerîr bu sa­hihtir diyor— şöyle söylemenize benzer: «Yanımda bin var ve ben bu­nun iki katma muhtacım.» Bu durumda senin ihtiyâcın üç bindir. Bu izaha göre bu rivayette herhangi bir işkâl yoktur. Ancak burada her iki rivayet için de geçerli olan şu suâle cevap bulmak gerekir : Bu âyet

X ile yine Bedr harbi hakkındaki ;^Hani, karşılaştığınız zaman Allah işle­mesi gereken emri yerine getireceğinden onları gözlerinizde az göste­riyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu. (Enfâl, 44)jâyetinin arası nasıl birleştirilebilir? cevabı şöyledir : Bu âyet bir durumda, o âyet bir başka durumda inmiştir. Süddî.l İbn Mes'ûd'dan bu âyet hakkın­da şu sözleri rivayet ediyor : «Burada (mevzuu bahs olan) Bedr günü­dür. Müşriklere baktık bizim iki katımız kadardılar. Sonra onlara (tek­rar) baktık bizden bir kişi bile fazla değiller. İşte bu; Hani, karşılaş­tığınız zaman Allah işlenmesi gereken emri yerine getireceğinden onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözünde azaltıyordu. (Enfâl, 44) âyetinin delâlet ettiği haldir

Ebu İshâk... Ebu Ubeyde kanalıyla İbn Mes'ûd'dan rivayet ediyor ki o şöyle dedi: «Müşrikler gözümüzde azalıverdi. O kadar ki yanımda­ki bir adama : «Bak, sayılan 70 var mı? diye sordum. O da : «Yok 100 kişi kadar görüyorum» dedi. Müşriklerden bir adamı esir ettik ve sor­duk : Kaç kişiydiniz? Bin kişiydik, dedi.

Her iki taraf da birbirini kontrol ettiğinde müslümanlar müşrik­leri kendilerinden bir misli fazla gördüler. Böylece Allah'a tevekkül edip O'na yöneldiler ve O'ndan yardım istediler. Müşrikler de mü'minleri aynı şekilde gördüler. Böylece içlerine korku düştü. Ama birbirleri kar­şısında saf bağlayıp karşılaşınca Allah karşılıklı olarak hem mü'minleri müşriklere, hem de müşrikleri mü'minlere az gösterdi ki her biri diğerinin üstüne atılsın.

Allah Teâlâ bunu, hak ile bâtılı birbirinden ayırmak, îmânı küfre gâlib kılmak, mü'minleri üstün, kâfirleri zelîl etmek için yapmıştı. Ni­tekim Hak Teâlâ şöyle buyurur:

«Andolsun ki, siz düşkün bir durumdayken Bedr'de Allah size kat'î bir zafer vermişti.» (Âl-i İmran, 123)

Burada da: «Allah dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için bunda ibret vardır.» Kişiyi; Allah'ın hikmetine, O'nun fiillerini, gerek bu dünyada, gerekse âhirette mü'min kullarına yardımı konu­sunda geçerli olan kaderini anlamaya, idrâke götüren basiret sahipleri için elbette bunda ibretler vardır.[16]

 

14 — Kadınlardan oğullardan, kantar kantar altın ve gümüşten, nişanlı atlardan, develerden ve ekinlerden ge­len zevklere aşırı düşkünlük; insanlar için süslenip hoş göründü. Bunlar dünya hayatının geçimidir. Oysa gidile­cek yerin güzel olanı Allah katmdadır.

15 — De ki:  Size bunlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvaya erenler için, altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada devamlı kalacaklardır. Tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır. Ve Allah kullarını hakkıyla görendir. .

 

Dünya Malının Değeri

 

Cenâb-ı Hakk bu âyetlerde insanlar için süslenip hoş görülen, dün­ya hayatında kadın ve çocuklardan neş'et eden çeşitli zevkleri haber veriyor. İşe kadınlardan başlıyor. Zira dünyadaki fitnelerin en şiddetlisi onlar yüzündendir. Bir hadîs-i şerifte : «Benden sonraya erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.» buyruluyor. Ancak ka­dınlar ile ilişkilerin maksadı iffet (namusu koruma) ve çocukların çoğal­ması olursa bu elbette arzulanan bir husustur. Nitekim hadîs-i şerif­lerde evlenme ve bu suretle de çoğalma teşvik edilmiştir. Rasûlullah şöyle buyurur : «Bu ümmetin en hayırlısı kadınları en çok olanıdır.»

Çi.vlfcûh iİfrlMi^jl j

«Dünya bir metâ'dır (maldır). Onun en hayırlı metâı ise sâliha bir kadındır. Ona baktığında neşelendirir, ona bir şey emrettiğinde yerine getirir (itaat eder) yanında olmadığın zaman ırzını ve malını korur.»

«Bana kadınlar ve güzel koku sevimli kılındı, göz nurum ise na­mazdadır.»

Hz. Âişe ise şöyle der: «Atlardan sonra Rasûlullah'ın en çok sev­diği kadınlardır.» bir başka rivayette ise, kadınlardan sonra en çok sev­diği atlardır.

Çocukları sevmek bazen övünme ve zînet için olur. Ki bu, âyetin hükmüne dâhil olur. Bazen de neslin ve yalnız Allah'a ibâdet eden Mu-hammed (s.a.) ümmetinin çoğaltılması gayesine matuf olur. Bu ikinci gaye olurşı elbette güzel bir şeydir. Nitekim bir hadîs-i şerifte : «Çok seven ve çok çocuk doğuran kadınlarla evleniniz. Zira kıyamet gününde sizinle benim ümmetim diğer ümmetlerden fazla olacaktır.» buyrulmuş-tur. Mal sevgisi de bazen övünme, büyüklenme zayıflara karşı kibirlen­me, fakirlere zulüm gayesiyle olur. Bu elbette zemmedilmiştir. Bazen de yakınlarına, harcamak, sıla-i rahim, çeşitli iyilik ve tâatler için olur. Bu da şer'an güzel bulunmuş ve övülmüştür.

Müfessirler “Kanatir” kelimesinin miktarında, ihtilâf etmişlerdir. Hülâsa olarak söylersek : Dahhâk ve daha bazıları «çok ve bol maldır» demişlerdir. Diğer görüşlere göre ise “Kanatir” Bin dinardır, bin ikiyüzdinardır, oniki bin'dir. Kırk bin'dir, altmış bin'dir, yetmiş bin'dir, sek­sen bin'dir... Ve bazıları da daha başka şeyler demişlerdir.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Abdüssamed... Ebu Hüreyre'den riva­yet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: «Kıntar 12.000 ukkiye'-dir, her ukkiye de yer ile göklerin arasında olanlardan daha hayırlıdır.»

İbn Ebu Hatim ise Ebu Hüreyre ve Ebu Derdâ'dan naklinde onların: «Kmtar 1200 ukiyye'dir» dediklerini kaydeder.

İbn Cerîr der ki: Bana Zekeriyyâ İbn Yahya ed-Darîr... Übeyy İbn Ka'b'dan rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular: «Kıntar 1200 ukiyyedir.» Bu hadîs de münkerdir. Übeyy İbn Ka'b'den mevkuf olsa gerektir. Nitekim başka sahabelerden de bu, mevkuf olarak rivayet edilmiştir. îbn Merdûyeh Musa İbn Ubeyde kanaliyle... Ebu Derdâ'dan rivayet ediyor ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdular : «Kim 100 âyet okursa gafiller arasında yazılmaz. 100 ilâ 1000 âyet okuyan için ise Al­lah katında bir kıntar sevap vardır. Allah katındaki bir kmtar büyük bir dağ gibidir.»

Hâkim Müstedrek'inde şöyle der : Bize Ebu'l-Abbâs Muhammed İbn Ya'kûb... Enes İbn Mâlik'den rivayet etti ki; Rasûlullah'a «Kantar kan­tar altın ve gümüş...» âyetini sordular: «Kıntar 2000 ukiyye'dir» bu­yurdular. Hadîs Buhârî ve Müslim'in şartlarına göre sahihtir ama tah-rîç etmemişlerdir. Hâkim böyle rivayet eder.

Hadîsi başka bir lafızla rivayet eden İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Abdurrahmân... Enes'ten, o da Rasûlullah (s.a.)'dan kantar hakkında «Ondan 1000 dînâr» kastedildiğini rivayet etmiştir. İbn Mer­dûyeh ve Taberânî de hadîsi kendi isnâdlanyla rivayet etmişlerdir.

İbn Cerîr, Hasan el-Basrî'den mürsel ve mevkuf olmak üzere kın-târ'ın 1200 dînâr olduğunu rivayet etmiştir. Avfî aynı görüşü İbn Ab-bâs'tan rivayet eder.

Dahhâk der ki: Araptan bazıları kıntânn 1000 dînâr, bir kısmı da 12.000 dînâr olduğunu söylemiştir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Saîd el-Hudrî'nin «Km-târ bir öküz derisi dolusu altındır» dediğini nakleder

At sevgisi ise üç çeşittir :

1 — Atların sahipleri onları Allah yolunda kullanmak üzere bes­lerler. İhtiyâç duyulduğu zaman onlara binerek Allah younda cihâda giderler. Bunlar at besledikleri için sevâb kazanacaklardır.

2 — Müslümanlara karşı övünmek için at yetiştirilir, (bulunduru­lur) . Bu at sahiplerine de günâh vardır.

3 — İffetli olarak yaşama ve at neslini üretmek için aynı zamanda onlardaki Allah'ın hakkını da unutmayarak at beslenirjîlerde (Enfâl, 69) âyetinde de geleceği üzere bu da, sahibi için bir korunmadır. Bu husustaki hadîs «Siz de onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve bağlanıp beslenen atlar hazırlayın.» (Enfâl, 60) âyetinde gelecek­tir. Âyetteki “Müsevveme” kelimesine gelince; İbn Abbâs (r.a.) dan ri­vayete göre bu kelime ehlî, yaratılışı, uzuvları tam, mütekâmil, güzel anlamınadır. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Abdurrahmân İbn Abdullah İbn Ebrâ, Süddî, Rebî İbn Enes, Ebû Sînân ve başkalarından da bu şekilde rivayet edilmiştir. Mekhûl bu kelimeyi: «Atın alnında ve ayağındaki beyazlık.» olarak anlarken başka görüşler de ileri sürül­müştür.

İmâm Ahmed şöyle der : Bize Yahya İbn Saîd... Ebu Zerr'den ri­vayet etti ki, Rasûlulah şöyle buyurdu : «Hiç bir arab atı yoktur ki ken­disine izin verilip de her fecr zamanı iki defa duada bulunmasın. Hay­van şöyle duâ eder : «Allah'ım Sen beni insanoğluna verdin. O halde beni onun yanında en sevdiği mal ve ehlinden kıl.» Âyetteki «hayvan­lar» dan maksad develer, sığırlar ve koyunlardır. «Ekinler» den mak-sad da ağaç dikme ve zirâat için kullanılan yerlerdir.

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Ravh İbn Ubâde... Süveyd İbn Hübey-re'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Kişinin en hayırlı malı nesli bol atlar ve (iyi) yetiştirilmiş hurmalıklardır.» Allah Teâlâ «Bunlar dünya hayatının geçimidirler.» buyuruyor. Dünya ha­yatının geçici ve fânî olan süsleridirler. Oysa gidilecek yerin güzel olanı (ve sevâb) Allah katındadır.

İbn Cerîr diyor ki: Bize Abd İbn Humeyd Ömer İbn Sa'd'dan riva­yet etti ki, bu sûredeki 14. âyet nazil olunca Hz. Ömer : «Ey Rabbım işte şimdi onları bizim için süsledin» dedi ve bunun üzerine de 15. âyet indirildi. Bu sebeple Cenâb-ı Hak Ey Muhammed insanlara söyle : Bu dünyada insanlara süslenen ve mutlaka yok olup gidecek güzellikler­den nimetlerden daha hayırlı olanı haber vereyim mi? buyurup daha hayırlı olanı açıklıyor ve : «Takvaya erenler için altından ırmaklar akan» muhtelif yerlerin çeşitli içecekleri hâvî baldan, sütten, serâbtan ve diğer içeceklerden akan nehirler «cennetler vardır.» Bunları ne göz görmüştür, ne kulak işitmiştir, ne de beşerin aklından geçmiştir. «Ora­da» ebedî devamlı «kalacaklar» ve asla oradan ayrılmayacaklardır. «Orada» dünya kadınlarında bulunabilecek her türlü pislikten, hayız-dan nifastan arınmış tertemiz eşler ve Allah'ın rızâsı vardır.» Allah'ın rızâsı onlarla olacak ve artık bir daha onlara asla kızmayacaktır. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk «Allah'ın rızâsı (vermiş olduğu devamlı nimet­lerden daha) büyüktür.» (Tevbe, 72) buyuruyor. «Ve Allah kullarını hakkıyla görendir.» Böylece herkese haketmiş olduğu kadar ihsanda bulunacaktır. [17]

Bilâhere insanların sevdikleri, arzuladıkları ve kendilerine hoş gös­terilen şeyler açıklanmaktadır. Bunların insan ruhunda büyük bir yeri vardır. Âyet-i kerîme'de sevilen şeylerden 6 tanesi zikredilmektedir.

Birincisi kadınlardır. Dünya hayatının nimetlerinden kadın sevgi­sinin üzerinde hiçbir sevgi yoktur. Kadınları gözler arzular, istekler onlara doğru koşar, rûh onlarla huzur bulur. Ülfetin zirvesi onlardır. Erkeklerin kazançlarının alın terlerinin ve emeklerinin çoğunluğu on­lar için harcanır. Nice zengin, kadın sevgisinden fakîr olmuştur. Nice fakîr onları elde etmek için her şeyini terketmiştir. Nice insanlar ka­dın aşkıyla zelîl iken azîz olmuştur. Nice düşük insanlar onlara yakla­şayım derken yücelmişlerdir. (...) Erkekte kadın sevgisinin daha güçlü olmasının sebebine gelince; bu sevginin tabiî nedeni, neslin devam et­mesi arzusu ve içgüdüsüdür. Neslin devamı içgüdüsü erkekte daha güç­lüdür. Bunun için yaşı gelince erkeğin kadından daha çok evlilik pe­şinde koştuğunu görürsünüz. Kadını isteyen ve bu uğurda malını har­cayan odur. Eşini koruyup hayat boyu yükünü omuzunda taşımak is­teyen odur. Kadın sadece bu isteğe karşılık verir. Ancak isterse o da daha çok erkek peşinde koşar. Erkeğin kadını sevmesinin sebebinin neslin devamı olduğuna bir başka delil ararsanız, erkeğin her zaman bu arzu için hazır olduğunu görürsün. Ömrünün her anı bununla do­ludur. Kadın ise bu isteği ve yeteneği âdet zamanında yitirdiği gibi, âdetten ayrı olarak elli ellibeş yaşlarında da keza bu isteğini yitirir. Bu yaştan sonra kadın erkeği isterse bu istek sevgi ve hâtıraya daya­lıdır. (...) Bu anlamlan ve eşlerin farklı durumlarım iyice düşünen­lerin bu sevgiden maksadın erkek ve kadın arasında mevcûd olan karı - kocalık sevgisi olduğunu kolayca söyleyebilirler. Böylece âyet-i kerîme mevzuun en güçlü noktasını bahis mevzuu etmiş bulunmaktadır.» [18]

 

16- Onlar ki: -Ey Rabbımız, biz gerçekten îmân et­tik. Artık günâhlarımızı bize bağışla. Ve o ateş azabından bizleri koru diyenler,

17 — Sabredenler,  doğru  olanlar,  gönülden ibâdet edenler, infâk edenler ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyenlerdir.

 

Sabredenler

 

Bu âyette Cenab-ı Hak, kendilerine bol bol sevâb va'dettiği tak­vaya eren kullarını anlatıyor ve buyuruyor: «Onlar ki: Ey Rabbımız biz gerçekten» Sana, kitabına ve Rasûlüne «îmân ettik. Artık «Sana olan îmânımız ve bize gönderdiğin din karşılığı olarak «günâhlarımı­zı», fazlın ve merhametinle de işlerimizdeki kusurlarımızı «bağışla ve bizi o ateş azabından koru» derler. Sonra buyuruyor ki; İbâdetleri ye­rine getirmede ve haramları terketmekte «sabredenler» zor amellere sarılmakla iddia etmekte oldukları îmânlarında «doğru olanlar, gönül­den ibâdet edenler», ibâdet olmak üzere akraba ve yakınlarına infâk eden, toplumun ihtiyâçlarını karşılayan ve muhtaçlarına yardım etme gibi, infâk etmekle yükümlü bulundukları yerlere harcamak suretiyle mallarını Allah yolunda infâk edenler ve seherlerde Allah'tan mağfiret dileyenlerdir. Âyetin bu kısmı seher vakitlerinde mağfiret dilemenin faziletine delâlet etmektedir.

Rivayete göre Ya'kûb (a.s.) oğullarına: «Sizin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim» dediğinde onlar hakkındaki mağfiret isteğini seher vaktine bırakmıştı.

Buhârî, Müslim ve diğer Müsned ve Sünenler'de; sahabeden bir topluluğun rivayetine dayanılarak kaydedildiğine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu :

«Her gece, gecenin son üçtebiri kaldığında Allah Teâlâ dünya se­mâsına iner ve şöyle buyurur: «Yok mu bir isteyen ki istediğini vere­yim, yok mu bir duâ eden ki icabet edeyim, yok mu mağfiret dileyen ki onu bağışlayayım.»

Buhârî ve Müslim'in de Hz. Âişe'den şöyle bir rivayeti vardır : «Rasûlullah (s.a.) gecenin evvelinde, ortasında ve sonunda vitir kılardı ve vitr'i seherde bitirirdi.» Abdullah İbn Ömer gece namaz kılar ve Nâfi'e seslenerek : Seher vakti geldi mi? diye sorardı. Ondan «Evet» cevâbını alınca da duâ ve istiğfara başlar ve sabaha kadar devam ederdi. Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

İbn Cerîr diyor : Bize Vekî'... İbrahim İbn Hâtıb'dan, o da baba­sından rivayet etti ki; o şöyle demiş : Seher vakti mescidin bir köşe­sinde bir adamın «Ey Rabbım, emrettin itaat ettim, işte seher vakti, beni bağışla» diye duâ ettiğini duydum. Baktım ki Abdullah İbn Mes'ûd imiş.

İbn Merdûyeh Enes İbn Mâlik'den rivayetle diyor ki: «Gece namaz kıldığımızda seher vaktinin sonunda yetmiş kerre istiğfar etmekle emro-lunmuştuk.» [19]   

 

18 — Allah, şehâdet etti ki, gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tutarak buna şehâdet ettiler; O'ndan başka ilâh yoktur. O, Azîz'dir, Hakîm'dir.

19 — Gerçekte   Allah   katında   din,   İslâm'dır.   An­cak kitâb verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra ara­larındaki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın
âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah hesabı çabuk gö­rendir.

20 — Seninle tartışmaya girişirlerse : Ben, bana uyan­larla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim, de. Kendilerine Kitâb verilenler ve kitâbsız ümmîlere: Siz de İslâm oldu­nuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse sana yalnız tebliğ etmek düşer. Ve Allah, kullarını görendir.

 

«Allah şehâdet etti.» Şâhid olarak Allah yeter. Zîra şâhidlerin en-doğrusu ve adaletlisi, konuşan, söz söyleyenlerin de en doğrusu O'dur. «O'ndan başka ilâh yoktur» bütün yaratıkların tek İlâhıdır. Herkes O'nun tarafından yaratılmış ve O'nun kullan olup O'na muhtaçtırlar. O ise kendinden başkasından müstağnidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur :

«Lâkin Allah sana indirdiğine şâhidlik eder ki, O'nu bile bile in­dirmiştir. Melekler de şâhidlik ederler. Esasen şâhid olarak Allah yeter.» (Nisa, 166). Sonra kendi şehâdetine meleklerin ve ilim sahip­lerini de katarak: «Melekler ve ilim sahipleri de adaleti ayakta tuta­rak buna şehâdet ettiler.» «O'ndan başka İlâh yoktur. O Azîz'dir.» Hiç­bir büyüklük O'ndan daha büyük olamaz, sözlerinde fiillerinde, şeria­tında ve kaderinde «Hikmet Sahibidir.»

İmâm Ahmed diyor ki: Bize Yezîd İbn Abdürrabbih... Zübeyr İbn Avvâm'dan rivayet etti ki o şöyle demiş. Arafe'de iken Rasûlullah (s.a.)ı şu âyeti okurken işittim :

«Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz.» (Âl-i İmrân, 85) şöyle devam etti: «Ey Rabbım, ben de buna şehâdet edenlerdenim.»

Hadîsi İbn Ebu Hatim başka bir şekilde rivayet ediyor, şöyle ki: Bize Ali İbn el-Hüseyin... Zübeyr'den rivayet etti ki o şöyle demiştir : Rasûlullah (s.a.) «Allah şehâdet etti ki gerçekten O'ndan başka İlâh yoktur. Melekler...» âyetini okurken: «Ey Rabbım, ben de şehâdet ederim.» buyurdular.

Taberânî Mu'cem'ül-Kebîr'inde şöyle der: Bize Abdan İbn Ah­med... Gâlib el-Kattân'dan rivayet etti ki o şöyle demiştir: Ticâret için Kûfe'ye geldim ve A'meş'in yakınında bir yerde konakladım. Ora­dan ayrılacağım gece teheccüd namazına kalktı. Namazda bu âyetleri okudu ve şöyle dedi: «Allah'ın şehâdet ettiği şeye ben de şehâdet edi­yor ve bu şehâdeti Allah'a emânet ediyorum. Bu şehâdetim Allah ka­tında bir emânettir, Allah katında din, İslâm'dır.» Bunu defalarca tek­rarladı. Ben (kendi kendime) : Bu, muhakkak bu konuda bir şeyler duydu, dedim ve sabahleyin ona vedalaşmaya gittiğimde : Ey Ebu Mu-hammed, senin bu âyeti tekrarladığını duydum, dedim. Bunun üzeri­ne : «O ayetteki şey (haber ve fazilet) den haberin yok mu? deyince, ben : Ben bir aydır senin yanındayım. Bu konuda bana hiçbir şey söy­lemedin, dedim. A'meş : Vallahi sana bunu bir seneden önce söylemem, dedi. Orada bir sene kalarak (ona hizmet ettim) bir sene olunca : Ey Ebu Muhammed bir sene geçti, dedim. A'meş dedi ki: Bana Ebu Vâil, Abdullah'dan rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: «(Emâ­net ya da şehâdet) sahibi kıyamet günü getirilir. Allah (c.c.) şöyle buyurur : «Kulum bana ant verdi (ahitte bulundu) elbette en fazla ben ahde vefa gösteririm. Kulumu cennete sokunuz.»

«Allah katında din, İslâm'dır.» âyeti Allah tarafından O'nun katın­da İslâm'dan başka hiçbir dinin kabul edilmeyeceğinin ilânıdır. İs­lâm, Allah'ın gönderdiği bütün peygamberlerin Allah'dan getirdikleri ve haber verdikleri dine uymaktır. Peygamber gönderilmesi Muham­med (s.a.) ile son bulmuştur. Böylece O'nun yolu hâricinde Allah'a giden diğer bütün yollar kapatılmış oluyor. O halde Muhammed (s.a.) in gönderilmesinden sonra kim O'nun şeriatından başka bir din ile Allah'ına vanrsa bu ondan kabul edilmeyecektir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: «Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul olunmaz...» (Âl-i İmrân, 85). Bu âyette Cenâb-ı Hak : «Allah katında din İslâm'dır» buyurarak münhasıran makbul dinin İslâm olduğunu haber vermektedir...

Sonra Cenâb-ı Hak öncekilerden kendilerine kitâb verilenlerin, ken­dilerine peygamberler gönderilip kitaplar inzal edilmek suretiyle aleyh­lerinde hüccetler olmasından sonra ayrılığa düştüklerini haber vere­rek şöyle buyurur :

«Ancak kitâb verilenler kendilerine ilim geldikten sonra araların­daki ihtirastan dolayı ayrılığa düştüler.» Birbirlerine karşı çıktılar (anlaşmazlığa düştüler). Birbirlerini çekememezlik, kin ve birbirlerine karşı sırt çevirmeleri sebebiyle Hak üzerinde de ayrılığa düştüler. Biri­lerinin diğerlerine olan kin ve düşmanlığı doğru bile olsa, onları karşı tarafın her söz ve işine karşı olmaya sürükledi. Sonra buyurdu : «Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, şüphesiz ki Allah hesabını çabuk gö­rendir.» Kim Allah'ın kitabında indirmiş olduğu şeyleri inkâr ederse Al­lah buna karşılık olarak onu cezalandıracak, bu yalanlamasından do­layı onu hesaba çekecek ve kitabına muhalefetinden dolayı azabına çarptıracaktır.

Cenâb-ı Hak sonra şöyle buyuruyor: «Seninle (tevhîd, Allah'ı bir­leme konusunda) tartışmaya girişirlerse sen: «Bana uyanlarla birlikte kendimi Allah'a teslim ettim, de.» İbâdetimi, yalnız tek olan Allah'a yaparım. O'nun benzeri, ortağı, dengi ve arkadaşı yoktur.» Benim di­nime uyanlar da aynen benim söylediklerimi söylerler. Allah'ın şu âye­tinde de buyurulduğu gibi;

«De ki: Benim yolum işte budur. Allah'a basiretle davet ediyorum, ben de bana uyanlar da Allah'ı tenzih ederiz.»  (Yûsuf, 108)

Sonra Allah Teâlâ kulu ve Rasûlü Muhammed'e, hıristiyanlan ya-hûdîleri ve ümmî müşrikleri Allah'ın gönderdiği (kitaba) ve şeriatına, dinine ve yoluna daveti emrederek şöyle buyuruyor: «Kendilerine ki-tâb verilenlere ve kitâbsız ümmîlere : Siz de İslâm oldunuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse sana yal­nız tebliğ etmek düşer.» Onları hesaba çekmek Allah'a aittir. Zâten dönüşleri ve varacakları yer de Allah'dır. Dilediğine hidâyet veren, di­lediğini saptıran da O'dur. Onun için «Allah kullarını görendir» bu­yuruyor. Kimin hidâyeti, kimin de dalâleti ve sapıklığı hakettiğini O bilir. «O yaptığından sorulmaz, halbuki onlar yaptıklarından sorula­caklardır.» (Enbiyâ, 23). Bütün bunlar O'nun hikmet ve rahmetinden dolayıdır. Bu ve emsali âyetler Rasûlullah (s.a.) in bütün yaratıklara gönderilmiş olduğunun en açık delillerindendir. Bu husus O'nun di­ninden zarurî olarak anlaşılmaktadır. Bu konuya delâlet eden âyet ve hadîsler pek çoktur. Meselâ :

«De ki: Ey insanlar, ben gerçekten... Allah'ın hepiniz için gön­derdiği peygamberiyim.» (A'râf, 158)

«Hakkı bâtıldan ayırdeden Kur'an'ı kuluna dünyaları uyarmak üzere  indiren Allah yücelerin yücesidir.»   (Furkân,  1)   gibi.

Buhârî, Müslim ve diğer hadîs kitaplarında, müteaddid olaylarla tevatür derecesine yükselen haberlere göre Rasûlullah (s.a.) acem ol­sun, arap olsun, kitabî olsun, ümmî olsun bütün krallara ve insan top­luluklarına Allah'ın bu konudaki emrine uyarak mektuplar göndermiş ve onlan İslâm'a çağırmıştır.

Abdürrezzâk der ki: Ma'mer'in... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : «Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn olsun ki ister yahûdî olsun, ister hıristiyan olsun beni işittikten sonra benim gönderildiğim dini kabul etmeden ölürse cehennem eh-lindendir...» (Bu hadîsi Müslim rivayet etmiştir.) Rasûlullah buyur­dular ki: «Ben siyah ve kırmızı (derili olanlara) da gönderildim.», «Daha önce peygamber özellikle kendi kavmine gönderilirdi. Ben ise bütün insanlara gönderildim.»

İmâm Ahmed diyor: Bize Müemmel’in... Enes'den rivayetine gö­re; yahûdî bir çocuk Rasûlullah'a abdest (suyu) hazırlar, nalınlarını getirirdi. Bir gün hastalandı. Rasûlullah onu ziyarete gitti. Çocuğun babası başucunda duruyordu. Rasûlullah (s.a.) çocuğa : «Ey falan, «Lâ İlahe İllallah» de,» dedi. Çocuk babasına baktı, babası sustu. Rasûlul­lah sözünü tekrarlayınca çocuk yine babasına baktı ve babası: «Ebu'l -Kâsım'ın dediğini yap» deyince, çocuk: «Allah'dan başka İlâh olma­dığına ve senin O'nun elçisi olduğuna şehâdet ederim» dedi. Rasûlullah şöyle diyerek çocuğun yanından çıktı: «Benimle (benim sayemde) onu cehennemden çıkaran Allah'a hamdolsun.» Bu hadîsi Buhârî de tahrîç etmiştir. Rasûlullah (s.a.) in bütün insanlara gönderildiğine dâir âyet ve hadîsler pek çoktur. [20]

Eğer Allah'ın bu derece ta'zîm ettiği kendisi ve melekleriyle birlik­te vahdaniyetine ve adaletine şâhid tuttuğu bilgi sahiplerinden mak-sad nedir? derseniz, ben derim ki; bunlar Allah'ın vahdaniyetini ve ada­letini kesin deliller ve açık belgelerle tesbît eden adalet ve tevhîd bil­ginleridir. (...) Allah katında din İslâm'dır. Bu cümle ilk cümleyi pe­kiştiren ara cümlesidir. Bu pekiştirmenin ne faydası vardır? derseniz, ben derim ki; bunun faydası şudur: Allah'dan başka İlâh yoktur sözü tevhîd'dir. Adalet üzere kâimdir, sözü onun ahid olduğunun belirtil-mesidir. Bunun yanısıra Allah katında din İslâm'dır, dendiğinde İs­lâm'ın adalet ve tevhîd olduğu açıklanmış olmaktadır. Adalet ve tev­hîd Allah katında dinin kendisidir. Bunun ötesinde kalanlar ise dinle alâkası yoktur. Yine bu âyette Allah'ı görmeyi caiz saymak veya saf zulmün kendisi olan cebir görüşünü benimsemenin vesile olduğu teşbihi kabul edenlerin, İslâm'ın kendisi olan Allah'ın dininde olmadıkları açıklanmaktadır. Görüleceği gibi bu husus çok açıktır. [21]

 

21 — Allah'ın âyetlerini inkâr edenlere ve haksız ye­re peygamberleri öldürenlere, insanlardan adaleti emre­denleri öldürenlere, işte onlara, elem verici bir azabı müj­dele.

22 — İşte bunlar o kimselerdir ki; dünya ve âhirette amelleri boşa gitmiştir. Ve onların hiç yardımcıları da yoktur.

 

Bu, Allah'ın ehl-i kitabı zemmetmesi, kötülemesidir. Zîra onlar gerek eski peygamberlerin, gerekse yeni peygamberlerin kendilerine getirip tebliğ etmiş olduğu Allah'ın âyetlerini, peygamberlerin hiçbir günâhı olmadığı halde sırf kendilerini küçük görerek inkâr etme, ya­lanlama suçunu işlediler. Hattâ Allah'ın dinini kendilerine tebliğ et­tikleri zaman bazı peygamberleri öldürdüler. Ortada peygamberlerin onları hakk'a davetinden başka öldürmelerini gerektirecek bir sebep ve suç olmadığı halde. İnsanlardan adaleti emredenleri öldürdüler ki bu kibrin ve inadın en şiddetlisidir. Rasûlullah (s.a.) in da buyurduğu gibi «Kibir, Hakk'ı inkâr ve insanları küçük görmedir.»

İbn Ebu Hatim diyor ki; bize Ebu Zübeyr Hasan îbn Ali... Ebu Übeyde İbn el-Cerrâh'dan rivayet etti ki o şöyle demiştir: Allah'ın Rasûlü, kıyamet günü insanlardan hangisinin azabı daha şiddetlidir? dedim. Rasûlullah: «Bir peygamberi ya da iyiliklerini emreden, kötü­lüğü yasaklayanı öldüreninki.» buyurup bu âyeti okudular, devamla : «Ey Ebu Übeyde, îsrâiloğulları bir günün başında bir saatte kırk üç peygamberi öldürdü. İçlerinden yüz yetmiş adam çıktı ve peygamber­leri öldürenlere iyilikleri emir ve kötülükleri nehyetti. Aynı günün so­nunda hepsi de Öldürülmüşlerdi. İşte Allah (c.c.) in bu âyette zikret­tikleri bunlardır.» buyurdular.

İbn Ebu Hâtim'in, Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayeti ise şöyledir : «Günün başında İsrâiloğullan üçyüz peygamberi öldürdü, günün so­nunda da bakla pazarı kurdular.» İşte onların Hak'tan yüz çevirmele­rine, hakka karşı büyüklenmelerine, Allah dünyada zillet ve aşağıla­ma, âhirette de yakıcı azâbla karşılık verdi ve buyurdu: «İşte onlara elem verici azabı müjdele. İşte bunlar o kimselerdir ki dünya ve âhi­rette amelleri boşa gitmiştir ve onların hiç yardımcıları da yoktur.» [22]

 

23 — Kendilerine Kitâb'tan bir pay verilmiş olanla­rı görmedin mi ki; aralarında hüküm vermen için Allah'ın kitabına çağırılıyorlar da, sonra onlardan bir zümre ar­kasını çeviriyor. Onlar temelli yüz çevirenlerdendir.

24 — Bu, onların: «Sayılı günlerden başka bize, asla ateş   dokunmayacak   demeleri yüzündendir. Ve uydurageldikleri şeyler, dinlerinde kendilerini aldatmıştır.

25 — Ya geleceğinden şüphe olmayan bir günde on­ları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkesin kazandığı, tastamam ödendiği zaman halleri ne olacak?

Allah Teâlâ, ellerinde bulunan Tevrat ve incillere tutunan yahûdî ve hıristiyanları protesto mâhiyetinde «kendilerine kitâbtan bir pay verilmiş olanları görmedin mi ki aralarmda hüküm vermen için Al­lah'ın kitabına çağırılıyorlar da sonra onlardan bir zümre arkasını çe­viriyor...» buyuruyor. Tevrat ve incil'de de kendilerine emredilen, Al­lah'a itaat konusunda Muhammed (s.a.) e tâbi olarak onun hakemli­ğini kabule çağrıldıklarında, kendi kitaplarından da yüzçevirerek bu­nu kabule yanaşmıyorlar. İşte bu, onlan kötülemenin en son derecesi ve onların inatçılıklarının ve zıtlaşmalarının bir ifadesidir. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Bu, onların : Sayılı günlerden başka bize, as­la ateş dokunmayacak, demeleri yüzündendir.» Onlan Hakk'a muha­lefete sürükleyip buna cesaret ettiren husus, onların Allah'a karşı yap­mış oldukları şu iddialarıdır: «Dünyadaki her bin yıla bir gün olmak üzere cehennem'de sadece yedi gün azâb göreceğiz.» Bunun tefsiri Ba­kara sûresinde geçmişti.

Allah Teâlâ devamla şöyle buyurur :

«Onların uydurageldikleri yalanlar dinlerinde kendilerini aldatmış­tır.» Allah'ın herhangi bir âyeti olmaksızın kendi kendilerine uydurduk­ları cehennem ateşinin ancak sayılı günlerde kendilerini yakacağı saf­satası onları bâtıl dinlerinde bırakmıştır. Halbuki Cenâb-ı Hak onlan tehdîdle şöyle devam ediyor : «Ya geleceğinden şüphe olmayan bir gün­de onlan topladığımızda... halleri ne olacak?» Allah'a iftira ettikten, peygamberleri yalanlayıp onlan ve kendi içlerinde olup da iyiliği em­redip kötülükten sakındıran âlimleri öldürdükten sonra halleri nasıl olacak? Allah bunlann hepsini onlardan soracak, hesaba çekecek ve karşılığını verecektir. Bunun için de Allah : «Varlığında ve geleceğinde asla şüphe olmayan bir günde, onları topladığımız ve kendilerine zulmedilmeden herkesin kazandığı, tastamam ödendiği zaman halleri ne olacak?» buyurmuştur. [23]

 

26 — De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım; Sen, mülkü dilediğine verirsin. Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen dilediğini aziz edersin, sen dilediğini zelil eder­
sin. Hayır, yalnız Senin elindedir. Sen; hiç şüphe yok ki, her şeye Kadirsin.

27 — Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçi­rirsin. Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarırsın. Dile­diğin kimseye hesâbsız rızık verirsin.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

Ey Muhammed, Rabbını ta'zim ederek, O'na tevekkül ederek, O'na şükrederek, işlerini O'na havale ederek de ki: «Ey mülkün sahibi olan Allah'ım, (Bütün mülk Senindir.) Sen mülkü dilediğine verirsin. Sen mülkü dilediğinin elinden alırsın. Sen dilediğini Aziz edersin, dilediği­ni zelil edersin.» Veren Sensin, vermeyen, alan da Sen, dilediği olan, dilemediği olmayan da Sen'sin. Bu âyette Rasûlullah (s.a.) ve ümme­tinin Allah'ın nimetlerine şükretmeleri gerektiğine işaret ve tenbîhte bulunulmaktadır. Zira Allah Teâlâ peygamberliği İsrâiloğullarmdan almış ve Mekkeli, Kureyş kabilesinden ümmî bir arap ve genelde pey­gamberlerin sonuncusu, bütün ins ve cinne Allah'ın elçisi olan Mu­hammed (s.a.) e vermiş. O'nda kendinden önceki bütün peygamber­lerin güzellikleri toplanmış, Allah'ın şeriatını, geçmiş ve gelecek gaybı, âhiret gerçeklerini bilme, doğuda batıda bütün dünyaya ümmetini yay­ma, gecelerin günleri kovaladığı sürece ta kıyamete kadar dinini di­ğer bütün din ve şeriatlardan üstün kılma gibi, diğer hiçbir peygam­bere vermediği özellikleri Ona vermiştir. Bnun için Allah Teâlâ :

«De ki ey mülkün sahibi olan Allah'ım...» (Yaratıklarına tasar­ruf sahibi olan Sen'sin.) buyuruyor.

«Ve dediler ki: Bunun için Allah Teâlâ : «Bu Kur'an iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?» (Zuhruf, 31) bu­yurarak kendi işleri hakkında akıl yürütmeye kalkanları reddediyor ve :

«Yoksa Rabbımn rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?» (Zuhruf, 32) buyuruyor. Biz yaratıklarımız hakkında dilediğimiz gibi tasarruf­ta bulunuruz. Buna mâni' olacak bir şey asla olamaz. Bu işlerimizde hikmet ve hüccet sahibiyizdir. Aynı şekilde peygamberliği de diledi­ğimize veririz, diyor. Nitekim bu konuda bir başka âyette şöyle buyurur:

«Allah risâleti nereye vereceğini en iyi bilendir.» (En'âm, 124)

«Bak nasıl onları birbirlerine üstün kıldık.»   (İsrâ, 21)

Hafız İbn Asâkir, Halîfe Me'mûn devrine dâir tarih'inde İshâk tbn Ahmed'in hal tercümesinde rivayet ediyor ki: Halîfe Me'mûn Rûm ülkesinde bir sarayda Himyer diliyle yazılmış bir mektup görmüş. Mek­tup arapçaya çevirilmiş, içinde şunlar yazıhymış :

«Allah'ın adıyla başlanm. Gece ve gündüz değiştiğinde, felekte yıl­dızlar semâsı döndüğünde hükümranlık, saltanatı sona eren bir kral­dan bir başkasına intikâl eder. Arş sahibinin hükümranlığı ise devam­lıdır. Ne sona erer, ne de ona bir ortak vardır.»

Allah Teâlâ :

«Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin...» buyuru­yor. Birisinin uzunluğundan alır, diğerinin kısalığına eklersin. Böy­lece müsâvî olurlar. Sonra birinden alır öbürüne verirsin denklik bo­zulur, sonra tekrar müsâvî olurlar. Bahar, yaz, güz ve kış mevsimlerin­de bu böylece devam eder gider.

«ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarırsın.» Taneyi ekinden, ekini taneden, hurmayı tohumdan, tohumu hurmadan, mü'mini kâfir­den, kâfiri mü'minden, tavuğu yumurtadan, yumurtayı tavuktan çı­karırsın. «Dilediğin kimseye hesâbsız rızık verirsin.» Dilediğine saya­mayacağı, saymaya gücünün yetemeyeceği kadar mal verirsin. Diğer-lerininkini de hikmetinin, irâdenin, dilediğinin ve adaletinin gerektir­diği şekilde kısarsın.

Taberânî diyor ki, bize Muhammed İbn Zekeriyyâ, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu rivayet etti: «Kendisiyle duâ edildiğinde Allah'ın icabet ettiği İsm-i A'zâm'ı Âl-i İmrân süresindeki 26. âyet-i kerîme'sindedir.» [24]

 

İlâhî Hârika : Gece ve Gündüz

 

«Geceyi gündüze, gündüzü geceye girdirir.» Buradaki ( jI^j ) kelimesi, aslında içice sokmak ve girdirmektir. Ancak bu ifâde gündü­zün zamanının gecenin içinde artıp eksilmesi için kullanılmıştır. Bu durum, birçok ülkede doğuş ve batışların farklılığı sonucu meydana çıkar. Bu husus, Abdullah İbn Abbas, Hasan ve Mücâhid'den rivayet edilmiştir. Ekvator bölgesinde gece ile gündüzün sürekli eşit olması buna aykırı değildir. Çünkü dünyanın çoğunluk kısmında artma ve eksilmenin bulunması yeterlidir. Cübban der ki: Gecenin gündüze, gündüzün geceye girdirilmesinden maksad; her birinin diğerinden ön­ce icâd edilmesidir. Birinci görüş lafza daha yakındır. Her iki takdirde de gece ve gündüzden ortaya çıkan husus, sözün zahirinden herkesin anladığı gece ve gündüzdür. Bunun ötesinde ariflerin bildiği selh gün­leri ile bilgin filozofların düşündükleri «şen'i ilâç» günleri bulunmak­tadır. Bu konunun izahı kısaca şöyledir: İlâhiyyûn topluluğunun an­lattığına göre; gün, yıldızlar feleğinin devrelerinden bir devirden iba­rettir. (...) Halkın yanında bilinen bir gün ise, güneşin doğuşundan tekrar doğuşuna veya batışından tekrar batışına veya^ zeval noktasın­dan tekrar zeval noktasına gelmesinden ibarettir. Ya da bu ikisi ara­sındaki zamandır. Netice i'tibâriyle bu 360 gündür. Bir günün boylamı 360 derecedir. Çünkü bu süre içinde bütünüyle felek zahir olur ve her tarafı hareket kaplar. İşte cisnıânî gün bu gündür. Ruhanî güne gelin­ce; bundan akıllar bilgilerini, basiretler müşahedelerini, ruhlar sırlarını alırlar. Tıpkı bu günlerden birinde bedenî cisimlerin gıdalarını alma­ları, büyüyüp gelişmeleri, sağlıklı veya hastalıklı olmaları, ölmeleri veya yaşamaları gibi. Zahirî ahkâmına göre; faal kuvvetten küllî nefse yayılan âlemde günler yedidir. Pazartesiyle başlar, pazara kadar gelir. Bu günlerin bir de rûhânî günleri vardır ki; onun da ruhlarda ve akıl­larda hükümleri mevcûddur. Rûhânî günler göklerin ve yerin üzerine dayandığı h&kkı bilen güçten yayılır. Ve bu felek ilâhî söz olup, araş­tırma feleği bu yedi dâire üzerinde döner. (...)

Araplar ve acemler, birbiri üzerine geçirilen gece ile gündüzden hangisinin esâs olduğu konusunda ihtilâf etmişlerdir. Acemler gün­düzü geceden öne alırlar. Onlann zamanı güneş zamanıdır. Binâena­leyh onlarda cumartesi gecesi; ertesi gün pazar olan gecedir. Yani cu­martesi gününün akşamıdır. Diğer günler de böyle. Araplar ise geceyi gündüzden öne alırlar ve onların zamanı kamerî, ayın zamanıdır. Bi nâenaleyh onlarda cıuna gecesi; ertesi gün cuma olan akşamdır. Arap­lar bilgiye acemlerden daha yakındırlar. Çünkü selh günleri onları bu görüşlerinde te'yîd eder. Fakat onlar hükmü ve hikmeti bilmemiş-ler, geceyi başka bir güne nisbet etmişlerdir. Tıpkı güneş takvimi men-sûblarının yaptığı gibi. Çünkü araplann çoğunluğu birbiri üzerine geçirilen günlerden başkasını bilmezler. Bu devletin sahibi, bilginle­rin ve peygamberlerin vârisi olan arifler ise; bu günlerin ötesinde selh günleri ve şe'nî ilâç günleri bulunduğunu bilirler. Madem ki günler bir şeydir ve onlara göre her şeyin zahiri, batım, görüleni, görülmeyeni, ruhu, cismi, mülkü, melekûtu, latifi ve kesifi vardır. Binâenaleyh onlar, bâtın ve zahir karşılığında gece ve gündüz derler. Günler yedidir. Her günün aynı cinsten bir gündüzü, bir de gecesi vardır. Gündüz o gece­nin gölgesidir.  (...) [25]

 

Takiyye

 

Âlûsî takiyye konusunda da şöyle diyor :

Bu âyet-i kerîme, takiyyenin meşrûiyyetine delildir. Takiyye; nefsi ve nâmûsu veya mülkü düşmanların şerrinden korumak diye ta'rîf edilmiştir. Düşman iki kısımdır. Bir kısmı düşmanlığı din ihtirasına dayalı olandır ki kâfirle, müslüman gibi. İkincisi ise düşmanlığı mal, eğlence, mülk ve iktidar gibi dünyevî maksadlara dayanan düşmanlık­tır. Bu sebeple takiyye de iki kısım olmuştur. Birinci kısmın şer'î hük­mü şudur: Muhaliflerin saldırısı nedeniyle dinini açıkça ilân etmesi mümkün olmayan bir yerde bulunan mü'minin; dinini açıkça icra ede­bileceği bir yere hicret etmesi vâcibdir. Ve mü'minin zayıf düşme ma'-zeretine dayanarak o yerde kalıp, dinini gizlice icra etmesi asla caiz de­ğildir. Çünkü Allah'ın arzı geniştir. Ancak çocukluk, aile, körlük, mah­pusluk veya öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya bulunma gibi meşru' bir özür nedeniyle hicret terkedilebilir. Çocukların, babaların, annele­rin öldürülmesi de genellikle korkutulmak için kullanılan bir davranış olması hasebiyle bu hükme dâhildir, öldürme; ister boyun vurma ile olsun, ister azık kesmekle olsun, ister benzeri şekilde olsun farksızdır. İşte bu gibi kimselerin muhaliflerle birlikte kalması caiz olur. Ancak zaruret miktannca onlara uymasına müsâade edilir. Fakat onların ara­sından kaçmak ve çıkmak için çeşitli taktiklere başvurması da gerekir. Eğer korkutma; menfaati yitirme veya eziyyete dûçâr olma gibi ta­hammülü mümkün olan cinsten ise, azık vermemek ve öldürmeyecek şekilde dövmek gibi o zaman mü'mininin onlara muvafakati caiz ol­maz. Şayet caiz olursa bu, bir ruhsattır, kendi görüşünü açıklaması ise azimettir. Eğer bu uğurda nefsini helak ederse, kesinlikle şehîd olur. Düşmanlara muvafakat etmenin ruhsat olduğunun delili Hz. Hasan'-dan nakledilen şu olaydır: Yalancı Müseylime, Rasûlullah'ın ashabın- dan iki kişiyi tuttu ve birine Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâdet getirir misin? diye sordu. O da, evet dedi. Müseylime; benim Allah'ın Rasûlü olduğuma şehâdet getirir misin? dedi. O, evet karşı­lığını verdi. Sonra diğerini çağırdı ve ona Muhammed'in Allah'ın Ra­sûlü olduğuna şehâdet eder misin? dedi. Sonra Müseylime, benim Al­lah'ın Rasûlü olduğuma şehâdet eder misin? deyince o, ben sağırım de­di. Üç kez tekrarladı, her seferinde o, ben sağırım diye cevâb verdi. Bunun üzerine Müseylime onun boynunu vurdu. Durum Hz. Peygam­bere bildirilince buyurdu ki: Öldürülen kişi doğruluk ve samîmiyyeti üzere devam etmiş ve kendi faziletini elde etmiştir. Binâenaleyh üze­rine sorumluluk yoktur. İkinci kısma gelince, bilginler hicretin vâcib olup olmadığı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları derler ki; «ken­dinizi ellerinizle tehlikeye atmayınız.» âyeti gereğince hicret vâcibdir. Malı kaybetmenin yasaklanmasını da buna delil gösterirler. Bir top­luluk ise hicret gerekmez, dediler. Çünkü oradan hicret, dünyevî men-faatlardan bir menfaat içindir. Dünyevî menfaatlardan birini terke-dene ise dininde eksiklik.bırakmıştır, denemez. Çünkü din birliği var­dır. Güçlü düşmanı ise mü'min olması nedeniyle ona saldırmamakta-dır. Bazıları da derler ki; gerçekte bu durumda eğer kendinin, yakınla­rının mahvolmasından veya aşın derecede çiğnenmekten korkarsa, hicret gerekebilir. Ancak bu bir ibâdet ve Allah'a yaklaşma değildir ki neticede sevâb kazanasın. Çünkü hicretin vâcib oluşunun nedeni, salt o hicret eden kişinin.dünyevî menfaatidir. Yoksa dinî derecesinin izhârı değildir ki, ona sevâb isabet etsin. Hem, her vacibin neticesinde sevâb doğmaz. Zîrâ gerçekte her vâcib ibâdet olmayabilir. Hattâ vâ-ciblerden bir çoğunun neticesinde sevâb terettüb etmez. Fazla acıkınca yemek gibi. Hastalık halinde bilinen veya tahmin edilen zararlardan kaçınmak gibi. Sıhhat halinde zehir içmemek gibi. Bu hicret de aynı kabildendir. Allah ve Rasûlüne yapılan hicret şeklinde değildir ki, ne­ticede âhiret sevabım ve lutfunu gerektirsin. Bir topluluk da, kâfirleri fâsıkları, zalimleri idare etmeyi, onlara yavaş konuşmayı, yüzlerine te­bessüm etmeyi, birlikte rahat etmeyi, kendilerinin eziyyetini engelle­mek, dillerini kesmek ve onlardan namusunu korumak için bir takım ihsanlar vrmeyi takiyye saymışlardır ve bunun yasaklanan dostlukla alâkası olmadığını, aksine sünnet ve meşru' bir durum olduğunu bil­dirmişlerdir. Nitekim Deylemî, Hz. Peygamber'den nakleder ki; o şöyle buyurmuştur: «Allah Teâlâ bana insanları idare etmemi emretti. Tıp­kı farzları ikâme etmeyi emrettiği gibi.» Bir başka rivayette ise; «ben insanları idare etmek için gönderildim.» buyurur. İbn Ebu Dünyâ'nın rivayetine göre peygamber: «îmândan sonra aklın başı, insanları idare etmektir.» buyurmuştur. (...) Ancak bu idarecilik dini çiğneyecek, kö­tülüğü irtikâb edecek, kötü zanlar beslettirecek dereceye varmamalı- dır. Bu gerçeğin ötesinde insanlardan farklı iki grubun görüşleri bu­lunmaktadır. Bu gruplar Haricîler ve Şia'dır. Haricîler derler ki; takiyye hiçbir şekilde caiz değildir. Malı, nefsi ve namusu dine karşılık koru­mak ve gözetmek asla caiz değildir. Onların bu konuda pek şiddetli ta­vırları vardır. Meselâ onlardan bir kişi; namaz kılarken, hırsız veya gasıp gelip değerli olan mallarını çalsa veya gasbetse, o kişi namazını bozmaz. Aksine namazı bozmak haramdır. Bu sebepte haricîler pey­gamberin ashabı olan Büreyde el-Eslemî'yi namazında atını kaçmaktan koruduğu için ta'netmişlerdir. Şüphesiz ki; bu mezhep aşırı bir tefrît'e kaçmıştır. Şia'ya gelince; onların bu konudaki görüşleri çok sarsaktır. Bazıları derler ki; zaruret halinde bütün sözlerde takiyye caizdir. Ve bazan lütuf ve ara bulmak için takiyye yaparak dövmenin vâcib oldu­ğunu savunurlar. Ancak mü'mini öldürmek gibi fiillerde takiyyeyi caiz saymazlar. Keza kesin bilerek veya güçlü zanna dayanarak bunun dinde fesâd çıkarma olabileceği nedeniyle caiz görmezler. Müfîd'in ifâdesine göre; bazı hallerde takiyye vâcibtir. Bazı hallerde takiyye yapmak ter-ketmekten afdaldır. Bazan da terketmek yapmaktan âfdaldır. Ebu Ca'-fer et-Tûsî der ki: Rivayetlerin zahirine göre; candan endîşe edildiği takdirde takiyye vâcibdir. Başkası da der ki; mala karşı endîşe sözkonu-su olursa takiyye vâcibdir. Nâmûsu korumak için ise müstehabdır. Öy-leki ehl-i sünnet'le buluştukları zaman, namazlarında, oruçlarında ve diğer dinî ibâdetlerinde onlara uyarak sünnî gibi davranırlar. Hattâ bazı ehl-i beyt imamlarından rivayet edilir ki; bir sünnînin arkasında ta­kiyye olarak namaz kılmak, bir peygamberin arkasında namaz kılmak gibidir. Ancak takiyye için kılınan namazın kaza edilip edilmeyeceği konusunda ihtilaflıdırlar. Keza oruç bozmanın helâl olmadığı yerler­de, takiyye için oruç bozan kişinin orucu kaza edip etmeyeceği konu­sunda da ihtilâf vardır. Şiî mezhebini ta'netmekten korumak için bir sünnîye karşı takiyyenin afdaliyyeti konusunda da ihtilâf vardır. An­cak Şia'nın çoğunluğu bunun afdal olduğu hususunda fetva vermiş­lerdir. Hattâ onlardan bir kısmı; en küçük bir endişe veya arzunun gerçekleşmesi mukabilinde küfrü izhâr etmenin caiz, hatta vâcib oldu­ğunu söylemişlerdir. Şüphesiz ki bu da bir ifrâtlı durumdur. Onlar ehl-i sünnet'e uygun olarak imamlarının yaptıkları davranışların ço­ğunu —ki şîa mezhebi gereğince bunların reddedilmesi gerekir— takiy-yeye hamletmişlerdir ve takiyyeyi ana ilke olarak kabul edip, dinlerini bunun üzerine kurmuşlardır. Bu gün Şia'nın arasında yaygın olan inanç budur. Öyle ki onlar, hulefâ-i râşidîn'in halifeliklerini bâtıl say­mak gayesiyle görüşlerini peygambere bile nisbet etmişlerdir.

Halbuki onların kitâblarında mü'minlerin emîri Hz. Ali (k.v.) nin ve onun çocuklarının takiyye yaptıklarım reddeden esâslar vardır. Hat­tâ Hz. Ali'nin ve ailesinin üstünlüğünü reddeden görüşler de vardır. Nitekim Şia'ya göre Allah'ın kitabından sonra en sahîh kitaplardan birisi olan Nehc'ül-Belâğa kitabında Hz. Ali (k.v.) şöyle der : İmâmın alâmeti; faydana veya zararına olan yerde doğruluğu, yalana tercih etmendir. Nerede Hz. Ali'nin görüşü, nerede; «Allah katında sizin en üs­tününüz, en çok muttaki olanmızdır» âyetini en çok takiyye yapanı-nızdır, diye tefsir eden görüş? [26]

 

28 — Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin­ler. Kim böyle yaparsa; Allah ile dostluğu kalmaz. Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır. Allah, size kendisin­den korkmanızı emrediyor. Dönüş Allah'adır.

 

Kâfirleri Dost Edinmek

 

Allah Teâlâ mü'minlerin kâfirleri sevmelerini, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmelerini yasaklıyor. Böyle yapanları tehdîd sade­dinde : «Kim böyle yaparsa Allah ile dostluğu kalmaz» buyuruyor. Bu konuda Allah'ın yasakladığını yapanların Allah ile hiçbir ilgisi kalmaz. Şu âyetlerde de buna işaret vardır :

«Ey îmân edenler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?» (Nisa, 144)

«Ey îmân edenler, yahûdî ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden her kim onları dost edinirse, o da on­lardandır.» (Mâide, 51)

«Ey îmân edenler, Benim de düşmamm, sizin de düşmanınız olan­ları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbınız olan Allah'a inandığı­nızdan dolayı sizi ve peygamberi yurdundan çıkarıyorlar. Eğer siz, Be­nim yolumda savaşmak ve hoşnûdluğumu kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Ben sizin gizlediğinizi de, açığa vur­duğunuzu da bilirim. İçinizden kim bunu yaparsa şüphesiz ki, doğru yoldan sapmış olur.» (Mümtehine, 1)

Cenâb-ı Allah mü'minlerin, muhacir, ansâr ve arablardan îmân edenlere dostluklarını zikrettikten sonra :

«Küfredenler ise birbirinin dostudurlar. Eğer siz bunu yapmaz­sanız yeryüzünde bir îitns ve büyük bir fesâd olur.» (Enfâl, 73) buyu­ruyor.               

«Ancak onlardan sakınmanız müstesnadır.» Bazı yerlerde ve vakitlerde onların kötülüğünden korkanların, niyyet ve içiyle değil de dış görünüşüyle onlardan sakınma haklan vardır. Nitekim Buhârî Ebu Derdâ'nın: «Biz bazılarının yüzüne gülerdik. Halbuki kalbimiz onlar la'net okurdu.» dediğini nakleder.

Sevrî diyor ki: İbn Abbâs şöyle dedi: «Takva-amel ile değil ancak dil iledir.» Ebu'l-Âliye, Ebu'ş-Şa'sâ, Dahhâk, Rebî' İbn Enes de aynı şeyi söyler. Onların bu sözlerini Cenâb-ı Hakk'm :

«Kalbi îmânla dolu olduğu halde zorlananların dışında her kim, îmânından sonra Allah'ı tanımayıp küfre göğüs açarsa...» (Nahl, 106) âyeti de desteklemektedir.

Buhârî, Hasan'dan naklediyor: Sakınma kıyamete kadar (devam edecek) tir. «Allah size kendisinden (musibetlerinden, ya da kendisine muhalefet etmekten ve düşmanlarına dostluk, dostlarına da düşmanlık edenlere azâb vermesinden) korkmanızı emrediyor.»

«Dönüş Allah'adır.» Dönüp dolaşıp gidilecek O'dur. Herkese ame­linin karşılığım verecektir.

İbn Ebu Hatim diyor ki; bize babam... Amr İbn Meymûn'dan nak­letti ki o şöyle demiş. Aramızda Muâz İbn Cebel ayağa kalktı ve : Ey Evd oğulları ben size, Allah Rasûlünün elçisiyim. Biliyorsunuz ki, dö­nüşünüz cennete veya cehenneme olacaktır. [27]

 

29 — De ki: İçinizde olanı gizleseniz de, açıklasanızda; Allah bilir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsini O, bilir. Allah, her şeye Kadir'dir.

30 — Düşünün o günü ki; herkes ne hayır işledi ise karşısında onu hazırlanmış bulacak. Kötülükten de ne yapmışsa; kendisiyle onun arasında uzun bir mesafe olma­sını ister. Allah bizzat korkutuyor. Ve Allah; kullarına Raûfdur.

 

Allah Teâlâ kullarına; gizli, saklı ve açık olan her şeyi bildiğini ha­ber veriyor. Onlann hiçbiri Allah'a gizli değildir. Bütün hallerini her zaman ve her anda, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ın ilmi kuşatmış­tır. Yerin herbir köşesinde, denizlerde, dağlarda zerre ağırlığında ya da ondan daha küçük hiçbir şey Allah'a gizli değildir.

Bu âyet Allah'ın, kullarına O'ndan korkmalarını, O'nun yasakladığı ve hoşlanmadığı şeyleri yapmamaları tenbîhini içermektedir. Zîra Allah onların her işini bilir, hemen cezalandırmaya gücü yeter. Eğer onlardan bazılarını hemen cezâlandırmıyorsa bu, onlara mühlet verdiği, sonra güçlü've Azız olan yakalamasıyla yakalayıvereceği içindir. İşte bu se-beble Cenâb-ı Hak, «Düşünün o günü ki, herkes ne hayır işledi ise kar-şıkında onu hazırlanmış bulacak.» buyurur. Kıyamet günü, hayır olsun, şer olsun kulun bütün amelleri hazırlanacaktır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette de :

«O gün insana, önde ve sonda ne yaptıysa bildirilir.» (Kıyâme, 13) buyuruyor. Amellerinden güzel gördüğüne sevinip ferahlayacak; çirkin gördüğüne de kızıp kötüleyecek, yapmamış olmayı, onlarla kendi ara­sında uzun bir mesafe olmasını temenni edecek. Dünyada kendisiyle beraber olan, kötü işlere kendini teşvik eden şeytânına da şöyle diye­cektir : «Keski benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı. Sen ne kötü arkadaş imişsin.»  (Zuhruf, 38)

Allah Teâlâ tehdidini ve vaîdini tekrarla te'yîd ederek, «Allah size kendisinden korkmanızı emreder.» buyuruyor. Allah sizi azâbıyla kor­kutuyor. Sonra kullarını, rahmetinden ve lutfundan ümit kesmemeleri için «Allah kullarını en çok esirger» buyuruyor.

Hasan el Basrî der ki: «Allah'ın kullarını esirgemesi onların ken­dinden korkmalarını emretmesidir.» Başkaları da şöyle dedi: «Allah yarattıklarına karşı merhametlidir. Onların kendi yolunda, dosdoğru dininde olmalarını ve yüce elçisine uymalarım ister.» [28]

 

31 — De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.

32 — Allah'a ve peygambere itaat edin, de. Şayet yüz çevirirlerse şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.

 

Bu âyetin hükmüne göre, Allah'ı sevdiğini iddia ettiği halde Hz. Muhammed'in yolunda olmayan kişi her sözünde, halinde Hz. Muham-med'jn yoluna ve o'nun getirdiği hak dine uymadığı sürece bu dâva­sında yalancıdır. Nitekim sahih bir hadîste Rasûlullah şöyle buyurur: «Bizim emrimiz bulunmayan bir işi işleyenin ameli merdûddur.» Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin.» buyuruyor.

Sizin istediğiniz olan ona sevgi beslemenizin de üstünde Allah'ın size olan sevgisi meydana gelsin. Bilgin ve bilge kişilerin :  «Mühim olan senin sevmen değil, sevilmendir.» dediği gibi bu ikinci yani Al­lah'ın sizi sevmesi elbette daha büyük ve önemlidir.

Hasan el-Basrî ve seleften bazıları şöyle der : Bir grup Allah'ı sevdiğini zannetti de Allah, onları bu âyetle imtihan etti ve «De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun, Allah da sizi sevsin» buyurdu.

İbn Ebu Hatim diyor; bize babam... Hz. Âişe'den nakletti ki Rasû-lullah şöyle buyurdu : «Din, sevgi ve öfkeden başka bir şey değildir. Allah «De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sev­sin.» Sonra da «(Elçisine uymanız mukabilinde) günâhlarınızı bağışla­sın. O, çok bağışlayıcı ve merhamet edicidir." buyuruyor. Bütün bunlar O'nun peygamberliğinin bereketi ile olur.

Allah Teâlâ sonra havâss ve avamdan olan herkese emrederek bu­yuruyor ki: «Allah'a ve Peygambere itaat edin. Şayet yüz çevirirlerse (O'nun emrine muhalefet ederlerse) şüphesiz ki Allah kâfirleri sevmez.» Bu da delâlet ediyor ki; davranışlarında Rasûlullah (s.a.) a zıt hareket etmek küfürdür. Bu vasıfta olanları, —her ne kadar kendini Allah'ı seviyor ve O'na yakınlaşıyor zannetse de— peygamberlerin sonuncusu, cinler ve insanlar âlemine Allah'ın elçisi, ümmî Peygamber Hz. Muham-med'e uyuncaya kadar Allah kat'iyyen sevmeyecektir. O peygamber ki nebiler, rasûller, hattâ Ülü'1-azm peygamberler onun zamanında gel­miş olsalardı ona ve dinine tâbi olmaktan başka bir şey yapamazlardı. Nitekim bunun açıklanması ilerde 81. âyette tekrar gelecektir. [29]

 

33-34- Muhakkak Allah; Âdem'i, Nuh'u, îbrâ-hîm ailesini ve îmrân ailesini birbiri soyundan olarak âlemlere üstün kıldı. Ve Allah Semî'dir, Alîm'dir.

Peygamberler Kafilesi

Allah Teâlâ, bu aileleri diğer insanlardan üstün kıldığım haber veriyor. Âdem (a.s.) i üstün kıldı; onu bizzat yarattı, kendisinden ona rûh üfledi, melekleri ona secde ettirdi, her şeyin isimlerini öğretti, cen­nete yerleştirdi. Sonra bir hikmete binâen cennetten yeryüzüne indirdi.

Nûh (a.s.) u üstün kıldı. İnsanlar putlara tapıp Allah'dan herhan­gi bir delil gelmediği halde, Allah'ın dininde şirke düştüklerinde Allah, Nûh (a.s.) u insanlara ilkin elçi olarak gönderdi. Kavmini gece gün-düz, gizli açık Allah'ın dinine çağırdı. Çağrıları kavminin küfrünü ar­tırmaktan başka bir işe yaramayınca o da bedduada bulundu. Bunun üzerine Allah, son ferdine kadar onların hepsini suda boğdu. Allah'dan getirip tebliğ ettiği dine uyanlar hâricinde kimse kurtulamadı.

İbrahim ailesini de üstün kıldı. Meselâ insanlığın efendisi, peygam­berlerin sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.) bu ailedendir. İmrân ailesini de üstün kıldı. Bu İmrân, îsâ (a.s.) nın annesi Meryem'in babası olan İmrân'dır.

Muhammed İbn İshâk (Allah ona rahmet eylesin.) diyor ki: O, İmrân İbn Yaşil, İbn Emun, İbn Mîşâ, İbn Hazkiyâ, İbn Ahrîk, İbn Yümîm, İbn Azaryâ, İbn Emsiyâ İbn Yâviş İbn Ecrîyehu, İbn Yâşim, İbn Yehfaşat, İbn İnşâ, İbn Ebyân, İbn Rahî'am, İbn Süleyman, İbn Dâvûd (a.s.) dur. îsâ (a.s.), İbrahim (a.s.) zürriyetindendir. Bu konu­nun açıklanması inşâallah En'âm sûresinde tekrar gelecektir. [30]

 

35 — Hani,  İmrân'ın  karısı: Rabbım karnımdakini hür olarak Sana adadım, benden kabul buyur. Doğrusu Sensin Sen, Semî1, Alim, demişti.

36 — Fakat onu doğurunca —Allah onu ve doğurdu­ğunu daha iyi bilici iken— Rabbım, ben onu kız olarak do­ğurdum. Erkek, kız gibi değildir. Gerçekten ben adını Mer­yem koydum. Ben onu da soyunu da kovulmuş şeytândan sana sığındırırım, demişti.

 

İmrân Ailesi

 

İmrân'ın kızı, Meryem (a.s.) in annesi olan Fâkûz'un kızı Hanne’dir.

Muhammed İbn İshâk diyor ki: O kısır bir kadın idi. Bir gün gagasıyla yavrusunu besleyen bir kuş gördü ve çocuğu olmasını arzu­layarak Allah'dan, kendisine bir çocuk vermesini istedi. Allah duasını kabul buyurdu, kocasıyla birleşti ve hâmile kaldı. Hâmile kaldığını an­layınca onu sırf ibâdet ve mukaddes evin hizmetine adadı. Ve şöyle dedi: «Rabbım karnımdakini hür olarak Sana adadım. Benden kabul buyur. Doğrusu hakkıyla işiten ve bilen Sensin, Sen.» (Duamı işittin, niyyetimi de biliyorsun. O karnındaki çocuğun erkek mi kız mı olduğu­nu bilmiyordu.) «Fakat onu doğurunca —Allah onu ve doğurduğunu daha iyi bilici iken— Rabbım, ben onu kız olarak doğurdum. (İbâdet ve Mescid-i Aksâ'nın hizmeti için kuvvet ve dayanıklılıkta) «rkek, kız gibi değildir. Gerçekten ben adını Meryem koydum» dedi. Burada, ço­cuğun doğduğu gün ismini koymanın caiz olduğuna delâlet vardır. Ni­tekim hâdisenin akışı böyledir ve bu bizden öncekilerin de âdetidir. Ra-sûlullah (s.a.) in bunu kabul buyurduğuna dâir rivayetler olduğu gibi, O'nun sünnetinden olduğu da sabittir. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu :

«Bu gece bir oğlum oldu ve ona babam İbrahim'in adını koydum.» Bu hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîç etmiştir. Yine Buhârî ve Müslim'in tahrîç ettiği bir hadîs şöyledir: Enes tbn Mâlik'in kardeşi olunca, onu alıp Rasûlullah  (s.a.) a götürdü. O da çocuğun damağını ovup adını Abdullah koydu.

Sahîh-i Buhârî'deki bir hadîs şöyledir : «Bir adam Rasûlullah (s.a.) a gelerek : «Ey Allah'ın elçisi bir oğlum oldu, adını ne koyayım?» dedi. Efendimiz : «Oğluna Abdurrahmân adını ver» buyurdular. Yine Bu-hârî'de kaydedildiğine göre Ebu Üseyd, damağını ovması için oğlunu Rasûlullah (s.a.) a getirmişti. Rasûl-i Ekrem unutunca çocuğun babası onu evine geri gönderdi. Efendimiz otururlarken Ebu Üseyd'in çocuğu­nu oraya getirdiğini hatırlayarak çocuğa Münzir adını verdi.

Katâde'nin hadîsine gelince : Hasan el-Basrî'den, o da Semure İbn Cündeb'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : «Her çocuk akîkasına bağlıdır. Yedinci günü onun için kurban kesilir, ismi konur ve başı tıraş edilir.» Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel ve Sünen sahipleri rivayet etmişlerdir. Tirmizî de «Bu lafızlar sahîhdir» demiştir. «İsim konur» yerine «Kan bulaştırılır» rivayeti de vardır. Ki bu daha sahih­tir.[31] Zübeyr İbn Bekkâr'ın Kitab'ün-Neseb'de rivayet ettiği: «Rasûlul­lah (s.a.) oğlu İbrâhîm için yedinci günü akîka kurbanı kesti ve ona İbrâhîm adını verdi.» hadîsinin isnadı sabit değildir ve sahîh olan, ha­dîse muhaliftir. Bu hadîs sahîh olsa bile Rasûlullah (s.a.) m İbrahim'in ismini, o gün ilân ettiği şeklinde anlaşılmalıdır. Allah Teâlâ Meryem'in annesinin şöyle dediğini haber veriyor «Ben onu da, soyunu da —ki İsmail (a.s.) dir.— taşlanmış şeytânın (şerrinden) Sana sığındırırım.» Allah Meryem'in bu duasını kabul buyurmuştur. Abdürrezzâk diyor ki bize Ma'mer... Ebu Hüreyre'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurdu : «Hiçbir çocuk yoktur ki doğumu esnasında şeytân onu ellemiş olmasın. Şeytânın bu dokunmasıyla çocuk bağırarak ağlar. Ama Mer­yem ile oğlu böyle değildirler.» Sonra Ebu Hüreyre şöyle dedi: Diler­seniz Âl-i İmrân sûresinin 36. âyetini okuyunuz... Bu hadîsin başka bir rivayetinde Rasûlullah (s.a.) m şöyle buyurduğu rivayet edilir : «Her doğan çocuğu şeytân bir veya iki defa sıkar. Meryem oğlu îsâ ve annesi hâriç.» Sonra Rasûlullah (s.a.) Âl-i İmrân sûresinin 36. âyetini okudu. Bu hadîs de Kays kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edilmiştir...

Leys İbn Sa'd...  Ebu Hüreyre'den rivayet ediyor ki Rasûlullah (s.a.)  şöyle buyurmuşlardır :  «Her âdemoğlunu annesi doğurduğunda şeytân böğründen dürter. Ancak Meryem oğlu îsâ böyle olmamış ve şey­tân onu dürtmeye gittiğinde hicâb (perde) ile kendisi dürtülmüştür.» [32]

 

37 — Bunun üzerine Rabbı onu güzel bir kabul ile karşıladı. Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ'nm himayesine verdi. Zekeriyyâ mihraba her girişinde onun yanında bir yiyecek bulurdu. Ey Meryem, bu sana nere­den? derdi. O da: Allah tarafından derdi. Şüphe yok ki Allah; dilediğini hesâbsız rızıklandırır.

 

Rabbımız bu âyette Meryem'i annesinin bir adağı olarak kabul ettiğini haber veriyor. «Onu güzel bir bitki gibi büyüttü.» Onu tatlı bir şekilde ve güzel görünüşlü kıldı. Onun için isteklerinin kabul sebep­lerini müyesser kıldı. Kullarından sâlih kişilerle beraber kıldı ki onlar­dan hayrı, ilmi ve dini öğrensin. Buna işaretle buyuruyor: «Onu Ze­keriyyâ (a.s.) nın himayesine verdi.» Zekeriyyâ (a.s.) yi ona hâmî ve kefîl kıldı.

İbn İshâk der ki: Meryem yetîm olduğu için Zekeriyyâ ona kefîl oldu. Başkaları da İsrâiloğullarının o sene kıtlığa dûçâr kaldıklarını ve bu sebeble Zekeriyyâ'nm Meryem'i himayesine aldığını zikrederler, tki kavil arasında zıtlık yoktur ve doğrusunu Allah bilir. Şurası muhakkak ki, Allah Zekeriyyâ'nm, Meryem'e, onun mutluluğu ve Zekeriyyâ'dan faydalı bütün ilimleri, sâlih amelleri öğrenip alması için kefîl olma­sını takdir buyurdu. Zekeriyyâ (a.s.) —İbn İshâk ve İbn Cerîr'in kay­dettiğine göre— aynı zamanda Meryem'in teyzesinin kocasıydı. Mer­yem'in kız kardeşinin kocası olduğu da söylenir. Nitekim Sahih ha­dîste şöyle denir : «Birden Yahya (a.s.) ve îsâ (a.s.) ile karşılaştım. Bunlar teyze çocuklarıdır.» İbn İshâk'm bu rivayeti geniş anlamda ka­bul edilebilir. Buna göre Meryem teyzesinin kucağında büyümüştür. Nitekim Buhâri ve Müslim'deki bir hadîse göre Rasûlullah (s.a.) İmâre Bint Hamza'nın, teyzesi olan Ca'fer îbn Ebu Tâlib'in hanımına veril­mesine hükmetmiş ve «Teyze anne mesabesindedir» buyurmuşlardır. Sonra Allah Teâlâ Meryem'in, ibâdet yerindeki yüceliğine işaretle : «Zekeriyyâ mihraba her girişinde onun yanında bir yiyecek bulurdu.» bu­yuruyor.

Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Ebu'ş-Şa'sâ, İbrahim en-Nehaî, Dahhâk, Katâde, Rebî' İbn Enes, Atiyye İbn Avfî ve Süddî şöyle tefsir ederler: «Onun yanında kışın yaz meyveleri, yazın da kış meyveleri bulurdu.»

Mücâhid'in : «Onun yanında ilim bulurdu» Ya da : «Onun yanında, içinde ilim olan sayfalar bulurdu.» diye tefsir ettiğini İbn Ebu Hatim nakleder. Fakat birinci görüş daha sıhhatlidir.

Bu âyette evliyâ'nm kerametlerine işaret vardır ve bunun sünnette benzeri pek çoktur.

Zekeriyyâ bunları Meryem'in yanında görünce : «Ey Meryem, bu sana nereden?» der. O da : «Allah tarafından» derdi. Şüphe yok ki Allah; dilediğini hesâbsız rızıklandırır.»

Hafız Ebu Ya'lâ diyor : Bize Seni (ya da Süheyl) İbn Zencele... Câ-bir'den rivayet etti ki «Bir keresinde Rasûlullah (s.a.) birkaç gün yemek yemeden durdu. Sonra bu ona ağır gelmeye başladı. Hanımlarının evle­rine uğradı. Onlardan hiçbirinde de bir şey yoktu. Onlardan çıkıp kızı Pâtıma'ya geldi ve : «Kızcağızım, yanında yiyebileceğim bir şey var mı? Karnım aç.» buyurdular. O da : Anam, babam sana feda olsun, yok, dedi. Rasûlullah (s.a.) Fâtıma'nın yanından çıktıktan sonra bir komşusu Fâtıma'ya iki ekmekle bir parça et gönderdi. Fâtıma bunları aldı ve bir kaba koyarak : «Allah'a yemîn ederim ki, Allah Rasûlünü kendime ve yanımdakilere tercih ederim» dedi. Halbuki hepsi de bir parça yemeğe çok muhtaç idiler. Hasan'ı veya Hüseyin'i Rasûlullah (s.a.) a gönderdi. O (s.a.) geri geldi. Fâtıma : Anam babam sana feda olsun. Allah bize bir şey gönderdi, ben de onu sana sakladım, dedi. Rasûlullah (s.a.) Ge­tir onu kızcağızım, buyurdu. Fâtıma anlatıyor: Kabı getirdim, açtım, bir de baktım ki ekmek ve etle dolu. Hz. Fâtıma kaba bakıp da için­dekileri görünce, adetâ dili tutuldu ve anladı ki bu, Allah'ın bereketin-dendir. Allah'a hamd, Peygamberine de salât ve selâm ederek Rasûlullah (s.a.) a ikram etti. Rasûlullah (s.a.) onu görünce Allah'a hamdetti ve : Kızcağızım, bu sana nereden geldi? diye sordu. O da : Ey babacığım, bu Allah katındandır. Muhakkak ki Allah dilediğini hesâbsız rızıklandırır, dedi. Rasûlullah (s.a.) tekrar Allah'a hamdetti ve : «Kızcağızım, seni İsrâiloğulları kadınlarının efendisi olan Meryem'in bir benzeri kılan Al­lah'a hamdolsun. Allah Meryem'i rızıklandırıp da bundan sorulduğunda : «Bu, Allah katındandır. O dilediğini hesâbsız nzıklandmr, derdi.» bu­yurdular. Ve Hz. Ali'ye haber gönderdiler. Sonra Rasûlullah, Ali, Fâtıma, Hasan, Hüseyin ve Efendimizin bütün hanımları ile ev halkı ondan do­yuncaya kadar yediler. Fâtıma diyor ki : «Yemek kabı (yine de) olduğu gibi (dolu) duruyordu. Kalanını bütün komşulanma dağıttım. Allah ona çok hayır ve bereket vermişti. [33]

 

38 — Orada Zekeriyyâ Rabbına duâ etti: Rabbım, ba­na katından temiz bir şey bahşet. Muhakkak Sen duayı işi­
tensin.

39 — O, mihrâbda namaz kılarken melekler ona ses­lendiler : Allah sana, kendisinden bir kelimeyi tasdik edici
bir efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber ol­
mak üzere Yahya'yı müjdeler.

40 — Ve dedi ki: Rabbım, ben artık iyice kocamış, ka­ran da kısırken nasıl oğlum olabilir? Öyle, Allah dilediğini
yapar, dedi.

41 — Rabbım;  bana bir alâmet ver, dedi. Alâmetin, üç gün işaretten başka şekillerle insanlarla konuşmamandır. Bununla beraber Rabbım çok an ve akşam sabah tesbîh et.

 

Hz. Zekeriyyâ'nın Duası

 

Zekeriyyâ (a.s.), Allah Teâlâ'nın Hz. Meryem'i yazın kış meyvele-riyle, kışın da yaz meyveleriyle rızıklandırdığını görünce, kendisi kemik­leri zayıflamış bir ihtiyar, hanımı da ihtiyar ve kısır olduğu halde bir çocuğu olmasını arzuladı. Ve Rabbına gizli bir nida ile duâ edip istekte bulundu :

«Ey Rabbım bana katından temiz bir evlâd bahşet. Muhakkak ki Sen duayı işitensin.» dedi. Cenâb-ı Allah buyuruyor : «O, mihrâbda na­maz kılarken melekler ona seslendiler.» O mihrâbda namaz kılarken me­lekler, işitebileceği bir şekilde ona seslendiler. Sonra Allah Teâlâ, me­leklerin ona verdiği müjdeyi haber veriyor. «Allah sana (senin sulbünden olacak bir çocuğu) Yahya'yı müjdeliyor.»

Katâde ve başkaları diyor ki: Allah O'nu îmânla dirilttiği için Yah­ya ismi verildi. «Kendisinden bir kelimeyi tasdik edici.» kısmı hakkın­da İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî ve başkaları Hasan, Katâde, İkrime, Mü-câhid, Ebu'ş-Şa'sâ, Süddî, Rebî' İbn Enes, Dahhâk ve başkaları diyor ki: «Alah'ın kelimesi Meryem oğlu îsâ'dır.

Rebî' İbn Enes şöyle der : Meryem oğlu îsâ'yı ilk tasdîk eden o'dur. Katâde ilâve ediyor : O, Hz. îsâ'nın şeriatı üzere idi.

İbn Cüreyc diyor ki: İbn Abbâs «Kendisinden bir kelimeyi tasdîk edici...» âyeti hakkında şöyle dedi: Yahya ve îsâ (s.a.) teyze çocukları idiler. Yahya (a.s.) nın annesi Meryem'e şöyle derdi: «Karnımdakinin senin karnındakine secde ettiğini hissediyorum. İşte Yahya'nın îsâ (a.s.) yi ilk tasdiki böylece ve anne karnındayken olmuştur. Allah'ın ke­limesi İsa'dır. Yahya (a.s.), îsâ (a.s.) dan daha büyüktür. Süddî de böyle der.

«... bir efendi...» âyeti hakkında Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes, Katâ­de, Saîd İbn Cübeyr ve başkaları «hikmet sahibi birisi» derken, Katâde : «İlim ve ibâdette efendi.» demiştir. İbn Abbâs, Sevrî ve Dahhâk : «Efen­di, hikmet sahibi ve müttakî kimsedir.» demişlerdir. Saîd İbn el-Müsey-yeb : «O fakîh ve âlimdir.» derken Atıyye : «Huylarında —ya da yara­tılışında— ve dininde efendi..» demiş, İkrime : «Öfkenin kendine galebe çalmadığı kişidir.» demiştir. İbn Zeyd «O şereflidir» demiş. Mücâhid ve bir başkası da : «Onun Allah Teâlâ'ya karşı saygılı olduğunu söylemiş­lerdir.

«... Nefsine hâkim...» kavli hakkında da İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Ebu'ş-Şa'sâ ve Atıyye el-Avfî'den ri­vayete göre onlar : «kadınlara gitmeyen (onlarla cinsî temasta bulunma­yan) kimsedir» demişlerdir. Ebu'l-Âliye, ve Rebî' İbn Enes'ten nakledil­diğine göre «O, kendisi için çocuk doğurulmayandır» demiştir. Dahhâk ise şöyle der : «O, çocuğu ve erlik suyu bulunmayandır.»

îbn Ebu Hatim diyor ki: Bize babam.. İbn Abbâs'tan “El-Hasur” un «kendisinden erlik suyu inmeyen kişi» olduğunu nakletti. Bu konu­da yine İbn Ebu Hatim gerçekten garîb bir hadîs rivayet etmektedir. Şöyle ki: Bize Ebu Ca'fer Muhammed İbn Gâlib... İbn el-Âs'dan, —Râvî bunun Abdullah mı yoksa Amr mı olduğunu bilmiyor— O da Hz. Pey­gamberden «... bir efendi, nefsine hâkim.» âyeti hakkında rivayet etti ki o, şöyle dedi: «Hz. Peygamber sonra yerden bir şey aldı ve : «Erlik organı bunun gibi olan» buyurdu.

İbn Ebu Hatim diyor : Bize Ahmed İbn Sînân ...Amr İbn Âs'dan nakletti ki o şöyle demiş : «Allah'ın yaratıklarından, Zekeriyyâ Oğlu Yahya (a.s.) hâriç bir günâhla karşılaşmayan hiç kimse yoktur.» Saîd İbn Müseyyeb sonra «... efendi ve nefsine hâkim...» âyetini okudu ve yerden bir şey alarak «“El-Hasur”  tenasül uzvu bunun gibi olandır.» dedi. (Burada) Yahya İbn Said ei-Kattân serçe parmağının ucunu gös­termiş. Bu, mevkuf bir hadîstir ve isnadı yukardaki merfû' hadîsten sonra daha sıhhatlidir. Hattâ merfû' olan hadîsin sıhhati de şüphelidir. Allah Teâlâ en iyisini bilir.

Kadı İyâz «Şifâ» adlı eserinde şöyle der: Allah'ın Yahya (a.s.) yi övmesi onun nefsine hâkim olmasındandır. Değilse bazılarının dediği gibi şehvetten kesilmiş ya da erkeklik organı olmadığından değil. Bu tür sözler büyük müfessirler ve tenkidci âlimlerce şiddetle reddedilmiştir. Onlar der ki: «Bu, bir ayıp ve eksikliktir ki peygambere yakışmaz. Bu­nun mânâsı, olsa olsa günâh işlemekten masundur, şeklindedir. Yani sanki şehvetten kesilmiş gibi günâh işlemez.» Şöyle de açıklanmıştır : «Nefsini şehvetten alıkoyar,»,  «kadınlara karşı bir istek duymazdı.»

Bundan da anlaşılıyor ki kadınlarla temasa gücü yetmemek aslın­da bir eksikliktir. Fazilet kudretin bulunması, sonra da onun frenlenme-sidir. Bu; ya îsâ (a.s.) daki gibi bizzat kendisinin gayreti ile, ya da Yah­ya (a.s.) daki gibi Allah'ın bundan müstağni kılmasıyla olabilir. Şehvete sahip olup onun gereğini yerine getiren ve şehvetini tatmin etmek kendini Rabbı ile beraber olmaktan alıkoymayan kimsenin derecesi ise en yüksektir. Bu derece, Rasûlullah (s.a.) m derecesidir. Hanımlarının çok olması onu Rabbma ibâdetten alıkoymaz, bilâkis onları korumak, iş­lerini görmek, kendileri için kazanç peşinde koşmak ve Allah'ın hidâye­tine sebep olmak suretiyle o'nun Rabbına ibâdetini artırırdı. Şehveti tat-mîn herne kadar başkaları için dünya lezzetlerinden ise de, Rasûlullah (s.a.) için dünya lezzetlerinden değildi. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : «Sizin dünyanızdan üç şey bana sevdirildi: Kadın, güzel koku ve gö­züm nuru namaz.»

Kadı İyâz'ın ifâdesi budur ve bu âyetten maksad kadınlardan uzak olduğundan dolayı değil de, nefsine hâkim olduğundan dolayı Yahya (a.s.) yi övmektir. O ve başkaları şöyle diyor: Yahya (a.s.) fuhşiyât ve pisliklerden uzak ve ma'sûmdur. O'nun bu durumu, kadınlarla evlen­mesine ve onlardan çocuğu olmasına engel değildi. Hatta Zekeriyyâ (a.s.) nın duasından Yahya (a.s.) nın nesli olduğu anlaşılır. Şöyle duâ etmişti: «Rabbım bana katından temiz bir nesil bahşet.» Yani bana nesli ve soyu olan bir çocuk, bahşeyle.

«Sâlihlerden bir peygamber olmak üzere...» kavline gelince bu, Yahya (a.s.) nın doğacağı müjdesinden sonra o'nun aynı zamanda pey­gamber olacağına işaret eden ikinci bir müjdedir. Bu müjde, birinciden daha büyüktür. Cenâb-ı Hakk'ın Hz. Mûsâ (a.s.) nın annesine şu müjde­sinde olduğu gibi: «Şüphesiz onu Biz sana döndürecek ve peygamber yapacağız.» (Kasas, 7)

Zekeriyyâ (a.s.) bu müjdeyi alınca, ihtiyarlığından sonra kendin­den çocuk olacağına şaşmaya başlar ve şöyle der: «Rabbım ben artık iyice kocamış, karım da kısırken nasıl oğlum olabilir?» Melek de : «Öyle, Allah dilediğini yapar.» Allah'ın emri böyle büyüktür, hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, hiçbir iş O'na büyük ve zor gelmez. Zekeriyyâ (a.s.) «Rabbım (benden çocuk olacağını anlayabileceğim) bir alâmet ver ba­na, dedi. Alâmetin, üç gün işaretten başka şekillerle insanlarla konuş-mamandır.» bütün uzuvların sağlam ve düzgün olduğu halde konuşa-mıyacaksın, dedi. Sonra bu halde iken zikir, şükür ve teşbihi çoğaltma­yı emrederek : «Bununla beraber Rabbım çok an ve akşam, sabah hamdet»  buyurdu.

Bu konuda detaylı bilgi inşâallah Meryem sûresinin başında tekrar gelecektir. [34]

 

42 — Hani melekler : Ey Meryem, şüphesiz Allah seni seçip temizledi. Dünyaların kadınlarından söni üstün tuttu, demişlerdi.

43 — Ey Meryem, huşu' ile Rabbmın dîvânına dur. Secdeye kapan. Rükû' edenlerle birlikte rükû' et.

44 — Bunlar sana vahyetmekte olduğumuz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefîl olacak diye kalem­lerini atarlarken sen yanlarında değildin. Çekişirlerken de orada bulunmadın.

 

Hz. Meryem

 

Bunlar, Allah'ın kendilerine vâki' emri gereği, meleklerle Meryem'in konuşmalarını haber vermektedir : İbâdet ve takvasının çokluğu, şerefi, her türlü kir ve vesveseden temiz oluşu sebebiyle bir de dünya kadınla­rına üstünlüğünden dolayı Allah Meryem'i seçmiştir.

Abdürrezzâk diyor: Bize Ma'mer... Ebu Hüreyre'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) buyurdu : «Deveye binen kadınların en hayırlısı, Ku-reyş kadınlarıdır. Küçüklüğünde çocuğa en merhametli, elinde olan şey­lerde (mallarda) kocasının haklarına son derece saygılı olanlarıdır. İm-rân kızı Meryem ise asla deveye binmemiştir.» Müslim dışında hadîsi bu şekliyle tahrîç eden olmamıştır. Müslim bu hadîsi Muhammed İbn Râfî ve Abd İbn Humeyd'den, onlar da Abdürrezzâk'tan rivayet etmiş­lerdir.

Hişâm İbn Urve babası kanalıyla... Ali İbn Ebu Tâlib'den rivayet eder ki, o şöyle demiş : Rasûlullah'ı şöyle söylerken işittim : «Onların (İsrâiloğullarının) kadınlarının en hayırlısı İmrân kızı Meryem. (Ku-reyş'in) kadınlarının en hayırlısı da Hüveylid kızı Hadîce'dir.»[35] Hadîsi Buhârî ve Müslim de Sahihlerinde Hişâm'dan tahrîç etmişlerdir.

Tirmizî diyor ki; bize Ebu Bekr İbn Zenceviyye... Enes'den Rasû­lullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakletti: «Yeryüzündeki kadınlar­dan; İmrân kızı Meryem, Hüveylid kızı Hadîce, Muhammed (s.a.) kızı Fâtıma ve Firavundun karısı Âsiye sana yeter.»

İbn Merdûyeh, Şu'be kanalıyla... Muâviye İbn Kurrâ'nın babasın­dan rivayet ediyor ki, Rasûlullah (s.a.) buyurdu : «Erkeklerden çok kişi olgunluğa erdi. Kadınlardan ise sadece şu üçü : İmrân kızı Meryem, Fi-ravun'un karısı Âsiye ve Hüveylid kızı Hadîce. Âişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.»

Sonra Allah Teâlâ meleklerden bahsediyor : Onlar Meryem'e; ibâ­deti, huşû'u, secde ve rükû'u çoğaltmasını, amelleri alışkanlık haline getirmesini emrettiler. Bu şekilde zorluklar ile karşılaşacaksa da iki dün­yada sânı yüce olacaktı. Allah'ın takdiri böyleydi. Bunun mukabilinde Allah onda eşsiz kudretini ortaya çıkaracak, babasız bir çocuk yarata­caktı. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor :

«Ey Meryem huşu' ile Rabbının dîvânına dur, secdeye kapan, rükû' edenlerle birlikte rükû' et.»

“Kunut” huşu' içinde yapılan ibâdettir. Şu âyette de bu anlam­da kullanılmıştır :

«Göklerde ve yerde olanlar O'nundur. Hepsi O'na boyun eğer.» (Rûm, 26)

İbn Ebu Hatim derki; bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ... Ebu Saîd'den, o da Rasûlullah (s.a.) dan rivayet etti ki Efendimiz şöyle buyurdu : «Kur'an'da kunût zikri geçen her harf taâttır (ibâdettir.)» İbn Cerîr bu

 



[1] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1147-1148.

[2] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1148.

[3] Reşîd Rıza, Tefsir el-Menâr, III, 155 -159.

[4] Reşîd Rıza, Tefsir el-Menâr, III, 155 -159.

[5] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1161.

[6] Tantâvî Cev­heri, Cevâhîr'el-Kur'an, II, 16, 21.

[7] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1166-1170.

[8] Cenâb-ı Hak muhkem ve açık âyetlerle Kur'an ehlinin kalblerine imanı yerleştirdi. Son­ra da bu îmanı müteşabih âyetlerle sınadı. Mü'min bildiği ve anladığı ile amel eder, anlayamadığına da îman eder. Kalblerinde eğrilik olanlar ise müteşâbihleri araştırır. Bununla da fitne çıkarmak ve insanları haktan saptırmak gayesi güderler. (Tefsir'in arapça naşirlerinin dipnotu)

[9] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1170-1175.

[10] Alaâddin Ali el-Hâzin, Lübâb et-Te'vîl, I, 459, 460.

[11] Ebu Ali el-Tabressî Mecma'ül-Beyân, II, 409.

[12] Alûsî, Rûh el-Meanî, III, 85, 86.

[13] Âlûsî, Rûh el-Meânî.III, 88.

[14] Tantâvî Cev­heri, Tefsir el-Cevâhir, II, 27, 29.

[15] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1185-1186.

[16] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1187-1188.

[17] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1191-1193

[18] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, 239 – 241.

[19] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1196-1197

[20] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1198-1200.

[21] Zâmahşerî, Keşşaf, İ, 418.

[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1204.

[23] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1205-1206.

[24] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1206-1207.

[25] Âlûsî, Rûh el-Meânî, III, 115-116.

[26] Âlûsî, Rûh el-Meânî, III, 121 -123.

[27] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 3/1212-1213.

[28] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1227-1228.

[29] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1228-1229.

[30] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1229-1230.

[31] Kan bulaştırma şöyle oluyordu: Akîka olarak kesilen kurbanın derisinden bir parça alınıyor, çocuğun başı üzerine tutuluyor ve çocuğun başına ondan kan damlatılıyordu. Sonra da çocuğun başı yıkanıp tıraş ediliyordu. Ancak bunun câhiliye âdetlerinden olup neshedildiği rivayet edilmektedir. Bu hadîs'in açıklanmasında Hattâbî şöyle der: tRasûlullah (SA.) çocuğun başında bulunan kurumuş pisliklerin giderilmesini emret­mişken ağır bir necaset (pislik) olan kanın çocuğun başına damlatılmasını nasıl em­retmiş olabilir? (Arapça naşirler)

[32] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1237-1239.

[33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1239-1240.

[34] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 4/1241-1244.

[35] Buhârî'nin lafzı şöyledir: Erkeklerden çok kişi olgunluğa erdi- Kadınlardan ise sadece Firavun'un karısı Âsiye ve Hüveylid'in kızı-Hadîce. Âişe'nin diğer kadınlara üstünlüğü ise tiridin diğer yemeklere üstünlüğü gibidir. (Buhârî. K. Bedii Halk, IV. 194)

Free Web Hosting