EN'ÂM SÜRESİ3

İzahı3

Göklerin ve Yerin Yaratılışı3

İzahı4

Helak Olan Kavimler4

İzahı5

Melek'in İndirilmesini İsteyenler5

Göklerde ve Yerde Olanlar Kimindir?. 6

Kullan Üzerinde Biricik Hâkim Odur.7

İzahı8

Mahşer Günü Toplandıklarında. 8

İzahı9

Ateşin Başında Durduklarında. 9

Gerçek Kaybedenler10

İzahı10

Peygamberleri Yalanlayanlar11

Mucize Gelmesini İsteyenler13

İzahı14

Canlılardaki Hârikalar15

Allah'ın Azabı Gelip Çattığında. 18

Peygamberler Ancak Uyarıcı ve Müjdecidirler19

Allah'ın Hazîneleri Benim Yanımda Değildir20

İzahı22

Suçluların Yolunu Belirtmek îçin Açıklıyoruz Bütün Bunları22

İzâhı24

Kullan Üzerinde Hâkim O'dur.24

Karanın ve Denizin Karanlıklarından Kim Kurtarır Sizi?. 25

Üstünüzden Ve Altınızdan Gelecek Azâb. 26

İzahı29

Her Haberin Bir Yeri Vardır30

Dinlerini Alay Konusu Yapanlar31

Allah'ın Hidâyeti32

Sûr’a Üfleneceği Gün. 32

İzahı36

İbrahim ve Âzer39

İzahı41

Kavminin Hz. İbrahim İle Tartışması41

Peygamberler Soyu. 43

Allah'ı Gereğince Takdir Edemediler44

İzahı45

Ölüm Döşeğinde Zâlimler45

İzahı46

Tane ve Çekirdek. 47

Îzâhı47

Hayat Mucizesi48

İnsan Ve Su. 52

İzahı52

Bitkilerdeki Acayib Hayat53

Allah'a Koşulan Ortaklar55

Göklerin ve Yerin Varedicisi56

İzahı56

Görenler ve Körler58

Müşriklerden Yüzçevir59

Başkalarına Sövmeyin. 59

Allah Dilemedikçe İnanmazlar60

Peygamberlerin Düşmanları61

İzahı63

Allah'tan Başka Bir Hakem mi?. 63

Allah'ın Adı Anılmış Olan Şeyleri Yeyin. 63

Allah'ın Adı Anılmamış Olan Şeyleri Yemeyin. 64

Ölü İken Dirilttiğimiz Kimse. 67

Kasabanın İleri Gelen Suçluları68

Göğsü Açılıp Daraltılanlar69

İzahı70

Selâmet Yurdu. 71

İzahı72

Cin ve İnsanların Toplandığı Gün. 73

Ey Cin ve İnsan Topluluğu. 74

Rabbın İsterse Sizi Giderir75

Müşriklerin Uydurmaları76

Çardaklı ve Çardaksız Bağlar78

Câhîliyet Gelenekleri80

Bana Haram Kılınanlar81

Yahudilere Haram Kılınanlar82

Erişilmez Hüccet Allah'ındır83

Rabbınızın Size Haram Kıldığı Şeyler84

Yetîm Malına El Uzatmayın. 86

Sırât-ı Müstakim.. 87

Hz. Musa'ya Verilen Kitab. 88

Dînlerini Parça Bölük Edenler92

Bir İyiliğe On Misli Var93

İbrahim'in Hanîf Dini94

İzahı97


EN'ÂM SÜRESİ

 

İzahı

 

 

1  — Hamd; gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vareden Allah'a mahsûstur. Sonra da kâfirler bunları rablarma denk tutuyorlar.

2  — O'dur, sizi bir çamurdan yaratan. Sonra size bir ecel ta'yuı eden. Bir de O'nun katında belli bir ecel var­dır. Siz hâlâ şüphe edip durursunuz.

3  — O, göklerde de, yerde de Allah'tır. Gizlinizi de aşikârınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.

 

Göklerin ve Yerin Yaratılışı

 

Allah Teâlâ kendini övüyor, kullarına oturacakları bir mahal ola­rak gökleri ve yeryüzünü, faydalanacakları geceleri ve gündüzleri, ka­ranlıkları ve aydınlığı yaratmasından dolayı hamdediyor. Karanlıklar lafzını çoğul olarak getirirken, şerefli olmasından dolayı aydınlık ke­limesini tekil halde getirmiştir. Başka bir âyet-i kerîme'de : «... Gölge­lerini sağa ve sollara vurarak...» (Nahl, 48) buyururken bu sûrenin so­nunda da : «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki, sonra sizi O'nun yolundan ayırır.» (En'âm, 153) buyurmuştur.

Allah Teâlâ : «Sonra da kâfirler bunları Rablanna denk tutuyor­lar.» buyurmuştur ki; bütün bunlarla birlikte kullarının bazısı onu in­kâr etmiş, onunla birlikte ona başka ortak ve denkler kabul etmiş, ar­kadaş ve çocuklar edinmişlerdir. Allah Teâlâ bütün bunlardan yücedir, münezzehtir.

Allah Teâlâ : «O'dur sizi bir çamurdan yaratan.» buyurmakla asıl­ları olan ve kendisinden çıktıkları babalan olan Âdem'i kasdetmekte-dir. Ondan çıkarak Doğu ve Batıya yayılmışlardır.

Allah Teâlâ : «Sonra size bir ecel ta'yîn eder. Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» buyuruyor. İbn Abbâs'tan rivayetle Saîd İbn Cü-beyr «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» âyetinde ölümün; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinde de âhiretin kaydedildiğini söy­lemiştir. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde, Dahhâk, Zeyd İbn Eşlem, Atiyye, Süddî, Mukâtil İbn Hayyân ve başkalarından da böyle rivayet edilmiştir.

Kendisinden gelen rivayetlerden birinde Hasan şöyle der : «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» Bu, yaratılma ile ölüm arasındaki süredir. «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» Bu da ölümden sonra ye­niden diriltilinceye kadar geçen süredir. Bu, daha önceki görüşün ay­nıdır. Bu, özel ecelin takdiri, her bir insanın ömrü; bütün ecelin tak­diri ki, bu da bütünüyle dünyanın ömrü olup sonra sona ermesi ve âhiret yurduna gidişin takdiridir.

İbn Abbâs ve Mücâhid'den rivayete göre «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.) âyetinde dünyanın süresi; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinde ise ölüm zamanına kadar insanın ömrü kasdedilmek-tedir. Sanlci bu, bundan sonraki: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı bilir.» (En'âm, 60) âyetinden alın­mış gibidir.                                                                             

îbn Abbâs'tan rivayetle Atiyye, «Sonra size bir ecel ta'yîn eder.» âyetinde uykunun kasdedildiğini, zîrâ onda ruhun kabzedilip uyanma sırasında sahibine tekrar döndüğünü; «Bir de O'nun katında belli bir ecel vardır.» âyetinden ise, insanın ölüm zamanının kaydedildiğini söy­lemiştir ki; bu, garîb bir sözdür.

«O'nun katında.» sözü; bunu O'ndan başka hiç kimse bilemez, an-lamınadır. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyrulur: «De ki: Onun bilgisi ancak Rabbımızın katmdadır. Onun vaktini kendisinden baş­kası beîirtemez...» (A'râf, 187). «Kıyametin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine onun zamanını bildirmek. O'nun nihayeti an­cak Rabbına aittir.»  (Nâziât, 42-44).

Allah Teâlâ:  «Siz hâlâ şüphe edip durursunuz.» buyuruyor ki; Süddî ve başkaları burayı; Siz, kıyamet hususunda hâlâ şüphe edip' duruyorsunuz, şeklinde anlamışlardır.

Allah Teâlâ : «O, göklerde de yerde de Allah'tır. Gizlinizi de, aşikâ­rınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.» buyuruyor. Cehmiyye'nin sözünün yanlış olduğunun kabulünde ittifak ettikten sonra, bu âyeti tefsir edenler; muhtelif görüşlere ayrılmışlardır: Cehmiyye şöyle de­mişti : «Allah Teâlâ her yerdedir.» Onlar bu âyeti bu mânâya hamlet-mişlerdir. Halbuki görüşlerin en sıhhatli olanına göre; O (Allah), gök­lerde ve yerde Allah olarak çağrılandır. Yani göklerde ve yerde olanlar ona ibâdet eder, onu birler ve onun ilâhlığını kabul ederek ona Allah ismini verir, isteyerek veya korkarak ona duâ ederler. Cinlerden ve in­sanlardan kâfir olanlar bunun dışındadır. Bu görüşe göre bu âyet: «Gökte de ilâh, yerde de ilâh olan O'dur.» (Zuhruf, 84) âyeti gibidir. Yani O, gökte olanların da yerde olanların da ilâhıdır.

İkinci görüş; bu âyetten maksad Allah Teâlâ'nın göklerde ve yerde gizli ve açık her şeyi bildiğidir.

İbn Cerîr'in de tercih ettiği görüşe göre;. «O göklerde de Allah'tır.» kısmında vakf-ı tâm yapılır. Sonra haber başlar da «Yeryüzünde gizli­nizi de aşikârınızı da bilir. Ne kazanacağınızı da bilir.» buyurulur.

Allah Teâlâ : «(Hayırlı olamyla, kötü olamyla bütün amellerinizi) ne kazanacağınızı da bilir.» buyurmuştur.[1]

 

İzahı

 

«Karanlıkları ve aydınlığı vareden» yani meydana getiren. Yarat­ma anlamına gelen kelimesiyle tek bir mef ûl olan ve kılma anlamına gelen kelimesi arasındaki farka gelince: Yarat­mada takdir anlamı, kılmada ise tazmîn anlamı vardır. Bunun için karanlık ve aydınlık meydana getirme ifâde edilmek istendiğinde, dua-listlerin sandıklan gibi karanlık ve aydınlığın kendiliğinden varolma-yacaklanna dikkati çekmek üzere kelimesi kullanılır. Ka­ranlık kelimesi ise sebebleri çok olduğundan ve buna sevk eden cisim­lerin fazlalığından dolayı cemî olarak kullanılır. Yahut aydınlıkla hi­dâyet, karanlıkla dalâlet kasdedilir. Bilindiği gibi, hidâyet tektir dalâ­let ise pekçoktur. Karanlıkların önce, aydınlığın sonra zikredilmesi ise yokoluşların kâbiliyyetlerden önce bulunmasmdandır. Karanlığın araz ve aydınlığın zıddı olduğunu iddia edenler bu âyeti delil göstermişler­dir. Halbuki onlar körlük gibi yeteneksizliğin sırf adem olmadığını ve bu sebeple varlık ona taalluk etmeyeceğini bilmiyorlar.[2]

Karanlıklan ve aydınlığı vareden. Buradaki kelimesi yaratma anlammadır. Yani karanlıklan ve aydınlığı yaratmış olan demektir. Süddî karanlıklar ile gecelerin karanlığının, aydınlıklar ile gündüzün aydınlığının kasdedildiğini söyler. Hasan ise; karanlıklarla küfrün, nûr ile îmânın kasdedildiğini söyler. Denilir ki; karanlıklardan maksad cehalet, nurdan maksad ilimdir. Başkaları da karanlıklardan maksad; ateş, nurdan maksad cennettir, derler. Katâde der ki: Allah gökleri yeryüzünden önce yaratmıştır. Karanlığı da nurdan önce, cen­neti de cehennemden önce yaratmıştır.[3]

 

 

4  — Rablarınm âyetlerinden bir âyet onlara gelmez iri; ondan yüz çevirmiş olmasınlar.

5  — Onlar; kendilerine gelince, hakkı yalanladılar. Ama alaya aldıkları şeyin haberi onlara gelecektir.

6  — Görmediler mi ki; Biz, onlardan önce nice nesil­leri yok ettik. Biz, onları sizi yerleştirmediğimiz şekilde yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış ve altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları günâhların­dan dolayı yok ettik. Ve arkalarından başka bir nesil ye­tiştirdik.

 

Helak Olan Kavimler

 

Allah Teâlâ bu âyet-i kerîme'de inâdçı, yalanlayıcı müşriklerden haber vererek onlara her ne kadar âyetlerinden bir âyet; Rabbın birli­ğine, şerefli elçilerinin doğruluğuna delâlet eden, mucize ve hüccetler gelse de; bunlardan yüz çevireceklerini, bunlar üzerinde düşünmeye­ceklerini ve bunlara aldırmayacaklarını haber vermektedir. Allah Teâ­lâ : «Onlar; kendilerine gelince, hakkı yalanladılar. Ama onlara alaya aldıkları şeyin haberi gelecektir.» buyurmaktadır ki; bu, onları bir teh-dîd ve hakkı yalanlamalanndan dolayı şiddetli bir vaîddir. Onların ya­lanlamakta olduklarının haberi onlara mutlaka gelecektir, mutlaka' bunun akıbetini görecekler ve vebalini tadacaklardır.

Sonra Allah Teâlâ, onlara öğüt verir ve geçmiş asırlarda yeryü­zünü i'mâr etmede, yeryüzünün mahsûllerinden istifâdede, mal ve ço­cuklarda 'kendilerinden daha fazla, daha kalabalık, güç ve kuvvette on­lardan daha şiddetli olan benzerlerinin başına gelmiş, dünyevî azabın onlara da isabet etmesinden onları sakındırarak «Görmediler mi ki; Biz, onlardan önce nice nesilleri yok ettik. Biz, onları sizi yerleştirme­diğimiz şekilde (mal, evlâd, ma'mûreler, geniş yerler, bolluk ve ordu­larla mücehhez bir şekilde) yeryüzüne yerleştirmiş, gökten bol yağmur yağdırmış, (onların küfürlerini arttırmak ve onlara mühlet vermek üzere) altlarından ırmaklar akıtmıştık. Sonra onları (işlemiş oldukları kötülükleri, hatâları) günâhlarından dolayı yok ettik. {İlkler, giden dün gibi gittiler, onlan birer söz kıldık.) Ve arkalarından (denemek üzere) başka bir nesil yetiştirdik.»' buyurmaktadır ki, onlar da evvelkilerin ameli gibi ameller işlemiş ve onlar gibi helak edilmişlerdir. Ey bu âyet­lere muhâtab olanlar; onların başına gelenin sizin de başınıza gelme­sinden sakınınız. Sizler, Allah'a karşı onlardan daha güçlü değilsiniz.

Sizin yalanlamış olduğunuz Rasûl, Allah katında onlann rasûllerinden daha şereflidir. Allah'ın lutfu ve ihsanı olmasaydı elbette cezanın ça­bucak gelivermesine sizler onlardan daha lâyık idiniz.

 

İzahı

 

 

7  — Eğer sana kâğıt içinde bir kitab indirmiş olsaydık da elleriyle ona dokunsalardi; yine de küfretmiş olanlar derlerdi ki: Bu, apaçık büyüden başkası değildir.

8  — Ona bir melek indirilmeli değil miydi? dediler. Eğer Biz, bir melek indirseydik; elbette iş bitirilmiş olurdu da sonra kendilerine göz bile açtırılmazdı.

9  — Eğer Biz, onu bir melek kılsaydık; onu bir erkek (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye onları yine dü­şürürdük.

10  — Andolsun ki; senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çe­peçevre kuşatıverdi.

11  — De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da sonra bir görün, yalanlayanların sonu nice olmuştur?

 

Melek'in İndirilmesini İsteyenler

 

Allah TeâJâ müşriklerin küfürlerinden, inâdlarından, hakka karşı direnip çekişmelerinden haber vererek şöyle buyuruyor; «Eğer sana kağıt içinde bir kitab indirmiş olsaydık da elleriyle ona dokunsalardi (onu açıkça müşahede edip inişini görseler ve ona çok yakın olsalardı) yine de küfretmiş olanlar derlerdi ki: Bu, apaçık büyüden başkası de­ğildir.» Nitekim Allah Teâlâ onların, duyu organlarıyla hissedilebilecek şeyler hakkındaki inâdlaşmalarından haber vererek şöyle buyurmak­tadır : ((Onlara gökten bir kapı açsak da (yukarı) çıkmağa koyulsa-lardı; gözlerimiz döndü, biz herhalde büyülendik, derlerdi.» (Hicr, 14 -15), «Gökten bir parça düşer görseler, birbiri üstüne yığılmış bulut­tur, derler.»  (Tûr, 44).

«Ona bir melek indirilmeli değil miydi?» dediler. Allah Teâlâ da: «Eğer Biz, bir melek indirseydik; elbette iş bitiirlmiş olurdu da, sonra kendilerine göz bile açtınlmazdı.» buyuruyor. Şayet onlar bu halde iken melekler inseydi, Allah'tan onlara azâb gelirdi. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Biz, melekleri ancak hak ile indiririz. O zaman da kendilerine mühlet verilmez.» (Hicr, 8), «Melek­leri görecekleri gün; işte o gün günahkârlara hiç iyi haber yoktur.» (Furkân, 22).

Allah Teâlâ : «Eğer Biz, onu bir melek kılsaydık; onu bir erkek (şeklinde) yapardık da düştükleri şüpheye onları yine düşürürdük.» buyuruyor. Beşerden olan elçi ile birlikte bir de melek indirseydik, yani beşere melek bir elçi göndermiş olsaydık, konuşmasının anlaşılması, ondan bir şeyler alınması ve istifâde edilmesi için o da bir erkek şeklin­de olurdu. Böyle olsaydı da beşerden birinin elçiliğini kabulde nasıl kendi kendilerine şüpheye düşmüşlerse, durum onlara yine karışık ve şüpheli gelirdi. Nitekim Allah Tealâ: «De ki: Eğer yeryüzünde yerleş­miş dolaşan melekler olsaydı; Biz ancak onlara gökten bir meleği pey­gamber olarak indirirdik.» (İsrâ, 95) buyurmaktadır. Allah Teâlâ'nın yaratıklarından her bir sınıfa, birbirlerini davet etsinler, gerek konuş­ma ve gerekse soru sorma hususlarında birbirlerinden faydalanmaları mümkün olsun diye kendilerinden elçiler göndermesi; Allah'ın yara­tıklarına rahrnetindendir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Andolsun ki; Allah mü'minlere büyük bir lütuf da bu­lunmuştur. Zîrâ onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları tezkiye eden... kendi içlerinden bir peygamber göndermiştir.»  (Âl-i İmrân, 164).

Dahhâk, İbn Abbâs'ın bu âyet hakkında şöyle dediğini nakleder: Şayet onlara bir melek gelseydi, o, ancak bir erkek şeklinde onlara ge­lirdi. Zîrâ onlar, nurdan meleklere bakmaya güç yetiremezlerdi. «Düş­tükleri şüpheye onları yine düşürürdük.» Onlara şüpheli gelen şeyi kendilerine yine şüpheli gösterirdik. Vâlibî İbn Abbâs'ın bu âyeti «On­lara durumu karıştırır ve benzetirdik. (Bir benzerini koyardık.)» şek­linde açıkladığını rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ : «Andolsun ki, senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri, alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıver-di.» buyurmuştur ki; bu, kavminden kendisini yalanlayanların yalan­lamaları hususunda elçisi Muhammed (s.a.) i bir teselli, hem ona ve hem de ona inananlara zafer (veya yardım), dünya ve-âhirette güzel akıbet va'didir.

Allah Teâlâ : «De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da sonra bir görün. Yalanlayanların sonu nice olmuştur?» buyuruyor. Kendinizi düşünün. Allah'ın elçilerini yalanlayıp, onlarla inâdlaşan, geçmiş devirlerdeki kimselere Allah'ın indirdiği azaba, âhirette onlar için biriktirip hazır­lamış olduğu acıtıcı azâb ile birlikte dünyadaki cezaya bakınız ve gö­rün elçilerini, inanan kullarını nasıl kurtarmıştır.[4]

 

12  — De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir? Al­lah'ındır, de. Ot rahmeti kendi üzerine yazmıştır. Andol-sun ki, hepinizi, hakkında hiçbir şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Nefislerini ziyana uğratanlar, işte onlar inanmazlar.

13  — Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nundur. Ve O, Semî'dir, Alîm'dir.

14  — De ki: Ben Allah'tan bajka bir dost mu edini­rim? Gökleri ve yeri yoktan var eden O'dur. Ve O yedirir, ama yedirilmez. De ki: Doğrusu ben, müslüman olanla­rın ilki olmakla emrolundum. Sakın müşriklerden olma.

15  — De ki: Ben, Rabbıma karşı gelirsem, büyük gü­nün azabından korkarım.

16  — O gün, kim ondan döridürülürse; şüphesiz o, rahmete ermiştir. îşte apaçık kurtuluş budur.

 

Göklerde ve Yerde Olanlar Kimindir?

 

Allah Teâlâ göklerin, yerin ve onlarda bulunanların mâliki ve sa­hibi olduğunu, yüce zâtına rahmeti yazmış olduğunu haber vermek­tedir. Buhârî ve Müslim'de A'meş kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ yaratıkları yarattığında kendi katında Arş üzerine: Muhakkak rah­metim öfkeme galebe çalmıştır, diye yazdı.

Allah Teâlâ : «Andolsun ki; hepinizi, hakkında hiçbir şüphe olma­yan kıyamet gününde toplayacaktır.» buyurarak kendi nefsine yeminle kullarını mü'min kullan katında hiçbir şek ve şüphe olmayan belli günün belli vaktinde toplayacağını bildiriyor. Onu inkâr ile yalanla­yanlar ise şüphelerinde devam edeceklerdir.

Bu âyetin tefsirinde îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed îbn Ahmed tbn İbrahim'in... tbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) ne âlemlerin Rabbı huzurunda durulduğunda orada su olup olmayacağı soruldu. Şöyle buyurdular: Nefsim kudret elinde olan (Allah'a) yemin ederim ki; orada mutlaka su olacaktır. Allah'ın dosttan, peygamberin havuzlarına geleceklerdir. Allah Teâlâ ellerinde ateşten sopalar bulunan yetmişbin melek gönderecek ve bun­lar, kâfirleri peygamberlerin havuzlarından uzaklaştıracaktır.

. Bu, garîb bir hadîstir. Tirmizî'de ise şöyle bir hadîs vardır: Her peygamberin mutlaka bir havuzu olacak ve onlar, havuzlarına gelen­lerin çokluğu ile birbirlerine karşı övüneceklerdir. Umarım ki havuzu­na en çok gelenin bulunduğu kimse ben olacağım.

Allah Teâlâ: «Nefislerini ziyana uğratanlar, işte onlar inanmaz­lar.» buyuruyor ki, onlar âhireti doğrulamaz ve o günün kötülüğünden korkmazlar.

Allah Teâlâ : «Gecenin ve gündüzün içinde barınan her şey O'nun-dur.» buyuruyor. Göklerde ve yerdeki her canlı, herkes O'nun kulu ve yaratığıdır. O'nun galebesi (kahrı) ve idaresi altındadır. O'ndan başka ilâh da yoktur.

«Ve O, Semî'dir, Alîm'dir.» Kullarının sözlerini işiten, onların dav­ranışlarını, gönüllerindeki gizlilikleri bilendir.

Sonra Allah Teâlâ güçlü şerîati ve büyük sevgi ile göndermiş ol­duğu kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e hitâb ederek, insanları doğru yola çağırmasını emrediyor ve: «De ki: Ben Allah'tan başka bir dost mu edinirim? Gökleri ve yeri yoktan vareden O'dur.» buyuruyor. Baş­ka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «De ki: Allah'dan başkasına ibâ­det etmemi mi buyurursunuz ey câhiller?» (Zümer, 64). Buranın anla­mı şudur: Tek ve ortağı olmayan Allah'tan başka bir dost edinmem. Göklerin ve yerin daha önce geçmiş bir örneği olmaksızın yoktan var edicisi O'dur.

«Ve O, yedirir, ama yedirilmez.» Yaratıklarına muhtaç olmaksızın bol bol nzık veren O'dur. Başka bir âyette de şöyle buyurur : «Ben cin­leri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.» (Zâriyât, 56). Bazıları bu âyeti: «Ve o yedirir, ama yemez.» şeklinde okumuşlardır. Bu kırâet Mücâhid, İbn Cübeyr, A'meş, Ebu Hayve, Amr İbn Ubeyde ve kendisinden gelen rivayetlerden birinde Ebu Amr'ın kırâetidir.

Süheyl îbn Ebu Salih kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edil­diğine göre; o, şöyle demiştir: Kubâ halkından ve ansârdan birisi Hz. Peygamber (s.a.) i davet etmişti. Onunla birlikte gittik. Hz. Peygam­ber (s.a.) yemek yeyip ellerini yıkadığında şöyle duâ buyurdular: Ye­diren ve yemeyen, bize nimet verip hidâyet bahşeden, bize yediren ve bizi sulayan, her bir güzel imtihanla bizi imtihan eden Allah'a hamde-derinı. Terkedilmemiş, cezalandırılmamış, inkâr edilmemiş ve O'ndan müstağni olmamışken Allah'a hamdolsun. Yemeklerden bize yediren, içeceklerden bize içiren, çıplaklıktan bizi giydiren, sapıklıktan bizi hi­dâyete erdiren, körlükten bizi kurtaran, yarattıklarının bir çoğundan bizi üstün kılan Allah'a hamdolsun. Âlemlerin Rabbı olan Allah'a hamdederim.

«De ki : Doğrusu ben müslümanlarm ilki olmakla emrolundunı. Sakın müşriklerden olma. De ki: Ben Rabbıma karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım. O gün kim (azâbdan) döndürülürse, şüp­hesiz o (Allah kendisine merhamet ettiği için) rahmete ermiştir. îşte apaçık kurtuluş budur.» Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «O vakit kim ateşten uzaklaştırılır, cennete sokulursa; artık o kurtulmuştur.» (Âl-i îmran, 185) buyurmuştur.[5]

 

17  — Eğer Allah, sana bir sıkıntı dokundurursa; onu kendisinden başka giderecek hiçbir kimse yoktur. Şayet sana bir hayır da dokundurursa; işte O, her. şeye Kadirdir.

18  — O, kullarının üstünde yegâne mutasarrıftır. Ve O, Hakîm'dir, Habîr'dir.

19  — De ki: Şâhid olarak hangi şey daha büyüktür? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şâhiddir. Bu Kur'an; bana sizi de, ulaştığı kimseleri de, uyarmam için vahyo-lundu. Siz mi şâhidlik ediyorsunuz ki, Allah'la beraber

başka tanrılar vardır? De ki: Ben şehâdet etmem. De ki: O, ancak tek bir tanrıdır. Ve ben gerçekten sizin şirk koş­tuklarınızdan uzağım.

20  — Kendilerine kitab verdiklerimiz; onu, öz okul­larını tanıdıkları gibi tanırlar. ^Nefislerini ziyana uğra­tanlar, işte onlar inanmazlar.

21  — Allah'a karşı yalan uyduran ve âyetlerini ya­lan sayandan daha zâlim kimdir? Muhakkak ki zâlimler, felaha ermezler.

 

Kullan Üzerinde Biricik Hâkim Odur.

 

Allah Teâlâ zarar ve faydanın mâliki olduğunu, yaratıkları üzerin­de dilediği gibi tasarrufda bulunduğunu, hükmünü ve kazasını geri çe­virecek (veya geciktirerek) hiç bir şey olmadığını haber vererek : «Eğer Allah, sana bir sıkıntı dokundurursa; onu kendisinden başka gidere­cek hiçbir kimse yoktur. Şayet sana bir hayır da dokundurursa; işte O, herşeye Kadirdir.» buyuruyor. Başka bir âyette de şöyle buyurmakta­dır : «Allah'ın insanlar için açtığı rahmeti tutacak yoktur, tuttuğunu da ardından döndürecek yoktur.» (Fâtır, 2). Sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle duâ buyururdu : Ey Allah'ım, Senin verdiğine mâni olacak (engelleyecek), Senin engellediğini de verecek yoktur. Sana karşı zenginin zenginliği hiçbir fayda vermez. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «O kullarının üstünde yegâne mutasarrıftır.» buyurmuştur. Kullar O'na boyun eğer. Güçlüler O'nun karşısında zelil olur, yüzler O'na baş eğer, karşısında eğilir, her şey O'nun karşısında mağlûb olur, ya­ratıklar O'na 'karşı alçalır, eşya O'nun kudreti, yüceliği, azameti ve celâlinin büyüklüğü karşısında yerlere serilir, O'nun önünde, kahrı ve hükmü altmda alçalır, zayıflar.

«Ve O, (yaptığı her şeyde) Hakîm'dir. (Eşyanın yerlerinden) Ha-bîr'dir. (Ancak hak edene verir ve ancak hak edene vermez.)»

Allah Teâlâ : «De ki: Şâhid olarak hangi şey daha büyüktür? De ki: Benimle sizin aranızda Allah şâhiddir. (Size getirdiğimi ve sizin bana söylediklerinizi bilendir O) Bu Kur'an; bana, sizi de; ulaştığı kim­seleri de, uyarmam için vahyolundu.» buyuruyor ki Kur'an, kendisine ulaştığı herkesi uyarıcıdır. Başka bir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyu­rur : ((Herhangi bir güruh onu inkâr ederse onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17).

İbn Ebu Hatim der M: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Muhammed İbn Kâ'b'dan rivayetine göre o, «Ulaştığı kimseleri de uyarmam için...» âyeti hakkında Kur'an kendisine ulaşan kimse Hz. Peygamber (s.a.) i görmüş gibidir, demiştir. Râvî Ebu Hâlid şöyle ilâve eder: Onunla ko­nuşmuş gibidir. İbn Cerîr'in Ebu Ma'şer kanalıyla Muhammed İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kime Kur'an ulaşmışsa onu Muhammed (s.a.) ulaştırmıştır.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den, onun Katâde'den «Bu Kur'an; bana, sizi de; ulaştığı kimseleri de uyarmam için vahyolundu.» âyeti hakkın­da rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah'ın emrilerini tebliğ edin. Allah'ın kitabından kime bir âyet ulaşmışsa mu­hakkak ona Allah'ın emri ulaşmıştır.

Rebî' İbn Enes der ki: Allah Rasûlü (s.a.) ne tâbi olan kişinin Al­lah Rasûlü (s.a.) nün davet ettiği gibi davet etmesi, onun uyardığı gibi uyarması bir görevdir.

Allah Teâlâ: Ey müşrikler, «siz mi şâhidlik ediyorsunuz ki, Allah'la beraber başka tanrılar vardır? De ki: Ben şehâdet etmem.» buyuruyor. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette de : «Eğer onlar şâhid­lik ederlerse; sen onlarla beraber olup da tasdik etme.» (En'âm, 150) buyurmaktadır. Burada devamla şöyle buyuruyor: «De ki: O, ancak tek bir tanrıdır. Ve ben gerçekten sizin şirk koştuklarınızdan uzağım.»

Allah Teâlâ kitab ehlinden haber vererek, onların daha önce geçen nebî ve rasûllerden yanlarında bulunan haberler vasıtasıyla çocukla­rını bildikleri gibi, Hz. Peygamberin kendilerine getirdiği gerçeği tanı­dıklarını bildirmektedir. Zîrâ bütün rasûller Muhammed (s.a.) in var­lığını, peygamber olarak gönderileceğini, niteliğini, memleketini, hicret edeceği yeri ve ümmetinin niteliklerini müjdelemişlerdir. Bunun içindir ki, bundan sonra şöyle buyurmaktadır : «Nefislerini (bütünüyle) ziyana uğratanlar, işte onlar (peygamberlerin müjdelediği, eski ve yeni za­manlarda ismi yüceltilen bu açık ve zahir emre duruma) inanmazlar. Allah'a karşı yalan uyduran ve âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kimdir?» Allah Teâlâ; kendisini elçi olarak göndermemişken, Allah'ın kendisini elçi olarak gönderdiğini ileri sürerek Allah'a karşı yalan söy­leyenden daha zâlim kimse yoktur. Allah'ın âyetlerini, hüccetlerini, bur­hanlarını ve delillerini yalanlayandan daha zâlim kimse de v yoktur. «Muhakkak ki, zâlimler felaha ermezler.» Ne o, ne öteki; ne yalan uy­duran ve ne de yalanlayan asla kurtuluşa ermeyecektir.

 

İzahı

 

 

22  — Ve onların hepsini toplayıp sonra da şirk ko­şanlara: Nerede iddia ettiğiniz ortaklarınız? diyeceğimiz gün.

23  — Sonra onların; sâdece: Andolsun Allah'a ki, ey Rabbımız; bizler müşriklerden değildik, demelerinden baş­ka çâreleri kalmaz.

24  — Bak, kendilerine nasıl yalan söylediler? Yalan yere uydurdukları kendilerinden nasıl kayboluverdi?

25  — İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz, onu anlarlar diye, kalblerine örtüler, kulaklarına da ağır­lık koyduk. Onlar her âyeti görseler de yine inanmazlar. Hattâ sana geldiklerinde, seninle çekişirler. O küfredenler derler ki: Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil­dir.

26  — Onlar,    hem bundan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar. Onlar sâdece ken­dilerini helake sürüklerler de farkına varmazlar.

 

Mahşer Günü Toplandıklarında

 

Allah Teâlâ : «Ve onların hepsini toplayacağımız gün...» buyura­rak, müşriklerden haber vermektedir. Kıyamet günü Allah Teâlâ: Al­lah'ın dışında ibâdet etmiş oldukları putlar ve ortaklarım : «Nerede iddia ettiğiniz ortaklarınız?» diyerek şirk koşanlara soracaktır. Allah Teâlâ Kasas sûresinde de : «O gün Allah onlara seslenip : Benim ortağım olduklarını ileri sürdükleriniz nerededirler? der.» (Kasas, 62) bu­yurmaktadır.

Allah Teâla: «... Başka çâreleri kalmaz.» buyurmaktadır ki; on­ların âyette belirtilen sözleri söylemekten başka dayanakları yoktur, îbn Abbâs'tan rivayetle Atâ el-Horasânî; onların ma'zeretlerinin olma­yacağını, söylemiştir. Katâde de böyle söyler, tbn Abbâs'tan rivayetle İbn Cüreyc; onların âyette belirtilen sözlerinden başka sözleri olma­yacağım söylemiştir. Dahhâk da böyle söyler. Atâ el-Horasânî der ki: Onlar imtihana (hesaba) çekildiklerinde; onların imtihanları «andol-sun Allah'a ki, ey Rabbıımz, bizler müşriklerden değildik.» demelerin­den ibarettir.

tbn Cerîr der ki: Doğru olan şudur: Biz onları imtihan ettiğimiz esnada, daha önceki Allah'a şirjf koşmalarından özür dileyerek «An-dolsun Allah'a ki, ey Rabbum^ bizter müşriklerden değildik, demele­rinden başka sözleri olmayacakör:»

îbn Ebu Hatim der ki: Bize fc'bu Saîd el-Eşecc'in... Saîd tbn Cü-beyr'den rivayetine gör.e; bir adam .İbn Abbâs'a gelerek : Ey Ebu Abbâs, Allah Teâlâ'nın «Allah'a andolsun ki, ey Rabbımız, bizler müşrikler­den değildik.» sözünü işittim. Sen ne dersin? diye sordu. îbn Abbâs şöyle dedi: «Allah'a andolsun ki, ey Rabbımız, bizler müşriklerden de­ğildik.» sözüne gelince; onlar cennete ancak namaz ehlinin gireceğini görünce ((Gelin inkâr edelim?» derler. İnkâr ederler de Allah Teâlâ onların ağızlarını mühürter, «ileri ve ayakları ?ehâdet eder ve Allah'tan bir sözü gizleyemezler. Şimdi kalbinde bir şey (bir şüphe) var mı? Kur'an'da, hakkında bir şey nazil olmayan hiçbir kısım yoktur. Ancak siz onun te'vîlini bilmezsiniz.

îbn Abbâs'tan rivayetle Dahhâk; bu âyetin münafıklar hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Ancak bu şüphelidir. Zîrâ bu âyet, Mekke'­de nazil olmuştur. Münafıklar ise Medine'de ortaya çıkmışlardır. Mü­nafıklar hakkında nazil olan, Müeâdile süresindeki: «Allah hepsini dirilteceği gün,... O'na da yemîn ederler.» (Mücâdile, 18) âyetidir. Böy­lece onlar hakkında «Bak kendileriae nasıl yalan söylediler, yalan yere' uydurdukları (ma'bûdlan) kendilerinden nasıl kayboluverdi?» buyur­muştur. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: «Sonra onlara de­nilir ki: Nerde şirk koştuklarınız? Allah'tan başka. Derler ki: Bizden uzaklaştılar.»  (Ğâfir, 73-74).

Allah Teâlâ : «İçlerinden seni dinleyenler vardır. Halbuki Biz onu anlarlar diye kalplerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk.» Sana, senin okumam işitmek (dinlemek) üzere gelirler. Ancak bu, onlara hiç­bir fayda getirmez. Zîrâ Aflaîı Teâlâ Kur'an'ı anlamamaları için «Kalb-lerine örtüler.» Faydalı bir işitmeyi engellemek üzere «kulaklarına da ağırlık.» koymuştur. Onlar Allah Teâlâ'nın şu âyette nitelediği gibi­dirler : «Küfredenleri çağıranın misâli; bağırıp çağırmadan başka bir şey duymayan (hayvanlara) haykıramnki gibidir...»  (Bakara, 171).

Allah Teâlâ : «Onlar her âyeti görseler de yine inanmazlar.» bu­yuruyor. Onlar her ne kadar âyetleri, delâletleri, açık hüccetleri gör­seler de; inanmazlar, Zîrâ onlarda, ne anlayış ne de insaf vardır. Nite­kim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Şayet Allah onlarda bir hayır görseydi onlara işittirirdi...»  (Enfâl, 23) buyurmuştur.

Allah Teâlâ buyurur ki: «Hattâ sana geldiklerinde seninle (hak hususunda bâtıl ile münazara ve mücâdele ile) çekişirler. O küfreden­ler derler ki: Bu (senin getirdiğin) eskilerin kitaplarından alınma, (on­lardan nakledilme) eskilerin masallarından başka bir şey değildir.»

Allah Teâlâ : «Onlar hem bundan vazgeçmeye çalışırlar, hem de kendileri ondan uzaklaşırlar.» buyuruyor. «Onlar bundan vazgeçmeye çalışırlar.)) âyetinin anlamında iki görüş vardır :

1- Burada kasdedilen anlam şudur: Onlar, insanları hakka uy­maktan, Allah Rasûlünü doğrulamak ve Kur'an'a boyun eğmekten alı-korlar. Hiç kimseyi ondan faydalanmaya bırakmazlar.

Ali İbn Ebu Talha, «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyeti hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: İnsanları Muhanımed (s.a.) e îmân etmekten men'ederlerdi.

Muhammed İbn el-Hanefiyye de der kî: Kureyş kâfirleri Hz. Pey­gamber (s.a.) e gelmezler ve ona gelmeyi engellerlerdi. Mücâhid, Ka-tâde, Dahhâk ve birçokları da böyle söylemiş olup en kuvvetli görüş budur. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih et­miştir.

2- Süfyân es-Sevrî'nin... İbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Ebu Tâlib hakkında nazil oldu. O, Hz. Peygamber (s.a.) e eziyyet edilmesini engellerdi.

Kasım İbn Muhaymera, Habîb İbn Ebu Sabit ve Atâ îbn Dînâr da bu âyetin Ebu Tâlib hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Saîd İbn Ebu Hilâl de der ki: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.) in amcaları hakkında nazil olmuştur. Onlar on kişi idiler. Zahiren onunla birlikte olmada insanların en şiddetlisi, gizlice ise onun aleyhinde olma hususunda yine insanların en şiddetlisi idiler. Saîd İbn Ebu Hi-lâl'in bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir. Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ise «Onlar bundan vazgeçirmeye çalışırlar.» âyetini; insan­ları onu öldürmekten alıkorlar. (İnsanların onu öldürmesini engeller­ler.) şeklinde anlamıştır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Hem kendileri ondan uzaklaşırlar. On­lar sadece (bu hareketleriyle) kendilerini helake sürüklerler (ve bu­nun vebali sadece kendilerine döner) de farkına varmaz (hissetmezler)».[6]

 

İzahı

 

 

27  — Bir görsen; ateşin başında durdukları: Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızın âyetlerini yalan say-masaydık da mü'minlerden olsaydık, dedikleri zaman.

28  — Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri şeylerle kar­şılarına çıktık. Eğer geri döndürülselerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar, yalancı­lardır.

29  — Ve dediler ki: Hayat ancak bu dünyadaki ha­yatımızdır. Ve biz dirilecek değiliz.

30  — Bir görseydin eğer; Rablarının huzurunda dur­dukları zaman, O: Bu, hak değil miymiş? deyince; onlar da; Rabbımız hakkı için evet, derler. Allah da buyurur ki: Öyleyse küfür edegeldiğinizden dolayı tadın azabı.

 

Ateşin Başında Durduklarında

 

Alah Teâlâ kıyamet gününde ateşin başında durdukları, ondaki zincir ve bukağılan gördükleri, bu büyük işleri ve korkulan gözleri ile müşahede ettikleri zamanda kâfirlerin durumunu anlatıyor. O sırada onlar: «Keski geri döndürülseydik ve Rabbımızın âyetlerini yalan say-masaydık da mü'minlerden olsaydık.» diyerek sâlih ameller işlemek, Rablarının âyetlerini yalanlamamak ve mü'minlerden olmak üzere dün­ya yurduna geri getirilmelerini temenni edeceklerdir. Allah Teâlâ da; «Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri şeyler karşılanna çıkacak.» buyu­ruyor. Gerek dünyada ve gerekse âhirette hoşlanmasalar da içlerinde gizlemiş olduklan küfür, yalanlama ve inâdlaşma onlann karşılanna çıkacaktır. Nitekim biraz Önce de Allah Teâlâ şöyle buyurmuştu : «Son­ra onlann, sadece : AndoLsun Allah'a ki, ey Habbımız, bizler müşrikler­den değildik, demelerinden başka çâreleri kalmaz.» buyurmuştur.

Muhtemeldir ki; kendilerine uyanlara aksini gösterseler bile, dün­yada iken içlerinden bilmekte olduklan peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğu onlara zahir olacaktır. Nitekim Allah Teâlâ Musa'dan haber vererek onun Firavun'a: «Andolsun ki; sen, bunları göklerin ve yerin Rabbınm açık deliller olarak indirmiş olduğunu biliyorsun.» (îsrâ, 102)

dediğini bildirmektedir. Başka bir âyette de Allah Teâlâ Firavun ve kav­minden haber vererek : «Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde zu­lüm ve kibirle bunları bile bile inkâr ettiler.» (Nemi, 14) buyurmuştur.

Burada insanlara mü'min görünüp te içlerinde küfür gizleyen mü­nafıklar da kasdedilmiş olabilir. Bu ifâde; kıyamet günü kâfirlerden bir grubun diliyle vuku bulacakları haber verme tarzında da olması mümkündür. Bu, münafıklık Medine halkının bazısı ile Medine civa­rındaki araplarda meydana gelmişken bu âyetin Mekke'de nazil olma­sına münâfî değildir. Allah Teâlâ münafıkların ortaya çıkışını, Mekkî sûrelerden biri olan Ankebût sûresinde şöylece zikretmektedir: «Elbet­te Allah inananlan bilir ve doğrusu O, münafıkları da bilir.» (Anke­bût, 11). Buna göre bu, âhiret yurdunda azabı gördüklerinde münafık­ların halini haber vermekten ibarettir. O zaman küfrü, fâsıklığı ve münafıklığı gizlemiş olmalarının akıbeti onlara görünecektir. En doğ­rusunu Allah bilir.

«Hayır, öteden beri gizleyegeldikleri şeyler karşılarına çıktı.» âye-tindeki yüzçevirmeye gelince : Onlar, îmân etmeyi arzuladıklarından dolayı dünyaya dönüşü istememektedirler. Bilakis içinde bulundukları küfrün bir cezası olarak müşahede etmiş oldukları azâbdan korktuk­ları için dünyaya dönmeyi, görmüş oldukları ateşten kurtulmak için is­teyeceklerdir. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Eğer geri döndürülse-lerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu onlar (îmân sevgisi ve arzusuyla dönme temennilerinde) yalancılardır.» bu­yurmuştur.

Allah Teâlâ onların şayet dünya evine döndürülselerdi, kendilerine yasaklanan şeylere mutlaka döneceklerini haber vererek «Doğrusu on­lar; keski geri döndürülseydik ve Rabbımızm âyetlerini yalan sayma-saydık da mü'minlerden olsaydık.» demelerinde, «(yalancılardır», bu­yuruyor. Bilakis onlar «Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ve biz dirilecek de değiliz.» deyip kendilerine yasaklanan şeylere dönecek­lerdir. Ve onlar muhakkak ki yalancılardır. «Hayat ancak bu dünya­daki hayatımızdır. (Bu dünyadan başka hayat yoktur, bundan sonra dönüş ve hayat yoktur.) Ve biz diriltilecek de değiliz.» diyeceklerdir.

Sonra Allah Teâlâ : «Bir görseydin eğer Rablannın huzurunda dur­dukları zaman O; bu, hak değil miymiş? deyince...» buyuruyor. Sizin sandığınız gibi bâtıl olmayıp bu dönüş gerçek değil miymiş? diye Allah onlara soracak. Onlar da : «Rabbımız hakkı için evet.» diyecekler. Allah Teâlâ da şöyle buyuracak : «Öyleyse küfür edegeldiğinizden (ve yalan-layageldiğinizden) dolayı tadın azabı.» «Bu bir büyü müdür, yoksa siz görmüyor musunuz?» (Tûr, 15).[7]

 

31  — Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar, gerçekten kaybetmişlerdir. Nihayet kıyamet ansızın gelip çattığı za­man yüklerini sırtlarına yüklenerek: Orada yaptığımız eksikliklerden dolayı yazıklar olsun bize, derler. Dikkat edin, ne kötüdür yüklendikleri şeyler.

32  — Dünya hayatı, ancak oyun ve eğlenceden iba­rettir. Âhiret yurdu ise, müttakîler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başımza almayacak mısınız?

 

Gerçek Kaybedenler

 

Allah Teâlâ kendine kavuşmayı yalanlayanların kıyamet ansızın geliverdiğindeki kaybım, eksik bıraktığı amellerine, geçmişte yaptığı çirkin işlere pişmanlığım haber vererek : «Nihayet kıyamet ansızın gelip çattığı zaman yüklerini sırtlarına yüklenerek : Orada yaptığımız eksikliklerden dolayı yazıklar olsun bize, derler.» buyurmaktadır.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Ebu Merzûk'-dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kâfir —veya günahkâr— kab­rinden çıkışı sırasında çok çirkin suratlı ve çok pis kokan bir şey ta­rafından karşılanır ve sen kimsin? diye sorar. O da: Beni tanımıyor musun? der. O kişi: Hayır, ancak şurası var ki Allah senin yüzünü çirkinleştirmiş ve kokunu pis kılmıştır, der. O şey de : Ben senin kötü işinim. Sen, dünyada böylece çirkin amelde bulunan birisiydin. Madem ki dünyada sen bana bindin, o halde şimdi gel, ben de sana bineceğim, diyecek. İşte Allah TeâlâJnın «Yüklerini sırtlarına yüklenerek...» sö­zünün anlamı budur.

Esbât, Süddî'nin şöyle dediğini rivayet eder: Zâlim bir kişi ölüp de kabrine girdiğinde; ona çirkin yüzlü, siyah renkli, pis kokulu ve üzerinde kirli bir elbise olan birisi onunla birlikte kabrine girer. Zâlim kişi onu gördüğünde : Yüzün ne kadar çirkin? der. O kişi: Senin amelin de böylece çirkindi, diye cevab verir. Kokun ne kadar pis? sözüne de senin amelin de böyle pis kokuluydu, cevabını alır. Elbisen ne kadar pis? dediğinde de; o kişi: Muhakkak ki senin amelin de pis idi, diye cevab verir. Zâlim kişinin; sen kimsin? sorusuna; ben, senin amelinim, diye cevab verir. Onunla beraber kabrinde kalır. Kıyamet günü diril-tildiğinde de kendisine şöyle söyler: Ben dünyada seni lezzet ve arzu­larla taşımıştım. Bu gün de sen beni taşıyacaksın. Onun sırtına biner ve onu ateşe sokuncaya kadar sürer. İşte Allah Teâlâ'nin : «Yüklerini sırtlarına yüklenerek... dikkat edin. Ne kötüdür yüklendikleri şeyler.» sözünün tefsiri böyledir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Dünya hayatı (nın büyük bir çoğun­luğa) ancak oyun ve eğlenceden ibarettir. Âhiret yurdu ise; müttâkîler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?»[8]

 

İzahı

 

Bu dünya hayatı kafirlere göre zevk duyulup eğlenilen, keder ve gamlardan uzaklaşılan bir hayattır. Gerçekte ise bu hayat âhiret hayatı için hiçbir fayda ve menfaat sağlamaması nedeniyle oyun ve eğlen­ceden başka bir şey değildir. Çocukların oyunu gibi sonunda fayda sağlamayan iş ile basit geçici fayda sağlayan iş arasında bir durumdur. Oyunun faydası gam ve kederleri geçici olarak ortadan kaldırmaktır. Bazı filozofların dünya zevklerinin tümü sübjektiftir, çünkü acılan izâle etmek içindir, sözleri de bu gerçeği açıklar. Meselâ yemek zevki, açlığın elemini izâle etmek içindir. Bu acı ne kadar çok olursa onu izâle etmekten duyulan zevk de o kadar büyük olur. Su içme zevki, susuzluk acısını izâle etmek içindir. Rakı, afyon ve sigara gibi uyarıcı ve uyuş* turucu şeyleri içmeye gelince; ilkin istenmeyen şeylere ve acılara ta­hammül etmek gerekçesiyle başlar. Çünkü tecrübe edenlerin de bil­dirdikleri gibi, bütün bunlar kendiliğinden hoşlanılmayan şeylerdir. Geçici bir zevk peşinde koşmak için onları içen kişi, başkalarım taklîd ederek kendini buna zorlar. Sonra bu acıları geçici olarak ortadan kal­dırmak için içilen bu şeylerin alışkanlıkları ona denk bir acıya vesile olur. Çünkü bunlar zehirlidir, kendiliğinden istenmeyen şeylerdir. Ne zaman bu zehirler sinirleri etkilerse, bunun arkasından onun zıddı olan bir elem ve acı gelir. Ve bunun üzerine kişi yeniden içmeye başlar. Sar­hoşluğun etkisini temsil etmek için alkolik şâirlerin en ünlülerinden biri şöyle demiştir: «Hastalık olan şeyle beni tedâvî ettiler. Zevkle bir kâse içtim sonra bundan zehirlendim.» Bu ilk zevk sahtedir. Çünkü kişi bundan zevk almış değildir. Sâdece zevk aldığım sanmıştır ve alkol mübtelâlarım taklîd ile yetinmiştir. Bazan da sarhoşlukla içkinin verdiği acının dışında üzüntü ve kederlerin izâle edilmesi gayesi güdülür. Çünkü sarhoşluk kişinin aklını ve şuurunu yokeder. Kişi sarhoş olduğu an hiçbir acı hissetmez. Ancak bazan içkinin elemi diğer acıların şuu­runa varmaktan daha fazla olur ve kusma, mide kaynaması, ya da psikolojik rahatsızlıklardan daha kötü bir rahatsızlığa düşer...

Denilir ki; mûsikî âleti ve şarkı dinlemek bu kaidenin genel hü­kümleri içerisine girmez. Çünkü mûsikînin zevki ruhîdir, bedenî acılar değildir. Bu konuyu iyice tedkîk edenler bilirler ki; mûsikî kişisel ha­yatın ve insan türünün zarurî ihtiyâçlarından değildir. Bunun için mûsikî arzusu, beslenme arzusu, cinsel temas arzusu gibi güçlü olma­yan zayıf bir arzudur.Bunun bulunmayışı insana acı vermez. Ancak bu konulara fazla tutkun olanları rahatsız eder. Binâenaleyh mûsikî de bu umûmî kaidenin içinde yer alır. Çoğunluğu teşkil eden diğer bilginlere göre mûsikî zevki, ona iten motifin zayıflığı ölçüsünde zayıf bir zevktir ve mûsikî hayatın ana unsurlarından sayılmayacağı gibi insanlık için özel gayeler arasında da yer almaz. Mûsikî ile ancak ha­yatın acılarından ruhu dindirmek isteyenler, huzur bulurlar, yoksa ona sevkeden motifin acılarından değil. Bunun için mûsikîye lehv adı vermek ve mûsikî aletlerine de eğlence ve oyun âleti demek adet ol­muştur. Çünkü bunlar kendiliğinden kasdedilmiş şeyler değildir.

. Âyette bir başka vecih daha var ki bunu birinci vecihle cem'etmek sahih olur. Şöyle ki: Bu dünya hayatına hâs olan eğlencenin değeri azdır, süresi kısadır. Düzgün aklî yapıya sahib olanın onunla gurur­lanması doğru olmaz. Bu eğlence ve oyun, kısalığı itibariyle çocukların oyunundan farksızdır. Bilindiği gibi çocuk, kısa zamanda her oyundan bıkar. Kaldı ki çocukluk demleri hep habersizlik demleridir. Ya da bu oyun süresinin kısalığı itibariyle kederli insanın kederinden kurtulması için kendini bir oyuna vermesi tarzındadır. Binâenaleyh kendiliğinden istenen ve arzulanan bir hal değildir.[9]

 

 

33  — Gerçekten biliyoruz ki; söyledikleri söz, seni üzüyor. Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.

34  — Andolsun ki; senden önce de nice peygamber­ler yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyyet edilmele­rine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek yoktur. Andolsun ki; peygamberlerin haberinden bir kısmı sana gelmiştir.

35  — Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geli­yorsa; yeri delmeğe ve göğe merdiven dayamaya gücün yetmiş olsaydı; onlara bir âyet gösterirdin. Şayet Allah dileseydi; onları hidâyet üzerinde birleştirirdi. Sakın bil­gisizlerden olma.

36 — Ancak dinleyenler icabet ederler. Ölülere gelin­ce; onları Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.

 

Peygamberleri Yalanlayanlar

 

Allah Teâlâ peygamberi (s.a.) ni, kavminin kendisini yalanlaması ve ona muhalefet etmelerinden dolayı teselli ederek: «Gerçekten bili­yoruz ki; söyledikleri söz seni üzüyor.» buyurmaktadır. Yani kavminin seni yalanlaması ve senin onlara üzülmeni ve esef etmeni biz çok iyi biliyoruz. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Öyleyse on­lara üzülerek kendini harâb etme.» (Fâtır, 8), «İnanmıyorlar diye ne­rede ise kendini mahvedeceksin.» (Şuarâ, 3), «Demek ki bu söze (Kur1 an'a) inanmayanların ardından üzülerek neredeyse kendini mahvede­ceksin.»  (Kehf, 7).

Allah Teâlâ buyuruyor ki : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. (Gerçekte seni yalanla itham etmiyorlar). Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» Hak ile inâdlaşıyorlar ve onu göğüslerinden çıkarıp atıyorlar. Nitekim Süfyân es-Sevrî, Ebu îshâk kanalıyla... Ali'­den rivayet eder ki; Ebu Cehil Hz. Peygamber (s.a.) e : Biz seni ya­lanlamıyoruz, fakat biz senin getirdiklerini yalanlıyoruz, demiş ve Al­lah Teâlâ da : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» âyetini indirmiştir. Hadîsi İsrail kanalıyla Ebu İshâk'dan rivayet eden Hâkim: Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahihtir, ancak tahrîc etmemişlerdir, der.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Mekke'de Muhammed İbn el-Vezîr el-Vâsikî'nin... Ebu Yezîd el-Medenî'deh rivayetine göre, Hz. Peygam­ber (s.a.) Ebu Cehil ile karşılaşmış ve onun elini sıkmıştı. Bir adam ona : Nasıl olur, seni bu Sâbiî ile el sıkışırken görüyorum? demişti. Bunun üzerine Ebu Cehil: Allah'a yemîn ederim ki, ben onun bir pey­gamber olduğunu kesinlikle biliyorum.. Fakat, biz ne zaman Abd Me-nâfdan bir peygambere uyduk? diye cevab verdi. Râvî Ebu Yezîd : «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyet­lerini inkâr ediyorlar» âyetini okudu.

Ebu Salih ve Katâde derler ki: «Senin muhakkak ki Allah'ın el­çisi olduğunu biliyor da inkâr ediyorlar.»

Ebu Cehil kıssasını Muhammed İbn İshâk Zührî'den rivayetle şöy­le anlatır : Geceleyin Ebu Cehil, Ebu Süfyân, Sahr îbn Harb, Ahnes İbn Şerik Hz. Peygamber (s.a.) in (Kur'an) okuyuşunu dinlemek üzere gelmişler ve biri diğerini hissetmemişti. Sabaha kadar onun (Kur*an) okuyuşunu dinlediler. Sabah yaklaşınca dağıldılar da yolda karşılaş­tılar. Onlardan her biri diğerine : Seni getiren nedir? diye sormuş, o da başına geleni anlatmıştı. Sonra Kureyş'in gençleri olanları öğrenir ve onların gelişi ile fitneye dûçâr kalır korkusuyla bir daha dönme­mek üzere anlaştılar. İkinci gece olunca, onlardan her bireri daha önce geçen anlaşmaları gereğince diğer ikisinin gelmediği zannıyla tekrar geldi. Toplanınca yine yolda buluştular ve karşılıklı olarak birbirleri-. ni ayıpladılar. Bir daha dönmeyeceklerine andiçtiler. Üçüncü gece olun­ca yine geldiler ve sabahleyin bu duruma bir daha dönmemek üzere yine andiçtiler.

Sabah olunca Ahnes İbn Şerîk bastonunu aldı ve çıkarak Ebu Süf-yân îbn Harb'ın evine geldi. Şöyle konuştu: Ey Ebu Hanzala; Mu-hammed'den işittiğin şey hususunda görüşünü bana söyle. Ebu Süf-yân şöyle dedi: Ey Ebu Salebe, Allah'a yemîn ederim ki; bildiğim ve ne kasdettiğini anladığım şeyler işittiğim gibi, mânâsını ve ne kas-dettiğini anlayamadığım şeyler de işittim. Ahnes ona: Senin yemîn ettiğine ben de yemîn ederim ki ben de öyleyim, dedi. Sonra onun yanından çıkıp Ebu Cehil'e geldi ve evine girerek; Ey Ebu'l-Hakem, Muhammed'den işittiklerin konusunda görüşün nedir? diye sordu. Ebu Cehil şöyle cevâb verdi: Ne işittin? Biz ve Abdmenâf oğulları şeref hususunda tartıştık. Onlar yedirdi, biz de yedirdik. Onlar yüklendi, biz de yüklendik. Onlar verdi, biz de verdik. Nihayet diz üstü çöküp yararlı yarış atları gibi kalınca; bizden bir peygamber var. Gökten ona vahiy geliypr, dediler. Biz bunu ne zaman anladık (kabul ettik)? Allah'a yernîn olsun ki, asla ona îmân etmeyeceğiz ve onu doğrulama-yacâğız. Ahnes onun yanından kalkıp gitti.

İbn Cerîr, Esbât kanalıyla Süddî'den rivayet ediyor ki: «Gerçek­ten biliyoruz ki; söyledikleri söz seni üzüyor. Onlar hakikatte seni ya­lanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» âyeti hakkında şöyle demiş : Bedr günü Ahnes İbn Şerîk, Zühre oğul­larına şöyle seslendi: Ey Zühre oğulları, muhakkak ki Muhammed, sizin kız kardeşinizin oğludur. Ondan geri durmaya en lâyık olan siz­lersiniz. Şayet o peygamber ise, bugün onunla savaşmamış olursunuz. Şayet yalancı ise; kız kardeşinizin oğlundan geri durmuş olanların en lâyığı olursunuz. Ebu'l-Hakem onlara kavuşuncaya kadar burada du­runuz. Şayet Muhammed mağlûb olursa salim olarak dönersiniz. Eğer Muhammed gâlib gelirse muhakak ki kavminiz size bir şey yapmaya­caktır. İşte o gün ona Ahnes adı verildi. Daha önce ismi Übeyy idi. Ahnes ve Ebu Cehil karşılaştılar da Ahnes Ebu Cehl'i tenhâ bir yere çekip : Ey Ebu'l-Hakem, bana Muhammed'den haber ver; o, doğru sözlü mü, yoksa yalancı mıdır? dedi. Burada; benden ve senden başka Kureyş'ten sözümüzü işitecek kimse yok. Ebu Cehil şöyle karşılık ver­di : Yazıklar olsun sana, Allah'a yemin olsun ki Muhammed, doğru sözlüdür. Muhammed asîâ yalan söylememiştir. Fakat Kusayy oğulla­rı sancağı, hacılara su vermeyi, Kâ'be'nin perdedârlığmı ve peygam­berliği alıp götürürse, Kureyş'in diğerlerine ne kalacak? İşte Allah Teâlâ'nm «Onlar hakikatte seni yalanlamıyorlar. Lâkin o zâlimler Al­lah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.» kavli budur ve Allah'ın âyetleri Mu-hemmed (s.a.)dir.

Allah Teâlâ'mn: «Andolsun ki; senden önce nice peygamberler yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız gelip yetişti.» âyeti; kavminden kendini yalanlayanlar hususunda Hz. Peygamber (s.a.)i teselli etmektedir. Ulü'1-Azm olan peygamberlerin sabrettiği gibi Hz. Peygamberin de sabretmesini emretmekte, daha önceki peygamberlere nasıl yardım olunmuşsa ona da yardım olunacağını va'd etmektedir. Kavimlerinin yaptıkları şiddetli eziyyet ve yalanlamadan sonra âkibet peygamber­lerin olacağına dair bir zafer müjdesidir. Nasıl âhirette yardım onlar içinse, dünyada da en sonunda yardım onlara (peygambere) gelmiştir. Bunun içindir ki; Allah Teâlâ : «Allah'ın (mü'min kullarına dünya ve âhirette yardımı va'd ettiği, yazdığı) kelimelerini değiştirebilecek yok­tur», buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur: «An­dolsun ki; bizim peygamber kullarımıza sözümüz vardır. Onlar mu-hakak ki yardım görenlerdir ve şüphesiz ki bizim askerlerimiz, gâlib-lerdir.» (Sâffât, 171 -173), «Allah : Ben ve peygamberlerim elbette gâ-lib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz ki Allah Kavî'dir, Azîz'dir.» (Mü-câdile, 21).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki; peygamberlerin haberin­den (nasıl yardım olunmuşlar, kavimlerinden kendilerini yalanlayan­lara karşı nasıl desteklenmişler) bir kısmı sana gelmiştir.» Onlarda senin için güzel bir örnek vardır. Onlar senin için uyulacak (davra­nışları örnek alınacak) kimselerdir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Eğer onların (senden) yüz çevirmeleri sana ağır ve zor geliyorsa; yeri del­meğe, (gücün yetip oraya gitmek suretiyle) ve göğe merdiven daya­maya gücün yetip de (onda yükselip getirdiğin âyetlerden daha üs­tün bir âyet getirmek ister ve) onlara bir âyet gösterirdin.» Katâde, Süddî ve başkaları da âyeti bu şekilde anlamışlardır.

Allah Teâlâ burada: «Şayet Allah dileseydi, onları hidâyet üze­rinde birleştirirdi. Sakın bilgisizlerden olma.» buyururken; başka bir âyette de : «Eğer Rabbın dileseydi yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederdi.»  (Yûnus, 99) buyurmuştur. Ali İbn Ebu Talha'mn rivayetine göre ((Şayet Allah düeseydi onları hidâyet üzerinde birleştirirdi.» âyeti hakkında İbn Abbâs şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bütün İnsan­ların îmân ederek hidâyet üzre ona uymaları hususunda çok istekli idi. Allah Teâlâ da ancak birinci bikirde kendileri için mes'ûd olduk­larına dâir Allah'dan bir söz sâdır olanların îmân edeceğini haber verdi.

Allah Teâlâ: «Ancak dinleyenler icabet ederler.» buyuruyor. Ey Muhammed senin çağrına ancak sözü işiten, onu anlayan kimseler icabet ederler. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulur: «(Bu Kur'an'ı ona verdik ki) diri olanları uyarsın ve kâfirlerin üzerine söz hak olsun.» (Yâsîn, 70). «Ölülere gelince; onları Allah diriltir.» âyetinde bu kâfirler kasdedilmektedir. Zîrâ onların kalbleri ölüdür. Böylece Allah Teâlâ onları cesedleri ölü kimselere benzeterek: «Ölü­lere gelince; onları Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.» buyur­muştur ki bu, onlarla alay ve onları hafife alma kabîlindendir.[10]

 

37  — Ve dediler ki: Ona Rabbından bir âyet indiril­meli değil miydi? De ki: Şüphesiz Allah, âyet indirmeye kadirdir. Ne var ki, onların çoğu bilmezler.

38  — Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki; onlar da sizin gibi birer üm­met olmasınlar. Biz kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rablanna toplanırlar.

39  — Âyetlerimizi   yalanlayanlar ise; karanlıklarda kalmış sağırlar, dilsizlerdir. Allah; kimi dilerse, onu şaşır­tır. Kimi de dilerse; onu dosdoğru yol üstünde tutar.

 

Mucize Gelmesini İsteyenler

 

Allah Teâlâ müşriklerden haber vererek buyuruyor ki: «Ve dedi­ler ki: Ona Rabbından (onların hakkında çekişip inkâr ettikleri ve isteklerinin gereğinden daha üstün) bir âyet indirilmeli değil miydi?» Nitekim başka bir âyette haber verildiği üzere onlar şöyle demişler­di : «Dediler ki: Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.»  (İsrâ, 90).

Allah Teâla da buyuruyor ki: «Şüphesiz Allah âyet indirmeye ka­dirdir. Ne var ki, onların çoğu bilmezler.» Evet, Allah Teâlâ'mn buna gücü yeter. Ancak onun hikmeti bunun geciktirilmesini gerektirmek­tir. Zîrâ onların istekleri üzere Allah Teâlâ âyet indirse de onlar îmân etmemiş olsalardı; geçmiş ümmetlerde olduğu gibi Allah Teâlâ onla­rın cezasını (azabını) çabuklaştınverirdi. Nitekim Allah Teâlâ, başika âyetlerde de şöyle buyurur: «Bizi, âyetler göndermekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semûd'a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik. Ona zulmetmişlerdi. Halbu­ki biz âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.» (İsrâ, 59), «Diler­sek, onlara gökten bir âyet indiririz de ona boyunları eğik kalır.» (Şuarâ, 4).

Allah Teâlâ : «Yerde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir küş yoktur ki; onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar.» buyuruyor. Mücâhid der ki: İsimleriyle bilinen tasnif edilmiş sınıflar olmasın, demektir. Katâde ise şöyle der : Kuşlar bir ümmet, insanlar bir ümmet ve cinler de bir ümmettir. Süddî ise «Onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar.» âyetini; sizin gibi yaratılmış olmasınlar, şeklinde anlamıştır.

Allah Teâlâ : «Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.» buyu­ruyor ki; hepsinin ilmi Allah katındadır. Karada olsun, denizde ol­sun onlardan hiçbirinin rızkını ve idaresini asla unutmaz. Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki; rızkı Allah'a âit olmasın. Onların durup dinlenecek ve saklanacak yer­lerini de bilir. Hepsi apaçık kitabtadır.» (Hûd, 6) buyurur. Onların isimlerini, sayılarım ve yerlerini açıkça bilen, hareket ve duruşlarım kuşatan O'dur. Nitekim başka bir âyette de : «Nice canlılar vardır ki; rızkını kendi taşımaz. Sizin de, onlann da rızkını Allah verir. Ve O Semî'dir, Alîm'dir.»  (Ankebût, 60) buyurmuştur.

Hafız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Muhammed İbn el-Müsennâ'nın... Câbir İbn Abdullah'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Ömer (r.a.)in halifelik yıllarından birinde çekirge azaldı. Bunu sordu da kendisine bir haber verilmedi. Buna kederlendi ve çekirge görülüp görülmediğini sormak üzere bir atlıyı falan yere, bir diğerini Şam'a ve bir diğerini de Irak'a gönderdi. Yemen taraflarından bir atlı, bir avuç çekirge getirip Hz. Ömer'in önüne bıraktı. Çekirgeleri görünce; Ömer, üç kere tekbîr getirip Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiştim: Allah Tealâ bin ümmet yaratmıştır. Bunlardan altıyüzü denizde, dörtyüzü karadadır. Bu ümmetlerden ilk helak olacak olan ise çekirgedir. O helak olduğunda bir tertîb üzere yollan kesilinceye kadar peşpeşe geleceklerdir.

Allah Teâlâ : «Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» buyuruyor. îbn Ebu Hâtim'in Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Onları ölüm toplar.

Yine İbn Cerîr'in İsrail kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, hayvanların ölümü, toplanmalarıdır, demiştir. Aynı açıklamayı İbn Abbâs'tan Avfî de rivayet etmiştir. İbn Ebu Hâtim'in söylediğine göre; aynı görüş Mücâhid ve Dahhâk'dan da rivayet edilmiştir.

İkinci görüşe göre ise; hayvanlann toplanmalan kıyamet günü diriltilmeleridir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ: «Vahşî hay­vanlar bir araya toplandığı zaman.» (Tekvîr, 5) buyurmaktadır. İmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Ebu Zerr'den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) toslaşan iki koyun görmüş ve : Ey Ebu Zerr, neden toslaştıklarını biliyor musun? diye sormuş. Ebu Zerr'in hayır cebabı üzerine : Fakat Allah biliyor ve aralarında hükmedecek­tir, buyurmuş.

Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla... Ebu Zerr'den rivayetinde ise o, şöyle demiştir : Ben Allah Rasûlü (s.a.) nün yanında iken birden iki keçi toslaştı. Allah Rasûlü (s.a.) : Niçin toslaştıklannı biliyor mu­sunuz? diye sordu. Bilmiyoruz, cevabı üzerine de şöyle buyurdu : Fa­kat Allah biliyor ve aralarında hükmedecektir. Hadîsi İbn Cerîr riva­yet etmiştir. Yine İbn Cerîr'in Münzîr es-Sevrî kanalıyla Ebu Zerr'­den rivayetinde şu fazlalık vardır : Ebu Zerr der ki: Biz Allah Rasûlü (s.a.) nü terkettiğimizde gökte iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki ondan bize bir ilim zikredilmiş olmasın.

Abdullah îbn İmâm Ahmed, babasının Müsned'inde der ki: Bana Abbâs îbn Muhammed ve Ebu Yahya el-Bezzâr'ın... Hz. Osman (r.a.) dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Kıyamet günü boynuzsuz koyun ile boynuzlu koyun arasında mutlaka kısas yapılacaktır, bu­yurmuşlardır.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in... Ebu Hüreyre'den rivayeti­ne göre; o, «Onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rablanna toplanırlar.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bütün yaratıklar kıyamet günü. toplanır: Hayvanlar, kuşlar ve herşey. O gün Allah Teâlâ'nın adaleti boynuzsuz koyunun boynuzludan hakkım alması derecesine ulaşacaktır. Râvî şöy­le devam eder: Sonra Allah Teâlâ: Toprak olun, buyuracak. İşte bunun içindir ki, kâfir: «Keşke ben de toprak olaydım.» (Nebe', 40) di­yecektir. Bu, su hadîsinde merfû' olarak da rivayet edilmiştir.

Allah Teâlâ: «Ayetlerimizi yalanlayanlar ise karanlıklarda kalmış sağırlar, dilsizlerdir.» buyurmuştur. Bilgisizliklerinde, ilimlerinin azlı­ğında ve anlayışsızlıklarında onların misali; duymayan sağır, dilsiz gibidir. O, bunlarla birlikte görülmeyen (hiçbir şeyi görmesi mümkün olmayan) bir karanlık içindedir. Bunun gibisi nasıl yol bulacak, veya İçinde bulunduğu durumdan nasıl çıkacaktır? Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Onların misâli; ateş yakanın misâli gibidir ki, ateş çevresindekileri aydınlatınca, Allah onların ışı­ğını giderdi. Karanlıklar içerisinde görmez halde bırakıverdi. Sağır­dırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.» (Bakara, 17-18), «Veya (kâfirlerin ameli) engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üs-tüste dalgalar burur ve dalgaların üstünde de bulutlar örter. Karan­lık üstünde karanlıklar. İnsan, elini uzattığı zaman neredeyse onu bile göremez. Allah'ın nûr vermediği kimsenin asla nuru olmaz.» (Nûr, 40). Yine bunun için burada da : «Allah kimi dilerse onu şaşırtır, kimi de dilerse, onu dosdoğru yol üzerinde tutar. (Yaratıkları hakkında di­lediği ile tasarruf da bulunan O'dur.)» buyurmaktadır.[11]

 

İzahı

 

Yani yeryüzünde depreşen hiçbir canlı türü yoktur ki ve yine gökyü­zünde uçuşan hiçbir kuş türü yoktur ki, ey insanlar size benzer ümmet­ler olmanındır. Nitekim botanik bilginleri şöyle diyorlar : «Ayağa kalk­mış hiç bir ağaç, gökte dalbudak salmış hiçbir kök, topraktan beslenmiş hiçbir ot yoktur ki; kendine has özellikleri ve ortak nitelikleri bulu­nan gruplar halinde teşekkül etmiş olmasın. Bu özelliklerle gruplar birbirinden ayrılırlar.» Buradaki kelimeleri lâfız bakımından müfred olup lügat bakımından bir cinsin kasdedildiği kelimelerdir. Nitekim siz, güvercin ve arıdan bahsederken «tâir» der­siniz de merkeb ve diğer yerdeki canlılardan bahsederken «dâbbe» dersiniz. Tıpkı incir ağacı, zakkum ağacı dediğiniz gibi. «Dâbbe» keli­mesinin yeryüzünde yürüyen hayvanlar için; «tâir» kelimesinin ise kanatlarıyla uçan hayvanlar için sıfa,t olarak kullanılışı sakın seni yanıltmasın. Her ne kadar tâir kelimesi bunu gösterirse de ve bu ifâde mecaz yolunu tıkayıp hakikat için kullanılan bir ifâde ise de, uçma ile hızm kaydedilmesine de cevaz verilmiştir... Zikri geçen kaydın dı­şında buna cevaz verilme ihtimâlinin daha başka güçlü münâsebet­leri de vardır. Nitekim kuşun yerde yürüyen canlıya atfedilmesi bu­nun örneğidir. Çünkü dâbbe kelimesi, hafif yürüyüş anlamına gelir.

Bunun mukabilinde hızlı yürüyüş yer alır ki bu uçmaya benzer. Ba­zıları da uçmanın yukardaki niteliklerine ilâveten bir başka noktayı zikretmişlerdir. Bu da görülmemiş uçan hayvanın. okuyucu veya din­leyicinin zihninde yaratıcının gücüne ve hikmetine delâlet etmesi için tasvir edilmiş olmasıdır. Bu ifâde de güzel bir değerlendirmedir ve öncekilerle çelişik değildir. Uyuşan noktalar ve birleşen hikmetler arasında bir çatışma mevcûd değildir. Tefsîrcilerin çoğunluğu ise, «dâbbe» ve «tâir» kelimelerini aslî anlamlarına hamletmede bir en­gel görmezler. Buna göre; nefiy ifadesiyle bütün ferdlerin kuşatıl­ması kaydedilmiştir. Ümmetler diye bildirilmesi ise genel mâhiyetteki topluluk mânâsına hamledilmeleri itibariyledir.

Balığa gelince; karada yürüyen canlılar içerisinde kuşa en yakın olan hayvandır. Hepsinin de kuşun kanadına benzeyen kollan vardır. Kimisi büyük kimisi küçüktür...

Bize göre Allah Teâlâ; canlı türlerinin hepsinin insanlar gibi top­luluklar olduğuna dikkatleri çekmiştir. Ancak aradaki benzerlik yö­nünü açıklamamıştır. Bundan maksad, bizim bu benzerliği bulabilme­miz için duyu ve zekâmızı kullanmamızdır. Bu benzerliklerin birçok çeşidi vardır. Bilginler, bunlardan bir kısmım görmüşler ve bir kısmı­nı da daha başkaları görebilecektir. Özellikle her bilim ve teknikte mütehassıs elemanların çoğaldığı bu asırda, bu husus çok açık olarak ortaya çıkmıştır. Araştırma vâsıtaları kolaylaşmıştır. Çünkü bilim ve medeniyyet diyarlarında çeşitli hayvanlar, haşareler ve evcil, yabanî hayvanlar, kuşlar ve balıklar için özel parklar bulunmaktadır. Onla­rın eğitimiyle ilgilenen bilginler, onların tabiatları ve çalışmaları hak­kında araştırma yapmakta ve bu konuda pekçok garîb sırlara ve sa­yısız bilgilere ulaşmış bulunmaktadırlar. Özellikle karıncaların bir­birleriyle savaşması ve çalışmaları konusunda insanlara benzer garîb-likler üzerinde durmuşlardır. Karıncalardan birbiriyle savaşan grup, yenileni kendi gücünün arasına katmak ve kendi yuvasını kurmakta nasıl kullandığını tesbît etmişlerdir. Bilim ve medeniyyet sahibi mil­letler, her çeşit hayvanın türünü devam ettirmesine özen göstermek­tedirler. Sözgelimi bazı kuşların türlerinin azaldığını görünce, onun yokolmasından korkarak halkın o kuşları avlamasını yasaklamakta­dırlar. Kaldı ki bize göre bu âdetin sünnet-i seniyye'de pekçok delili vardır. Rivayete göre, Hz. Peygamber —Mısır hükümetinin itlaf ekip­lerine benzer şekilde— Medine'deki saldırgan köpeklerin öldürülmesi­ni istemiş ve hattâ bunu emretmişti. Sonra bu emrinden vazgeçerek : Eğer köpekler ümmetler gibi bir ümmet olmamış bulunsalardı, bun­ların hepsinin öldürülmesini emrederdim. Siz onlardan katışıksız si­yah olanını öldürün. İmâm Ahmed ve sünen sahipleri bu hadîsi rivâyet etmişler, Tirmizî de onu sahîh kabul ederek Abdullah îbn MuğafiT-den nakletmiştir. Ahmed ve Müslim'in bir başka hadîsinde ise; katı­şıksız siyah köpeklerin öldürülmesine neden olarak onların şeytân ol­ması belirtilmiştir. Yâni zararlı ve rahatsız edici demektir. Çünkü şey­tân kelimesi lügat bakımından; arsız, çirkin ve hayâsız insan, cin ve hayvana itlâk olunan bir kelimedir. Nitekim Abbasî halîfesi Mansûr, Amr İbn Ubeyd'e bu hadîsin sebebini sorduğunda, o bilememiş. Bu­nun üzerine Mansûr demiş ki: Çünkü, o, yolcuyu ürkütür, dilenciyi korkutur.

«Kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.» âyetinde geçen ( U»_^ ) kelimesi, tefrit anlamına olup birşeyi eksik bırakmak ve kaybolunca-ya kadar yitirmek anlamına gelir. Sıhâh'ta böyle denir. Kâmûs ve Li­san el-Arab'ta da bu mânâ verilmiştir. Abdullah İbn Abbâs, buradaki kitâb kelimesini kitabın anası olarak tefsir etmiş, sonra diğer müfes-sirler de bu kelimeyi kitabın aslı ve bütünü diye yorumlamışlardır. Ve demişlerdir ki: Bu kitâbdan maksad, Levh el-Mahfûz'dur. Levh el-Mah-fûz, gayb âleminden bir yaratık olup Allah Teâlâ ilâhî kanun adı ve­rilen nizâm uyarınca; olmuş ve olacak her şey ile birlikte mahlûkâ-tın miktarım o levhaya kaydetmiştir. Bazı rnüfessirler de buradaki kitâb kelimesini —Ra'd ve Zuhruf sûrelerindeki kitabın anası tabiri­ni de— 'herşeyi kuşatan ilâhî bilgi diye tefsir etmişlerdir. Bu bilgi ki­taba benzetilmiştir, çünkü kitâb gibi tesbît edilmiş bulunmaktadır ve unutulmaktan korunmuş olmaktadır. Bazıları da derler ki: Buradaki kitâbdan maksad Kur'an'dır. Ancak Kur'an'm, kitabın anası olması sahîh olmaz. Çünkü «kitabın anası» ta'bîri, hem Kur'an'ı hem de Al­lah Tealâ'nın diğer kitâblan ile mahlûkâtınm miktarını da ihata eder. Nitekim Zuhruf sûresinde Kur'an zikredildikten sonra : «O, bizim ka-tınuzdaki kitâbm anasmdadır», buyurulmaktadır.

Âyetin anlamı şöyle olmaktadır : Biz kitâbda eksiklik ve ihmâl neti­cesi tesbît etmemiş olduğumuz hiçbir şey bırakmadık. Herşeyi onda say­dık, zikrettik. Veya kitabı herşeyin açıklayıcısı kıldık. Kitâb ile ilâhî kanun veya Levh el-Mahfûz kasdedilirse; âyetteki istiğrakı zahirine hamletmek gerekir. Bununla Kur'an kasdediliyorsa; bunu ifâde eden herşey kavliyle dinin konusunu teşkil eden şeyin kasdedilmiş olması gerekir. Nitekim peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indiril­mesi dinin konusunu teşkil eden şeylerdir ki, bunun da aslı hidâyet­tir. Herşeyin umumiyeti kendine göredir. Yani mânâ peygamberlerin gönderildiği hiçbir hidâyet şekli yoktur ki onu biz kitâbda terk etmiş ve açıklamamış olalım. Onda bu husustaki herşeyi açıkladık. Bu açık­lanan şeyler dinin esâsları, kaideleri, hükümleri ve diğer kurallarıdır. Allah'ın herşeyi insanoğlunun emrine vermesi ve bunun sonucu olarak insanın bedenî ve aklî kuvvetlerini eşyadan yararlanmaya sevk ederek Allah Teâlâ'nm kanun ve sünnetlerine riâyet etmektir. Bu hu­suslarda Kur'an-ı Kerîm, mânâ veya nass olarak açıklamalar getir­miştir. Zooloji gibi bilgi ve inancın mükemmellesmesine götüren ilim­ler vasıtasıyla bizi bu yola sevketmiştir. Biz bu sûrenin başlarında ki­tabın bütün dinî konuları nasıl içerdiğini açıklamıştık...

İnsanlardan bir kısmı da derler ki: Kur'an-ı Kerîm bütün kâi­nat ilimlerini ihtiva etmektedir. Gûyâ Şeyh Muhyiddîn İbn el-Arabî eşeğinden düşmüş ve ayağını kırmış. Halka kendisini kaldırmaları için izin vermemiş. Yere düşeceğini ve ayağının kırılacağını Fatiha sûre­sinden istihraç ettikten sonra kendisini yerden kaldırmalarına izin vermiş. Bu sözü ne Sahabe ne Tabiîn ne de Selef-i Sâlihîn'in bilginle­rinden hiçbirisi söylememiştir. Bunu ancak ölülerin yazdıkları şeyle­rin hepsinin hak olduğunu, akıl kabul etmese de nakil göstermese de, lügat delâlet etmese de bunları kabul etmek gerektiğini söyleyen kim­selerden başkası benimsemez. Hatta Selef-i Sâlihî'nin önderleri derler ki: Kur'an-ı Kerîm nass'm ve mânânın delâleti şeklinde de olsa za­rurî ibâdetlerin teferuâata dâir hükümlerinin hepsini bile içermez.' Kur'an sâdece Rasûlullah'a uymanın gerektiğini belirtir. Bu da Rasû-lullah'ın sünnetinde yer alan herşeyin uyulması gereken esâs olduğu­nu gösterir. Kur'an, kıyâs kaidelerini ve diğer fıkhı kaideleri tesbît eder ve bu sayede bütün fer'î ve cüz'î konulan ihtiva edecek kuralla­rın çıkarılmasını gösterir. Hintli Mesîh Ahmed el-Kâdiyânî gibi bazı­ları halkın Muhyiddîn İbn el^Arabî gibi kişilere mal ederek naklet­tiği hurafelere dayanarak Fâtdha sûresinin tefsirinde kendisinin bek­lenen mesîh olduğuna dâir deliller bulunduğunu söyleme cür*etini gös­termesine neden olmuştur. Bütün bunlar, boş hezeyanlardır. Onun ifâde ettiği en tuhaf şeylerden birisi de Fatiha süresindeki Rahman isminin peygamberlerin hâtemi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem'in gönderilmesine, Rahîm ismi de kendisinin gönderilmesine işa­ret olduğu hezeyanıdır...[12]

 

Canlılardaki Hârikalar

 

Canlılardaki acâib hayatı tedkîk etmek. isteyen herkes için, hay­vanlar açık bir kitab sayılır. Hayvan türlerinin sayısının iki milyonu aştığı tahmîn edilmektedir. Buna rağmen, bugüne kadar bunlann an­cak çok az bir kısmı araştırıl abilmiştir. Bu çok az kısmın tetkiki bile, onu yaratıp şekillendiren Allah'ın varlığına apaçık delildir.

Hayvanların sindirim sistemleri yaşadıkları ortamın şartlarına ve bulduğu gıdalara göre, çok farklı biçimler almıştır. Meselâ; sindirim sisteminin ilki olan ağız, gördüğü vazifeye uygun bir keyfiyet alarak adeta yaratıcının azametini dile getirmektedir.

Arslanlar, kaplanlar, kurtlar, sansarlar ve çölde yaşayıp avlanarak beslenmek durumunda olan bütün yırtıcı hayvanların ağızlan kuvvetli ve sağlam bir yapıdadır. Zira bu hayvanların avlarına hücum etmeleri, onları keskin ve kuvvetli dişleriyle yakalamaları zorunludur.

Aynı şekilde, avına hücum ederken adalelerini de kullanmak zo­runda bulunduğundan, ayaklan kuvvetli adaleler, keskin tırnak ve pençelerle teçhiz edilmiştir. Mideleri de et ve kemikleri sindirici asitler ve mayiler ihtiva etmektedir.

Bazı hayvanlar meralarda yaşar. İnsanlar tarafından güdülen bu hayvanların gıdalarının esâsını bitkiler teşkil eder. Koyun ve keçi bu hayvanlann başlıcalarmdandır. Bunların hazım sistemleri de çevreye mütenâsib olarak pekleşmiştir. Ağızları nisbeten geniştir. Parçalayıcı ve kuvvetli köpek ve azı dişleri yoktur. Fakat kesici dişleri oldukça gelişmiştir. Kuru otları ve bitkileri sür'atle keserler. Yutma kabiliyet­leri fazladır.

İlim diyor ki; geviş getirme ameliyesi, bu nevi hayvanlar için za­ruri ve hayatîdir. Çünkü onların sindirimi güçtür. Bütün hücreleri selü­lozla kaplı bulunduğundan sindirimi için hayvanın uzun bir zamana ihtiyâcı vardır. Eğer geviş getirmez ve midesinde husûsî deposu bulun­mazsa, vaktinin uzun bir kısmını, hemen hemen bütün gününü otla­makla geçirmesi lâzım gelir. Bu vesile ile adaleleri de uzun süre otla­ma ve sindirimi için çalışmaya katılmalıdır. Sür'atle yemesi, depola­ması, bir miktar ekşimeden sonra iade edilmesi, ezmek, öğütmek ve yutmak imkânı verir. Hayvanın çalışmasını, gıdâlanmasmı ve yediğini iyice Sindirmesini sağlar.

Kuşlann hazım organları diğer hayvanlann hazım organlarından tamamen farklıdır. Kuşların sindirim organlan yaşayış şartlanna uy­gun tarzda halk edilmiştir. Aynca bedîî bir güzellik arzetmektedir. Her kuşun baş kısmında gaga adını verdiğimiz dişsiz bir kısım öne doğru uzanır. Diğer hayvanlardaki ağız, dudak ve diş yerine kâim olur. Ve beslenmesini te'nıîn eder. Umumiyetle kuşlar gıdâlannı çiğnemeden yu­tarlar. Her kuşun gagası, beslenme şartlanna uygun biçimde geliş­miştir.

Baykuş ve delice (dölengeç) kuşu gibi .parçalayıcı kuşlar, etleri ezebilmek için çengel biçiminde, eğik ve keskin kuvvetli gagalara sa­hiptir.

Kaz ve ördeklerin ise geniş, enli ve kepçe gibi yaygın gagaları bu­lunur. Çamur ve suda gıdalarını araştırmaya müsaittir. Gaganın iki yanında testere gibi kuru otları kesmeye yarayacak dişleri vardır.

Tavuk, güvercin ve yerden tane toplayan diğer kuşların gagalan ise kısadır. Halbuki martının oldukça uzundur. Aşağı kısmında da balıkçı ağı gibi irice bir torba uzanır. Zîrâ martının aslî gıdası balıktır.

Çavuş kuşunun gagaları da uzunca ve eğikçedir. Çoğunlukla toprak altında bulunan haşere ve kurtçukları arayıp çıkarmaya müsait bir tarz­da yaratılmıştır.

Modern ilim diyor ki; her kuşun besinini, gagasına dikkatle bak­mak suretiyle anlamak mümkündür.

Kuşların sindirim sistemlerinin diğer kısımları da cidden acâibdir. Kuşlarda diş olmadığı için, yemek hazmettiren kursak ve taşlık ya­ratılmıştır. Kuş, sert maddeleri ve küçük taşları da alır ve bu taşlık sayesinde sindirir.

İlmî çalışmalar, kuşların rahatlıkla uçabilmeleri için kemiklerinin ince ve içi hava ile dolu olduğunu ortaya koymuştur.

Bizi ilâhî kuvvetle yüzyüze getiren bir araştırma da, hayvanların ayaklarında müşahede ettiğimiz ilâhî hilkat eserleridir.

Nitelikleri, yürümek ve yük taşımak olan at ve eşek gibi hayvan­ların, sür'atle hareket edebilmeleri için ayaklarının kuvvetli olduğunu görüyoruz. Aynı şekilde çok yürüdüğünden ayağında koruyucu sert bir tırnak bulunmaktadır.

Sığır ve manda cinsinin ayaklan ise kısa ve güçlüdür. Sert ve ikiye aynlmış bir çatal tırnakla sona erer ki, yumuşak tarlalarda yü­rümesi mümkün olsun. Halbuki devenin ayaklan, altında yumuşak ve kaim yastıkları bulunan yank tırnaklarla son buluyor ki, bu ayağının kuma batmasını engelliyor. Develerin ayaklannın üstünde yürürken taş ve kumlardan koruyacak sert deriden bağlar bulunur.

Kuşların ayakları da aynı şekilde tabiatın durumuna ve şartlarına göre değişmektedir. Meselâ; et yiyen kuşların ayaklan kuvvetli olduğu gibi pençeleri de serttir. Bu pençeler, meselâ, doğan, kerkenez, baykuş ve delice gibi kuşlarda, avlarını yakalayabilmelerine imkân verecek tarzda şekillendirilmiştir.

Tavuk ve güvercin gibi tane yiyen kuşlarda ise, ayaklann toprağı eşelemek için kavisli tırnaklara sahlb olduğu görülür.

Gıdalarını suda aramak durumunda olanların parmak aralannda bir deri perdesi vardır ki, yüzerken onu kanat gibi kullanmaktadırlar.

Hayvanlann yaşadıkları ortama uyabilmelerinin en açık delille­rinden birisi de, beslenmek için uzun müddet suda kalmak zorunda olan kuşlann, tüylerinin suda uzun müddet ıslanmayacak şekilde meydana getirilmiş olmasıdır. Böylece bu kuşlar suyun soğukluğunu his­setmemekte ve vücutlarına ıslaklık ulaşmamaktadır.

Yine hayvanların yaşadıkları ortama göre şekillenmesine en bariz delil de büyük yılanlarda müşahede edilen husustur ki, yılanların ağzı­nın arka tarafında engel yoktur. Böylece ağız yeterince genişleyip, bü­yüklüğüne bakmaksızın avım yutabilir.

Bazı canlılarda bulunan ve gıdasında kullandığı enteresan metod-lar, belki de gelecek misâllerde görüleceği gibi yaratıcı kudretteki garib kuvvet için büyük bir şâhiddir.

Tabiî tarih âlimlerinin araştırma mevzularının çoğunda şâhid ol­dukları ve zikrettikleri gagaların en acâibi, Yeni Zelanda kargalarının gagalandır. Çünkü, dişinin gagaları erkeğinkinden büyük bir farkla ayrılır. Erkeğinki; sert, sağlam, uzunca ve eğridir. Halbuki dişisinin gagası uzun, kıllı ve eğridir. Erkeği kurtlanmış ağaca kuvvetli gaga­sıyla vurup kurdun bulunduğu yere kadar gelir. O zaman dişisi uzun ve eğri gagasını uzatıp, içindeki kurtçuğu çıkarır, eşit olarak bölüşürler.

Ya'sub : Bir nevi kuş adıdır ki, çekirgeden küçük veya büyük olur. Kelebek nevindendir.

Çekirgeye benzeyen Ya'sub, sivrisineklerle beslenir. Ya'sub ve siv­risinek, çok hızlı uçmakla meşhurdurlar. Ya'sub'un ağzı yeryüzündeki .ağızların en acâibidir. Ağız, her tarafa hareket edebilecek bir şekilde mafsallardan meydana gelmiştir. Bu tuhaf yaratılışıyla Ya'sub, yeşil otlar arasında, su birikintileri üzerinde durur. Aniden ağzını açarak sür'atle geriye çevirir. Ve otlar üzerinde olan sivrisinekleri bir anda yu-tuverir. İşte Halik Teâlâ'nm hikmeti.

Vücûduna oranla tüm canlılar arasında en uzun dile sahip olanı kurbağadır. Dili, vücudunun yarısı uzunluğundadır. Dilinin üzerinde sinekleri yakalayabilmesi için yapışkan maddeler mevcûddur. Dili, in­san dilinin aksine, önden bağlı, arkadan ise serbesttir.

Kurbağa, sinek kendisine yaklaşmcaya kadar bekler. Sonra temel gıdasını teşkil eden sinekleri yapıştırıp yutmak için dilini uzatır.

Kurbağada müşahede edilen bir acâiblik de şudur : Kafasını hare­ket ettirip etrafını görebilmesi için müsait boynu olmadığından, her tarafa hareket eden, bariz iki göze mâlik bulunmaktadır.

Ahtapot; adaleleri olmayan bir hayvandır. Pençe ve tırnaklarından mahrumdur. Gaga veya dişleri de mevcûd değildir. Buna rağmen, avına yaklaştığında, onu mutlaka öldürür. Hattâ bu avı bizzat insan dahi olabilir.

Ahtapotun bizzat şekli, onun yaratılışmdaki i'câza kâfl bir delil sayılır.

Ahtapot, kaygan ve elâstikî bir et yığınıdır. Canlı olduğunu dü­şünmek mümkün değildir. Avı kendisine yaklaştığında, bir anda bu yığın açılır. Sekiz koldan meydana gelmiştir. Her kolda iki sıra halinde ağızlar bulunur. Her sıra üzerinde yirmibeş adet kan emici borusu var­dır. Böylece ahtapotun kan emici boru sayısı dörtyüze varmaktadır.

Avının kuvvet derecesine göre, bu kollarından birkaçını sarar. En kuvvetlisinde ise beşi birden sarılır. Geri kalanlanyla da avını bağlı tutmak için bir kayaya sarılır. Ağızlarında bulunan kan emici borular avın vücûduna saplanır.

Bu hareket, ahtapotun, avının kanını emip geri kalan kısmım atması için kısa bir manevradan başka birşey değildir.

Garibtir ki, ahtapotun bu kollarının kesilmesi, kaygan ve elâstikî olması sebebi ile mümkün değildir. Böylece bütün silâhlardan çok daha emniyetlidir.

Uzak Doğu'nun bazı denizlerinde avcı balığı denilen bir balık çe­şidi bulunur. Bu balık gayet muhkem cihazı ile avladığı haşerelerle beslenir. Boğazının üst kısmında derince bir kanal mevcûddur. Ağzını kapatıp bastırdığında yay gibi bir şerid yukarlara doğru çıkar.

Su kenarlarındaki bitkiler üzerinde bir haşere gördüğünde, onun üzerine tazyikli su fışkırtır. Haşereler su damlaları ile beraber aşağıda bekleyen balığın açık ağzına düşer.

Hayvanlarda teneffüs cihazı da, hazım cihazı gibi yaşadığı orta­mın şartlarıyla mütenâsib olarak değişmektedir.

Karada yaşayan hayvanlarda, çalışması bakımından insanlarınki­ne benzeyen akciğer mevcûddur. Karbondioksit ile oksijen değişimini te'mîn eden ameliye için gerekli olan herşey bu nevi hayvanlarda vardır.

Hem karada, hem de suda yaşayan hayvanlarda ise, karada iken gereken akciğer vardır. Suda iken de balıklarda olduğu gibi suda kul­landıkları solungaçları bulunur. Bunlar sudan oksijen te'mîn eden acâib cihazlardır.

Teneffüs cihazlarının en acâibi, ciğer veya solungaca sahib olma­yan kurtçuklarda bulunur. Bu kurtçukların solunumu sâdece cildinin üzerinde bulunan açık borucuklardan (trake) yaptığını görürsünüz.

Bugün ilmin tesbît ettiği verilere göre, memeli hayvanların büyük ekseriyeti keskin koku alma hâssasıyla temayüz etmektedir. Görme hâssası ise aksine çok zayıftır. Halbuki kuşlar bunun zıddına, keskin görme ve koku alma hâssasına maliktirler. Bunun sebebi şudur.

Memeli hayvanlar, yerdeki gıdaları ancak koku alma hâssasıyla. anlayıp te'mîn ediyorlar. Halbuki kuşlar, uçarken yüksekten yerdeki gıdasını bulmak için keskin bir görme kuvvetine sahib olmalıdır.

Tabiat tarihi âlimlerinin yaptıkları araştırmalar isbât etmiştir ki; her hayvan, içinde yaşadığı şartlara uygun bazı duygularla teçhiz edil­miştir. Böylece hayatta müşahede edilen garib tedbirler; ilmin, yara­tıcının azameti ve yaratılışının itiraftan kendisini alamadığı bu tedbir ve duygulan veren güçlü bir kudretin varlığında hiç bir şüphe bıra­kamaz. İşte bazı örnekler:

Balığın çok enteresan bir duyu organı vardır. Bu hâssa, denizin karanlık derinliklerinde taş ve engellere çarpmamasını sağlar. Âlimler bu hususu araştırırken balıkların her tarafında bulunan yüzgeçlerin bu vazifeyi yaptığı neticesine varmışlardır. Bunların mikroskopla ince­lenmesinde de, ince ve korkunç derecede hassas organlar oldukları mü­şahede edilmiştir. Balıklar, bir kaya veya herhangi bir engele yaklaş­tığında bu organlar, engele çarpması sonunda suda meydana gelen değişikliği, hafif bir dalgalanma bile olsa hisseder ve ona göre yolunu değiştirir.

Âlimler, yarasanın bina ve ağaçlara çarpmaktan nasıl korunduğu hususunda hayrete düşmüşlerdir. Çünkü yarasa, görüş kudretinin az­lığına, geceleyin hiç bir ziya olmadığı zamanda ve gecenin zifirî karan­lığında maniaların görünmediği yerlerde uçar.

İtalyan âlimi Spalanzanî, yarasanın bu gücünü şu güzel deneyle gerçekleştirmiştir:

Spalanzanî, bir odanın tavanında çok sayıda ip sarkıtmış, bunlara hafif bir temasla ses çıkaran ziller asmıştır. Sonra odayı tâm manâ­sıyla karartıp, içine bir yarasa bırakmıştır. Yarasa defalarca içeride dolaşmasrna rağmen zillerin hiç biri ses çıkarmamış; yani yarasa İplere çarpmamıştır.

Bunun sebebini şöyle izah ediyorlar:

Yarasanın derisi bildiğimiz deri nevilerinin en incesidir. Bu sayede, herhangi bir engelle karşılaştığı zaman, havanın sıkışma durumunu hissetmesi mümkündür.

Son senelerde ortaya atılan bir nazariyeye göre, yarasa, ültra tit­reşimle bazı sesler yayıyor ve bu titreşimler bir engele çarpınca yankı halinde geri geliyor, böylece yarasa engeli hissediyor.

Birşeyi görmeden bilmesi ise, doğrudan doğruya atom asrının hâ­rika buluşlarından olan radar nazariyesine benzer.

Düşün ki, asrımız âlimlerinin, dünyayı hayrette bırakan bu kor­kunç keşifleri, yarasada bundan milyonlarca sene önceden beri mev-cûddur.

Hayvanlarda hayatı idâme ettiren tedbîrlerin en garîblerinden biri de arı kurtlarında müşahede ettiğimiz şeklidir.

Küçük kurtçuk doğarken, çok hareketli olabilecek şekilde altı ayağa mâliktir. Bu hareketi sayesinde bir çiçeğe yerleşip arıyı bekle­meye başlar. Arıyı gördüğü anda üzerine sıçrar. Ve an peteği yapıp, bal ve yumurtasını bırakana kadar sırtında kalır. Daha sonra arıyı bırakır. Yumurtasını yer ve balın üzerinde beslenerek yaşar. Bu andan itibaren kurtçuğu, ayaklarını gizlemiş, ayaksız ve bal içinde ince ve beyaz bir kütle olarak görürüz.;.

Bir takım tavşan yavruları, (Levran) kendilerini korumak için çok garîb bir taktik kullanırlar. Meselâ; bir tehlike ânında; hayvan bazı husûsî organlarını hareket ettirir ve kuyruğunu vücûdundan ayı­rarak düşürür. Bu kuyruk, yerde bir saat kadar hareket eder. Bu ha­reketi ve rengi ile kendisine hücum eden insan veya hayvanın dikka­tini üzerine çeker, sonra da fırsatım bulup kaçar.

Bir müddet sonra kuyruğu yeniden meydana gelir.

Su ve gıdanın kıt bulunduğu çölde yaşayan bu hayvan, gıdasını ve suyunu uzun bir zaman hörgücünde nasıl depo etmektedir. Bu onun kudreti ile mi olmaktadır? Ayrıca "bütün hayvanları kendine boyun eğ­diren insanın, yediğini depolaması mümkün müdür?

Yine develerin gözleri etrafında bulunan ve çölde kum fırtınaları­na karşı bir ağ gibi tozlardan koruyan uzun kirpiklerine dikkat ettiniz mi? Deve, bu kirpikleri sayesinde normal olarak görür. Biz gözümüzü korumak için kapatmak mecburiyetinde kaldığımız halde, o bu ihti­yâcı hissetmez bile. Devenin »burnu da çöl hayatına uygun şekilde ya­ratılmıştır. Fırtınalar eserken bile açılıp kapanacak bir şekil almıştır. Üst dudağımn niçin yarık olduğunu biliyor musunuz? Zooloji ilmi, çoğu zaman dikensi olan çöl bitkilerini yiyebilmesi için üst dudağının yarık olması gerektiğini söylüyor.

Ayakların çatal veya tek tırnaklı olmak yerine yastıklı bir biçimde olması ise kumlara batmaması içindir.[13]

 

 

40  — De ki: Bana haber verir inisiniz, eğer üzerinize Allah'ın azabı gelse veya size kıyamet gelirse Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer sâdıklardan iseniz.

41  — Hayır, ancak O'nu çağırırsınız da; isterse çağır-dığmz şeyi giderir ve siz de şirk koştuğunuz eşleri unutur­sunuz.

42  — Andolsun ki; Biz, senden önceki ümmetlere de peygamberler gönderdik. Yalvarsmlar diye, onları darlık ve sıkıntıya soktuk.

43  — Onlar, hiç değilse kendilerine bir azabımız gel­diği zaman; yalvarmalı değiller miydi? Faka  kalbleri katı­laşmış, şeytân da onlara yaptıklarını süsleyip püslemişti.

44  — Onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unutun­ca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları, ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldı­lar.

45  — Ve böylece zulmedenler güruhunun kökü kesil­mişti. Hamd âlemlerin Rabbı olan Allah'a mahsûstur.

 

Allah'ın Azabı Gelip Çattığında

 

Allah Teâlâ, kendisinin dilediğini yapan, yaratıkları hakkında di­lediği şekilde tasarrufda bulunan olduğunu; O'nun hükmünü değiş­tirecek hiçbir şey olmadığını, yaratıklarından O'nun hükmünü çevir­meye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceğini, O'nun tek ve ortağı olma­dığını, kendisinden bir şey istenildiğinde dilediğine icabet ettiğini ha­ber vermektedir. Bunun içindir ki burada: «De ki: Bana haber verir misiniz, eğer üzerinize Allah'ın azabı gelse, veya size kıyamet gelirse, Allah'tan başkasını mı çağırırsınız? Eğer sâdıklardan iseniz.» buyur­maktadır. O'ndan başka hiç kimsenin bunu defetmeye gücü yetmeye­ceğini bildiğinizden dolayı başkasını çağırmazsınız. Bunun için: «(Onunla birlikte ilâhlar edinmenizde) eğer sâdıklardan iseniz. Hayır, ancak onu çağırırsınız da isterse çağırdığınız şeyi giderir ve siz de şirk koştuğunuz şeyleri unutursunuz.» buyurmuştur. Zaruret zamanı O'n­dan başka hiç kimseyi çağırmazsınız. Ve putlarınız, Allah'a koştuğunuz eşler yokoluverir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulmuştur: «Denizde size Mr sıkıntı dokununca yalvardıklarınızm hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır.»  (îsrâ, 67).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Andolsun ki; Biz, senden önceki üm­metlere de peygamberler gönderdik. Yalvarsınlar (Allah'a duâ etsin­ler ve O'na boyun eğsinler.) diye, onları darlık (fakirlik ve geçim dar­lığına) soktuk. Onlar hiç değilse kendilerine bir azabımız geldiği (on­ları bununla imtihan ettiğimiz) zaman; (Bize) yalvarmalı (ve Bize sarılmalı) değiller miydi? Fakat kalbleri (incelme ve boyun eğme ye­rine) katılaşmış, şeytân da onlara yaptıklarını (şirk koşma ve günâhla­rını) süsleyip püslemişti. Onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unu­tunca; (yüz çevirince, unutmuş görününce ve arkalarına atınca) Biz de kendilerine her şeyin (seçtikleri her şeyden rızık) kapılarını açtık. (Bu, Allah Teâlâ tarafından onların küfürlerini bir arttırma ve onlara bir mühlet verme idi. Allah'ın hilesinden yine Allah'a sığınırız.) Niha­yet kendilerine verilen (mallar, çocuklar ve rızıklar) yüzünden sevinin­ce; onları, ansızın (gaflet halinde) yakaladık ve bütün (hayır) ümit­lerinden mahrum kaldılar  (ümitlerini kestiler).»

Hasan el-Basrî der ki: Allah kimin rızkım genişletir de kendisi­nin imtihan edildiğini görmezse; onun sıhhatli bir görüşü yoktur. Allah kimin rızkını daraltır da o kişi kendisine yardım edildiğini görmezse; onun da sıhhatli bir görüş ve aklı yoktur. Sonra Hasan el-Basrî: «On­lar kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen yüzünden sevinince; onları   ansızın  yakaladık  ve  bütün  ümitlerinden mahrum kaldılar.» âyetini okuyup: Kâ'be'nin Rabbma yemîn ederim ki; istedikleri ken­dilerine verilip te sonra geri alman kavim, hileleri karşılığında cezaya uğratılmıştır, demiş.

Yine İbn Ebu Hâtim'in rivayetine göre; Katade şöyle demiştir : Bir kavim Allah'ın enirine karşı gelmişti. Allah Teâlâ bir kavmi ancak on­ların sarhoşluğu, gafleti ve nimet içinde oldukları zamanda alıp yaka-layıverir. Allah'ın nimeti ile gururlanmayınız. Allah'ın nimeti ile an­cak günahkâr kavimler gururlanır.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Yahya İbn Ğıylân'm... Ukbe İbn Âmir'-den rivayetine göre; Allah Rasûlü: Günâhlarına rağmen Allah Teâlâ'-nın bir kula arzulayıp istediği şeyleri verdiğini görürsen; bil ki bu, onun günâhlarını arttırmaktır, buyurup «Onlar kendilerine hatırlatılan şey­leri unutunca, Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince' onları ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» âyetini okudular. Hadîsi îbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Harmele ye İbn Lehîa kanalıyla... Ukbe İbn Âmir'den rivayet etmişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ubâde İbn Sâmit'ten riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyururdu : Allah Teâlâ bir kav­min kalmasını veya gelişmesini dilerse; .onlara* adalet ve iffet verir. Bir kavmin de kökünün kesilmesini dilerse; onlara ihanet kapısını açar.

Allah Teâlâ : «Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevi­nince; onları yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.» de­dikten sonra «Ve -böylece -zulmedenler güruhunun kökü kesilmişti. Hamd âlemlerin Rabbı, olan Allah'a mahsûstur.» buyuruyor.[14]

 

46 — De ki: Bana haber verir misiniz; eğer Allah ku­lağınızı, gözlerinizi alır ve kalblerinizin üstüne mühür vurursa; Allah'tan başka onları size getirecek ilâh kimdir? Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz da sonra onlar yüz çe­viriyorlar.

47  — De kî;: Bana haber verir misiniz; Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse; zâlimler güruhundan baş­ka kimse helake uğratılmış olur mu?

48  — Biz, peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Öyleyse her kim ki inanır ve ıslâh eder­se; artık onlar için korku yoktur. Ve onlar üzülecek de değillerdir.

49  — Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fâsıklık eder olmalarından dolayı âzâb dokunacaktır.

 

Peygamberler Ancak Uyarıcı ve Müjdecidirler

 

Allah Teâlâ elçisi (s.a.) ne kitabına karşı çıkıp yalanlayanlara; «Bana haber verir misiniz; eğer Allah kulağınızı, gözlerinizi (size ver­diği gibi) alırsa...» demesini emreder. Zîrâ «Sizi yaratan ve sizin için kulaklar, gözler ve kalbler vareden O'dur.»  (Mülk, 33).

Bunun, onlardan meşru' faydalanma İle istifâdenin men'edüme-sinden ibaret olması da mümkündür. Bunun içindir ki: «Kalblerini-zin üstüne mühür vurursa.» buyurmuştur. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Kulak ve gözlere hükmeden kimdir?» (Yûnus, 31), «Hem bilin ki, Allah şüphesiz kişi ile kalbi arasına girer.» (Enfâl, 24).

Allah Teâlâ : «Allah'tan başka onları size getirecek ilâh kimdir?» buyuruyor ki, Allah Teâlâ bunları sizden soyup aldığında, size bunları geri vermeye Allah'tan başka güç yetirecek birisi var mıdır? Hayır, Allah'tan başka hiç kimse buna güç yetiremez. Bunun içindir ki; «Bak, âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.» buyurmuştur. Yani Allah'tan başka ilâh olmadığına, O'nun dışında ibâdet ettiklerinin bâtıl ve sapıklık olduğuna delâlet etmek üzere bunları beyân ediyor, açıklıyor ve tefsir ediyoruz. «Sonra onlar yüz çeviriyor.».Bu açıklama ile beraber onlar haktan yüz çeviriyorlar ve insanları, ona uymaktan men'ediyorlar.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Bana haber verir misiniz; AJlah'ın azabı size (siz onu hissetmeden) ansızın veya açıkça gelirse, zâlimler güruhundan başka kimse helake uğratılmış olur mu?» Allah'a şirk koşmaları yüzünden sâdece zâlimleri kuşatmış olur ve şeriki olmaksızm Allah'a ibadet etmiş olanlar ise kurtulurlar. Onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir. Nitekim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «îmân edenler; îmânlarını zulüm ile bulaştırmayanlar, işte onlara emniyet vardır.»  (En'âm, 82) buyurmuştur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Biz, peygamberleri ancak (Allah'ın îmân eden kullarına hayırları) müjdeleyici ve (Allah'ı inkâr edenleri de musibetler ve cezalarla) uyarıcı olarak göndeririz. Öyleyse her kim (kalbi onların getirdiklerine) inanır ve (onlara uyması ile işlerini) ıs­lâh ederse; artık onlar için (İlerde başlarına gelecek şeyler hususunda) korku yoktur ve onlar (geçenlere ve dünya işlerinden arkalarında bı­raktıklarına) üzülecek de değillerdir.» Zîrâ onların arkada bıraktıkla­rının velîsi, terkettiklerinin koruyucusu da Allah'tır.

Allah Teâlâ: ((Âyetlerimizi yalanlayanlara ise fâsıklık eder olma­larından dolayı azâb dokunacaktır.» buyuruyor ki, peygamberlerin ge­tirdiklerini inkâr etmeleri, Allah'ın emirlerinden ve itâatından çıkma­ları, haramlarını ve yasaklarını işlemeleri ve haramlarına dalmaları yüzünden azâb onları yakalayacaktır.[15]

 

50 — De ki: Size, Allah'ın hazîneleri benim yanımda-dır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Ve size bir melek

olduğumu da söylemiyorum. Ben; bana vahyolunandan başkasına uymam. De ki: Hiç görenle görmeyen bir olur mu? Hiç düşünmüyor musunuz?

51— Rablarına toplanacaklarından korkanları, sen onunla uyar. O'ndan başka bir dost ve şefâatçüları yoktur. Umulur ki sakınalar.

52  — Sabah akşam Rablarına, rızâsını dileyerek dua edenleri kovma. Onların hesabından sana bir şey yoktur, senin hesabından onlara bir şey yoktur ki onları kovasın da zâlimlerden olasın.

53  — Biz, böylece onların bir kısmını bir kısmıyla de­nedik ki: Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti? desinler. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?

54  — Âyetlerimize îmân edenler, sana geldiklerinde de ki: Selâm size. Rabbmız rahmeti kendi üzerine yazdı. İçinizden her kim ki; bilmeyerek bir fenalık yapar da ar­kasından tevbe eder ve ıslâh ederse; şüphesiz O, Ğafûr'-dur, Rahîm'dir.

 

Allah'ın Hazîneleri Benim Yanımda Değildir

 

Allah Teâlâ, elçisi (s.a.) ne şöyle emrediyor : «De ki: Size, Allah'ın hazîneleri benim yanımdadır, demiyorum.» Ben onlara sahip değilim. Onlarda tasarruf eden de değilim. «Ben gaybı da bilmem.» Ben demi­yorum ki gaybi biliyorum. Bu, ancak Allah'ın indindendir. Allah'ın beni muttali' kıldıkları dışında gaybdan hiçbir şeye muttali' değilim. «Ve size bir melek olduğumu da söylemiyorum.)) Ben, melek olduğumu ileri sürmüyorum. Ben, ancak bir beşerim. Allah Teâlâ tarafından bana vahyolunuyor. Allah beni bununla şereflendirip bununla bana nimet vermiştir. «Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam.» Ondan ne bir karış ne de daha az olmak üzere çıkacak değilim. «De ki: Hiç görenle görmeyen bir olur mu?» Hakk'a uyup ona ileten ile, ondan sapan ve ona boyam eğmeyen bir olur mu? «Hiç düşünmüyor musu­nuz?» Bu, Allah Teâlâ'mn şu sözü gibidir: «Sana Rabbından indirile­nin gerçek olduğunu bilen, hiç kör gibi midir? Ancak akıl sahipleri ibret ahrlar.»  (Ra'd, 19).

Allah Teâlâ : «Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onun­la uyar. O'ndan başka bir dost ve şefaatçıları yoktur.» Ey Muhamnıed sen bu Kur'an ile : «Rablarmdan korkarak titreyenler» i (Mü'mi-nûn, 57), «Rablarmdan korkan ve kötü hesâbtan ürkenler» i (Ra'd, 21) uyar.

«(Kıyamet günü) Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar. (O gün) senin onlar için dilemiş olduğun azâb hususun­da) bir dost (bir yakınları) ve şefâatçılan yoktur. Umulur ki sakına-lar.» Allah'tan başka hiçbir hâkimin bulunmayacağı o günle onları uyar. «Umulur ki sakınalar.» Ve bu dünyada kıyamet günü kendilerini Allah'ın azabından kurtaracak, onlar için sevabı kat kat arttırılacak ameller işleyeler.

Allah Teâlâ : «Sabah akşam Rablarına, rızasını dileyerek dua eden­leri kovma.» buyuruyor. Bu sıfatla muttasıf olanları kendinden uzak­laştırma. Bilakis onları, birlikte oturduğun yakın dostlarından kıl. Ni­tekim başka bir ayette de Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Bizi anmasını unutturduğumuz, hevâ ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere bo­yun eğme.»  (Kehf, 28).

Allah Teâlâ: «Sabah akşam Rablarına (ibâdet edip) dua eden­ler...» buyurmaktadır. Saîd îbn el-Müseyyeb, Mücâhid, Hasan ve Ka-tâde bununla farz namazların kasdedüdiğini söylemişlerdir. Bu, «Rab-bmız; Bana kulluk edin ki, size karşılığını vereyim (kabul edeyim) bu­yurdu.» (Ğâfir, 60) âyeti gibidir.

Allah Teâlâ : «Rablannın rızâsını dileyerek...» buyurmaktadır ki; onlar, bu amelleri ile yüce Allah'ın rızâsını dilerler. Onlar, işlemiş ol­dukları ibâdet ve tâatlarda ihlâs sahibidirler.

Allah Teâlâ : «Onların hesabından sana bir şey yoktur. Senin he­sabından da onlara bir şey yoktur.» buyuruyor ki Nûh (a.s.) da ((Alçak ve hakîr kimseler sana uymuşken biz sana îmân mı edeceğiz?» diyen­lere cevaben şöyle demişti: «Onların yapmakta oldukları şeyler hak­kında bir bilgim yoktur. Onların hesabı ancak Rabbıma aittir. Keski düşünseniz.» (Şuarâ, 112-113). Onların hesabı ancak Allah'a aittir. Benim hesabımdan onlara 'birşey olmadığı gibi, onların hesabından da bana bir şey yoktur. «Ki onları kovasın da zâlimlerden olasın.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Esbât İtan Muhammed'in... îbn Mes'ûd'-dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kureyş'den bir grup Allah Ra-sûlü (s.a.) ne uğramıştı. Onun yanında Habbâb, İbn Eret Suheyb er-Rûmî, Bilâl el-Habeşî ve Ammâr İbn Yâsir vardı. Ey Muhammed, bun­lardan hoşnûd oldun mu? dediler de onların hakkında «Rablarına top­lanacaklarından korkanları sen onunla uyar... Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» âyetleri nazil oldu.

Hadîsi İbn Cerîr, Eş'as kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan şöyle rivayet eder :   «Allah Rasûlü  (s.a.) nün yanında Suheyb, Bilâl, Ammâr, Habbab ve müslümanlann zayıflarından diğerleri varken ona, Kureyş'ten bir grup uğradı: Ey' Muhammed, kavminden bunlara mı razı oldun? Aramızdan Allah'ın kendilerine nimet verdikleri bunlar mı? Biz, -bun­lara mı uyacağız? Onları yanından kov. Onları kovduğun takdirde belki sana uyabiliriz, dediler de : «Sabah akşam Rablarına, rızasını di­leyerek duâ edenleri kovma...» ve «Biz böylece onların bir kısmını bir kısmıyla denedik...» âyetleri nazil oldu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd İbn Yahya İbn Saîd el-Kat-tân'ın... Habbâb'dan rivayetine göre «Sabah akşam Rablanna, rızâ­sını dileyerek duâ edenleri kovma.» âyeti hakıknda o, şöyle demiştir: Akra' îbn Habis et-Temîmî ve Uyeyne İbn Hısn el-Fezarî geldiler. Allah Rasûlü (s.a,) nü Suheyb, Bilâl, Ammâr ve Habbâb ile müslümanlann zayıflarından bir grup içinde oturur buldular. Onları Hz. Peygamber (s.a.) in etrafında görünce, küçümsediler. Allah Rasûlü'ne gelip onunla başbaşa oturarak dediler ki: «Biz, bize ayrı bir oturma yeri yapmanı istiyoruz. Araplar bizim üstünlüğümüzü biliyor. Arap elçileri sana ge­liyorlar. Arapların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanıyoruz. Biz sana geldiğimizde onları bizden ayrı oturt. Biz bitirince onlarla di­lediğin kadar otur. Allah Rasûlü -bu isteğe pekiyi, dedi. Onlar: Bunu bize bir mektup olarak yaz, dediler. Allah Rasûlü bir sayfa ile yazmak üzere Hz. Ali'nin gelmesini istedi. Biz, bir köşede oturuyorduk. Cibril gelerek: «Sabah akşam Rablanna rızâsını dileyerek duâ edenleri kov­ma...» dedi. Allah Rasûlü (s.a.) sayfayı atarak bizi çağırdı ve biz de onun yanına geldik. Hadîsi Esbât kanalıyla tbn Cerîr rivayet etmiştir. Ancak bu hadîs garîbtir. Zırâ âyet mekkî olup, Akra' îbn Habis ve Uyeyne ancak hicretten bir süre sonra müslüman olmuşlardır.

Süfyân es-Sevrî Mikdâm İbn Şüreyh kanalıyla... Sa'd'dan rivayet ediyor ki; o, şöyle demiştir: Bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.) in ashabın­dan altı kişi hakkında nazil olmuştur. İbn Mes'ûd onlardandır. Biz Hz. Peygamber (s.a.) e koşar, ona yakın olur ve ondan dinlerdik. Kureyş : Bunları bizden yakın tutuyor, dediler de: «Sabah akşam Rablanna, rızâsını dileyerek duâ edenleri kovma.» âyeti nazil oldu. Müstedrek'in­de hadîsi Hâkim de Süfyân kanalıyla rivayet etmiş ve Buhârî ile Müs­lim'in şartlarına uygundur, demiştir. Hadîsi tbn Hibbân da Sahîh'inde Mikdâm İbn Şüreyh kanalıyla tahrîc etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Biz böylece onların bir kısmını bir kıs­mıyla denedik (imtihan etik) ki; Aramızdan Allah bunlara mı lütfet­ti? desinler.» Peygamberliğin başlangıcında Allah Rasûlü (s.a.) ne tâbi olanların çoğunluğu kadın, erkek, köle ve cariyelerden insanlann en zayıflan idi. Eşraftan çok az kişi ona tâbi olmuştu. Nitekim Nûh (a.s.) un kavmi ona şöyle demişti: «İçimizde sadece ayak takımının, başlangıçta düşünmeden sana uydukları gözümüzün önündedir.» (Hûd, 27). Rûm kralı Heraklius da Eıbu Süfyân'a: Ona insanların zaafları mı yoksa eşrafı mı tâbi oldu? diye sormuş; onun Bilâkis zayıflan, cevâbı üzerine de : Onlar peygamberlerin tâbileridir. (Onlar peygamberlere uyanlardır.) demişti.

Kureyş müşrikleri, zayıflardan Hz, Peygambere îmân edenlerle alay ediyor ve onlardan güç yetirebildiklerine işkence ediyorlardı. On­lar diyorlardı ki: «Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti?» Allah bizi bırakıp da bunları —şayet ulaştıkları hayır ise— hayra ulaştıracak değildir. Nitekim" onlar: «Bu iş, bir hayır olsaydı onlar bizi geçemez­lerdi.» (Ahkâf, 11) demişlerdir. Yine Allah Teâlâ basjka bir âyette şöy­le buyurmuştur: «Âyetlerimiz kendilerine açıkça okunduğu zaman; küfreden o adamlar mü'minlere : Bu iki takım insanın hangisinin ma­kamı daha iyi ve yeri daha güzeldir? derler.» (Meryem, 73). Allah Teâlâ böyle diyenlere cevab olarafe şöyle 'buyurur: «Onlardan önce nice nesilleri yok ettik ki, varlıkça ve gösterişçe bunlardan çok daha üstündüler.» (Meryem, 74). Onların «Aramızdan Allah bunlara mı lüt­fetti?» demelerine karşılık ise Allah Teâlâ: «Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» buyurmuştur. Allah Teâlâ sözleri ile, işleri ve gönülleri (kalbleri) ile Allah'a şükredenleri en iyi bilen.değil midir? Onları muvaffak kılıp selâmet yollarına ulaştıracak, onları karanlık­lardan aydınlığa çıkaracak ve kendisine varan doğru yola ulaştıracak­tır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: «Bizim uğrumuzda mücâhede edenleri elbette yollarımıza eriştiririz. Şüphesiz ki Allah, ihsan edenlerle beraberdir.» (Ankebût, 69). Sahih bir hadîste şöyle buyurulmuştur:

Allah Teâlâ sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalelerinize ve. işlerinize bakar.

îbn Cerîr der ki: Bize Kâsım'ın... îkrime'den rivayetine göre; o, «Rablarına toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar.» âyeti haKkında şöyle demiştir: Kâfirlerden ve Abdmenâf oğullarının eşra­fından bir grup, aralarında Utbe İtan Rabîa, Şeybe İbn Rabîa, Mut'im îbn Adiyy, Haris İbn Nevfel ve Karaza İbn Abdamr îbn Nevfel, Ebu Tâlib'e gelerek şöyle etedüer: «Ey-Ebu Tâlib, kardeşin oğlu Muham-med köleleri ve bize karşı anlaşmış olanları yanından kovsa ya. Mu-hakak ki onlar, bizim kölelerimiz ve işçilerimizdir. Böyle yapsaydı bi­zim gönüllerimizde daha büyük, bizim katımızda itaate daha lâyık, kendisine uymamız ve onu doğrulamamıza daha yakın olurdu. Ebu Tâlib Hz. Peygamber (s.a.)e gelerek onların söylediklerini nakletti. Ömer İtin Hattâb (r.a.) şöyle dedi: Onların ne istediklerini ve bu söz­leri ile nereye varacaklarını görmen için keski bunu yapsaydın. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ: «Rablânna toplanacaklarından korkanları sen onunla uyar... Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?» âyet­lerini indirdi. Onlar: Bilâl, Anınıâr İbn Yâsir, Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim ve Üseyd'in kölesi Sabîha idiler. İbn Mes'ûd, Mikdâd İbn Amr, Mes'ûd İbn el-Kârî, Vâkıd İbn Abdullah el-Hanzalî, Amr İbn Abdamr, Zû'ş-Şimâleyn, Mersed İbn Ebu Mersed ve Hanıza İbn Abdülmutta-lib'in dostu Ebu Mersed'in müttefikleri idiler. Bunlar ve benzeri müt­tefikler ile yukarda isimleri sayılanlar bu kadardır. Kureyş'in küfürde ileri gelenleri, köleler hakkında ise «Biz, böylece onların bir kısmını bir kısmıyla denedik ki: Aramızdan Allah bunlara mı lütfetti?» desin­ler...» âyeti nazil olmuştur. Bu âyet nazil olunca, Ömer (r.a.) gele­rek yukarda zikredilen sözünden dolayı özür dilemiş ve Allah Teâlâ da: «Âyetlerimize îmân edenler sana geldiklerinde...» âyetini indir­miştir.

Allah Teâlâ : «Âyetlerimize îmân edenler, sana geldiklerinde de ki: Selâm size» buyuruyor. Onların selâmlarına, karşılık vermekle on­lara ikramda bulun. Allah'ın onlara geniş ve şümullü rahmetini müj­dele. Allah Teâlâ bunun içindir ki: «Habbımız rahmeti kendi üzerine yazdı.» buyurmuştur. Lutfu, ihsanı ve nimeti olarak kendi nefsine rah­meti vâcib kılmış, yazmıştır.

Allah Teâlâ: (ficinizden her kim ki bilmeyerek bir fenalık ya­par...» buyuruyor ki seleften birisi : Allah'a isyan eden herkes bilgi­siz, câhildir, demiştir.

Mu'temer İbn Süleyman'ın... îkrime'den rivayetine göre o: «İçi­nizden her kim ki bilmeyerek bir fenalık yaparsa...» âyeti hakkında : Dünya bütünü ile bilgisizliktir, demiştir. İkrinıe'nin bu sözünü İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bundan sonra tevbe eder ve işlerini düzeltir (yapagelmekte olduğunuz kötülüklerden döner, onları atar, onlara asla dönmemeye azmeder ve gelecekteki işlerini düzeltirseniz) muhakkak ki Allah Teâlâ Ğafûr'dur, Rahîm'dir.»

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'm... Ebu Hüreyre'den ri­vayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular:

Allah Teâlâ yaratmaya hükmettiğinde kendi katında Arş'm üze­rindeki kitaba şunları yazdı: «Muhakkak rahmetim gazabımı yen­miştir.»

Hadîsi Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Hadîsi A'meş de... Ebu Hüreyre'den bu şekilde rivayet etmiştir. Mûsâ İbn Ukbe ise A'reç kanalıyla Ebu Hüreyre'den bu hadisi rivayet eder. Leys ve başkaları ise hadîsi Muhammed İbn Aclân kanalıyla... Ebu Hüreyre'den, o da Hz. Peygamberden rivayet etmişlerdir.

İbn Merdûyeh, Hakem İbn Ebân kanalıyla... İbn Abbâs'tan riva­yet ediyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır :

Allah Teâlâ yaratıklar arasındaki hükmünü bitirince; Arş'm al­tından : Muhakkak rahmetim, gazabımı geçmiştir. Ben merhametlile­rin en merhametlisiyim, yazısını çıkarır. Bir veya iki avuç alır da hiçbir hayır işlememiş olan yaratıkları ateşten (cehennemden) çıka­rır. Bunların gözleri arasında (alınlarında) «Allah'ın azâdlılan» ya­zılıdır.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer'in... Selmân'dan rivayetine göre; o, (iRabbımız kendine rahmeti yazdı.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Biz, Tevrât'da iki sevgi (şefkat) buluyoruz. Allah Teâlâ gökleri ve yeri yaratmış; yaratıkları yaratmazdan önce de yüz rahmet halketmiş, sonra yaratıkları vücûda getirerek onların arasına bir tek rahmet bı­rakmış ve doksandokuz rahmeti kendi katında alıkoymuştur. Onunla birbirlerine merhamet eder, birbirlerine şefkat taşır, birbirlerine verir, birbirlerini ziyaret ederler. Onunla deve inler (şefkatinden), onunla inek sevgi taşır, koyun meler, kuşlar birbirlerinin peşisıra gider ve denizde balıklar birbirini ta'kîb eder. Kıyamet günü olunca, Allah Teâlâ bu rahmeti katında olanla birleştirir. Onun rahmeti en üstün ve en geniştir.

Bu hadîs başka bir kanaldan ve merfû' olarak da rivayet edil­miştir. Buna uygun hadîsler: «Rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.» (A'râf, 156) âyetinin tefsirinde geniş olarak yeralacaktır.

Hadîslerden bu âyete uygun düşenlerden biri şöyledir: Allah Ra­sûlü (s.a.) Muâz İbn Cebel'e şöyle buyurmuşlardı: Allah Teâlâ'nm kullar üzerindeki hakkı nedir biliyor musun? O'na ibâdet (kulluk) etmeleri, O'na hiçbir şeyle ortak koşmamalandır. Sonra şöyle buyurdular: Bunu yaptıklarında kulların Allah üzerindeki hakkı nedir? Bi­lir misin? Onlara asla azâb etmemesidir. Hadîsi îmam Ahmed, Kümeyi İbn Ziyâd kanalıyla Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir.[16]

 

İzahı

 

 

55  — Biz, böylece âyetlerimizi açıklarız ki; suçlula­rın yolu sana besbelli olsun.

56  — De ki: Allah'ı bırakıp da taptığınız başka şey­lere tapmaktan men'olundum. De ki: Sizin heveslerinize asla uymam. O takdirde sapmış olurum da hidâyete eren­lerden olmam.

57  — De ki: Ben şüphesiz Rabbımdan bir hüccet üze­reyim. Siz ise onu yalanladınız. Sizin acele istediğiniz şey yanımda değildir. Hüküm; ancak Allah'ındır. Doğrusu O, hakkı haber verir ve O, ayırdedenlerin en hayırlısıdır.

58  — De ki: Acele istediğiniz şey, benim yanımda ol­saydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu. Allah, zâlimleri çok daha iyi bilendir.

59  — Ğaybın anahtarları O'nun katındadır. O'ndan başka kimse bilmez. Karada ve denizde olanı da O bilir. Bir yaprak düşmez ki; onu bilmesin. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üze­re her şey apaçık bir kitabtadır.

 

Suçluların Yolunu Belirtmek îçin Açıklıyoruz Bütün Bunları

 

Allah Teâlâ bu âyetlerde buyuruyor ki: «(Hidâyet ve olgunluk yoluna delâlet eden hüccetleri, hak ile mücâdele ve hakka karşı diren­meyi kötüleyen delilleri daha , önce açıkladığımız gibi) Biz, böylece (muhâtablann açıklanmasına ihtiyâç duydukları)  âyetlerimizi açıklanz ki, (peygamberlere muhalefet eden) suçluların yolu sana besbelli olsun.»

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Şüphesiz ben Rabbımdan (O'-nun bana vahyettiği şeriatına dâir) bir hüccet üzereyim. Siz ise onu (Allah'tan bana gelen gerçeği) yalanladınız. Sizin acele istediğiniz (azâb) yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır.» Bu işler ancak Allah'a aittir. Dilerse bu hususta istediklerinizi sizin için çabuklaştırır. Dilerse kendince bilinen büyük hikmetlerden dolayı geciktirip te'cîl bu­yurur. Bunun içindir ki «Hüküm ancak Allah'ındır. Doğrusu O, hakkı naber verir. Ve O, ayırdedenlerin en hayırlısıdır.» buyurmuştur. O, hü­kümleri ayırdedenlerin, kullan arasında hüküm verenlerin en hayır­lısıdır.

Allah Teâlâ yine buyuruyor ki: «De ki: Acele istediğiniz şey, be­nim yanımda olsaydı, (sizin acele istediğiniz şeyin dönüşü bana olaydı sizin müstehak olduğunuzu hemen yerine getirirdim de) benimle ara­nızdaki iş bitmiş olurdu. Allah, zâlimleri çok daha iyi bilendir.»

Bu âyet ile Buhârî ve Müslim'de İbn Vehb kanalıyla... Hz. Âişe'-den rivayet edilen şu hadîsin aralarını te'lîf etmek nasıl mümkün ola­caktır? Bu hadîste Hz. Aişe Allah Rasûlü (s.a.) ne sormuş : Ey Allah'ın Rasûlü, Uhud gününden sana daha zor gelen bir gün oldu mu? Allah Rasûlü şöyle cevâb vermiş: Senin kavminden öylesi şeylere uğradım ki Akabe gününde onlardan gördüğüm çok daha şiddetli ve ağırdı. Kendimi tbn Abd Yâleyl, İbn Abd Külâl'e arzetmiştim. Onlar, benim arzuladığım cevâbı vermemişlerdi. Onlardan ayrılarak yüzümün dönük olduğu tarafa doğru düşünceli bir halde yürüdüm. Karn-ı Seâlib'e va­rıncaya kadar ayılmadım. (Orada) başımı kaldırdım ve bir de gördüm ki beni gölgeleyen bir bulut var. Bir de baktım ve gördüm ki Cibril (a.s.) orada ve bana şöyle sesleniyor : Muhakkak ki Allah Teâlâ kavr minin sana olan sözünü, sana verdikleri cevâbı işitti. Onlar hakkında dilediğini emretmen için Allah sana dağların meleğini gönderdi. Dağ­ların meleği bana seslenip selâm verdi ve şöyle dedi: Ey Muhamnıed, Allah Teâlâ kavminin sana olan sözünü işitti ve (dilediğin) emri bana vermen için Rabbm beni sana gönderdi. Ne dilersin? Dilersen, Ahşebân dağlarını onların üzerine kapatıvereyim. Allah Rasûlü ise şöyle bu­yurdu : Bilakis Allah Teâlâ'mn onların soyundan Allah'a ibadet eden, O'na hiçbir şey ile ortak koşmayanları çıkaracağım umarım. Hadîsin lafzı Müslim'indir. Bu hadîse göre melek, Allah Rasûlü'ne onlara azâb etmeyi ve onların kökünü kazımayı arzetmiş; Allah Rasûlü ise, onların soyundan Allah Teâlâ'mn, Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmayanları çı­karacağı ümidi ile bunda acele etmemiş ve onlar için geciktirme iste­ğinde bulunmuştur. İşte bu hadîs ile Allah Teâlâ'nm bu âyette: «De ki: Acele istediğiniz şey, benim yanımda olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu. Allah, zâlimleri çok daha iyi bilendir.» sözünün te'lîfi nasıl olacaktır? Buna —en doğrusunu Allah bilir ya— cevâbımız şöyle olacaktır: Bu âyet-i kerîme şayet Allah Rasûlünden istemiş oldukları azabın meydana gelmesi ondan bunu istedikleri sırada onun elinde olsaydı, bunu onlar için gerçekleştirebileceğine delâlet etmektedir. Ha­dîste ise onlar için azabın vuku bulmasını istedikleri yoktur. Bilakis dağların meleği bunu arzetmiş ve dilerse Ahşebân dağlarını onların üzerine kapatacağını söylemiştir. Ahşebân dağları, Mekke'yi güney ve kuzeyden kuşatan ikrdağdır. Bu sebepledir ki, Allah Rasûlü bu azabın hemen yerine getirilmesini istememiş ve onlara rıfk ile muamele etmek istemiştir.

Allah Teâlâ : «Gaybuı anahtarı O'nun kalandadır. O'ndan başka kimse bilmez.» buyuruyor. Buhârî der ki: Bize Abdülazîz İbn Abdul­lah'ın... Salim İbn Abdullah'tan, onun da babasından rivayetine gö­re; Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur : Gaybın anahtarı beştir. Onları Allah'tan başka hiç kimse bilmez: «Kıyametin (ne zaman kopacağı) bilgisi O'nun katındadır. Yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir, hiçbir nefis yarın ne kazanacağım bilmez, hangi yerde öleceğini de bilemez. Muhakkak Allah Alîm'dir, Habîr'dir.» (Lukmân, 34).

Ömer'den rivayet edilen bir hadîste Cibril, Allah Rasûlü'ne bir Bedevî şeklinde göründüğünde; ona İslâm'ı, îmânı ve ihsanı sormuş. Allah Rasûlü (s.a.) ona söyledikleri içinde; beş şey var ki onları Al­lah'tan başka hiç kimse bilmez, buyurmuş ve, «Kıyametin (ne zaman kopacağı) bilgisi Allah katındadır...» (Lukman, 34) âyetini okumuştur.

Allah Teâlâ: «Karada ve denizde olanı da O bilir.» buyuruyor ki, O'nun yüce ilmi denizde ve karada olan bütün varlıkları kuşatmıştır. Bunlardan hiç bir şey, gökte ve yerde bir zerre ağırlığı dahi olsa hiçbir şey O'na gizli değildir. Şâir es-Sarsarî ne güzel söylemiş : «Bakanlara görünsün veya gizli kalsın, O'na zerre bile gizli kalmaz.»

Allah Teâlâ : «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.» buyuruyor. Can­sızlardan gelse bile her hareiketi bilir. O halde hayvanlar hakkındaki bilgisine ne dersin? Bir de bunlar cin ve insan soyundan olan mükellef­ler ise. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «O, gözlerin hain­liğini ve göğüslerin gizlediğini bilir.»  (Ğâfir, 19).

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... İbn Abbâs'tan rivaye­tinde o, «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Denİ2de olsun, karada olsun; hiçbir yaprak yoktur ki ondan düşeni yazmak üzere onun için görevlendirilmiş bir melek olmasın.

Allah Teâlâ : «Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru müstesna olmamak üzere her şey apaçık bir kitabdadır.» buyuruyor. Muhammed İbn îshâk der ki: Yahya İbn Nadr'dan rivayet edildiğine göre... Abdullah İbn Amr tbn el-Âs şöyle demiş: Üçüncü yerin altında ve dördüncünün üstünde öyle cinler vardır ki; onlar size görünseler siz onlarla birlikte hiçbir aydınlık görmezdiniz. Bunlar yeryüzünün dört bir köşesine dağılırlar. Yeryüzünün dört bir köşesinde Allah Teâlâ' nın mühürlerinden bir mühür vardır. Onlardan her biri üzerine Allah'ın gönderdiği bir melek vardır. Allah Teâlâ onlara katındakilerden her gün bir melek ile «Yanındakileri muhafaza et.» emrini gönderir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed İbn Abdur-rahmân'ın... Abdullah İbn el-Hâris'den rivayetinde o, şöyle demiş: Yeryüzünde bir ağaç ve bir iğne yeri kadar hiçbir yer yoktur ki; ıslan­dığında ıslaklığım, kuruduğunda kuruluğunu Allah Teâlâ'ya iletmekle görevli bir melek olmasın: Bu hadîsi İbn Cerîr de Ebu'l^Hattâb Ziyâd İbn Abdullah kanalıyla Mâlik İbn Sâir'den rivayet etmiştir.

Yine İbn Ebu Hatim der ki: Ebu Huzeyfe'den anlatıldığına göre... İbn Abbâs: «Allah Teâlâ Nûn'u —ki bu kalemdir— ve levhaları ya­rattı. Yaratılmış bir yaratığın son bulmasına, helâl veya haram bir rızka, iyinin veya günahkârın ameline (işine) varıncaya kadar dünya­nın işlerini ona yazdı, demiş ve sonuna kadar «Bir yaprak düşmez ki onu bilmesin...» âyetini okumuş.[17]

 

İzâhı

 

 

60 — O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gün­düzün de ne yaptığınızı bilir. Sonra sizi tekrar kaldırır; Ta ki, belirli bir ecelin hükmü yerine gelsin. Sonra sizin dö­nüşünüz Ona'dır. Sonra ne yaptığınızı size haber vere­cektir.

61  — O, kulları üzerinde yegâne hâkimdir. Ve size, koruyucular yollar. Nihayet herhangi birinize ölüm ge­lince, elçilerimiz bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar.

62  — Sonra onlar, gerçek mevlâlarına döndürülür­ler. Dikkat edin, hüküm O'nundur. Ve O, hesâb görenle­rin en sür'atlisidir.

 

Kullan Üzerinde Hâkim O'dur.

 

Allah Teâlâ kullarım geceleyin uykularında (kendilerinden geçir­mek suretiyle) öldürdüğünü haber veriyor ki; bu, küçük ölümdür. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Allah buyur­du ki: Ey îsâ, seni öldürecek olan Benim. Seni kendime yükseltip kal­dıracak da... Benim.» (Al-1 İmrân, 55), «Allah, ölüm ânında ruhları alır, ölmeyenin ise uykusunda ölmelerine hükmettiği kimselerinkini tutar, diğerlerini belli bir süreye Jcadar salıverir.» (Zümer, 42). Bu âyette biri büyük ve diğeri küçük olmak üzere iki ölüm zikredilip, bu iki ölümün hükmü de kaydedilmiş ve: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı bilir.» buyurulmuştur. «Gündüzün ka­zandığınız amelleri de bilir.» kısmı bir isti'nâf cümlesi olup Allah Teâlâ' nın, yaratıkları gece ve gündüz sükûnet ve hareket hallerinde ihatalı bir şekilde bildiğine delâlet eder. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Aranızdan birisi; ister sözü gizlesin, ister açığa vursun, ister geceye bürünerek gizlensin, ister gündüzün ortaya çıksın hiç fark yoktur.» (Ra'd, 10), «O'nun rahmetindendir ki; dinlenmeniz için ge­ceyi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için gündüzü yaratmıştır. Tâ ki şükredesiniz.» (Kasas, 73). «Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de maişet vakti kıldık.» (Nebe', 10-11). Burada da şöyle buyuruluyor: «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren. Gündüzün de ne yaptığınızı (ve ka­zandığınızı) bilir. Sonra sizi tekrar kaldırır.» Bu âyetin tefsirini Mücâ-hid, Katâde ve Süddî; O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren, gündü­zün de ne kazandığıma bilir, sonra sizi gündüzün tekrar diriltir, şeklinde yapmışlardır. îbn Cüreyc ise Abdullah İbn Kesîr'den rivayetle; sonra sizi uykunuzda (rü'yâda) tekrar diriltir, açıklamasını getirmiştir. An­cak birinci açıklama daha kuvvetlidir. îbn Merdûyeh kendi isnadı ile... îbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki; Hz. Peygamber (s.a,) şöyle buyurmuş­lardır : Her insanla birlikte bir melek vardır. Uyuduğu zaman onun nefesini alır. Sonra ona tekrar geri verilir, Allah Teâlâ onun ruhunu kabzetme (canını alma) izni verirse canını alır, değilse ona geri verir.

îşte «O'dur, geceleyin sizi kendinizden geçiren.» âyetinin delâlet ettiği mânâ budur.

«Tâ ki, belirli bir ecelin hükmü yerine gelsin.» âyetinde insanlar­dan her birerinin eceli kaydedilmektedir. «Sonra (kıyamet günü) sizin dönüşünüz O'nadir. Sonra ne yaptığınızı haber verecek (bunların kar­şılığım verecektir. Eğer hayır iseler karşılık da hayır; kötülük ise kar­şılığı da kötü olacaktır). O, kullan üzerinde yegâne hâkimdir.» Her şe­yin hâkimi O'dur. Her şey O'nun celâline ve büyüklüğüne boyun eğer. «Ve size koruyucu (melekler) yollar.» İnsanın bedenini koruyacak me­lekler gönderdiği gibi, onun işlerini koruyup sayacak melekler de gön­derir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Ardından ve önünden onu ta'kîb edenler vardır. Allah'ın emriyle onu gözetirler.» (Ra'd, 11), «Halbuki sizin üzerinizde koruyucular vardır.» (İnfitar, 10), «Sağında ve solunda onunla beraber oturan ve onun amellerini tesbît etmekte olan iki melek vajdır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka ya­nında hazır bir gözcü vardır.» (Kâf, 17 -18). «Nihayet herhangi biriniz (eceli gelip sekerât haline girip) ölüm gelince elçilerimiz (olan ölümle görevli melekler) bir eksiklik yapmaksızın onun canını alırlar.» İbn Abbâs ve bir çokları derler ki: Ölüm meleğinin de diğer meleklerden yardamcılan vardır. Bunlar ruhu cesedden çıkarırlar, ölüm meleği de can (rûh) hulkûma gelince onu yakalayıp alır. İbn Abbâs ve başkala-nndan rivayet edilen bu hadîsin doğruluğuna delâlet eden bu konu ile ilgili hadîsler, «Allah, inananları... sağlam bir söz üzerinde tutar.» (İb-râhîm, 27) âyetinin tefsirinde gelecektir.

Allah Teâlâ «Elçilerimiz bir eksiklik yapmaksızın onun canını alır­lar.» buyurmaktadır ki; onlar öldürülenin ruhunu muhafazada eksiklik yapmazlar. Bilâkis onu muhafaza eder ve Allah Teâlâ'nm dilediği yere götürüp indirirler. Şayet o iyilerden idiyse, illiyyûn cennetlerine; gü­nahkârlardan idiyse —Allah bizleri bundan korusun— Siccîn cehennem­lerine götürüp indirirler.

Allah Teâlâ : «Sonra onlar gerçek mevlâlanna döndürülürler.» bu­yuruyor. İbn Cerir der ki: «Sonra onlar (melekler) gerçek mevlâlanna döndürülürler.» Burada İmâm Ahmed'in rivayet etmiş olduğu şu hadîsi de zikredelim : O der ki: Bize Hüseyn İbn Muhainmed'in... Ebu Hü-reyre'den rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Melek­ler, ölünün yanında hazır bulunurlar. Eğer o, sâlih bir kişi idiyse şöyle derler : Temiz cesedde bulunan ey temiz nefs, övülmüş olarak rahat ve istirahat ile çık. Öfkeli olmayan Rabbın müjdesi sanadır. Bunlar rûh çıkıncaya kadar söylenmeye devam ederler. Sonra rûh göğe yükseltilir ve açılması istenir. Bu kimdir? diye sorulduğunda, falancadır, denilir. Ona; temiz cesedde bulunan temiz rûh, merhaba. Övülmüş olarak gir, rahat ve istirahat ile. Öfkeli olmayan Rabbından müjde sana, denilir. O, Allah Teâlâ'nın bulunduğu göğe erişinceye kadar bunlar söylenmeye devam ederler. Şayet o, kötü bir kimse idiyse; şöyle derler : Pis cesedde bulunan ey pis nefs çık, kötülenmiş olarak çık. Kavurucu ateş ve irinle buna benzer bir eşini sana müjdeleriz. Rûh çıkıncaya kadar bunlar söy­lenmeye devam ederler. Sonra o göğe yükseltilip onun için açılması istenilir. Bu kimdir? diye sorulduğunda, falancadır, diye cevab verilir. Bunun üzerine : Pis ceseddeki pis nefs rahat olma, (sana merhaba yok), kötülenmiş olarak dön. Gök kapılan sana açılmayacaktır, denilir ve gökten (geri çevrilip) gönderilir. Sonra kabre gidilir. Salih kişi (orada) oturtulup birinci sözde söylenenlerin bir misli kendisine söylenir. Kötü kişi de oturtularak birinci hadîste söylenenlerin bir benzeri kendisine söylenilir. Bu hadis garîbtir. «Sonra onlar, gerçek mevlâlanna döndürü­lürler.» âyetinde kıyamet günü bütün yaratıkların Allah'a döndürülüp onlar hakkında Allah'ın adaletiyle hükmedeceği kastedilmiş olabilir. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ : «De ki: Şüphesiz hem ön­cekiler, hem de sonrakiler, belli bir günün belli bir vaktinde mutlaka toplanacaklardır.» (Vakıa, 50), «Hiçbirim bırakmaksızın toplarız on­ları... Ve Rabbın kimseye asla zulmetmez.» (Kehf, 47-49) buyururken burada da: «Gerçek mevlâlanna döndürülürler. Dikkat edin, hüküm O'nundur. Ve O, hesab görenlerin en sür'atlisidir.» buyurmuştur.[18]

 

63 – De ki : Karanın ve denizlerin karanlıklardan sizi kim kurtatrır? Siz gizlice O’na yalvarırsınız. Bizi bundan kurtarırsa, andolsun şükredenlerden olacağız.

64 – De ki : Allah kurtarır sizi ondan da , her sıkıntıdan da . Sonra da şirk koşarsınız.

65 - De ki : Üstünüzden ve altınızdan size azab göndermeye, sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncını kimine tattırmaya Kadir olan O'dur. Bak; onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz.

 

Karanın ve Denizin Karanlıklarından Kim Kurtarır Sizi?

 

Allah Teâlâ : «Karanın ve denizlerin karanlıklarında» zor durum­da kalmış kullarını kurtarışındafci nimeti hatırlatıyor. Onlar karadaki felâketlere, fırtına patladığında denizdeki dalgalara kapılıp düşmüş ve şaşırmış halde iken sâdece ortağı olmayan Allah'a duâ ederler. Nite­kim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Denizde size bir sıkıntı dokununca yalvardıklannızın hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır.» (îsrâ, 67), «Sizi karada ve denizde yürüten Allah'tır. Bu­lunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgârla götürürken; yolcular neşelenirler. Bir fırtına çıkıp onları her taraftan dalgaların sardığını, çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları anda ise; Allah'ın dinine sarıla­rak : Bizi bu tehlikeden kurtarırsan andolsun ki, şükredenlerden olu­ruz, diye O'na yalvarırlar.» (Yûnus, 22), «Yoksa karanın ve denizin karanlıklarında size yol bulduran ve rahmetinin önünde rüzgârları müj­deci olarak gönderen mi? Allah'ın yanında başka bir ilâh mı? Allah onların koştukları ortaklardan münezzehtir.» (Nemi, 63). Burada ise şöyle buyurmaktadır : «De ki: Karanın ve denizlerin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Siz gizlice ve (açıktan) O'na yalvarır yakanrsınız : Bizi bu (sıkmtı ve dar durumdan) kurtarırsa, andolsun (bundan sonra) şükredenlerden olacağız.» Allah Teâlâ da (buna cevaben) şöyle buyurur: «De ki: Allah kurtarır sizi ondan da, her sıkıntıdan da. (Bundan) sonra da siz şirk koşarsımz.» Refah, genişlik ve bolluk halinde onunla birlikte başka ilâhlara da ibâdet edersiniz.

Allah Teâlâ: «Sonra da siz şirk koşarsınız.» buyurduktan sonra bunun peşinden : «De ki: (Sizi azâbdan kurtardıktan sonra) üstünüz­den ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» buyur­maktadır. Nitekim İsrâ sûresinde de şöyle buyurmuştur: «Rabbınız O'dur ki; lutfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için denizde yüz­dürür. Muhakkak ki O, sizin için Rahim olandır. Denizde size bir sı­kıntı dokununca yalvardıklanmzın hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır. Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz. Ve insan zaten pek nankördür. Kara tarafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emîn mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekîl de bulamazsınız. Yoksa sizi bir kere daha oraya döndürüp üzerinize orta­lığı yıkan bir fırtına göndererek küfretmiş olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından mı emîn oldunuz? Sonra bize karşı sizi ta'kîb edecek bi­rini de bulamazsınız, (tsrâ, 66 - 69). îbn Ebu Hatim der ki; Müslim îbni"hrâhîm kanalıyla... Hasan, «De ki rüştünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bu, müşrikler içindir. Mücâhid'den rivayetle İbn Ebu Necîh ise bu âyetin Muhammed (s.a..) ümmeti için olduğunu ve Allah'ın onları affettiğini söyler. Burada bu konuyla ilgili olarak vârid olan hadîsleri ve haberleri zikredelim. Allah'tan yardım diler ve O'na güveniriz.

Buhârî der ki: Bize Ebu Nu'mân'm... Câbir îbn Abdullah'dan riva­yetinde o, şöyle demiştir : «De ki: Üstünüzden azâb göndermeye...,Ka­dir olan O'dur.» âyeti indiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Sana sığınırım, dedi. «Altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti inin­ce : Sana sığınırım, buyurdu. «Sizi fırka fırka yapıp, kiminizin hıncını kimine tattırmaya Kadir olan Ö'dur.» âyeti inince de; Allah Rasûlü (s.a.) : Bu daha hafiftir, —ya da daha kolaydır.— buyurdu. Hadîsi İmâm Buhârî Kitab'üt-Tevhîd'de Kuteybe kanalıyla Hammâd'dan ri­vayet eder. Neseî de tefsirinde bu hadîsi Kuteybe, Muhammed İbn en-Nadr İbn Mesâvir,- Yahya İbn Habîb kanalıyla Hammâd îbn Zeyd'-den rivayet etmiştir. Yine bu hadîsi Hunıeydî Müsned'inde Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... Câbir'den rivayet eder. İbn Hibfcf&n Sahihinde bu hadîsi Ebu Ya'lâ el-Mavsılî kanalıyla... Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. îbn Cerîr de tefsirinde Ahmed İbn Velîd, Saîd İbn Rebî' ve Süfyân İbn Vekî kanalıyla Süfyân İbn Uyeyne'den rivayet eder. Ha­dîsi Ebu Bekr İbn Merdûyeh ise Âdem İbn Ebu İyâz kanalıyla... Süf­yân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Yine bu hadîsi Saîd İbn Mansûr... Amr İbn Dinar'dan rivayet eder. Hadîsin başka bir kanaldan rivayeti şöyledir : Ebu Bekr İbn Merdûyeh Tefsîr'inde der ki: Bize Süleyman İbn Ahmed'in... Câbir'den rivayetinde o, şöyle demiştir : «De ki: Üstü­nüzden size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti indiğinde Allah Rasûlü (s.a.) : Bundan Allah'a sığınırım, buyurdu. «Veya altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti indiğinde, Allah Rasûlü (s,a.) : Bundan Allah'a sığınırım, buyurdu. «Fırka fırka yapıp kimini­zin hıncını kimine tattırmaya O'dur Kadir olan.» âyeti indiğinde ise : Bu daha kolay, buyurdu. Bu âyet-i kerîme ile ilgili bir çok hadîs vârid olmuştur.[19]

 

Üstünüzden Ve Altınızdan Gelecek Azâb

 

İmâm Ahmed İbn Hanbel MÜsned'inde der ki: Bize Ebu Yemmân' m... Sa'd İbn Ebu Vakkâs'tan rivayetinde, o şöyle,demiştir : Allah Rasû­lü (s.a.) ne «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Ka­dir olan O'dur,» âyeti soruldu da : Bu, vuku bulmuştur. Ancak henüz yorumu gelmedi, buyurdular. Hadîsi Tirmizî, Hasan İbn Arefe kana­lıyla... Ebu Bekr İbn Ebu Meryem'den tahrîc edip, garib bir hadîstir, demiştir. İmâm Ahmed der ki: Bize Ya'lâ İbn übeyd'in... Sa'd İbn Ebu Vakkâs'tan rivayetinde, o şöyle demiş : Allah Rasûlü (s a.) ile bir­likte geldik ve Muâviye oğulları mescidine uğradık. Allah Rasûlü gidip iki rek'ât namaz kıldılar. Biz de onunla birlikte kıldık. Rabbma uzunca duâ etti ve şöyle buyurdu: Rabbımdan üç şey istedim : Ümmetimi bo­ğulma ile helak etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Ümmetimi ku­raklıkla helak etmemesini istedim. Bunu da bana verdi. Onların korku, şiddet ve helakinin kendi aralarından olmamasını istedim. Bunu ise bana vermedi. Hadîsi rivayette Müslim tek kalmıştır. Hadîsi Müslim, Kitâb'ül-Fiten'de Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla... Osman İbn Ha-kîm'den rivayet eder.

İmâm Ahmed der ki: Abdurrahmân İbn Mehdî okuyarak... Câbir İbn Atîk'ten.rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Abdullah İbn Ömer, Muâ­viye oğulları —ansârm köylerinden birisidir— ile birlikte bize geldi ve bana: Sizin bu mescidinizde Allah Rasûlü (s.a.) nerede namaz kıldı biliyor musun? diye sordu. Evet, diyerek onun bir köşesini işaret ettim. Orada duâ buyurdukları üç şey neydi biliyor musun? diye sordu. Ben yine evet, deyince; Onları bana haber ver, dedi. Ben ; Dışardan bir düş­manın onlara gâlib gelmemesine, kıtlıkla helak olunmamalarına duâ buyurdu ve bu ikisi kendisine verildi. Korku, şiddet ve felâketlerinin kendi aralarından kılınmamasına duâ buyurdular, fakat bu kendileri­ne verilmedi, dedim. Doğru söyledin, fitne ve karışıklık kıyamet gününe kadar devam edecektir, dedi. Bu hadîs, Kütüb-ü Sitte'de olmamakla birlikte isnadı ceyyid ve 'kuvvetlidir. Hamd ve minnet Allah'a mah­sûstur.

Muhammed İbn İshâk der ki: Hakîm İbn Hakîm ibn Abbâd İbn Huneyf kanalıyla... Huzeyfe İbn el-Yemmân'dan rivayete göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Muâviye oğulları taşlığına çık­tım. Sekiz rek'at namaz kılıp rek'atlan uzattı. Sonra bana dönüp, seni alakoydum mu? buyurdu. Ben : Allah ve Rasûlü en iyi bilendir, dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu : Allah'tan üç şey istedim, ikisini verdi, birini vermedi: Ümmetim üzerine kendilerinden olmayan bir düşmanı musallat etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Onları boğulma ile helak etmemesini istedim. Bunu da bana verdi. Felâket ve korkularının kendi aralarından kılınmamasım istedim. Bunu bana vermedi. Hadîsi İbn Merdûyeh, İbn İshâk kanalıyla rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ubeyde İbn Humeyd'in... Muâz İbn Ce-bel'den rivayetinde o, şöyle demişti: Allah Rasûlü (s.a.) nü aramak üzere gelmiştim. Bana; biraz önce çıktı, denildi. Her kime uğradıysam bana; biraz önce uğradı, diyordu. Gittim ve nihayet onu ayakta namaz kılarken buldum. Vanp arkasına durdum. Namazı uzattılar. Namazla­rım bitirince : Ey Allah'ın elçisi, ne kadar uzun namaz kıldınız? dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Ümit ve korku namazı kıldım; Allah'tan üç şey istedim. İkisini bana verdi, birini vermedi. Ümmetimi boğulma ile helak etmemesini istedim, bana verdi. Kendilerinden olma­yan düşmanın onlara gâllb gelmemesini istedim, bunu da bana verdi. Felâket ve korkularının kendi aralarında kılınmamasını istedim. Bunu geri çevirdi. Hadîsi İbn Mâce de «el-Fiten» de Muharnmed İbn Abdul­lah kanalıyla... A'meş'den rivayet etmiştir. Bu hadîsin aynını veya benzerini İbn Merdûyeh de Ebu Avâne kanalıyla... Muâz İbn Cebel'den rivayet eder. İmâm Ahmed der ki: Bize Hârûn İbn Ma'rûfun... Enes İbn Mâlik'ten rivayetinde, o şöyle demiştir : Bir seferde Allah Rasûlü (s.a.) nün kuşluk namazını sekiz rek'at olarak kıldığını gördüm. Na­mazdan ayrılınca şöyle buyurdu : Muhakkak ben ümit ve korku na­mazı kıldım. Rabbımdan üç şey istedim; bana ikisini verdi, birini ver­medi : Ümmetini kıtlıkla (kuraklıkla) imtihan etmemesini istedim. Böyle yaptı. Düşmanlarını onlar üzerine. galip getirmemesini istedim. Böyle yaptı. Onları fırka fırka ayırmamasını istedim. Bunu kabul bu-yurmadı. Hadîsi Neseî de «es-Salât» da Muhammed İbn Seleme'den, o da İbn Vehb'den rivayet etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Yemmân'ın... Habbâb İbn Eret-—Zühre oğullarının kölesi olup Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikte Bedir'de bulunmuştu— den rivayetine göre, o şöyle demiştir : Bütünüyle namaz kıldığı bir gecede Allah Rasûlü (s.a.) nü gözledim. Fecirle birlikte Allah Rasûlü (s.a.) namazdan selâm verdiğinde : Ey Allah'ın Rasûlü, bu gece o kadar namaz kıldınız ki böyle namaz kıldığınızı hiç görmemiştim, dedim. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Evet, o, ümit ve korku namazı idi. Rabbımdan üç şey (haslet) istedim. Bana ikisini verdi, bi­rini vermedi: Rabbımdan bizi, bizden önceki ümmetleri helak ettiği ile helak etmemesini istedim. Bunu bana verdi. Rabbımdan bizi fırka fırka ayırmamasını istedim. Bunu ise vermedi. Hadîsi Neseî de Şuayb İbn Ebu Hamza kanalıyla rivayet etmiştir. Değişik bir kanaldan İbn Hibbân da hadîsi Sahîh'inde Salih İbn Keysân'dan; Tirmizî ise «el-Fiten»inde Nu'mân İbn Râşid kanalıyla Zührî'den rivayet etmiş; hasen ve sahîh olduğunu söylemiştir.

Ebu Ca'fer İbn Cerîr Tefsîr'inde der ki: Bana Ziyâd İbn Ubeydul-lah el-Müzenî'nin... Nâfi' İbn Hâlid el-Huzâî'den, onun da babasından rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) rükû' ve secdeleri tamâm olan kısa bir namaz kıldı ve şöyle buyurdu : Bu, ümit ve korku namazıydı. Allah'tan   üç   şey  istedim.   İkisini   verdi,   birini  vermedi:   Allah'tan; size; sizden öncekilere isabet ettirdiği azabı vermemesini istedim. Bunu kabul etti. Allah'tan sizin üzerinize, sizin toplumunuzu ve ül­kenizi ayaklar altına alacak bir düşman musallat kılmamasını iste­dim. Bunu da kabul etti. O'ndan sizi fırka, fırka bölmemesini, kimini­zin hıncını kiminize tattırmamasını istedim. Bunu ise vermedi. Ebu Malik der ki: Ona; baban bunu Allah Rasûlü (s.a.) nün ağzından işit­miş mi? diye sordum. Evet, bunu Allah Rasûlü (s.a.) nün ağzından işittiğini bir topluluğa anlatırken ben onu işittim, diye cevâbladı.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk'ın... Şeddâd İbn Evs'den rivayetinde, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ yeryü­zünü benim için toplayıp katladı da onun doğu ve batılarını gördüm. Muhakkak ümmetimin hükümranlığı benim için toplanıp katlanan yere ulaşacaktır. Bana beyaz ve kırmızı iki hazîne (Şam ve İran'ın hazî­neleri) verildi. Rabbınıdan ümmetimi genel bir kuraklık ve kıtlıkla he­lak etmemesini, üzerlerine onları toptan helak edecek bir düşmanı mu­sallat kılmamasını, onları fırka fırka bölmemesini, kiminin hıncını kimine vermemesini istedim. Rabbım, Ben hüküm verdiğimde, bu hüküm asla geri çevrilmez. Ben senin ümmetini genel bir kuraklıkla helik etmemeyi, kendiler-inden başka düşmanlarından onları toptan yok edecek birini musallat kalmamayı sana bağışladım. Tâ ki bazısı -diğer bazısını helak etsin, bazısı diğer bazısını öldürsün ve diğer bir kısmı bir kısmını esîr etsin. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle devam etti: Ben muhakkak ki ümmetim için saptıran imamlardan (başkanlardan) korkarım. Ümmetimin arasına kılıç konduğunda, kıyamet gününe ka­dar onlardan bir daha kalkmaz. Bu hadîs, Kütüb-ü Sitte'de olmamakla birlikte isnadı iyi ve kuvvetlidir. Hadîsi İbn Merdûyeh de Hammâd İbn Zeyd, Abbâd İbn Mansûr ve Katâde kanalıyla... Sevbân'dan yukarda-kine benzer şekilde rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki: Bize Abdullah İbn İsmail îbn -İbrahim ile Meymûn îbn îshâk İbn Hasan'ın... Nâfi' İbn Hâlid'-den, onun da babasından —babası Allah Rasûlü (s.a.)nün ashabından ve Bîat-ı Rıdvan'da bulunanlardan idi— rivayetlerine göre, Allah Ra­sûlü (s.a.) etrafında insanlar olduğu zaman namaz kıldığında, rükû' ve secdeleri tamâm olmak üzere namazı kısa kılarlardı. Bir gün otur­du ve oturuşunu uzattı. Nihayet bir kısmımız diğer bir kısmımıza; susunuz, muhakkak ki ona (vahy) iniyor, diye işaret etti. Allah Rasûlü bu halini (oturuşunu) bitirince topluluktan birisi: Ey Allah'ın Rasû­lü, oturuşu o kadar uzattın .<ki, bir kısmımız diğer bir kısmımıza mu­hakkak ki ona vahy iniyor diye işaret etti, dedi. Allah Rasûlü; hayır buyurduktan sonra şöyle devam etti: Fakat o, bir ümit ve korku na-mazrydı. Onda Allah'tan üç şey istedim, ikisini bana verdi, birini vermedi. Allah'tan sizden öncekilere azâb ettiği azâbla size azâb etme­mesini istedim, bunu bana verdi. Ümmetim üzerine onların kökünü kazıyacak bir düşmanı musallat etmemesini istedim, bunu da bana ver­di. Sizi fırka fırka (bölmemesini, bir kısmınızın hincini diğer bir kıs­mına tattırmamasını istedim, bunu vermedi. Ben ona (Nâfi' îbn Hâ-lid'e); baban bunu Allah Rasûlü (s.a.)nden işitmiş mi? diye sordum. Evet, onu şöyle derken işittim: Bunu Allah Rasûlünden parmaklarım sayısınca —ki 10 parmaktır— kişi işitti, diye cevapladı.

İmâm Ahmed der ki: Yûnus İbn Müeddeb'in rivayetine göre Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Rabbımdan dört şey istedim, bana üçünü verdi, birini vermedi: Ümetimin sapıklık üzere toplanmama­sını Allah'tan diledim. Bunu bana verdi. Allah'tan onlara kendilerinin dışından bir düşmanın gâlib gelmemesini diledim. Bunu da bana ver­di. Allah'tan onları fırka fırka bölmemesini ve bir kısmının hıncını di­ğer bir kısmına tattırmamasını diledim. Bunu vermedi. Kütüb-ü Sitte sahiplerinden hiç biri bu hadîsi tahrîc etmemiştir.

Taberanî der ki: Bize Muhammed İbn Osman İbn Ebu Şeybe... Ali'den nakletti ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Rabbımdan üç haslet istedim; ikisini bana verdi, birini vermedi. Ey Rabbım, üm­metimi açlıkla helak buyurma, dedim. Bu, senindir, buyurdu. Ey Rab­bım, kendi dışlarından onların kökünü kazıyacak bir düşmanı —ki şirk ehlini fcasdediyor— onların üzerine musallat kılma, dedim; bu da se­nindir, buyurdu. Ey Rabbım, onların musibet ve şiddetini aralarından kılma, dedim; bunu bana vermedi.

Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ah­med îbn İbrahim... İbn Abbâs'tan nakletti ki Allah Rasûlü (s.a.) şöy­le buyurmuş: Ümmetimden dört şeyi kaldırması için Rabbıma duâ ettim, Allah onlardan ikisini kaldırdı, ikisini kaldırmayı kabul buyur-madı: Gökten taş yağdırmayı ve yerden boğulmayı kaldırması, onla­rı fırka fırka bölmemesi ve bir kısmının hıncım diğer bir kısmına tat­tırmaması için Rabbıma duâ ettim. Allah Teâlâ onlardan gökten taş yağdırmayı ve yerden de boğulmayı kaldırdı. Kâtl (öldürme) ve karı­şıklık (fitne) ı kaldırmayı ise Allah Teâlâ kabul buyurmadı. Hadîsin yine İbn Abbâs'tan ve başka bir kanaldan rivayeti şöyledir: İbn Mer­dûyeh der ki: Bana Abdullah İbn Muhammed İbn Zeyd... İbn Ab­bâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiş : «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye, sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncını kimine tattırmaya Kadir olan O'dur.» âyeti nazil olunca; Hz. Peyamber (s.a.) kalkıp abdest aldı, sonra şöyle buyurdu : Ey Allah'ım, ümmetime üst­lerinden ve altlarından azâb gönderme. Onları fırka fırka bölme. Ki­minin hıncını kimine tattırma.  Râvî şöyle devam  eder: Cibril geldi ve dedi ki: Ey Mühammed, muhakkak Allah Teâlâ senin ümmetini; üzerlerinden ve altlarından azâb ile azâblanmaktan korumuştur.

İbn Merdûyeh der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed İbn Abdul­lah'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetinde Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : «Rabbımdan ümmetim için dört haslet istedim. Üçünü bana verdi, birini vermedi. Ümmetimin hepsinin küfre düşmemesini istedim, bunu bana verdi. Kendilerinden önce geçen ümmetlerin azâb edildikleri ile onlara azâb etmemesini istedim, bunu da bana verdi. Kendilerinin dışındaki bir düşmanın onlara gâlib gelmemesini iste­dim, bunu da bana verdi. Musibet, felâket ve şiddetlerinin kendi ara­larından kılınmamasmı istedim, bunu bana vermedi. Hadîsi İbn Ebu Hatim, Ebu Saîd İbn Yahya İbn Saîd'den, Amr İbn Muhammed'den yukardakine benzer şekilde rivâyat etmiştir.

Süfyân es-Sevrî der ki: Rebî' İbn Enes kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Dört şey bu ümmetten olup bunların ikisi geçmiş ve ikisi kalmıştır. «De ki: üstünüzden azâb gön­dermeye Kadir olan O'dur.» Bu, gökten taş yağmasıdır. «Sizi fırka fır­ka yapıp kiminizin hıncını kiminize tattırmağa Kadir olan O'dur.» Süfyân der ki: Burada taş yağması ve yer batması kasdedilmektedir. Ebu Ca'fer er-Râzî'nin Rebî' İbn Enes kanalıyla... Übeyy İbn Kâ'b'dan rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb gönder­meye, sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncını kiminize tattırmağa Ka­dir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Bunlar dört haslet olup ikisi Allah Rasûlü (s.a.) nün vefatından yirmibeş sene sonra or­taya çıkmıştır. Müslümanlar; fırkalara bölünmüşler ve bir kısmının hıncını diğer bir kısmı tatmıştır. Kalan ikisi ise mutlaka vuku bula­caktır. Bunlar taş yağması ve yer batmasıdır. Hadîsi Ahmed, Vekî'-den ve Ebu Ca'fer'den rivayet etmiştir. Hadîsi İbn Ebu Hatim de ri­vayet eder. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Münzir İbn Şâzân... Hasan'm «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye... Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet ediyor : Günâhı işle-yinceye kadar, cezası hapsolunur da günâhı işlediğinde cezası gönde­rilir. Saîd îbn Cübeyr, Ebu Mâlik, Mücâhid, Süddî ve İbn Cüreyc «Üs­tünüzden size azâb göndermeye...» âyeti ile yer batmasının kasdedil-diğini söylemişlerdir. İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. İbn Cerîr'in Yûnus kanalıyla... Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Ka­dir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Abdullah İbn Mes'ûd bir mecliste —veya minberde— yüksek sesle şöyle diyordu : Ey insan­lar, uyanın; size mutlaka bir musibet gelecektir. Allah Teâlâ : «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» buyuruyor. Şayet gökten size azâb gelseydi, sizden hiçbirinizi bırak­mazdı. «Altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» buyuru­yor. Şayet yer batsaydı, sizi helak eder ve sizden hiç kimse kalmazdı. «Sizi fırka fırka yapıp kiminizin hıncım kimine tattırmağa Kadir olan O'dur.» buyuruyor. Uyanın, muhakkak ki bu üçün en kötüsü si­zin başınıza gelmiştir.

Bu husustaki ikinci görüş ve açıklama şöyledir : İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim derler ki: Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ'nın... îbn Abbâs'-tan rivayetine göre; o, «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında şöyle dermiş : Üstü­nüzden gelecek azâb, kötü idarecidir. Altınızdan gelecek azâb ise kötü hizmetçilerdir. Ali İbn Ebu Talha rivayet ediyor ki; İbn Abbâs'tan üstünüzden gelecek azâb; idarecileriniz, altınızdan gelecek azâb ise köleleriniz ve ayak takımınızdır, demiştir. Bunun bir benzerini İbn Ebu Hatim, Ebu Sinan ve Umeyr İbn Hânî'den rivayet eder. İbn Cerîr der ki: Herne kadar bu görüşün sıhhatli bir açıklaması var ise de birinci görüş daha açık ve kuvvetlidir. Bu, İbn Cerîr —Allah ona rah­met eylesin—'in söylediği gibidir. Bu görüşün doğruluğunu, şu âyet-i kerîme de desteklemektedir: «Gökte olanın sizi yerin dibine geçirme­sinden emin mi oldunuz? O zaman yer sarsıldıkça sarsılır. Gökte ola­nın başınıza taş yağdırmasından emin mi oldunuz? Benim tehdidi­min nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.» (Mülk, 16-17). Nitekim ben­zerleri ile birlikte bunlar kıyametin alâmetleri, şartlan ve kıyamet gününden önce ortaya çıkacak alâmetlerde zikredilmişlerdir. înşaal-lah yerinde tekrar gelecektir.

Allah Teâlâ : «Sizi fırka fırka yapmağa Kadir olan O'dur.» buyu­ruyor. Vâlibî, îbn Abbâs'tan rivayetle; burada heveslerin kasdedildi-ğini söylemiştir. Mücâhid ve bir çokları da böyle demişlerdir. Muhte­lif kanallarla Allah Rasûlünden rivayet edilen bir hadîste, Efendimiz şöyle buyurur: Bu ümmet, yetmişüç fırkaya bölünecek. Bir tanesi hâ­riç hepsi ateştedir.

«Kiminizin hıncını kiminize tattırmaya Kadir olan O'dur.» âyeti hakkında İbn Abbâs ve bir çokları şöyle derler: Bir kısmınızı diğer bir kısmınıza azâb ve öldürme ile musallat kılmaya Kadir olan O'dur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bak, onlar iyice anlasınlar (Allah'ın âyetleri, hüccetleri ve burhanları üzerinde iyice düşünsünler) diye âyetlerimizi nasıl açıklıyor  (beyân ediyor ve anlatıyor) uz.»

Zeyd İbn Eşlem der ki: «De ki: Üstünüzden ve altınızdan size azâb göndermeye Kadir olan O'dur.» âyeti nazil olunca Allah Rasûlü : Benden sonra kiminiz kiminizin boynunu kılıçla vuran kâfirler haline dönüşmeyiniz, buyurdular. Biz; Allah'dan başka ilâh olmadığına ve senin Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet ederken mi? dediler. Allah Rasûlü; evet, buyurdular. İnsanlardan bazısı: Biz müslümanlar iken bir kısmımızın diğer bir kısmımızı öldürmesi asla olmayacak, dediler de «bak, onlar iyice anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Kav­min, onu yalanladı. Halbuki o haktır. De ki: Ben sizin üzerinize vekü değilim.», «Her haberin karârlaşmış bir zamanı vardır. Siz de yakında bileceksiniz» âyetleri nazil oldu. Hadîsi İbn Ebu Hatim ve îbn Cerîr rivayet etmişlerdir.[20]

 

İzahı

 

Müslümanlardan birçoğu, Sevbân ve diğerlerinin fitnelerle ilgili hadîslerini yanlış anlıyor ve kötü te'vîl ederek kendilerinin zararına olan mânâya hamlediyorlar. Halbuki böyle bir anlayış, ne Rasûlul-lah'tan sâdır olmuş ne de Rasûlullah böyle bir anlayışa rızâ göster­miştir. Öyleyse bu konudaki gerçeği açıklamamız gerekir. Biz deriz ki: Genellikle milletlerin dinî nasslan ve diğer konulan anlayışların­da karakter yapılarının te'sîri büyüktür. Filozofların, şâirlerin durumu da ilim ve felsefedeki gelişmeleriyle alâkalıdır. Güç ve kuvvet bakı­mından ilerlemiş, bilgi ve hikmette derinleşmiş olanların anlayışı daha sağlam, hükümleri daha doğru, kavrayış ve idrâkleri daha üstün, görgüleri daha güzel olmaktadır. Bilgisizlik ve budalalığın yayılma­sının sonucu güçsüzlük ve horlufc yerleşince anlayış tâm tersine dön­mektedir. Buna örnek olarak size tamahı, dünya malına ve ziynetine hırsla bağlanmayı zemmeden âyetleri ve hakimane ifâdeleri verebili­riz. Âhireti teşvik eden ve malı hak yolunda harcamak gibi konulan güzel gösteren hükümleri misâl olarak verebiliriz. Bu âyetler, hik­metler, şiirler ve meseller İslâm ümmetinin gelişmesine, ilerlemesine, zaferlerden zaferlere koşup basan sağlamasına ve her alanda efendi olarak önde koşmasına, nzık te'mîn etmesine engel olan bir mania değildir. Aksine buna teşvik eden ve milleti yüceltmek, ümmetin du­rumunu ilerletmek için ehemmiyeti hâiz birer etkendirler. Onun için müslümanlar mallarını onca cömertlikle son haddine 'kadar harcı­yorlar, iyi işlerde ve hayır yolunda infâk ediyorlardı. Bizim daha son­ra gelen nesillerimiz, öncekilerin bırakmış olduklan vakıfları ve ben­zeri kurumlan umûmun yaranna, milletin iyiliğine kurmuş olduklan te'sîsleri koruyabilselerdi sâhib olduklan topraklann çoğunun vakıf olduğunu göreceklerdi. Hattâ geçmişlerin birçok kerreler aynı yerleri vakfetmiş olduğunu anlayacaklardı. Öyle ki Selef-i Sâlihîn'in vakıfları, neticede mülk haline dönüşecekti. Nitekim babamın amcası Seyyid Ahmed abartılmış olsa da bu hususa temas ederek şöyle der: Trab-lusşam'da her yüz senede vakıf mülk haline, mülk de vakıf haline dönüşür. Bütün bu âyetler ve hikmetler dünya hayatıyla ilgili husus­lardaydı. Temiz beslenme; bedenin sağlam yapıya sâhib olması, kuv­vetinin artması, hayatını koruması, öldürücü her türlü şeylerden uzak­laşması gibi hayra vesile olan hususların korunmasını gerektirmiştir. Ama sonra bu hükümler, zayıflık döneminde hasta bedendeki sağlam besin durumuna düşmüş ve zayıflığın artmasından, bozulmanın ço­ğalmasından /6a§ka bir şeye yaramamıştır. Öyle ki bu ifadeler ve hikmetler; tenbelliği, gevşekliği, ona buna yükolmayı, asalaklığı, fa­kirliği ve horluğu dinin ana ma^sadlarından biri haline getirecek şe­kilde yorumlanmış ve zayıflıkları, acizlikleri artmaktan başka bir şeye yaramaz hale getirilmiştir. Buna karşılık öyle davranırken de hırsları, cimrilikleri, aşağılıkları gittikçe daha fazla artmıştır.

Bu örneği iyice düşündükten sonra sen onu Hz, Peygamber'in ha­dîslerinde, İslâm ümmetinin geleceğiyle ilgili haberler için bir ayna yap. İslâm ümmetinin iktidarının yeryüzünün doğularına ve batıları­na yayılacağı, sonra bütün milletlerin onun kabından yemeğe koşu­şacağı, müslümanlarm bölük bölük olarak birbirlerine düşecekleri ve benzeri fitne haberleriyle, kıyamet kopmazdan önce ortaya çıkacak hâdise ve yeni vak'aları değerlendir. İyi bil ki: İslâm ümmeti ceha­letin yayılmasından sonra, bu hadîsleri çok kötü yorumlamıştır. Bu kötü yorumlayışın neticesinde bizim yukardaki örnekte işaret ettiği­miz gibi davranarak o hadîslerde belirtilen kötülüklere düşmüşlerdir. Asırlarca, müslüman kitleler, bu hadîslerde ilerde vuku bulacağı bil­dirilen haberleri, fitne ve kötülükleri bekleyerek oturup durmuşlar, Allah'ın emrettiği şekilde iyilikleri emir, kötülükleri nehyedecekleri-ne, Hakk'a karşı beliren fenalıkları —güçleri yettiğince— defedecek­lerine, yerlerinde yatıp kalmışlardır. Sonra da bunun bir kader oldu­ğunu ve bu olayların vuku bulacağının daha önce Peygamber tara­fından haber verildiğini, binâenaleyh onlardan kaçıp kurtulmanın mümkün olmadığını söyleyerek ma'zeret bulmaya çalışmışlardır. Keza güçlü milletlerin güçlülük sebeblerini ve ilerleme, zenginleşme yolla­rını arayıp bulma konusunda da bu ma'zeretlerini öne sürerek, hiçbir çalışma yapmamışlardır. Tamahtan kaçındırmayı, dünya zevklerini küçümsemeyi bildiren hikmet ve nassları yanlış anlayarak çalışmayı terketmişlerdir. Değerli işlere ve ebedî hayata kendilerini vermelerini emreden hükümleri .ters anlamışlardır. Halbuki bu konularda âyetler­de onların dayanabileceği hiçbir dayanak yoktur. Aksine Allah'ın eşsiz hüccetleri onların aleyhinde işlemektedir. Biz bu tefsirde ve başka yerlerde defalarca bu konuyu açıkladık.

Bunun yanı sıra, geçmişleri gibi çalıştıkları takdirde âyetlerde ve hadîslerde kendilerine va'dedilen hayırlı ve üstün durumu elde etmek için çabaiamamışlardır. Halbuki çalışmayı teşvik eden bu vaadlerden birçoğunun te'vîli henüz gelmemiştir, birçoğu da gelecektir. Çünkü Allah'ın va'di mutlaka yerini bulacaktır. Ayrıca onlar, âhiret hayatı­nı dünyaya tercih ettiklerini iddia etmelerine ve bunu ortaya koyma­ya çalışmalarına rağmen, Allah yolunda hiçbir fedâkârlığa katlanma­mışlar ve bu konudaki âyetlerle amel etmemişlerdir. Gerçek odur ki; onlar bilgisizlikleri, tenbellikleri ve uyuşuklukları ile güçlerini yitir­mişler, hor düşmüşlerdir. Bilgisizlikleri içerisinde yorgun düşmekte­dirler. Arzu ve heveslerine tâbi olarak çalışmak yerine aşağılık ve şah­sî keyiflerini tercih etmişlerdir. Umûmun menfaatini düşünmemişler, kendilerinin faydalarına olan noktalara kafa yormamışlardır. Bilakis bütün bunları terk ederek, kendilerini Allah'a adadıklarım, Allah'ın dinine göre davrandıklarını iddia etmişler ve tevekkül ettiklerini söy­lemişlerdir. Hattâ bir kişi onları tenkîd edecek veya milletin ve üm­metin hukuku konusunda aşın bir davranışla çekindirecek olursa; o zaman işi kadere yükleyerek ma'zeret beyân etmişler ve: Dünya safi­rin dünyası, âhiret ise kendilerinin olduğunu söylemişlerdir. Bu şüp­helerinin bozuk olduğunu defalarca belirttik. Ama Allah'a sığınan ki­şiler ancak öğüt alırlar.

Hz. Peygamber, ümmetine; gelecekte bölünmelerin ve tefrikanın vuku bulacağına, kitab ehlinin bid'at ve hurafelerinin peşinde koşu­lacağına ve diğer milletlerle müslümanlar arasında ortak olan benzer konularda fitnelerin meydana geleceğine dâir haberleri bildirmemiş­tir. Söylediği sâdece müsiümanların onların zararlarından korunmak için uyanık olmalarını ve onların kötülüklerine düşmekten kaçınma­larım sağlamak içindir. Rasûlullah, fitnelere bulaşmamaları ve tefri­ka ateşine yanmamalan için bazı uyanlarda bulunmuştur. Bunun mi­sâli bilmedikleri bir toprağa giden yolculara; o topraklarda yaygın olan hastahklan haber veren doktorun misâlidir. Doktor bu hastalık-lan söylerken, yolcuların o hastalıklara tutulmalannı önlemek ve tu­tulanlar varsa onlan iyileştirmek maksadını güder. Yoksa yoiculann o hastalıklara ve mikroplara yakalanarak ölmelerini sağlamak için söylemez. İlk asır müslümanları, bu nassları böyle anlıyorlardı. Nite­kim Hz. Âişe (r.a.), kitab ehlinin peygamberlerinin mescidlerini kabir edinmeleri nedeniyle lanetlendiklerini bildiren hadîsin gerekçesini şu sözüyle açıklamıştır: Onlann yaptıklanndan müslümanlan kaçındır­mak istiyordu. Âyet-i kerîmeler, tefrika ve ihtilâftan kaçındırmakta ve bunun neticesinin ehl-i kitab'ın düştüğü çukura düşmek olduğunu açıklamaktadır. Böylece müslümanlarm, aynı bilgisizlik ve cehalet çukuruna düşmemelerini sağlamak istemektedir. Onların durumuna düşme halinde, gerekçeler uydurmamamızı bildirmektedir. Bunun için Allah Tealâ; «hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sa­hipleri öğüt alırlar» buyurmaktadır. Eğer Sahabe ve Tâbiîn'dn bilgin­leri tefsir kitablan yazmış olsalardı, hadîs şerhleri te'lîf etmiş olsalardı bize bu hususu açıklarlardı.

Eski ve yeni müellifler, Kur'an ve hadîsin Allah'ın milletlerle ala­kalı kanunlarını değerlendirip inceleme konusunda doğru yolu açık­lamak için gösterdikleri eksikliğin hiçbirisini kitab ve sünnet bilgi­sinde göstermemişlerdir. Eğer onlar fıkhı ahkamın teferruatıyla ilgili, kelâm kâideleriyle alâkalı konulara gösterdikleri özenin bir kısmını bu hususlarda göstermiş olsalardı, İslâm ümmetinin dinini ve dünyasını koruyacak nice ifâdeler serdederlerdi. Taharet, necaset, icar, selem ve benzeri fıkhî konuların derinliklerine gereksiz biçimde dalmış olduk­ları kadar, bu konulara dalmamışlardır. Allah'ın kullanyla ilgili hu­suslardaki kanunu bilmekten daha üstün şey, ancak Allah Teâlâ'nın zâtım, sıfatlarını ve fiillerini bilmektir. Bu konuda bazı bilgin hikmet sâhibleri dikkat göstermişler ve Ebu Hâmid el-öazzâlî, övülen bilgi­lerden İhya el-Ulûm kitabında belirli miktarda beğenilen ve övülen bilgilerden bahsetmiştir. Ve demiştir ki: En son noktada övülen bilgi kısmına gelince; bu, Allah Teâlâ'nın zâtı, sıfatı, fiilleri, yaratıklarıyla ilgili konulardaki kanunları, âhiretin dünyaya dayanmasıyla alâkalı hikmetleri konusundaki bilgilerdir. Bu bilgiler, kendiliğinden, aranan ve istenen bilgilerdir. Sonra Ğazzâlî bu bilgi sâhiblerini; kelâmcılar ve fakîhler gibi diğer bütün bilginlerden üstün tutmuştur...

Ey okuyucu; bunu düşündükten sonra bil ki: Bu âyetin tefsîriyle ilgili vârid olan haberler ve eserler, ayrıca fitne ve kıyamet ile ilgili hadîsler İslâm ümmetinin çökeceğine ve düşeceğine delil olamazlar. Allah'ın kanunlarını bilmeyen, Allah'ın rahmetinden ümidini kesmiş olan bazı kişilerin söyledikleri gibi, müslümanlarm zayıflık ve cehalet­lerinin devamına vesîle olamaz. Kaldı ki öteki âyet-i kerîmeler, her düşüşün bir kalkışı olacağını ve her okun yeniden fırlayacağını ha^ ber vermekte ve müslümanlarm yeryüzünün halîfeleri olacaklarını bildirmektedir. Bu yeryüzünün hilâfeti hâdisesi henüz tamamlanma­mıştır. Nitekim Arap toprağı çayırlık ve ırmaklarla doluncaya, Irak'la Mekke arasında yolcu yol yitirme korkusu olmaksızın yürüyünceye kadar kıyamet kopmaz, haberi henüz gerçekleşmemiştir. İmâm Ah-med bu haberi nakletmektedir. Bu haberin birinci bölümü henüz ger­çekleşmemiştir. Keza Müslim'in Sahîh'inde Medine'nin alanının İhab denilen bölgeye kadar gelişeceğine dâir vârid olan ve Medine'nin yer­leşim alanının millerce mesafeye ulaşacağını bildiren haber henüz ger­çekleşmemiştir. Ey müslümanlar topluluğu; müjdeleyenler olun, kor­kutanlar değil. «Bir süre sonra onun haberini öğreneceksiniz.»[21]

 

66  — Kavmin onu yalanladı. Halbuki o, haktır. De ki: Ben sizin üzerinize vekîl değilim.

67  — Her haberin karârlaşmış bir zamanı vardır. Siz de yakında bileceksiniz.

68  — Âyetlerimizi çekişmeye dalanları gördüğün va­kit; onlar başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer  şeytân  sana  unutturursa;  hatırladıktan sonra artık zâlimler güruhu ile oturma.

69  — Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur, fakat bir öğüttür. Olur ki, sakınırlar.

 

Her Haberin Bir Yeri Vardır

 

Allah Teâlâ bu âyetlerde buyuruyor ki: Kavmin Kureyş onu, se­nin onlara getirmiş olduğun Kur'an'ı hidâyeti ve beyânı yalanladılar. Halbuki o, kendisinden başka hiçbir hak ve gerçek olmayan bir hak­tır. «De ki: Ben sizin üzerinize vekil değilim.» Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyuruyor : «De ki: Gerçek Rabbınızdan (gelen) dir. İsteyen İnansın, isteyen inkâr etsin.» (Kehf, 29). Bana düşen tebliğ edip ulaştırmaktır. Size düşen ise işitip itaat etmektir. Bana uyan dünya ve âhirette mutlu olur. Bana karşı çıkan ise dünyada ve âhirette mutsuz olacaktır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Her bir habe­rin karârlaşmış bir zamanı vardır» buyurmaktadır. İbn Abbâs ve bir çokları derler ki: Her. bir haberin bir hakikati, yani bir müddet sonra dahi olsa her haberin bir meydana gelişi vardır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de : «O'nun haberini bir müddet sonra öğreneceksi­niz.» (Şa'ti, 88), «Herkesin süresi yazılıdır.» (Ra'd, 37) buyuruyor ki bu, kuvvetli bir tehdîd ve vaîd'dir. Bu sebepledir ki bundan sonra: «Siz de yakında bileceksiniz.» buyurmuştur. Allah Teâlâ devamla şöy­le buyuruyor -«Âyetlerimizi (yalanlama ve alaya almakla) çekişmeye dalanlaıı gördüğün vakit onlar (yalanlamakta oldukları sözün dışın­da) başka bir söze geçinceye kadar, kendilerinden yüzçevir. Eğer şey­tân sana unutturursa, —ki burada Allah'ın âyetlerini tahrif eden, on­ları gerektiği yerlerinden başka yerlere koyan yalanlayıcüarla birlik­te müslüman ümmetten hiçbir kimsenin oturmaması kasdedilmekte-dir. İşte onlardan birisi unutarak oturursa— hatırladıktan sonra artık zâlimler güruhu ile oturma.» Bu sebepledir ki bir hadîste şöyle Duyu­rulmuştur : Ümmetimden hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeylerin günâhı kaldırılmıştır. Ebu Mâlik ve Saîd İbn Cübeyr'den nak­len Süddî «Eğer şeytân sana unutturursa...» âyeti hakkında şöyle der: .Unutur da sonra hatırlarsan onlarla birlikte oturma. Mukâtil İbn Hayyân da böyle söylemiştir. «O, size kitâbda: Allah'ın âyetleri­ne küfredildiğini ve alaya alındığını işittiğinizde, onlar başka bir mev­zua intikâl edinceye kadar yanlarında oturmayın. Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyetinde işaret edilen âyet işte budur. Yani siz onlarla birlikte oturup onların (söylediklerini zımnen) kabul ettiğiniz takdirde onların içinde bulundukları durumda onlarla eşit olursunuz.

'Allah Teâlâ: «Allah'tan sakınanlara; onların hesabından bir şey yoktur.» buyuruyor ki; onlardan sakınır ve bu durumda onlarla bir­likte oturmazlarsa onların uhdesinden sıyrılmış ve onların günâhın­dan kurtulmuş olurlar. îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc... Ebu Mâlik ve S&îd İbn Cübeyr'in «Allah'tan sakınanlara; onların he­sabından bir şey yoktur.» âyeti hakkında şöyle dediklerini rivayet etti: Böyle yaptığın, yani onlardan sakınıp yüz çevirdiğin takdirde, onların Allah'ın âyetleri hakkında çekişmeye dalmalarından dolayı sana bir vetöl yolftur. Başkaları ise şöyle diyor: Bilakis bunun mânâ­sı şöyledir {Onlar; onlarla birlikte otursalar dahi, onların hesabından bunlara bir şey yoktur. Böylece bu âyetin Nisa süresindeki: «Yoksa siz de onlar gibi olursunuz.» (Nisa, 140) âyeti ile —ki bu âyet Medi­ne'de nazil olmuştur— mensûh olduğunu sanmışlardır. Bu görüş Mü-câhid, Süddî, İbn Cüreyc ve başkalarına aittir^ Onların açıklamalarına göre; âyet böylece anlaşılacaktır: «Fakat bir öğüttür. Olur ki sa­kınırlar.» Fakat Biz size onlardan yüz çevirmenizi emrettik. Bu, içle­rinde bulundukları durum hakkında onlara bir hatırlatmadır. Umu­lur ki bundan sakınır ve bir daha ona dönmezler.[22]

 

70 — Bırak o dinlerini oyun ve eğlence edinenleri; dünya hayatının aldattığı kimseleri. Sen onunla öğüt ver ki; Allah'tan başka dostu ve şefaatçisi olmayan bir kimse kazandlglndan ötürü yok olmasın. O, bütün varını fidye olarak verse de kabul olunmaz. İşte onlar, kazandıkların­dan ötürü yok olanlardır. Küfür edegeldiklerinden dolayı onlara, kaynar sudan içecek ve elîm bir azâb vardır.

 

Dinlerini Alay Konusu Yapanlar

 

Allah Teâlâ : «Bırak o dinlerini oyun ve eğlence edinenleri; dünya hayatının aldattığı kimseleri...» buyuruyor ki; bırak onları, onlardan yüz çevir, onlara biraz mühlet ver. Onlar büyük bir azaba dûçâr ola­caklardır. Bu sebeple : ((Sen onunla (Kur'an'la) öğüt ver», Allah'ın kıyamet günündeki elîm azabı ile intikamından onları sakındır, bu­yurmaktadır. «Allah Teâlâ : Bir kimse kazandığından ötürü yok ol­masın.» buyurur. İbn Abbâs'tan rivayetle, Dahhâk, Mücâhid, İkrime, Hasan ve Süddî âyetteki kelimesinin teslim edilme anla­mında olduğunu söylemişlerdir. Ibn Abbâs'tan rivayetle, Vâlibî; rüs-vây olma, anlamına geldiğini, Katâde de; hapsolunma, anlamında ol­duğunu söyler. Mürre ve İbn Zeyd; muâhaze olunma, Kelbî ise; cezalan­dırılma, anlamına geldiğini söylemişlerdir ki bu ibarelerin hepsi de anlamca birbirine yakındırlar. Netice olarak bu kelime, «Helake teslim etme, hayırdan alıkoyma ve arzulanana ulaşmaktan alıkoyma» anla­mına gerektedir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ : «Her nefis kazandığı ile bağlıdır. Ancak sağcılar müstesnadır.» (Müddesir, 38 - 39) buyurmaktadır.

Allah Teâlâ: «Allah'tan başka dostu ve (kendisine şefaat edecek hiçbir) şefaatçisi ve (yakını) olmayan bir kimse...» buyurmaktadır ki; başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Alış-verişin, dostluğun ve şefaatin olmadığı gün gelmezden evvel... Kâfirler, işte zulmedenlerin kendileridir.»   (Bakara, 254).

Allah Teâlâ: «O, bütün varını fidye olarak verse de kabul olun­maz.» buyuruyor. Her şeyi verse dahi bu, ondan kabul olunmaz. Nite­kim başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Doğrusu küfredip te kâfir olarak ölenler; yeryüzü dolusu altını fidye verecek olsalar, yine de hiçbirin­den kabul edilmez.» (Âl-i İmrân, 91) buyururken burada da: «îşte on­lar, kazandıklarından ötürü yok olanlardır. Küfür edegeldiklerinden do­layı onlara kaynar sudan içecek ve elîm bir azâb vardır.» buyurmak­tadır.[23]

 

71  — De ki: Allah'ı bırakıp ta bize fayda ve zarar ve­remeyen şeylere mi yalvaralım? Allah bizi hidâyete er­dirdikten sonra arkadaşları; bize gel, diye doğru yola ça­ğırırken; şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşür­mek istedikleri kimse gibi ökçelerimizin üstünden gerisin geri mi dönelim? De ki: Allah'ın hidâyeti, asıl hidâyetin kendisidir. Ve biz emrolunduk ki; âlemlerin Rabbına tes­lim olalım.

72  — Ve bir de namaz kılın ve O'ndan korkun diye. O'dur kendisine varıp toplanacağınız.

73 — O'dur, gökleri ve yeri hak ile yaratan. O'nun; ol, dediği gün; hemen olur. O'nun sözü haktır. Sûr'a üfle­neceği gün de mülk O'nundur. Görülmeyeni de, görüleni de bilir. Ve O, Hakîm'dir, Habîr'dir.

 

Allah'ın Hidâyeti

 

Süddî der ki: Müşrikler inananlara: Bizim yolumuza uyun ve Muhammed'in dinini bırakın, dediler de Allah Teâlâ : «De ki: Allah'ı bırakıp ta bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvaralım? Ök­çelerimizin üstünden gerisin geri küfre mi dönelim? (Bu durumda biz şeytanın yeryüzünde saptırdığı kişi gibi oluruz.)» âyetlerim indirdi. Yani Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: îmândan sonra eğer küfre düşer­seniz; siz şu adam .gibi olursunuz ; Yolda bir kavimle beraber iken yolu kaybetmiş, şeytân kendisini şaşırtıp yeryüzünde saptırmış, arkadaşları yolda olup onu kendilerine çağırarak; bize gel, biz yoldayız, demeye başlarlar. O ise; onlara gitmemekte diretir. İşte Hz. Muhammed (s.a,) i tanıdıktan sonra onlara uyanın benzeri budur. Yola çağıran Hz. Mu­hammed (s.a.) in ta kendisidir. Yol ise İslam'dır. Bu hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiştir.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha : «De ki: Allah'ı bıra­kıp ta bize fayda ve zarar veremeyen şeylere mi yalvaralım?» âyeti hak­kında şöyle demektedir : Bu, Allah Teâlâ'nın ilâhlar ile onlara çağıran­lar ve Allah'a çağıranlar (davet edenler) hakkında vermiş olduğu bir örnektir. Bir adam düşünün : Yolunu kaybetmiş, sapıtmış. O sırada bi­risi kendisini; ey falan oğlu falan, yola gel, diye çağırıyor. Onun arka­daşları var ve kendisini; yola gel, diye çağırıyorlar. Birinci çağırana uyarsa onu tutup götürüyor ve helake ulaştırıyor. Kendisini hidâyete çağıranlara icabet ederse yolu buluyor. Bu birinci çağıran, onu helak edicidir. Allah'dan başka bu ilâhlara tapanın örneği budur 'ki; o kişi, kendisine ölüm gelinceye kadar bunun doğru olduğuna inanır da he­lake ve-nedamete (pişmanlığa) düşer. Allah Teâlâ : «Şeytânların sap­tırıp çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» buyuruyor ki; bunlar he­lak edicilerdir. Onu ismi ile, babasının ve dedesinin ismi ile çağırırlar. O da bunun doğru bir şey olduğunu sanarak ona uyar. Nihayet onu he­lake atarlar, belki de yerler. Veya yeryüzünde kapkaranlık bir yere atarlar da orada susuzluktan helak olur. İşte bu, Allah'tan başka ibâdet edilen ilâhlara icabet edenin örneğidir. Hadîsi İbn Cerîr rivayet etmiş­tir. İbn Ebu Necîh ise Mücâhid'den naklen «Şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» âyeti hakkında şöyle der : Şaşkın durumdaki kişiyi arkadaşları yola çağırıyor. îşte bu, hidâyete erdikten sonra sapıklığa-düşenin örneğidir. İbn Abbas'tan naklen Avfî, «Arkadaşları doğru yola çağırırken şeytânların saptırıp şaşkın bir halde çöle düşürmek istedikleri kimse gibi...» âyeti hakkında şöyle der : Bu, Allah'ın hidâyetine icabet etmeyen, şeytâna itaat eden, yeryüzün­de günâh işleyip haktan meyleden, sapan kişidir. Arkadaşları kendisini hidâyete çağırırlar. Ve onu çağırıp emrettiklerinin hidâyet olduğunu sanırlar. Allah Teâlâ bunu, insanlardan bunların dostları için söy­leyip, «Allah'ın tüdâyeti, asıl hidâyetin kendisidir.» buyuruyor. Sapık­lık ise, cinlerin kendisine çağırdıklarıdır. İbn Abbâs'ın bu sözünü riva­yetten sonra İbn Cerîr der ki: Bu, arkadaşlarının onu hidâyet sanarak sapıklığa çağırmalarını gerektirir. Halbuki bu, âyetin zahirine terstir. Zîrâ Allah Teâlâ, arkadaşlarının onu hidâyete çağırdıklarını haber ver­mektedir. O halde Allah Teâlâ'mn hidâyet olduğunu haber vermesiyle birlikte onun sapıklık olması caiz değildir. Bu, İbn Cerîr'in söylediği gibidir. Âyetin akışı, şeytânların saptırdığı kişinin şaşkın olmasını ge­rektirir. Onun arkadaşları doğru yolda yürümektedirler. Onu kendi­lerine ve en güzel yolda onlarla birlikte gitmeye çağırmaya başlamış­lardır. Burada sözün takdiri şöyle olmalıdır: «Onlardan yüz çevirip onlara dönmemektedir. Şayet Allah dileseydi, onu hidâyete eriştirir ve onu doğru yola geri çevirirdi.» İşte bu sebepledir ki, Allah Teâlâ: «De ki: Allah'ın hidâyeti, a&ü hidâyetin kendisidir.» buyurmuştur. Nite­kim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «Allah kimi de hidâyete erdirirse, onu saptıracak yoktur.» (Zümer, 37), «Onların hidâyeti bul­malarına ne kadar hırs göstersen muhakkak ki, Allah dalâlete sapanı hidâyete erdirmez. Ve onların yardımcıları da yoktur.» (Nahl, 37). Allah Teâlâ burada devamla şöyle buyuruyor: «Ve <biz emrolunduk ki; âlem­lerin Habbma teslîm olalım, (ortağı olmaksızın sâdece O'na ibâdet edelim.) Ve bir de namaz küm ve O'ndan korkun diye.» Namaz kılmakla ve her durumda O'ndan korkmakla emrolunduk. «O'dur, (kıyamet gü­nü) kendisine varıp toplanacağınız. O'dur, gökleri ve yeri hak ile (ada­letle) yaratan. (Her ikisinin yaratıcısı, sahibi, onları ve onlardakileri idare eden.)», «O'nun; ol, dediği gün; hemen olur.» âyetinde kıyamet günü kaydedilmektedir. O gün Allah Teâlâ «Ol.» buyuracak ve göz açıp kapama veya ondan daha kısa bir zamanda O'nun emri olacak, mey­dana gelecektir.[24]

 

Sûr’a Üfleneceği Gün

 

Müfessirler,  «Sûr'a üfleneceği gün...»  âyetinin tefsirinde ihtilâf etmişlerdir. Bazıları şöyle der: «Buradaki 'Sûr* kelimesinden maksad, suret kelimesinin çoğuludur. Böylece mânâ, suretlere üflenip de diril-tildikleri gün, şeklinde olacaktır. Halbuki doğru olan, buradaki sûr ke­limesi ile İsraf îl (a.s.) in üfleyeceği borunun fcasdedilmiş, olmasıdır. İbn Cerîr der ki: Bize göre doğru olan, Hz. Peygamtjer'den gelen haberle­rin desteklediği görüştür ki; Allah Rasûlü: Muhakkak ki İsrafil sûr*u ağzına almış ve alnını (yüzünü) eğip döndürmüştür. Ne zaman emredi­lecek de üfürecek diye beklemektedir, buyurmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize İsmâîl... Abdullah İbn Amr'dan rivayet etti ki; bir bedevî: Ey Allah'ın Rasûlü; sûr nedir? diye sordu. Allah Rasûlü de : Kendisine üflenecek boynuzdur, buyurdular. Sûr hadîsi bize Hafız Ebu'l-Kâsım et-Taberânî kanalıyla onun «et-Tıvâlât» kitabında rivayet edilmiştir. O, şöyle demektedir : Bize Ahmed İbn el-Hasan'ın... Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Ashabından bir grupun arasın­da bulunduğu sırada Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular : Allah Teâlâ göklerin ve yerin yaratılmasını bitirince, sûr'u yaratıp onu İsrafil'e verdi. O bunu; ne zaman emredilecek diye beklemek üzere gözünü Arş'a dikerek ağzına koydu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü; sûr nedir? diye sor­dum. Boynuzdur, buyurdular. Ben: O nasıldır? diye sordum. Şöyle bu­yurdular : Büyüktür. Beni hak ile gönderen (Allah) a yemîn ederim ki; onun bir halkasının (boğumunun) büyüklüğü göklerle yerin genişliği gibidir. Ona üç defa üflenecektir: Birinci üfürme, korku üfürmesidir. İkincisi, yıkılma üfürmesidir. Üçüncüsü ise kalkıp âlemlerin Rabbınm huzuruna dikilme üfürmesidir. Allah Teâlâ İsrafil'e )birinci üfürmeyi emredip; üfür, buyuracak. O, korku üfürmesini üfürüp Allah'ın dile­dikleri dışında bütün gökler ve yer halkı korkacak. Allah Teâlâ ona emredecek de uzatacak ve kesinti yapmayacak, (fütur getirmeyecek). Bu, Allah Teâlâ'nın : «Bunlar bir tek çığlık beklemektedirler. Ki, onun bir an gecikmesi yoktur.» (Sâd, 15) kavli gibidir. Allah Teâlâ dağlan yürütecek. Onlar bir bulut gibi geçecek ve serâb olacaklar... Sonra yer­yüzü halkını öyle bir sarsacak ki, dalgaların çarptığı denize atılmış Mr gemi gibi olacak. Yeryüzündeki halkı ters çevirip rüzgârların salladığı, Arş'da asılı bir kandil gibi yapacak. Bu durum, Allah Teâlâ'nın: «O gün bir sarsıntı sarsar. Ve peşinden bir başkası gelir. O gün. kalbler titrer.» (Nâziât, 6-8) âyetlerinde haber verdiği durumdur. İnsanlar, onun üzerinde sarsılıp çalkalanacak. Süt veren kadınlar çocuklarını unutacak, hamileler karmlarındakini bırakacak (doğuracak), çocuklar ihtiyarlayacak, şeytânlar korkudan uçar gibi kaçacaklar. Yeryüzünün kenarlarına varınca, melekler onlara gelip yüzlerine vuracaklar ve onlar da dönecek. İnsanlar arkalarına dönüp kaçacak. Allah'ın emrinden on­ları koruyacak hiçbir şey olmayacak. Birbirlerini çağıracaklar. İşte bu, Allah Teâlâ'nın çağrışma günü, buyurduğu gündür.

Onlar bu halde iken, yeryüzü bir baştan diğer bir başa kadar ya­rılıp çatlayacak. Bir benzerini görmedikleri büyük bir durumu göre­cekler. Bundan dolayı en iyisini Allah Teâlâ'nm bildiği üzüntü ve korku onları kaplayacak. Sonra gökyüzüne bakacaklar ki o; erimiş bir maden gibi olmuş. Sonra yarılıp yıldızlar saçılacak, güneş ve ay batacak. Allah Rasûlü (s.a.) buyurdular ki: Ölüler bundan hiçbir şey bilmeyecekler. Etou Hüreyre : Ey Allah'ın Rasûlü; Allah Teâlâ'nın : «Sûr'a üfürüleceği gün, Allah'ın dilediklerinden başka göklerde olanlar da, yerde olanlar da korku.içinde kalırlar.» (Nemi, 87) âyetinde istisna ettikleri kimler­dir? diye sordu. Allah Rasûlü şöyle buyurdu : Bunlar şehîdlerdir. Korku, dirilere ulaşacaktır. Onlar da Allah katında diriler olup rızıklanmak-tadırlar. Allah Teâlâ, o günün korkusundan onları koruyup emîn kıla­caktır. Bu, Allah Teâlâ'nın yaratıklarının kötüleri üzerine göndereceği bir azâbtır. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurmaktadır : «Ey insanlar, Rabbınızdan sakının. Doğrusu, kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, her emzikli (kadın) emzirdiğini unutur, her yüklü (kadın) yükünü düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün. Oysa sarhoş değildirler, ama Allah'ın azabının çok çetin olmasından­dır.» (Hacc, 1-2). Onlar, Allah'ın dilediği kadar bu azâb içinde kala­caklardır. Şu kadar var ki bu, uzun olacaktır.

Sonra Allah Teâlâ İsrafil'e yıkılma üfürmesini emredecek. O da yıkılma üfürmesini üfürecek ve Allah'ın diledikleri dışında gökler ve yer halkı yıkılacak. Bunlar bitince Ölüm meleği Cebbâr'a gelecek ve : Ey Rabbım, Senin dilediklerin dışında gökler ve yer ehli öldü, diyecek. Allah Teâlâ; kimlerin kaldığını en iyi bildiği halde; kimler kaldı? diye soracak. Ölüm meleği: Ey Rabbım, ölmeyecek diri olan Sen, Arş'ı taşı­yanlar, Cibril ve Mîkâîl ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ : Cibril ve Mikâîl ölsünler, buyuracak. Allah Arş'ı konuşturacak ve o diye­cek ki: Ey Rabbım, Cibril ve Mîkâîl ölüyor! Allah Teâlâ : Sus; ben, Arş'ı-mın altında olan her şeye ölümü yazdım, buyuracak ve o ikisi ölecekler. Sonra ölüm meleği Cebbâr'a gelip : Ey Rabbım, Cibril ve Mîkâîl öldü, diyecek. Allah Teâlâ kimlerin kaldığını en iyi bilen olduğu halde; kim kaldı? diye soracak. Ölüm meleği: Asla ölmeyecek diri olan Sen, Arş'mı taşıyanlar ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ : Arş'ımı taşıyan­lar ölsünler, buyuracak ve onlar da ölecekler. Allah Teâlâ Arş'a emre­decek ve o, sûr'u İsrafil'den alacak. Sonra ölüm meleği gelip: Ey Rab­bım, Arş'ını taşıyanlar Öldü, diyecek. Allah Teâlâ kimlerin kaldığını en iyi bilen olduğu halde; kim kaldı? diye soracak. Ölüm meleği; Ey Rabbım, asla ölmeyecek diri olan Sen ve bir de ben kaldım, diyecek. Allah Teâlâ: Sen, yaratıklarımdan bir yaratıksın. Şu gördüğünü gör­men için seni yaratmıştım, sen de öl, buyuracak ve o da ölecek. Vâhid, Ahâd, Kahhâr olan, doğmamış ve doğurmamış olan Allah'dan başka, hiçbir şey kalmayınca ilk olduğu gibi Allah Teâlâ son da olacak. Gök­leri ve yeri kitapları katlar gibi katlayacak sonra yayıp düzleyecek ve üç kere onları atacak ve: Ben Cebbâr'ım, Ben Cebbarım, Ben Ceb­bâr'ım, diye söyleyip üç kere : Bu gün mülk kimindir? diye seslenecek. Ona hiç 'kimse cevab vermeyecek ve kendi kendine : Vâhid, Kahhâr olan Allah'ım, buyuracak. Allah Teâlâ : «O gün yer, başka bir yerle değişti­rilir. Gökler de başka göklerle.» (İbrahim, 48> buyuruyor ki; gökleri ve yeri yayacak, Ukkâz köselesi gibi onları uzatıp yayacak. Sen onlarda hiç bir eğrilik göremeyeceksin.

Sonra Allah Teâlâ yaratıklara öyle bir seslenecek ki; onlar bu de­ğiştirilmiş yeryüzünde bir öncekinde oldukları gibi1 olacaklar. Onun vâ-dîsinde olanlar yine vadisinde, yüksek yerinde olanlar yine yükseklerin­de olacaklar. Sonra Allah Teâlâ, Arş'ın altından onların üzerine bir su gönderecek ve gökyüzüne yağmur yağdırmasını emredecek. Yeryüzüne kırk gün yağmur yağdıracak. Su onların üzerinde oniki kulaç olacak. Sonra Allah Teâlâ cesedlere, kamış —veya bakla— gibi bitmelerini em­redecek de onlar bitecekler. Nihayet cesedleri, daha önce olduğu gibi tâm olarak teşekkül edecek. Allah Teâlâ: Arş'ımı taşıyanlar dirilsin, buyuracak ve onlar dirilecekler. Allah Teâlâ İsrafil'e emredecek ve o, sûr'u alıp ağzına koyacak. Sonra Allah Teâlâ : Cibril ve Mîkâîl dirilsin, buyuracak ve onlar dirilecekler. Allah Teâlâ ruhları çağıracak. Onlar getirilecekler. Müslümanların ruhları nûr saçarken, kâfirlerin ruhları karanlık olacak. Allah Teâlâ hepsini alıp sûr'un içine koyacak. Daha sonra İsrafil'e dirilme üfürmesini üfürmeyi emredecek ve o, dirilme üfürmesini üfürecek. Ruhlar arı gibi çıkacaklar. Gökle yer arasını dol­durmuş olacaklar. Allah Teâlâ : İzzet ve Celâl'im hakkı için, muhakkak her rûh cesedine dönecek, buyuracak ve ruhlar yeryüzündeki cesedle-rine girecekler. Önce genizlere girip sokulan kişide zehirin yürümesi gibi cesedin içinde yürüyecek. Sonra yeryüzü sizden ayrılacak (siz, yer­yüzünden ayrılacaksınız, çıkacaksınız). Yeryüzünün kendisini bıraka­cakların ilki ben olacağım. Rabbmıza doğru çıkıp sür'atle varacaksınız. . «O çağırana koşarak; kâfirler: Bu, zorlu bir gündür, derler.» (Kamer, 8). Yalınayak, çıplak ve sürmetsiz olarak ölçüsü yetmiş yıl olan bir yerde duracaksınız. Allah Teâlâ size bakmayacak ve aranızda hüküm verme­yecek. Gözyaşları bitinceye kadar ağlayacaksınız. Gözyaşları bitince; onun yerine kan dökeceksiniz. Terden boğulacak derecede veya ter çenelerinize ulaşıncaya kadar terleyecek; bizim aramızda hükmetmesi için Rabbımıza bizim için kim şefâatta bulunacak? diyeceksiniz. Buna babanız Âdem'den daha lâyık kini olabilir? Allah Teâlâ onu eliyle ya­ratmış, ona ruhundan üfürmüş, ve ilk olarak onunla konuşmuştur, diyeceksiniz. Âdem'e vanp bunu ondan isteyecekler. O ise kabul etme­yip; bunun sahibi (bunu yapacak olan) ben değilim, diyecek. Birer birer her peygambere bu isteği iletecekler. Her peygambere vardıklarında on­lar bunu kabul etmeyecekler. Allah Rasûlü (devamla) şöyle buyurdular: Nihayet bana gelecekler. Ben, Fahs'a gideceğim ve secdeye kapanacağım. Ebu Hüreyre : Ey Allah'ın Rasûlü; Fahs nedir? diye sordu. Allah Rasûlü şöyle buyurdular: Arş/ın önüdür. Nihayet Allah Teâlâ bana bir melek gönderecek ve o pazumdan tutup beni kaldıracak. Bana : Ey Muham-med, buyuracak. Ben: Evet, Rabbım, diyeceğim. AÜah Teâlâ en iyi bildiği halde; durumun nasıl? diye soracak. Ben: Ey Rabbım, bana şefaati va'detmiştin, yaratıkların hususunda beni şefaatçi kıl (şefaati­mi kabul buyur) ve onların arasında hükmeyle, diyeceğim. Allah Teâlâ : Senin şefaatini kabul eyledim, onlara geliyorum, aralarında hükmede­ceğim, buyuracak.

Allah Rasûlü (s.a.) buyuruyor ki: Geri dönüp insanlarla birlikte duracağım. Biz, bu halde dikilirken gökyüzünden şiddetli bir ses duya­cağız ve bu bizi korkutacak. Dünya semâsı halkı, yeryüzündeki cin ve insanların iki misli olarak inecekler. Yeryüzüne yaklaştık! arında, yer­yüzü onların nuru ile aydınlanacak ve saflarında yerlerini alacaklar. Biz onlara: Rabbımız içinizde mi? diye soracağız. Onlar: Hayır, o ge­liridir (geliyor), diyecekler. Sonra ikinci gök halkı inen meleklerin iki misli, orada bulunan cin ve insanların iki misli olarak inecekler. Yer­yüzüne yaklaştıklarında yeryüzü onların nuru ile aydınlanacak ve on­lar da saf tutacaklar. Biz onlara: Rabbımız, içinizde mi? diye soraca­ğız. Onlar: Hayır, gelicidir. diyecekler. Sonra onlar, böyle kat kat ine­cekler ve nihayet bulut ve meleklerin gölgeliğinde Cebbar olan Allah Teâlâ inecek. O gün Arş'mı sekizi —ki onlar bu gün dörttür— taşıya­cak. Ayaklan yeryüzünün en alt sınırlarında olacak. Yeryüzü ve gökler onların bellerinde olacak. Arş omuzlarında iken onlar teşbihlerinde ken­dilerine hâs sesleriyle şöyle diyecekler: Arş ve ceberut sahibini tesbîh ederiz. Hükümranlık ve melekût sahibini tesbîh ederiz. Diri olup ölme­yeni tesbîh ederiz. Yaratıkları öldürüp kendisi ölmeyeni tesbîh ederiz. (O), Sübbûh'tur, Kuddûs'tur, Kuddûs'tur, Kuddûs'tur. En yüce Rab-bımızı, meleklerin ve ruhun Rabbım tesbîh ederiz. Yaratıkları öldüren ve kendisi ölmeyen en yüce Rabbmuzı tesbîh ederiz. Allah Teâlâ KürsT-sini yeryüzünün dilediği yerine koyar ve sesi ile seslenip şöyle buyurur: Ey cin ve insanlar topluluğu; sizi yarattığımdan bu gününüze kadar sizi dinledim, sözünüzü işitip işlerinizi gördüm. Beni dinleyin; işte işleriniz, sizlere okunan sayfalarınız. Kim hayır bulursa Allah'a ham-detsin. Kim bundan başkasını bulursa kendisinden başkasını kesinlikle ayıplamasın.

Sonra Allah Teâlâ cehenneme emreder ve onun parlayan bir kısmı çıkar. Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Ey Âdemoğullah, ben size : Şeytâna tapmayın. O muhakkak ki sizin apaçık bir düşmanmızdır. Ve: Bana kulluk edesiniz, işte bu dosdoğru yoldur, diye ahdetmedim mi? Andol-sun ki; o, sizden birçok nesilleri saptırmıştır. Hâlâ aklınızı başınıza al­maz mısınız? İşte bu, size va'dolunan cehennemdir. Küfretmekte oldu­ğunuzdan dolayı bugün oraya girin.» (Yâsîn, 60 - 64).

Allah Teâlâ insanların arasını ayırır ve ümmetler diz çöker. Allah Teâlâ bu hususta şöyle buyurur : «Her ümmeti diz üstü çökmüş görür­sün. Her ümmet kendi kitabına çağrılır. Bugün yaptığınızın karşılığı size verilecektir.» (Casiye, 28). Allah Teâlâ cinler ve insanlar âlemi dı­şında yaratıkları arasında hükmeder (hüküm verir). Vahşî hayvanlar ve dört ayaklılar (dört ayaklı hayvanlar) arasında hüküm verir. O kadar ki; boynuzlu koyundan boynuzsuz koyunun hakkını alır. Allah Teâlâ bunu bitirip hiçbirinin yanında bir diğerine âit hak kalmayınca: Top­rak olun, buyurur. İşte o sırada kâfir : «Keski ben de toprak olaydım.» der. (Nebe*, 40).

Sonra Allah Teâlâ kullan arasında hüküm verir. Hakkında hüküm verileceklerin ilki kanlardır. Allah yolunda öldürülen herkes gelir. Al­lah Teâlâ her öldürülene emreder de; boyun damarlarından kanlar aka­rak başım taşıyıp gelir ve: Ey Rabbım, bu, beni niçin öldürdü? diye sorar. Allah Teâlâ en iyi bilen olduğu halde; onları niçin öldürdün? diye sorar. Öldüren: İzzet senin için olsun diye onları öldürdüm, diye cevab verir: Allah Teâlâ ona: Doğru söyledin, buyurup onun yüzünü güneyin nuru gibi kılar ve melekler kendisini cennete götürürler: Bun­lardan başka (bunların dışındaki) öldürülenlerin hepsi boyun damar­larından kan akarak başını taşıyor halde gelir ve: Ey Rabbım, beni şu öldürdü, der. Allah Teâlâ en iyi bilen olduğu halde; onları niçin öldürdün? buyurur. Öldüren: Ey Rabbım, İzzet Senin ve benim için olsun diye onları öldürdüm, diye cevab verir. Allah Teâlâ da: Helak oldun, buyurur. Sonra bir nefsi öldüren herkes, istisnasız karşılığında öldürülür. Hiç bir zulüm kalmaz, karşılığı alınır. Bütün bunlar, Allah'ın dilemesi içindedir: Dilerse azâb eder ve dilerse ona merhamet eyler. Sonra Allah Teâlâ, geriye kalan yaratıkları arasında hüküm verir. Ni­hayet, hiç kimsenin yanında hiç kimseye âit bir zulüm kalmaz ki zâ­limden mazlumun hakkı alınmış olmasın. O kadar ki, süte su katıp sonra satan dahi süt sudan ayrılıncaya kadar sorumlu tutulur. Allah Teâlâ bütün bunları bitirdiğinde birisi çıkıp seslenir, bütün yaratıklar duyarlar : Dikkat edin; her kavim ilâhlarına ve Allah'tan başka ibâdet edegelmekte olduklarına katılsın. Allah'tan başkasına ibâdet eden hiç kimse kalmaz ki önünde ilâhları temessül ettirilmiş olmasın. O gün meleklerden birisi, Uzeyr şekline girdirilir. Meleklerden biri de Meryem Oğlu îsâ suretine büründürülür. Birine yahûdîler, öbürüne hıristiyan-lar uyar. Sonra onların ilâhları kendilerini cehenneme sürükler. İşte bu, Allah Teâîâ'nan şu sözüdür : «Şayet bunlar tanrı olsaydı oraya gir­mezlerdi. Ve hepsi orada temelli 'kalacaklardır.» (Enbiyâ, 99).

İçlerinde münafıklar olduğu halde inananlardan başka hiç kimse kalmadığında; Allah Teâlâ onlara dilediği şekilde gelir ve: Ey insan­lar; - insanlar gitti. İlâhlarınıza ve tapageldiklerinize katılın, buyurur. Onlar: Allah'a yemîn olsun ki bizim için Allah'tan başka ilâh yoktur. Biz, O'ndan başkasına ibâdet etmiş de değiliz, derler. Ve onlardan ayrı­lırlar. Onlara gelen Allah'ın kendisidir. Kalmayı dilediği kadar kalıp sonra onlara tekrar gelir ve : Ey insanlar; insanlar gitti, ilâhlarınıza ve tapagelmekte olduklarınıza katılın, buyurur. Onlar yine: Allah'a yemîn olsun ki, bizim için Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve biz, O'ndan başkasına ibadet etmiş de değiliz, derler. Allah Teâlâ onlara görünür ve onların; Hablan olduğunu bilecekleri azametiyle onlara te­cellî eder. Yüzleri üzeri kapanıp secde ederler. Her bir münafık ensesi üzere yere yıkılır. Allah Teâlâ onların sırtlarını inek boynuzlan gibi kılar. Sohra onlara izin verir ve kalkarlar. Allah Teâlâ tırpan (veya bıçak) keskinliğinde —veya kılıç keskinliğinde— cehennemin iki tarafı arasına Sırât'ı kurar. Onun üzerinde çengeller* ucu kıvrık demirler, demir dikeni gibi dikenler vardır. Önünde ise kaygan bir köprü vardır. Onlar göz açıp kapaması gibi veya şimşek çakması gibi veya rüzgâr gibi veya cins atlar gibi veya cins binekler gibi, yahut da cins balıklar (soylu kişiler) gibi geçerler. Salim olarak kurtulan, tırmalanmış olarak kur­tulan; cehenneme, yüzü üzeri, elleri-ayaMan toplanmış olarak atılanlar vardır.

Cennet halkı, cennete ulaştırıldığında: Cennete girmemiz için Rabbımıza bize kim şefaat edecek? derler. Buna babanız Âdem (a.s.) den daha lâyık kim olabilir? Allah onu bizzat yaratmış, ruhundan üflemiş ve ilk önce onunla konuşmuştur, diyerek Âdem'e vanr ve ondan bunu isterler. O, bir günâhı zikredip bunun sahibi (bunu yapacak olan) ben değilim. Fakat Nuh'a gidiniz, o Allah'ın rasûllerinin ilkidir, der. Nuh'a varılır ve kendisinden şefaat istenilir. O da bir günâhı zikredip bunu yapacak olan ben değilim, Musa'ya yapışın. Muhakkak kî münâ-caatta onu Allah Teâlâ kendine yakın kılmış, onunla konuşmuş ve ona Tevrat'ı indirmiştir, der. Musa'ya varılıp bu kendisinden istenilir. O da bir günâhı zikredip bunun sahibi ben değilim, fakat siz, Allah'ın ruhu ve kelimesi olan Meryem Oğlu îsâ'ya yapışınız, der. Meryem Oğlu îsâ'ya varılıp bu husustaki istek kendisine iletildiğinde; size bunu yapıvere-cek olan ben değilim. Fakat siz, Muhammed'e yapışın, der. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Bana gelirler. Benim için Rabbım katında üç şefaat vardır. Gider ve cennete varıp kapısının halkasına yapışırım. Açılmasını isterim. Cennet 'bana açılır. Ben selâmlanırım. Cennete gir­diğimde Rabbımı görüp secde ile yere kapanırım. Yaratıklarından hiç­birine izin verilmeyen bir miktarda, Allah'a hamd ve sena etmeme izin verilir. Ve : Ey Muhammed, kaldır başım; şefaat et, şefaatin kabul edi­lecek. İste, sana verilecek, buyurur. Başımı kaldırdığımda en iyi bilen olduğu halde Allah Teâlâ : Durumun nedir? diye sorar. Ben: Rabbım, bana şefaati va'detmiştin. Cennet halkı hususunda beni şefaatçi "kıl da cennete girsinler, derim. Allah Teâlâ : Seni şefaatçi 'kıldım (senin şefaatim kabul eyledim) ve cennete girmeleri hususunda onlara izin verdim, buyurur.

Allah Rasûlü (s.a.) buyururdu ki: Nefsim kudret elinde olan (Allah) a yemîn olsun ki; sizler dünyada eşlerinizi ve meskenlerinizi cennet halkının eşlerini ve meskenlerini bildiğinden datıa iyi bilemez­siniz. Onlardan birinin yetmişiki hanımı olacak. Yetmişi Allah Teâlâ'nm (orada) yarattıklarından; ikisi de Âdem oğullarından olacak. Bu ikisi dünyada iken Allah'a ibâdetlerinden dolayı Allah'ın (orada) yarattık­larından daha üstün olacaklar. Bunlardan birincisiyle yakuttan bir oda­da, üzerinde yetmiş çift atlas ve kalın ipek bulunan incilerle süslü al­tından bir yatak üzerinde zifafa girecek. Sonra o, elini bu birinci eşi­nin omuzuna koyacak ve (temiz ve şeffaflığından) elini onun göğsün­den, elbise, deri ve etinin arkasından görecek. Onun baldır kemiğine baktığında onu; yakuttan bir kamıştaki ipe bakanın gördüğü gibi gö­recek. Bu eşin ciğeri ona bir ayna, onun ciğeri de bu eşe bir aynadır. O bu eşin yanında iken onu asla usandırmayacak, o da kendisini usan­dırmayacak. Defalarca vardığı halde her seferinde onu bakire bulacak. Arzusu hiç kesilip kırılmayacak, bu eşi bundan asla şikâyet etmeyecek. O, bu halde iken nida edilecek: Senin ondan, onun senden usanmadı­ğını biliyoruz. Şurası muhakkak ki; burada ne sana, ne ona ölüm var. Şu kadar var ki; senin için ondan başka eşler de var. Ve onun yanından çıkacak. (Diğer) eşlere t>irer birer varacak. Her birine vardığında; Al­lah'a yemîn olsun ki, cennette senden daha güzelini görmüyorum, cen­nette bana senden daha sevgili hiçbir şey yok, diyecekler.

Cehennem halkı cehenneme düştüğünde; Rabbınm yaratıkların­dan, amellerinin kendilerini helak ettiği bir grup oraya'düşecek. On­lardan kimisi vardır ki; ateş ayaklarını yakalamıştır, daha yukarı çık­mıyor. Kimileri vardır ki; bacaklarının yarılarına kadar ateş yakala­mıştır. Kimilerinin dizlerine, kimilerinin böğürlerine kadar, kimilerinin yüzü dışında bütün cesedini ateş yakalamıştır. Allah Teâlâ yüzü ateşe haram kılmıştır. Allah Rasûlü (s.a.) buyurur ki: Ben; ey Rabbım, ümmetimden ateşe kim düştü? (Veya: Ey Rabbım, ateşe düşenler benim ümmetimdendir.) diyeceğim. Tanıdıklarınızı çıkarınız, buyuracak. On­lardan bir tanesi kalmaymcaya kadar onlar çıkacak. Sonra Allah Teâlâ şefâata izin verecek ve hiçbir peygamber ve şehîd kalmamacasına şefaat edecekler. Allah Teâlâ: Kalbinde dînâr ağırlığı îmân bulduklarınızı çı­karınız, buyuracak. Bir tanesi kalmamak üzere bunlar çıkacak. Sonra Allah Teâlâ şefaatta bulunup: Kalbinde üçte iki dînâr (ağırlığı) îmân olanları çıkarınız, buyuracak. Sonra; üçte bir dînâr, daha sonra; dörtte bir dînâr, bir kırat, bir hardal tanesi, buyuracak. Bir tanesi kalmayın­caya kadar bunlar <İa çıkacaklar. Nihayet, Allah için tjir hayır işleyen asla ateşte kalmayacak, şefaat hakkı olanlardan şefaatte bulunmamış hiç kimse de kalmayacak. O kadar ki, Allah'ın rahmetini görerek ken­disinin de şefaatta bulunmasına izin verileceği umuduyla İblîs dahi buna kalkışacak. Sonra Allah Teâlâ: Merhametlilerin en merhamet­lisi olduğum halde Ben kaldım, buyurup elini cehenneme sokacak ve başkasının sayamayacağı kadarım ondan çıkaracak. (Bu çıkanlar) kö­mür gibidirler. Hayat nehri denilen bir nehre atılacaklar. Humuslu top­rakta (alüvyonda) tanenin bitmesi gibi bitecekler. Güneşe karşı olanlar yeşilce, gölgede kalanlar ise sanca olacaklar. Zerre misâli oluncaya ka­dar kolgan dikeni (veya kamış) gibi bitecekler. Boyunlarında; cehen­nemlikler, Rahmân'ın âzâdlılan, yazılı olacak. Cennet halkı, bu yazı ile onların Allah için hiçbir hayır işlememiş olduklarım bilip tanıyacak. Cennette Allah'ın dilediği kadar boyunlarında bu yazı ile kalacaklar. Sonra; Rabbumz, bu yazıyı bizden sil, diyecekler. Ve Allah Teâlâ da bunu kendilerinden silecek.

Bu hadîs gerçekten garîbtir. Ancak değişik hadîslerde bunun bir kısmı için şâhidler vardır. Bazı lafızlarında nekâret vardır. (Bazı la­fızları münkerdir.) Medine halkının hikayecisi olan îsmâîl tbn Râfi' bu hadîsi rivayette tek kalmış olup bunun hakkında ihtilâf edilmiş; bazı­ları güvenilir derken, diğer bazıları onu zayıf görmüşlerdir. îmâmlar-dan bir çoğu —Ahmed İbn Hanbel, Ebu Hâtîm er-Râzî ve Amr İbn Ali gibileri— bu hadîsin münker olduğunu belirtmişlerdir. İmamlardan; o, metruktür, diyenleri vardır. İbn Adiyy der ki: Bütün hadîsleri şüp­helidir. Şu kadar var ki hadîsini zayıflar içinde (zayıf râvüer cümle­sinden olarak) yazar.

Ben de derim ki: Bu hadîsin isnadı üzerinde bir çok yönlerden ih­tilâf edilmiş olup buna başlı başına bir kitab tahsis ettim. Akışına ge­lince; bu, gerçekten garîbtir. Bir çok hadîsten bunu toplamış ve bir hadîs gibi zikretmiştir. Bu sebeple de münker görülmüştür, denilmiş olup şeyhimiz Hafız Ebu'l-Haccâc el-Mizzî'yi şöyle derken işittim: O, Velîd İbn Müslim'e âit bir eser görmüş. Onda bu hadîsin bazı kısımlan için, bütün şâhidler toplanmış durumdaymış. En dorusunu Allah bilir.[25]

 

İzahı

 

İbrâhîm, Rahmân'ın halîl'i, Nûh Aleyhisseiâm'dan sonra peygam­berlerin en büyük atası olan, İbrahim Aleyhisselâm'ın özel ismidir. Tevrat'ın tekvin kitabında; Hz. İbrahim'in, Nuh'un oğlu Sâm'ın so­yundan onuncu karnı teşkil ettiği belirtilir. Hz. İbrahim, Kildânî ülke­sinde bir kent olan Ur şehrinde dünyaya gelmiştir. Ur kelimesi, KÜdân dilinde nûr veya ateş anlamına gelir. Denildi ki: Ur şehri, bugün Haleb vilâyeti yakınlarında olan Urfa diye bilinen şehirdir (Eserin yazıldığı zaman Osmanlı İmparatorluğunda Haleb vilâyetine bağlı Urfa sancağı­nı kasdetmektedir). Tarihçilerden bir kısmı bunu tercih etmişlerdir. Başkaları da Irak yarımadasında vâki' şehirlerden bir şehir olduğunu söylerler. Eski dünya ülkelerinde Ur kelimesiyle başlayan birçok yer ve şehir adı bulunmaktadır. Bundan sonra gelen kelime muzâfun ileyh olarak kendisi muzâf olmaktadır. Bunlardan en meşhuru, Kudüs şehri için söylenen Orşelim'dir. Derler ki: Bunun mânâsı, selâmet mülkü ve­ya selâmet mirası. Selim İbrâncada arapçadaki selâm demektir. Bazı Arap tarihçileri, Hz. İbrahim'in Küfe çevresinde yer alan Küi adı veri­len bir köyde doğduğunu söylerler. İbrahim adı İbranca Abram keli­mesinden alınmıştır. Derler ki: Bunun mânâsı, yüceliğin babası de­mektir. Bu kelimenin sâınî dillerden olan Arapçada baba mânâsına gelen eb kelimesinden birleştirilmiş ve ram kelimesi buna izafe edilmiş­tir. Tevrat'ın tekvin kitabında belirtildiğine göre; Allah Teâlâ doksan-dokuz yaşında, iken Hz. İbrahim'e görünmüş, onunla konuşmuş ve ona olan soyunu çoğaltacağı ve kendisine ebedî olarak Ken'ân (Filistin) di­yarının mülkünü vereceği şeklindeki ahdini tekrarlamıştır. Ve onu soyuna Abram yerine İbrahim diye tanıtmıştır. Derler ki: İbrahim'in mânâsı topluluğun, yani büyük bir. ümmetin babası demektir. Bu da Allah Teâlâ'nm Hz. İbrahim'e oğlu İsmail ve İshâk kanalıyla neslini çoğaltacağına dâir vermiş olduğu müjde anlamını taşır. Bu ifâde, baştaki elifin kesre olmasıyla çelişmez. Bilindiği gibi kelimenin aslı üstündür ve İbrahim kelimesindeki ilk ifâde Abram kelimesindeki eb ifâ­desinin aynıdır. Öyleyse kelimenin ilk bölümü arapçadır. İkinci bölü­mü, kildânca veya arapçanın kardeşleri olan diğer sâmî dillerin dalla­rından herhangi bir dildendir. Arapça sâmî dillerin en büyüğü, en genişidir. Öyle ki bazı filozoflar, bu dili asıl dil saymışlar ve İbranca, Süryânca gibi diğer sâmî dillerin arapçadan doğduğunu söylemişlerdir.

Arap tarihçileri İbrahim isminin okunuşunda arapçada yedi farklı lügat bulunduğunu zikrederler. Bu ifâdeler tbrâhîm, İbrâhâm, İbrâ-hum, İbrâhun, Ebrehem. Bazılan da bu kelimenin aslında süryânca olduğunu, sonra arapçaya çevrildiğini söylemişlerdir. Bir başka grup ise, kelimenin aslının Rahîm'in babası veya Rahîn'in babası anlamına eb-Kahîm veya eb-Rahîn olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde kelime her iki bölümüyle de arapça olmaktadır. (...)

Derler ki Hz. İbrahim'in çağdaşı olan Hammurabi, arap asıllıdır. Bu Hammurabi iyilik ve selâmet hükümdarlarının başında yer alır ve Ahd-i Atîk'de onun Allah'ın yüce kâhini olduğu belirtilir. Ve yine Ahd-i Atîk'de belirtildiğine göre; o, İbrâhîm'i karşılamış ve Hz. İbrahim ona henşeyin onda birini vermiştir. Çağdaş araştırmalardan ve arap tarihi tedkîklerinden öğrendiğimize göre Hz. İbrahim; oğlu İsmail'i, Mısır asıllı olan annesi Hâcer ile beraber Mekke'de kurduğu selâmet vadisine yerleştiımiş ve Allah Teâlâ bu anne ve oğula Cürhüm adı verilen bir topluluğu hizmetkâr olarak göndermiştir. Cürhüm kabilesi de buraya yerleşmiştir. Hz. İbrahim, ara ara yavrusunu ve eşini ziyaret edermiş. O ve oğlu İsmâîl, Allah'ın haremi olan Beytullah'ı bina etmişler ve arap diyarında İslâm dinini yaymışlardır. Buradan da anlaşılıyor ki eski arapça İbrâhîm ve Hâcer'in dilidir. Hammurabi ve kavmiyle eski Mısır'lılar da bu dili yahut bu iki bölgede bulunan yaygın dili fculla-nırlarmış. (...)

İbrahim Aleyhisselâm'm babasına gelince; bu âyetlerden birinci­de, onun Âzer adında bir kişi olduğu belirtilmiştir. Tevrat'ın Tekvin kitabında ise, onun adının Tare olduğu belirtilmiştir. Bu kelimenin tenbelleşen anlamına geldiği söylenir. Ne garîbtir ki tefsîrcilerin, tarih­çilerin ve dil bilginlerinin ekseriyeti onun adının Taraâh olduğunu (noktalı ha ile) kaydetmektedirler. Ve Âzer kelimesinin de onun, yahut kardeşinin veya babasının veya putunun adı olduğunu belirtmektedir­ler. Zeccâc ve Ferrâ gibi bilginler; onun adının Tareh veya noktalı ha ile Tareh olduğu, konusunda neseb ve tarih bilginlerinin ihtilâfı bu­lunmadığını belirtirler. Biz bu görüşlerin hiç birisi için Hz. Peygam-ber'e dayanan bir söz bilmediğimiz gibi, eski araplardan da buna ben­zer bir nakle rastlamadık. Bu, sâdece ehl-i kitab'dan olup ta bilâhare İslâm'a girmiş olan Vehb İbn Münebbih ve Kâ'b el-Ahbâr gibi İslâm'a birçok îsrâiliyâtı sokmuş olan kimselerden nakledilmiş rivayet olabilir. Keza İbn Hibbân gibi kişilerin onun yahûdî ve hıristiyanlardan Kur'an' m bilgisini onlann kitablanna uygun olarak aldığı belirtilen ve yalanla cerh edilmiş olan Mukâtil İbn Süleyman'dan menkûl olabilir. (...)

İnsanlardan bir kısmı, Âzer'in Hz. İbrahim'in babası olmayıp amca­sı olduğunu ve buna dayanarak bütün peygamberlerin ve özellikle bizim peygamberimizin babasının kâfir olmadığını ifâde ederler. Çünkü derler: İbrâhîm. Âzer'e katı ve ağır konuşmuştur. Bu ise bir peygam­ber için uygun düşmez. Râzî bu görüşü Ç« t'ya izafe eder ve açıklamasını uzatarak Eş'arîlerin ve Ehl-i sünrlet'in hepsinin; Âzer'in, Hz. İbra­him'in babası olup kâfir olduğu kanâatim serd ettiklerini belirtir. On­ların Şîa'nuı görüşünü red ettiklerini ifâde eder. Âlûsî ise der ki: Ehl-i sünnetten büyük çoğunluğun üzerinde karara vardığı husus, Âzer'in Hz. İbrahim'in babası olmadığıdır. Onlar, peygamberlerin ba­balarının asla kâfir olmadıklarını iddia ederler. Çünkü Rasûlullah (s.a.); ben temiz babaların sulbünden temiz annelerin rahimlerine in­tikâl edegeldim, buyurmuştur. Müşrikler ise neciptirler. (...)

Âlûsî'nin, «Ben temiz babaların sulbünden temiz anaların sulbüne intikâl edegeldim.» hadîsine dayanarak Peygamberin Hz. Âdem'den Abdullah'a kadar atalarının îmân üzere olduğuna delil getirmesi husu­suna gelince; bu, Kur'an'm zahirine ve sahîh hadîslere aykırı bir gö­rüştür. Nitekim Ebu Nuaym'm Delâil'de rivayet ettiğine göre; Abdul­lah İbn Abbâs şöyle der: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Anne ve ba­bamdan hiçbirisi ahlâksızlık üzerinde buluşmadı. Allah Azze ve Celle beni temiz ve arınmış olarak nakledegeldl Bunlar iki dala ayrıldıkları zaman ben en hayırlılarında kaldım.» Bu gün elimizde bulunan Delâil nüshalarında böyle yazılıdır. Suyûtî ise bu ifâdeyi temiz sulblerden temiz rahimlere şeklinde kaydetmiştir. Ancak biz Âlûsî'nin zikrettiği ifâdeyi hiçbir muhaddisin naklettiğini görmedik. Yalnızca hadîsleri kay­naklarından nakletmeye çalışmayan, kolaylığa kaçan ve duydukları şe­kilde aktaran kişiler bu şekildeki metni nakletmektedirler. Birçok tef-sîrci ve kelâmcılar gibi. Daha önce Fahreddîn Râzî de Âlûsî'den evvel bu ifâdeyle hadîsi nakletmiş, ancak her zamanki alışkanlığında olduğu gibi râvînin ve sahâbe'nin adını zikretmemiştir. Nakledilen rivayette Hz. Peygamber'in atalarının hiçbirisinin ahlâksızlık yoluyla birleşerek çocuk yapmadıkları anlamından başka bir mânâ görülmez. Bu sahîh bir manâdır ve bu konuda başka hadîsler de vârid olmuştur. (...)

- Zayıf ve münker rivayetlere dayanarak uzak ihtimâller peşinde koşanlar, Rasûlullah'ın anne ve babasının îmân ettiğini isbât' etmeye çalışmaktalar ve bunun için bir çok âyet-i kerîme'yi ve sahîh hadîsleri —açık olduğu halde— te'vîle yönelmektedirler. Bunu yaparken önemli bir konuyu görmezlikten gelmektedirler. Şöyle ki: Kur'an-ı Kerîm birçol. kerre Hz. İbrahim'in babasının ve yine Nûh Aleyhisselâm'ın oğ­lunun küfürde ısrar ettiğini açıkça belirtmektedir. Bunu zikrederken Rur'an'ın ortaya koymak istediği hikmet ve faydalan onlar görme­mektedirler. Hz. Peygamber'in, İbrâhîm Halîlullah'ın kıyamet gününde babasıyla olan durumunu açıklayıp anne ve babasının ateşte olduğunu tasrîh etmesine ve Allah Teâlâ'nm annesi ve kendisini yetiştirmiş olan amcası hakkında mağfiret dilemesi için izin vermemesine dikkatleri çeken hikmeti görememektedirler. Halbuki onu amcası yetiştirmişti ve üzerinde onun çok büyük haklan vardı. Keza Peygamber'in amcası ola­rak Ebu Leheb'in durumunun kötülüğü ve cehennemdeki akıbetini tas­vir eden bir sûrenin indirilmesindeki hikmeti de kavrayamamakta-dırlar.

Bu konudaki eşsiz hikmet ve bu nass'lardan ortaya çıkan önemli fayda şudur: Allah ile peygamber arasındaki fark ortaya konularak putperestliğin önemli bir kuralını yıkan tevhîd akidesinin yerleştiril­mesi esâs alınmaktadır. Şöyle ki; peygamberler (Allah'ın salât ve se­lâmı onlar üzerine olsun) ancak korkutucu ve uyarıcı o? arak gönde­rilmişlerdir. Onların görevi, yalnızca Allah'ın dinini tebliğ edip uygu­lamaktır. Onların elinde bir şey yoktur. Kimseye fayda veya zarar ve­remezler. Bilfiil kimseyi doğru yola ve hidâyete götüremezler. Onlar için sadece öğretme ve delil. getirme vardır. Onlar, sevdiklerini hidâ­yete erdiremeyecekleri gibi, Allah'ın huzurunda kendi sevdiklerine de hiçbir şey yapamazlar. İsterse insanlar arasında en yakın en sevimli saydıkları birisi olsun uhrevî münâsebetlerinde onlara bir şey yapa­mazlar. Arap putperestleri ve diğer putçular, kullardan bir kısmım; yaratma ve varetme, mutlu veya mutsuz kılma, alma veya verme gibi konularda kullar ile tanrı arasında aracı olarak -bazı kimseleri dost ve yakın edinirlerdi. Bunlar, yalnızca tebliğ ve irşâd konusunda değil, saydığımız bütün konularda Allah ile kul arasında vâsıta idiler. Put­perestler bunu yaparken Cenâb-ı Allah'ı despot kralların yanına yak­laşan ve hükümdarların çevresinde yeralan insanlarda görüp alışagel-1 dikleri şeyler ile kıyâs ediyorlardı. Bunun için de onlar Allah'tan ayrı olarak veya Allah ile beraber onlara ibâdet ediyorlardı. (...)

Her ne kadar Hz. İbrahim'in ve Hz. Peygamber'in atalarıyla diğer peygamberlerin atalarının mü'min olduklarını ve Ebu Tâlib'in îmân ettiğini söyleyip isbâta çalışanların sözleri bu genel kaide içerisinde yeralırsa da onlar bu aracıların ve yakınların hidâyet sebebi olduğunu ve dolayısıyla bu kişilerin üstünlüklerinin sonsuz olduğunu iddlâ edi­yorlardı, özellikle küfür üzere devam etmelerinden hoşlanmadıkları ve rahatsız oldukları yakınları için böyle bir iddia vârid idi. (...)

Allah Teâlâ'nın kitabında ve Rasûlullah'ın hadîsinde; küfürleri ve cehennemde azâb çektikleri söz konusu olan kişilerin açıklajımasının hikmeti: Bu dinin bir ana ilkesinin yerleştirilmesi idi. İyi bil ki: Şerhan uygun olan tavır; bu kişilerin durumlarının ta'lîm niteliğinde zikredil-mesidir. Kur'an, tefsir, hadîs rivayeti ve şerhleri, peygamberler tari­hiyle İslâm tarihini öğrenmek, ehl-i sünnet ve cemâat akîdesiyle onlara uyan yasaları belleyip oha muhalefet edenleri reddetmek için bu hususlar bahis konusu edilebilir. Bunun ötesine geçmek edebi ağacak noktaya varmak ise caiz değildir. Gerek Hz. Peygamberi gerekse onun soyundan gelenleri rahatsız edici davranışlar doğru değildir. Anne ve baba şöyle dursun Ebu Leheb ve Ebu Tâlib gibilere karşı da böyle dav­ranmak gerekir. Peygamberin amcası olarak Ebu Leheb'in bile kötü ni­teliklerle tavsif edilmemesi, ancak durumlarının öğrenilmesi ve açık­lanması için yukarda geçen saygı tavrı içerisinde zikredilmeleri gere­kir. Nitekim Hz. Âişe (r.a.) nin hadîsinde denir ki: Hassan İbn Sabit Hz. Peygamberden müşrikleri yermek için izin istediğinde; Hz. Pey­gamber : O nasıl olur, benim soyum da onlardan değil mi? demiştir. Hassan İbn Sabit: Ben hamurdan kıl çeker gibi seni onlardan çeker ayırırım, demişti. Yani senin soyun « ud yermeyecek biçimde onları hicvederim, demişti. Bir başka rivayete gö-e Hassan İbn Sabit, Hz. Pey-gamber'den Ebu Süfyân'i hicvetmek için izin istemiş, Hz. Peygamber de: O nasıl olur, ya benim ona yakınlığım? diye sormuş. Hassan İbn Sabit de yukarda geçen şekilde cevâb vermiştir. Halbuki Rasûlullah'm bunu söylediği zaman, Hz. Peygambere karşı insanların en acımazı, en' çok düşman olanı Ebu Süfyân idi.

Bu konuda Selefi Sâlihîn'den birisi olan Ömer îbn Abdülazîz'den iki vak'a nakledilir: Ben onların bilgisi ve hidâyeti doğrultusunda yü­rümeni isterim. Birincisi; Ömer İbn Abdülazîz'e fcâtiblik yapan bir kişi getirilmiş ve babası kâfir imiş. Getiren adama şöyle demiş: Muhacir­lerin çocuklarından birini getirseydin ya. Kâtib buna karşılık: Rasû-lullah'ın babasının kâfir olması o'na zarar vermemiştir, demiştir. Ömer İbn Abdülazîz ise şöyle demiş : Ben bunu bir örnek için vermiştim. Benim huzurumda ebediyyen eline kalem almayacaksın. İkincisi; Ömer İbn Abdülazîz, Süleyman îbn Sa'd'a demiş ki: Bana ulaştığına göre, falan yerdeki valimizin babası zındık imiş. Süleyman îbn Sa'd demiş ki: Ey Mü'minlerin emîri bunun ne zararı var? Hz. Peygamberin ba­bası da kâfir idi, ama bu o'na zarar vermemiştir. Ömer İbn Abdülazîz şiddetle kızarak: Bana örnek vermek için peygamberden başka bi­rini bulamadın mı demiş ve onu dîvân kâtibliğinden azletmiş. Keza İmâm Şafiî merhum da der ki: Rasûlullah (s.a.) kavmi arasında seç­kin olan bir kadının elini kesmiş ve onun için şöyle demiş : Falanca da —saygıdeğer bir kadın— hırsızlık yapmış olsaydı onun da elini keser­dim. Aslında hadîste Hz. Peygamber; Fâtıma da hırsızlık yapmış ol­saydı, buyurmuştur. Ancak İmâm Şafiî merhum Hz. Fâtıma'yı adım vermeden kinayeli olarak zikretmiş ve bunda ijstün bir edeb tarzını ortaya koymuştur. Kaldı ki hadîste. açık olarak Hz. Fâtıma'nm adı zikredilmiş ve eğer hırsızlık yapsaydı, diye bir varsayım olarak bah­sedilmiştir. Gerçekte ise böyle bir şey mevcûd değildir. (...)

Daha önce de belirtildiği gibi Âlûsî, İbrâhîm Aleyhisselâm'ın bafoa-sının îmân ettiği konusunda ehl-i sünnet imamlarından büyük bir ço­ğunluğun ittifak ettiğini söylüyor ki, bu; Allah affetsin onun bir sürç­mesidir. Çok açıktır ki; bu ifâde, sünnet ehlinin mezhebine intisâb eden kişilerden, bir risale veya kitafo tasnif etmiş, usûl veya furû'a dâhil küçük bir şey yazmış olan kimselerin görüşüdür. Bu görüşün mut­lak olarak yaygınlaştırılması doğru değildir.[26]

 

 

74  — Hani İbrahim, babası Âzer'e demişti ki: Sen, putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben, seni ve kav­mini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.

75  —    îşte böylece yakînen bilenlerden olması için Biz, İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyor-duk.

76  — Gece bastırınca; bir yıldız görmüş: Bu mu be­nim Rabbım? demiş. O, batınca da: "en batanları sev­mem, demişti.

77  — Sonra ayı doğarken görünce: Bu mu benim Rabbım? demiş. O da batınca: Eğer Rabbım beni hidâ­yete erdirmeseydi muhakkak sapanlar güruhundan olur­dum, demişti.

78  — Sonra güneşi doğarken görünce : Bu mu benim Rabbım? Bu daha büyük, demiş. Ama batınca: Ey kav­mim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım, demişti.

79  — Doğrusu ben, gerçekten yüzümü bir muvahhid olarak.gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben, müşrik­lerden değilim.

 

İbrahim ve Âzer

 

İbn Ebu Hâtim'in belirttiğine göre; Dahhâk İbn Abbâs'tan riva­yetle şöyle demiştir : İbrahim'in babasının ismi Âzer değildir. Onun ismi Târeh'tir. Yine İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Amr İbn Ebu Âsim... İbn Abbâs'tan rivayetle «Hani İbrahim babası Âzer'e de­mişti ki...» âyetindeki Âzer ile putun kaydedildiğini; İbrahim'in baba­sının isminin Târeh, annesinin isminin Mesânî, hanımının isminin Sâre, İsmail'in annesinin isminin Hâcer olduğunu, Hâcer'in İbrahim'in oda­lığı olduğunu, söylemiştir. Neseb âlimlerinden bir çoğu da İbrahim'in babasının isminin Târeh olduğunu söylerler. Mücâhid ve Süddî, Âzer kelimesinin bir put ismi olduğunu söylerler. Ben derim ki: Bu puta hizmeti yüzünden ona, Âzer ismi gâlib gelmiş gibidir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr: Başkaları ise; bu, onların dilinde bir sövme ve ayıp olup, anlamı; eğri, eğrilmişdir, demişlerdir, derken bunu herhan­gi bir kimseden nakletmemiş ve herhangi bir kimseye isnâd etmemiştir.

İbn Ebu Hatim demiştir ki: Mu'temir İbn Süleyman'dan zikre-dildiğine göre; o, babasının «Hani İbrahim babası Âzer'e demişti iki....» âyetini okuduğunu ve şöyle dediğini işitmiş: Bana ulaştığına göre; bu kelime, eğri, yamuk, anlamında olup İbrâhîm (a.s.) in söylemiş olduğu en ağır kelimedir. Sonra îbn Cerîr der ki: Doğrusu, onun babasının isminin Âzer olduğudur. İbn Cerîr burada neseb âlimlerinin onun baba­sının isminin Târeh olduğuna dâir sözlerini serdeder ve onun iki ismi olduğu cevâbını verir. Nitekim insanlardan bir çoğunda böyledir. Ve­ya bu iki isimden biri lakab olabilir. İbn Cerîr'in bu sözü iyi ve kuv­vetlidir. En doğrusunu Allah bilir.

Burada kasdedilen şudur: îbrâhîm (a.s.), putlara tapınma husu­sunda babasına nasihatte bulunmuş, onu bundan men'etmiş, fakat o bunları bırakmamıştır. Nitekim Allah Taâlâ şöyle buyurur: «Hani îb-râhîm babası Âzer'e demişti ki: Sen putları tanrı mı ediniyorsun? (Al­lah'tan başka tapındığın bir putu tanrı mı ediniyorsun?) Doğrusu ben, seni ve (Senin yolunda giden) kavmini apaçık bir sapıklık için­de görüyorum,» Onlar şaşkın olup hangi yola gireceklerini bilmiyor­lar. Aksine şaşkınlık ve bilgisizlik içindedirler. Bilgisizlik ve sapıklık içindeki durumunuz her sıhhatli akıl sahibi için son derece açıktır. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Kitabda îbrâhîm'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir peygamberdi. Hani babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana bir, faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun? Babacığım, doğrusu sana gelmemiş olan bir ilim bana gelmiştir. Öyleyse, bana uy da seni dosdoğru bir yola ileteyim. Babacığım şeytâna tapma. Çünkü şey­tân, Rahmân'a baş kaldırmıştır. Babacığım, doğrusu sana Rahman katından bir azabın gelmesinden korkuyorum. Böylece şeytânın dos­tu olarak kalırsın. Babası dedi ki: Sen, benim tanrılarımı beğenmi­yor musun, ey İbrâhîm, andolsun ki; bundan vazgeçmezsen seni taş­larım, uzun bir müddet benden ayni git. tferâhîm dedi ki: Selâm ol­sun sana, senin için Rabbımdan mağfiret dileyeceğim. Zîrâ O, bana karşı çok lutufkârdır. Sizi ve Allah'tan başka taptıklarınızı bırakıp çekilirim. Rabbıma yalvarırım. Rabbıma yalvarışımda mahrum kal­mayacağımı umarım.» (Meryem, 41-48). îbrâhîm, (a.s.), hayatı bo­yunca babasına bağışlanma talebinde . bulunmuştu. Babası müşrik olarak ölüp de İbrâhîm bunu anlayınca; babasına bağışlanma tale­binde bulunmaktan vazgeçti ve bundan teberrî eyledi. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: «İbrâhîm'in babası için mağfiret di­lemesi; sâdece ona verdiği bir vaadden dolayı idi. Ama onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli olunca, ondan uzaklaştı. Muhakkak ki, îbrâhîm çok içli ve halîm idi.» (Tevbe, 114). Sahîh bir hadîste belirtildiğine göre; İbrâhîm, kıyamet günü babası Âzer ile buluştu­ğunda;  babası ona şöyle   diyecek: Oğulcuğum, bu gün sana  karşı çıkmayacağım. îbrâhîm: Ey Rabbım, haşrolunacak günde beni rüs-vây etmeyeceğini bana va'detmemiş miydin? En uzak (rahmetten ve cennetten uzaklaştırılmış) babamdan daha şiddetli bir rüsvâylık var mıdır? diyecek. Kendisine : «Ey tbrâhîm, arkana bak.» Duyurulacak. Bir de görecek ki o, (babası) çamura bulanmış bir kurt olmuş, ayak­larından yakalanmış cehenneme atılıyor.

Allah Teâlâ: «İşte böylece yakînen bilenlerden olması için biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.» buyuruyor. Göklerin ve yerin yaratılışına bakmasmdaki delâlet yönünü; bunların Allah'ın hükümranlığına, yaratılışına ve bunlardaki birliğine, O'ndan başka İlâh, O'ndan başka Rabb olmadığına delaletlerini açıklıyor. Ni­tekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Göklerde ve yerde neler var, bir bakın, de.» (Yûnus, 101), «Onlar göklerin ve yerin me-lekûtuna... hiç bakmazlar mı?» (A'râf, 185), «Gökten ve yerden ön­lerinde ve arkalarında olanı görmüyorlar mı? Biz istersek onları yere geçiririz veya üzerlerine gökten bir parça indiririz. Muhakkak ki bunda Allah'a yönelen her kul için âyet vardır.» (Sebe*, 9).

îbn Cerîr ve diğerleri Mücâhid, Atâ, Saîd îbn Cübeyr, Süddî ve başkalarından rivayet edilen hadîse gelince: —hadisin lâfzı Mücâ-hid'indir.— «Gökler ona açıldı, göklerde bulunanlara baktı.» Bir baş­kası «kulların günâhlarına bakmaya ve onlara beddua etmeye başla­dı. Allah Teâlâ kendisine: Ben, kullarıma senden daha merhametli­yim. Onların tevbe etmeleri ve dönmeleri umulur, buyurdu.» ilâve­sini getirir... Bu hususta İbn Merdûyeh, Muâz ve Ali'den iki rnerfû' hadîs rivayet ederse de, bu hadîslerin isnâdlan sahih değildir. En doğ­rusunu Allah bilir.

İbn Ebu Hâtim'in Avfî kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, «îşte böylece yakînen bilenlerden olması için Biz, İbrahim'e gök­lerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.» âyeti hakkında şöyle de­miştir : Allah Teâlâ işlerin gizli ve aşikâr tarafını açıkça gösterdi. Yaratıkların işlerinde ona gizli olan hiçbir şey kalmadı. Günahkâr­lara la'net etmeye başlayınca Allah Teâlâ: «Sen buna güç yetiremez-sin.» buyurup onu eski haline geri çevirdi. Bunun, onun gözünde bir açılış olması, ya da basiretinde bir açılma olması ve böylece kalb gözüyle görüp bunlardaki parlak hikmetleri, kesin delâletleri bilmiş olması mümkündür. Nitekim İmâm Ahmed ve Tirmizî'nin Muâz İbn Cebel'den rivayet ettikleri ve Tirmizî'nin sahîh'tir, dediği hadîste Al­lah Rasûlü şöyle buyurur: Rabbım bana en güzel şekliyle gelip : Ey Muhammed, el-Mele' el-A'lâ hangi hususta münâkaşa ederler? bu­yurdu. Ben : Rabbun, bilmiyorum, dedim.   Elini omuzlarım arasına koydu, parmaklarının soğukluğunu göğsümde hissettim. Her şey bana tecellî etti ve bildim... Ve Râvî hadîsin tamâmını zikretti.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Gece bastırınca bir yıldız görmüş; bu -mu benim rabbım? demiş. Batınca da; ben batanları sevmem; de­mişti.» Katâde der ki: Rabbmm dâim ve baki olduğunu bildi. «Sonra ayı doğarken görünce; bu mu benim Rabbım? demiş, o da batınca; eğer Rabbım beni hidâyete erdirmeseydi muhakkak sapanlar güru­hundan olurdum, demişti. Sonra güneşi doğarken görünce; bu mu Rabbım? Bu yıldız ve aydan daha büyük, onlardan daha fazla aydın­latıcı, demiş, ama batınca; ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden uzağım, demişti. Doğrusu ben, gerçekten yüzümü şirkten tevhide çevirmiş bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevir­dim. Dinimi temizledim ve ibâdetimi ona tahsis ettim. Ve ben müş­riklerden değilim.» Müfessirler bu makam hususunda ihtilâf etmiş­lerdir: Bu, bakış (Hz. İbrahim'in bu varlıklara bakması) makamı mı, yoksa münâkaşa makamı mıdır? İbn Cerîr, Ali İbn Ebu Talha ka­nalıyla İbn Abbâs'tan; bu makamın bakış makamı olduğunu gerek­tiren bir görüş rivayet eder. İbn Cerîr, «Eğer Rabbım beni hidâyete erdirmeseydi...» âyetini delil getirerek bu görüşü tercih eder. Mu-hammed İbn îshâk der ki: Bu, annesinin kendisini doğurmuş oldu­ğu yeraltı evinden (veya mağaradan) çıktığında olmuştur. Nemrûd îbn Ken'ân'a hükümranlığının ellerinden, gideceği bir çocuk doğaca­ğı haber verilmiş; o da, o sene doğacak çocukların öldürülmesini em­retmişti. İbrahim'in annesi, ona hâmile kalıp doğum vakti gelince; onu, şehrin üstünde (yukarı kısmında) bir yeraltı evine götürmüş, İbrahim'i doğurarak orada bırakmıştı. İbn İshâk, selef ve haleften bir çok müfessirin zikrettiği hârik'ul-âde (bir çok mucizeyi) burada zik­retmiştir.

Gerçek şu ki; İbrâhîm (a.s.) bu makamda kavmi ile münâkaşa halinde olup, onlara tapagelmekte oldukları heykel ve putlara ibâ­detlerinin bâtıl olduğunu açıklamaktadır. Birinci makamda babasıy­la birlikte onların semavî melekler şeklindeki yeryüzü putlarına —ta­pagelmekte olduklarından daha küçük gibi görünen en büyük yara­tıcı katında kendilerine şefâatta bulunsunlar diye— ibâdet etmele­rinde hatalı olduklarını beyân etmiştir. Onlar nzık, zafer ve muh­taç oldukları başka şeylerde kendilerine onun katında şefâatta bu­lunsunlar diye Allah'a, O'mın meleklerine ibâdetle tevessülde bulu­nurlardı. Bu makamda ise yedi seyyare (gezegen) ye ibâdetlerindeki hatâ ve sapıklıklarını açıklamıştır. Bu yedi gezegen: Ay, utârid, züh-re, güneş; merin, müşteri ve Zühal'dir. Onlara göre aydınlatması en güçlü olan güneş, sonra ay, sonra zühre'dir. İlk önce Zühre'nin ilâh olmaya uygun olmadığını açıklamıştır. Zîrâ o, takdir edilmiş muay­yen bir seyre (yolculuğa) boyun eğmiştir. Bundan sağa ve sola mey-ledemez. Kendisi hakkında   tasarrufa sahip değildir.   Sâdece  Allah Teâlâ'nın, büyük hiknıetiyle aydınlatıcı (nûr saçıcı) olarak yaratmış olduğu, gök cisimlerinden bir tanesidir. Doğudan doğar, batıp göz­lerden kayboluncaya kadar Doğu ile Batı arasında  seyreder. Sonra gelecek gece aynı minval üzere görünür.   Bunun gibisi ilâh  olmaya uygun değildir. Sonra ayı görür. Ve yıldız hakkında geçen açıklama­sı gibi bunun hakkında da açıklamada bulunur. Sonra aynı şekilde güneşe intikâl eder. Gözlerin gördükleri cisimlerin en aydını olan bu üç gezegenden tanrılık  nefyedilip,  kesin delillerle bunu  anlayınca: «Ey kavmim, ben sizin şirk koştuğunuz şeylerden (onlara tapınma ve onlara sevgi beslemeden)  uzağım, demişti.   Doğrusu ben, gerçekten yü;ümü bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.»   Gerçekten ben eşyayı   yaratana, onları müsahhar kılan takdir edip idare edene, her şeyin melekûtu elinde olana, her şeyin yaratıcısı, Rabbı, hâkimi, ilâhı olana ibâdet ederim. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Muhak­kak ki sizin Rabbınız gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Allah'tır. Gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürür. Güneş,  ay ve  yıldızlar  O'nun  emrine  müsahhar kılınmışlardır.  Bi­lin ki, yaratma da, emir de O'nundur. Âlemlerin Rabbı olan Allah'ın sânı ne yücedir.»   (A'râf, 54). Allah Teâlâ'nm hakkında :   «Andolsun ki, daha önce İbrahim'e de doğru yolu bulma kabiliyetini verdik. Ve Biz onu biliyorduk. Hani o babasına ve kavmine demişti ki: Bu tapı­nıp durduğunuz heykeller de nedir? Muhakkak ki îbrâhîm; başlıba-sına bir ümmetti. Allah'a itaat ederdi. Ve bir muvahhiddi. Hiçbir za­man için müşriklerden olmamıştır. Rabbmın nimetlerine şükrederdi. Onu beğenip seçmiş, kendisini doğru bir yola iletmişti. Dünyada ona iyilik verdik, doğrusu o, âhirette de iyilerdendir.   Sonra sana: Mu­vahhid olarak İbrahim'in dinine uy, o hiçbir   zaman   müşriklerden olmadı, diye vahyettik.»  (Nahl, 120-123). «De ki: Şüphesiz Rabbım beni  dosdoğru  yola  iletti.   Hâlis  muvahhid  olan  İbrahim'in  dinine. İbrahim müşriklerden olmadı.»   (En'âm, 161)  buyurduğu İbrahim bu makamda nasıl sâdece bir bakıcı olabilir? Buhârî ve Müslim'de Ebu Hüreyre'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurur : Her doğan, fıtrat üzere doğar. Müslim'in Sahîh'inde İyâz'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü  (s.a.)  şöyle buyurur: Allah Teâlâ: Kullarımı hanîfler (muvahhidler) olarak yarattım, buyurmuş­tur. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: «öyle ise sen yüzünü... Allah'ın fıtratına çeVlr ki, Allah insanları bunun üze­rine yaratmıştır. Allah'ın yaratışında değişme yoktur.» (Rûm, 30), «Hani Rabbın ÂdemoğuUarının sulbünden soyunu çıkarmış ve kendi­lerini nefislerine şâhid tutmuş : Ben sizin Rabbınız değil miyim? de­mişti. Onlar da demişledi ki: Evet...» (A'râf, 172).

Bu, diğer yaratıklar hakkında böyle ise Allah Teâlâ'nın: «Başlı-başına bir ümmet kıldığı, Allah'a itaat eden bir muvahhid olan, hiç­bir zaman müşriklerden olmayan.» (Nahl, 120-121) kıldığı İbrahim Halîl, -bu makamda nasıl sâdece bir bakıcı olabilir? Bilakis o, Allah Rasûlü (s.a.)nden sonra en doğru seciye ve salim fıtrata hiç şüphe­siz insanların en lâyığıdır. Onun bu makamda sâdece bir bakıcı ol­mayıp kavmi ile şirk koşmaları hususunda münâkaşa halinde oldu­ğunu bu âyetin hemen peşinden gelen âyetler de teyîd etmektedir.[27]

 

İzahı

 

 

80  — Kavmi, onunla tartışmaya girişti. Demişti ki: Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında mı benimle tar­tışıyorsunuz? O'na şirk koştuklarınızdan korkmam. Me­ğer ki, Rabbım bir şey dilemiş olsun. Rabbım, ilimce her-şeyi kuşatmıştır. Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?

81  — Hem siz; Allah'ın size  hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyleri   O'na şirk koşmaktan   korkmazken, kendisine şirk koştuğunuz   şeylerden ben nasıl  korka- rım? Şimdi, bu iki zümreden hangisi emîn olmaya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız.

82  — İmân edenler, îmânlarını zulüm ile bulaştırma-yanlar, işte onlaradır emniyet.  Ve onlar hidâyete  ermiş olanlardır.

83  — İşte bu, bizim huccetimizdir. Onu kavmine kar­şı İbrahim'e verdik. Dilediğimizi  derecelerle  yükseltiriz.

Ve muhakkak ki Rabbın, Hakîm, AJîm'dir.

 

Kavminin Hz. İbrahim İle Tartışması

 

Allah Teâlâ burada, kavminin Hz. İbrâhîm ile tevhîd hususun­da mücâdele ve münâkaşa ettiklerini haber veriyor. O, şöyle demiş­ti : «Beni doğru yola iletmişken Allah hakkında mı benimle tartışı­yorsunuz?» Kendisinden başka tanrı olmadığı, bana basiret verip ger­çeğe ilettiği ve benim kendisi hakkında hüccetlere sâhib olduğum halde benimle Allah hakkında mı mücâdele ediyorsunuz? Sizin bozuk sözlerinize ve bâtıl şüphelerinize nasıl dönüp bakarım? «Rabbımıtı bir şey dilemiş olması dışında O'na şirk koştuklarınızdan korkmam.» Sizin tapınmakta olduğunuz tanrıların hiçbir te'sîr icra edemeyece­ği, sizin onlar hakkındaki sözlerinizin bâtıl olduğuna benim onlardan korkmamam ve onlara aldırmamam bir delildir. Şayet onların yapa­cakları bir şey varsa; beni onlarla imtihana tâbi tutun. Bunu gecik­tirmeyin, aksine hemen yapın. «Rabbım ilimce herşeyi kuşatmıştır.» O'nun ilmi her şeyi kuşatmış olup O'na hiçbir şey gizli değildir. Size açıkladığım hususlarda, bu tanrıların bâtıl olduğunu anlayıp onlara ibâdetten vazgeçmek üzere «Hâlâ düşünüp öğüt almayacak mısınız?» Kur'an-ı Kerîm'de anlatılan ve Allah'ın peygamberi Hûd (a.s.)'un, kavmi Âd'a getirmiş olduğu hüccet, bunun bir benzeridir. Bu husus­ta Allah'ın kitabında şöyle buyurulmaktadır: «Onlar dediler ki: Ey Hûd; sen bize apaçık bir burhanla gelmedin, senin sözünden dolayı ilâhlarımızı terketmeyiz ve sana inanmayız. İlâhlarımızdan biri seni fena çarpmış, demekten başka bir şey de söylemeyiz. Dedi ki: Doğru­su ben, Allah'ı şâhid tutuyorum. Şiz de şâhid olun. Sizin Allah'tan başlca şirk koştuğunuz şeylerden ben uzağım. Hepiniz birlikte tuzak kurun bana; sonra da hiç müsâade etmeyin. Ben; sâdece benim de, sizin de Rabbınız olan Allah'a dayanıp güvendim. Yürüyen hiçbir can­lı yoktur ki, O alnından tutmasın...» (Hûd, 53-56).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Hem siz; Allah'ın bize hiçbir delil ve bürhân indirmediği şeyleri O'na şirk koşmaktan   korkmazken, kendişine şirk koştuğunuz (Allah'tan başka kendilerine ibâdet etmekte olduğunuz bu putlardan) ben nasıl korkarım?» îbn Abbâs ve seleften birçokları; âyetteki «sultan» kelimesini, hüccetle tefsir etmişlerdir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Yoksa Allah'ın din­den izin vermediği bir şeyi onlara şeriat kılacak ortaklan mı vardır?» (Şûra, 21). «Bunlar sizin ve atalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onlara hiçbir güç indirmemiştir.» (Necin, 23)

Allah Teâlâ: «Şimdi bu iki zümreden hangisi emîn olmaya daha lâyıktır. (Hangisi daha doğrudur.) Eğer biliyorsanız.» buyuruyor. Bu iki gruptan hangisi daha doğru söylemektedir? Zarar ve fayda elinde olana ibadet' eden mi; yoksa ellerinde hiçbir delil yokken zarar ve fay­da vermeyecek olana ibâdet eden mi? Kıyamet günü Allah'ın azabın­dan emîn olmaya hangisi daha lâyıktır? Allah Teâlâ: «îmân eden­ler, îmânlarını zulüm ile bulastırmayanlar, işte onlaradır emniyet.» buyuruyor ki bunlar, ibâdeti tek ve ortağı olmayan Allah'a tahsis edepler, Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmazlar. İşte kıyamet günü em­niyette olanlar, dünya ve âhirette hidâyete erdirilmiş olanlar, ancak bunlardır. Buhârî der ki: Bize Muhammed îbn Meşşâr*m... Abdullah'­tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: «îmânlarını zulüm ile bulaş-tırmayanlar...» âyeti nazil olunca Hz. Peygamber'in ashabı, hangi­miz nefsine zulmetmez? demiş ve «Muhakkak ki şirk, en büyük zu­lümdür.» (Lukman, 13) âyeti nazil olmuştur. İmâm Ahmed der ki: Bize Muâviye'nin... Abdullah'dan rivayetinde, o şöyle demiştir: «îmân edenler, îmânlarmı zulüm ile bulaştırmayanlar...» âyeti nazil olun­ca; bu, insanlara, ağır geldi ve: Ey Allah'ın elçisi, hangimiz kendine -zulmetmez? dediler. Allah Rasûlü : Burada siz kasdedilmlyorsunuz, salih kulun: «Ey oğulcuğum, Allah'a şirk koşma: Muhakkak ki şirk, en büyük zulümdür.» (Lukmân, 13) dediğini işitmediniz mi? Bu (zu­lüm) şirktir, buyurdu.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ömer îbn Şebbe'nin... Abdullah'tan rivayetinde; Allah Rasûlü «îmânlarını zulüm ile bulaştırmayanlar...» âyetini; îmânlarını şirk ile bulaıştirmayanlar, şeklinde yorumlamıştır. Bu hadîsin bir benzeri Ebubekir es-Sıddîk, Ömer, Übeyy îbn Kâ'b, Selmân, Huzeyfe, İbn Abbâs, İbn ömör, Amr İbn Şurahbü, Ebu Ab-durrahmân es-Sülemî, Mücâhid, İkrime, Nehaî, Dahhâk, Katâde ve Süddî'den rivayet edilmiştir. îbn Merdüyeh der ki: Bize Şafiî'nin... Abdullah'dan rivayetine göre; «îmân edenler, îmânlarım zulüm ile bu­laştırmayanlar...» âyeti nazil olunca, Allah Rasûlü (s.a.) : Bana; sen onlardansın, denildi, buyurmuştur.

İmâm Ahmed der ki: Bize İshâfc îbn Yûsuf un... Cerîr îbn Ab­dullah'dan rivayetinde;  o, şöyle demiştir: (Bir gün)   Allah   Rasûlü (s.a.) ile birlikte çıkmıştık. Medine'den uzaklaştığımızda bize doğru hızla gelen bir süvari gördük. Allah Rasûlü (s.a.) : Bu binitli sanki bizi arıyor gibi, buyurdular. Adam yanımıza geldi ve selâm verdi. Biz selâmım aldık. Hz. Peygamber (s.a.) ona : Nereden geliyorsun? (Ne­reden geldin?) diye sordular. O: Ailemden, çocuklarımdan ve aşire­timden, ddye cevapladı. Allah Rasûlü: Nereye gidiyorsun? diye sordu­lar. O : Allah'ın elçisine gidiyorum, dedi. Allah Rasûlü : İsabet ettin (ona ulaştın), buyurdular. Adam: Ey Allah'ın elçisi, bana îmân ne­dir, öğret, dedi. Hz. Peygamber: Allah'tan başka ilâh olmadığına, Mu-hammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet eder, namazı kılar, ze­kâtı verir, Ramazân orucunu tutar ve Allah'ın evini haccedersin, bu­yurdular. Adam : İkrar ettim (kabul ettim), dedi. Sonra devesinin aya­ğı bir tarla faresi yuvasına girdi de devesi yıkılınca adam da yıkılıp tepesi üstü düşerek öldü. Hz. Peygamber (s.a.) : Adamı bana getiri­niz, buyurdular. Ammâr İbn Yâsir ve Huzeyfe İbn el-Yemmân ona doğru koşup adamı oturttular ve: Ey Allah'ın elçisi, adam ölmüş, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) yüzünü onlardan çevirip ikisine : Yüzümü adamdan çevirdiğimi görmediniz mi? Muhakkak ki ben; iki melek gör­düm; onun ağzına cennet meyvelerinden koymaktaydılar. Bildim ki o, aç olarak ölmüş, buyurdular. Daha sonra Allah Rasûlü (s.a.) : İşte bu adam, Allah Teâlâ'nın «îmân edenler, îmânlarını zulüm ile bulaş-tırmayanlar...» buyurduğu kimselerdendir. Kardeşinizi alınız, buyur­dular. Onu yüklenip suya götürdük. Yıkadık, kefenleyip tabutladık ve kabre götürdük. Allah Rasûlü (s.a.) gelip kabrin kenarına oturdu­lar ve : Lâhid yapınız, düz bir yarık halinde çukur kazmayınız. La-hid bizim için, düz yarık halinde çukur kazmak bizim dışımızdakiler için, buyurdular. Hadîsi İmâm Ahmed, Esved İbn Âmir kanalıyla Ce-rîr îbn Abdullah'dan rivayet etmiş ve benzerini zikretmiştir. Onda şu fazlalık vardır: Bu, az amel işleyen, çok ecir kazananlardandır.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Yolculuklarından birinde Allah Rasûlü (s.a.) ile birlikteydik. Bir Bedevi karşısına çıkarak: Ey Allah'ın elçisi, seni hak ile gönderene yemin olsun ki; senin hidâyetinle hidâyete ermek, senin sözünü durup dinlemek üzere memleketimden, mal ve mülküm­den çıktım. Sana ulaştığımda yeryüzünün yeşilliklerinden başka hiç­bir yiyeceğim kalmamıştı. Bana (İslâm'ı) anlat, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ona (İslâm'ı) anlattı. O da kabul etti. Onun çevresine yığıldık. Devesinin ayağı bir fare yuvasına girdi de bedevi düştü ve -boynu kırıldı. Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: Doğru söyledi. Beni hak ile dinleyip sözümden (bir şeyler) almak üzere memleketinden, mal ve mülkünden çıkıp gelmişti. Bana ulaştığında yeryüzünün yeşilliklerinden başka hiçbir yiyeceği kalmamıştı. Az amel işleyip çok ecir ka­zananı duydunuz mu? İşte bu, onlardandır. «îmân edenler, îmânla­rını zulüm ile bulaştırmayanlar, işte onlaradır emniyet ve onlar, hi­dâyete ermiş olanlardır» buyurulduğunu işittini2 mi? İşte bu, onlar­dandır.

Allah Teâlâ: «İşte bu, bizim huccetimizdir. Onu 'kavmine karşı İbrahim'e verdik. (Bu hücceti kavmine karşı yönelttik.)» âyeti hak­kında Mücâhid ve başkaları derler ki: Bununla Allah Teâlâ'nın: «Hem siz; Allah'ın size hiçbir delil ve burhan indirmediği şeyleri O'na şirk koşmaktan korkmazken, kendisine şirk koştuğunuz şeyler­den ben nasıl korkarım? Şimdi bu iki zümreden hangisi emîn olma­ya daha lâyıktır? Eğer biliyorsanız.» âyeti kaydedilmektedir. Allah onu doğrulamış, onun lehine emniyet ve hidâyetle hükmetmiş ve şöy­le buyurmuştur: «îmân edenler, îmânlarını zulüm ile bulaştırmayan­lar, işte onlaradır emniyet. Ve onlar, hidâyete ermiş olanlardır.» Bü­tün bunlardan sonra Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «İşte bu, bizim huccetimizdir; onu kavmine karşı İbrahim'e verdik. Dilediğimizi de­recelerle yükseltiriz. Ve muhakkak ki Rabbun (işlerinde ve sözlerin­de) Hakîm, (ateyhine hüccet ve burhanlar dikilse dahi sapıklığa dü­şürdüklerini) iyi bilendir.» Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette: «Doğrusu üzerlerine Rabbının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar inanmaz­lar.» (Yûnus, 96-97) buyururken burada da: «Ve muhakkak ki Rab-tam Hakîm, Alîm'dir.» buyurmaktadır.[28]

 

84  — Ve Biz, ona İshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik. Her birini hidâyete erdirdik. Daha önce de Nuh'u ve onun so­yundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyûb'u, Yûsuf'u, Musa'yı ve Harun'u hidâyete erdirdik, işte böyle mükâfatlandırı­rız ihsan edenleri.

85  — Zekeriyyâ'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve Ilyâs'ı da. Hep­si sâlihlerdendir.

86  — İsmail'i, el-Yesa'ı, Yûnus'u ve Lût'u da. Her bi­rini âlemlerden üstün kıldık.

87  — Onların babalarından, zürriyyetlerinden, kar­deşlerinden kimini de. Onları seçtik ve onları dosdoğru bir yola ilettik.

88  — İşte bu, Allah'ın, hidâyetidir ki; kullarından di­lediğini onunla hidâyete erdirir. Eğer onlar da şirk koş-salardı yapageldikleri şeyler boşa çıkardı.

89  — Onlar;  kendilerine  kitab,  hikmet ve peygam­berlik verdiklerimizdir.   Şimdi bunlar, onları  tanımayıp da küfrederlerse; Biz, onu inkâr etmeyen bir kavmi buna vekil kılmışızdır.

90  — İşte bunlar;  Allah'ın  hidâyet  ettikleridir. Öy­leyse sen de onların hidâyetine uy. De ki: Ben buna karşı sizden hiçbir ücret istemem. Bu, ancak âlemler için bir öğüttür.

 

Peygamberler Soyu

 

Allah Teâlâ burada, yaşı ilerledikten sonra İbrahim'e, İshâk'ı ih­san buyurduğunu haber vermektedir. O ve eşi Sâre çocuktan ümitle­rini kesmişlerdi. Onlar Lût kavmine giderlerken, melekler kendisine gelmiş ve ikisine İshâk'ı müjdelemişlerdi. «Eşi buna şaşmış ve şöyle demişti: Vay başıma gelenler, ben mi doğuracağım? Ben kocamış biri, şu erim de bir ihtiyar iken. Doğrusu bu şaşılacak bir şey, dedi.

Allah'ın işine mi şaşarsın ey evin hanımı? Allah'ın rahmeti ve bere­keti sizin üzerinizedir. O, Hamîd'dir, Mecîd'dir, dediler.» (Hûd, 72-73). Onun vücûda geleceği müjdesiyle birlikte peygamber olacağını, nesli­nin devam edeceğini müjdelemişlerdi. Allah Teâlâ başka bir âyette' de : «Ona sâlihlerden olan İshâk'ı nebî olarak müjdeledik.» (Sâffât, 112) buyurmaktadır. Bu, müjdenin en mükemmeli ve nimetin en bü­yüğüdür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Biz de ona îshâk'ı, îshâk'ın ar­dından Ya'kûb'u müjdeledik.» (Hûd, 71). Sizin hayatınızda iken bu çocuğun da bir çocuğu olacak. Babasının gözü aydın olduğu gibi si­zin de gözünüz aydın olsun. Muhakkak ki çocuğun çocuğu ile sevin­mek neslin devamı sebebiyle daha fazla olur. Yaşlı ana-babanın zayıf­lığından' dolayı çocuklarının neslinin devam etmediği sanıldığı için, bu müjde verilmiş ve müjdede onun çocuğunun ismi Ya'kûb olarak aynca müjdelenmiştir. Ya'kûb kelimesi, «Zürriyyet ve son» anlamın­da (Akb) kökünden türetilmiştir. Kavminden ayrılması, onları terke-dip onlardan uzaklaşması, yeryüzünde Allah'a ibâdet etmek üzere on­ların ülkesinden hicret etmesi üzerine bu, İbrahim'e bir mükâfat ol­muştur. Allah Teâlâ onun kavmi ile aşiretine bedel olarak, kendi sul­bünden kendi dinine bağlı sâlih evlâd vermiştir. Bunlarla onun gözü aydın olacaktır. Başka bir âyette de Allah Teâlâ : «Onları Allah'tan başka taptıklarıyla başbaşa bırakıp çekilince; ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u bahşettik. Ve her birini peygamber yaptık.» (Meryem, 49) buyururken burada da: «Ve Biz ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik. Her birini hidâyete erdirdik.» buyurmaktadır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(İbrahim'i hidâyete erdirdiğimiz gibi) daha önce de Nuh'u... hidâyete erdirdik. (Ona sâlih bir zürriyyet bah­şettik.)» Bu ikisinden her birinin kendine hâs büyük özellikleri var­dır : Nûh (a.s.)a gelince : Allah Teâlâ onunla birlikte gemide bulu­nanlardan ona îmân edenler dışında yeryüzü halkını suda boğunca, onun züriyyetini devam ettirmiştir. Bütün insanlar Nuh'un zürriyye-tindendir. İbrahim Halil (a.s.) de böyledir. Allah Teâlâ onun zürri-yetinden olanlardan başka kendisinden sonra peygamber gönderme­miştir. Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Soyundan ge­lenlere kitab ve peygamberlik verdik.» (Ankebût, 27), «Andolsun ki Biz Nuh'u ve İbrahim'i gönderdik. Peygamberliği de, kitabı da onla­rın ;soyuna verdik.» (Hadîd, 26), «İşte bunlar Allah'ın kendilerine ni­metler verdiği peygamberlerden Âdem'in soyundan, Nûh ile beraber (gemide) taşıdıklarımızdan ve İbrâhîm ile İsmail'in neslinden, hidâ­yete erdirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Rahmân'ın âyetleri on­lara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı.» (Meryem, 58),

Allah Teâlâ: «Onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı... hidâyete erdirdik.» buyurmaktadır. Buradaki zamîr «Nûh»a dönebilir. Zîrâ zik­redilenlerin en yakını odur. Bu, açık olup îbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Bunda bir kapalılık da yoktur. Âyetin bahis mevzuu ettiği İbrahim'e dönmesi ise daha güzeldir. Fakat bu durumda Lût'un duru­mu müşkildir. Çünkü o, İbrahim'in soyundan olmayıp kardeşi Mârân îbn Âzer*in oğludur. Ancak burada onun zürriyyetine tağlîb yoluyla dâhil edilmiştir, denebilir. Nitekim başka bir âyette: «Yoksa Ya'kûb'a ölüm geldiğinde siz orada mıydınız? Hani o oğullarına : Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? demişti. Onlar da : Senin ilâh'ına ve atala­rın İbrahim'in, İshâk'ın tek ilâhı olan Allah'a ibâdet edeceğiz. Ve biz O'na teslim olmuşuz, demişlerdi.» (Bakara, 133) buyurulmaktadır. Halbuki İsmâîl, onun amcasıdır. Tağlîb yoluyla babalan içine girmiş­tir, îsâ'nın İbrahim veya diğer kanâata göre, Nuh'un zürriyyeti için­de zikredilmesi ise kızların çocuklarının, kişinin zürriyetine dâhil edil­diğine delâlet eder. Zîrâ îsâ (a.s.), İbrâhîm (a.s.) e ancak annesi ile nis-bet edilebilir. Çünkü onun babası yoktur. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Sehl İbn Yahya'nın... Ebu Har-b İbn Ebu'l-Esved'den rivayetinde, o şöyle demiştir: Haccâc, Yahya İbn Ya'mer*e (birini) gönderip şöyle demiş: Bana ulaştığına göre; sen, Hasan ve Hüseyin'in Hz. Peygamber (s,a.) in zürriyetinden olduğunu iddia ediyormuşsun. Bunu, Allah'ın kitabında mı buluyorsun? Ben onu başından sonuna kadar okudum, bulama­dım. O da şöyle cevâb vermiş: En'am sûresini okumadın mı? «Onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı... hidâyete erdirdik... Yahya'yı, îsâ'yı da.» O: Evet, okudum, deyince; babası olmadığı halde îsâ, İbrahim'in zürriyetinden değil midir? diye sormuş ve Haccâc da: Doğru söyledin, demiş. Bu sebeple kişi, zürriyetine bir vasiyyet ettiğinde, vakıf yaptı­ğında onlara bir şey hîbe ettiğinde kızların çocukları bunlara dâhil­dir. Ama kişi, oğullarına verdiğinde veya onlara vakıfda bulunduğun­da bu, sâdece kendi sulbünden olan oğullarına ve oğullarının oğulla­rına aittir. Diğer bazıları ise; kızların oğullan da bunlara dâhildir, diyerek Buhâri'nin Sahîh'indeki şu hadîsi delil getirirler: AUah Ra-sûlü (s.a.) Hz. Ali'nin oğlu Hasan için: Bu oğlum, Seyyiddir. Allah Teâlâ'nın onunla müslümanlardan iki büyük zümrenin arasını düzel­teceğini umarım, buyurmuş ve onu «oğul» olarak isimlendirmiştir ki, bu da onun oğulları içine dâhil olduğuna delâlet eder. Diğer bazılan ise bunun mecaz olduğunu söylemişlerdir.

Allah Teâlâ : «Onlann babalanndan zürriyyetlerinden, kardeşle­rinden kimini de.» buyurup usûl ve fürûlannı, onlann tabakalanndan olanlan, onlann tamâmının genel vasfının hidâyet ve seçilme oldu­ğunu zikretmiştir. Bunun için de : «Onları seçtik ve onları dosdoğru bir yola ilettik.» buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurur: «İşte bu, Allah'ın hidâyetidir ki, kullarından dilediğini onunla hidâ­yete erdirir.» Bütün bunlar, Allah'ın onlara bir tevfîki ve onları hidâ­yete erdirmesi ile meydana gelmiştir. «Eğer onlar da şirk koşsalardı, yapageldikleri şeyler boşa çıkardı.» buyurarak; şirkin ne kadar ağır ve ona karışmanın ne kadar büyük bir şey olduğu belirtilmiştir. Başka bir âyette de: «Andolsun ki; sana da, senden öncekilere de şöyle vah-yolunmuştur: Eğer Allah'a ortak koşarsan şüphesiz amellerin boşa gider...» (Zümer, 65) buyuruluyor ki bu, bir şarttan ibarettir. Şart, ise onun vuku bulmasının cevazını gerektirmez. Nitekim başka âyet­lerde de bu kabilden olmak üzere şöyle buyrulur: «De ki: Eğer Rah-mân'ın çocuğu olsaydı; kulluk edenlerin ilki ben olurdum.» (Zuhruf, 81), «Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımız­dan edinirdik. Fakat asla edinmedik.» (Enbiyâ, 17), «Şayet Allah, ço­cuk edinmek isteseydi; yaratıklarından dilediğini seçerdi. O, (bun­dan) münezzehtir. O, tek, gücü herşeye yeten bir Allah'tır.» (Zümer, 4).

Allah Teâlâ buyuruyor ki; «Onlar, (kullara merhamet olmak üze­re ve yaratıklara lutfumuz olarak) kendilerine kitab, hikmet ve pey­gamberlik verdiklerimizdir. Şimdi bunlar, onları (veya peygamberliği) tanımayıp da küfrederlerse...» Buradaki zamirin kitab, hikmet ve peygamberliğe ircaı da mümkündür.

((Şimdi bunlar...» âyetinde Mekke halkının kasdedildiğini İbn At>-bâs, Saîd İbn el-Müseyyeb, Dahhâk, Katâde ve Süddî söylemişlerdir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Biz, onu inkâr etmeyen bir kavmi buna vekîl kılmışızdır.» Kureyş'ten ve onların dışındaki yeryüzü halkından Arap, Acem, Kitab ehli ve diğer dinlerden bu nimetleri inkâr edenler çıkarsa; işte Biz, onu inkâr etmeyen bir diğer kavmi buna vekîl kılmı-şızdır. Ki bunlar muhacirler, ansâr ve kıyamet gününe kadar onlara tâbi olanlardır. Bunlar «Onu inkâr etmeyenlerdir.» Ondan hiçbir şeyi inkâr etmezler, ondan bir harfi bile geri çevirmezler. Muhkemi ve mü-teşâbihi ile bütününe inanırlar. Allah Teâlâ nimeti, keremi ve ihsanı ile bizleri onlardan kılsın.

Allah Teâlâ, kulu ve elçisi Muhammed (s.a.) e hitâbla şöyle buyu­ruyor : «İşte bunlar (zikredilen peygamberler ile birlikte onlara ekle­nen babalan, zürriyyetleri, onlara benzeyen kardeşleri) Allah'ın hidâvet ettikleridir. (Onlar, hidâyet ehlidir» başkaları değil.) Öyleyse sen de qnlarin hidâyetine uy (ve tâbi ol).» Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne bir emîr ise; elbette ümmeti de bu hususta onun koyduğu kanunlarda ve emrettiklerinde kendisine tabidirler. Bu âyetin tefsirinde Buhârî der ki: Bize îbrâhîm İbn Musa'nın... Mücahid'den rivayetine göre; o, İbn Abbâs'a : Sâd'da secde var mı? diye sormuş. İbn Abbâs evet deyip «Ve Biz ona îshâk'ı ve Ya'kûb'u ihsan ettik... Sen de onların hidâyetine uy.» âyetini okumuş ve: O da onlardandır, demiş. Yezîd İbn Hârûn, Muhammed îbn Ubeyd ve Seni îbn Yûsuf... Mücâhid'den rivayetle şu fazlalığı getirirler: Mücâhid demiş ki: İbn Abbâs'a sorduğumda, peygamberimiz (s.a.) onlara uymakla emredilenlerdendir, diye cevab verdi.

Allah Teâlâ : «Ben buna karşı (bu Kur'an'ı size tebliğimden dolayı) sizden hiçbir ücret istemem. Bu, ancak âlemler İçin bir öğüttür.» bu­yuruyor ki, onlar bunu düşünürler de körlükten hidâyete, sapıklıktan doğru yola ve küfürden îmâna dönerler.[29]

 

91  — Allah; hiçbir insana bir şey indirmedi, demekle; Allah'ı, şanına yaraşır şekilde tanıyamadılar. De ki: Mu­sa'nın insanlara bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar haline koyup açıkladığı­nız, çoğunu da gizlediğiniz o kitabı kim indirdi? Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir. «Al­lah» de, sonra onları bırak da, daldıkları sapıklıkta oyna-yadursunlar.

92  — Şehirlerin anası ile çevresindekileri uyarasm di­ye sana indirdiğimiz işte bu kitab, mübarektir. Ve kendi­sinden öncekileri doğrulayıcıdır. Âhirete inananlar buna da inanırlar. Ve onlar namazlarına da devam ederler.

 

Allah'ı Gereğince Takdir Edemediler

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah'ı gerektiği şekilde ta'zîm etme­diler. Zîrâ onlar, Allah'ın kendilerine gönderdiği elçilerini yalanlamış­lardır, îbn Abbâs, Mücâhid ve Abdullah İbn Kesîr bu âyetin Kureyş hakkında nazil olduğunu söylemişler ve İbn Cerîr bu görüşü tercîh et­miştir. Yahudilerden bir grup hakkında, Yahudilerden Finhas hakkın­da ve Mâlik İbn Sayf hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ : «Allah hiçbir insana bir şey indirmedi, dediler.» buyuruyor ki; yukarda zikredilen nüzul sebeplerinden birincisi daha kuvvetlidir. Zîrâ âyet, Mekke'de nazil olmuştur. Yahudiler, gökten kitab indirilmesini İnkâr etmemektedirler. Halbuki Kureyş —ve bütünüyle araplar— be­şerden bir elçi gönderilmesini uzak görüyorlardı. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «İçlerinden birine : İnsanları uyar... diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti?...» (Yûnus, 2), «Onlara hidâyet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan; sâdece: Allah, peygamber olarak bir beşeri mi göndermiştir? demeleridir. De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, Biz ancak on­lara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.» (îsrâ, 94-95). Burada da Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Allah; hiçbir insana bir şey indirmedi, demekle Allah'ı sânına yaraşır şekilde tanıyamadılar. De ki: Musa'nın insanlara bir nur ve hidâyet olmak üzere getirdiği... o kitabı kim indirdi?» Ey Muhammed, Allah katından herhangi bir kitab indirilmesini inkâr edenlere; cüz'î bir meseleyi isbât ile herkese cevab teşkil edecek olan şu sözleri söyle: «Musa'nın insanlara getirdiği o kitabı kim indirdi?» Burada sizin ve herkesin iyi bildiği Tevrat kasde-dilmektedlr. Muhakkak ki AHah Teâlâ, onu İmrân Oğlu Musa'ya müş-killerin halledilmesinde kendisiyle aydınlanılacak bir nûr ve kendisiy­le şüphe karanlıklarından hidâyete erilecek bir hidâyet olmak üzere indirmiştir. Allah Teâlâ: «Sizin de parça parça kâğıtlar haline koyup açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz...» buyurmuştur ki; onu yükle­nenler onu ellerindeki aslî kitabtan yazdıkları parça parça kâğıtlar ha­line getirmişler, ondakileri tahrif edip değiştirmişler ve yorumlamış­lar, sonra da; bu, Allah katındandır, demişlerdir. Onlar bu sözleriyle, söylediklerinin indirilen kitabda olduğunu ileri sürmüşlerdir. Halbuki bunlar, Allah katından değildirler. İşte bunun içindir ki Allah Teâlâ : «Sizin de parça parça kâğıtlar haline getirip açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz...» buyurmuştur. Allah Teâlâ: «Sizin de, atalarınızın da bilmediğiniz şeyler size öğretilmiştir.» buyuruyor ki size Kur*an'ı in­diren Allah onda size geçenlerin haberini, ne sizin ne de babalarınızın bilmemekte olduğu geleceğin haberini öğretmiştir. Katâde bunların, arap müşrikleri olduğunu söylerken Mücâhid bunun müslümanlar hak­kında olduğumu ifâde etmiştir.

Allah Teâlâ: «Allah, de» buyurmaktadır. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali tbn Ebu Talha burayı: Onu Allah indirmiştir, de, şeklinde-açıkla­mıştır. İbn Abbâs'm bu açıklaması bu kelimenin tefsirinde taayyün etmiş olan (doğru) açıklamadır. Değilse müteahhirûn'dan bazılarının söylediği gibi burada anlam sâdece «Allah, de» şeklinde değildir.

Allah Teâlâ : «Sonra onları bırak da daldıkları sapıklıkta oynaya-dursunlar.» buyurmaktadır. Sonra onları kendilerine yakîn gelinceye kadar bilgisizlikleri ve sapıklıkları içinde bırak, oyalanadursunlar. Gü­zel akıbetin onlara mı yoksa Allah'ın müttakî kullarına mı olacağını yakında bilecekler.

Allah Teâlâ buyuruyor, ki: «Şehirlerin anası (Mekke) ile çevresin­deki (arap kabilelerini, âdemoğullarmdan arap olsun, acem olsun diğer toplulukları da) uyarasın diye sana indirdiğimiz İşte bu kitab (Kur'an) mübarektir.» Allah Teâlâ diğer âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «De ki: Ey insanlar, ben gerçekten Allah'ın hepiniz için gönderdiği pey­gamberiyim...» (A'râf, 158), «Bu Kur'an bana, sizi de ulaştığı kimse­leri de uyarmam için vahyolundu.» (En'âm, 19), «Herhangi bir güruh onu inkâr ederse, onun varacağı yer ateştir.» (Hûd, 17), «Hakkı bâtıl­dan ayırdeden Kur'an'ı, kuluna dünyaları uyarmak üzere indiren Allah yücelerin yücesidir.» (Furkân, 1), «Kendilerine kitab verilenler ve ki-tabsız ümmetlere : Siz de îslâm oldunuz mu? de. Eğer İslâm olurlarsa doğru yola girmişlerdir. Şayet yüz çevirirlerse; sana yalnız tebliğ et­mek düşer. Ve Allah kullarını görendir.» (Âl-i İmrân, 20). Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Benden önce hiçbir peygambere verilmeyen beş şey bana verildi, buyurmuş ve onlar için de şöyle demiştir: Peygamber (benden önce) kendi kavmine gön­derildi. Ben ise bütün insanlara gönderildim. Bu sebepledir ki: «Âhirete inananlar buna da inanırlar.» Duyurulmuştur. Ey^Muhammed, Allah'a ve âhiret gününe inanan herkes sana indirdiğimiz mübarek kitab Kur'an'a inanır. «Ve onlar namazlarına da devam ederler.» Kendilerine farz kılınan namazları vakitlerinde edâ eder, yerine getirirler.[30]

 

İzahı

 

 

93  — Allah'a karşı yalan uydurandan, yahut kendi­sine hiçbir şey vahyedilmemişken; bana da vahyolundu, diyenden ve Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim, di­yenden daha zâlim kimdir? Bir görseydin;.o zâlimler can çekişirlerken melekler de ellerini uzatmış: Can verip bu­gün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden ve O'nun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü horluk azabı ile cezalandırılacaksınız, derken.

94  — Andolsun ki siz; ilk defa yarattığımız gibi, ya­payalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz. Ve size ver­diğimiz şeyleri ardınızda bıraktınız. Hani, ortaklarınız ol­duğunu sandığınız şefâatçılarmızı da beraberinizde gör­müyoruz. Andolsun ki; aranızdaki bağlar artık kopmuş­tur. Ortak sandıklarınız da sizden kaybolup gitmiştir.

 

Ölüm Döşeğinde Zâlimler

 

Allah Teâlâ : «Allah'a karşı yalan uydurandan... daha zâlim kim­dir?» buyuruyor. Allah'a karşı yalan uydurarak O'riun için ortak veya çocuk kabul edenden, veya Allah Teâlâ göndermediği halde Allah'ın kendisini insanlara gönderdiğini ileri sürenden daha zâlim hiç kimse yoktur. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken; bana da vahyolundu diyenden... daha zâlim kimdir?» buyurmuştur. İkrime ve Katâde bu âyetin Müseylime el-Kezzâb hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Allah Teâlâ : «Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim, diyen­den daha zâlim kimdir?» buyurmaktadır ki; uydurduğu söz ile Allah Teâlâ katından gelen vahye karşı çıkacağını ileri sürenden daha zâlim kim olabilir? Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: «Âyetlerimiz onlara okunduğu zaman; işittik, istersek biz "de bunun benzerini söy­leriz... demişlerdi.» (Enfâl, 31). Allah Teâlâ: «Bir görseydin, o zâlim­ler can çekiştrlerkerr (can çekişme, can çekişmenin şiddet, zahmet ve sıkıntısı içindelerken) melekler de ellerini (onlara vurarak) uzatmış iken...» buyurmaktadır. Başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır : «Beni öldürmek için elini bana uzatırsan...» (Mâide, 28), (•Kötülükle ellerini ve dillerini uzatırlar.» (Mümtehine, 2). Dahhâk ve Ebu Salih bu âyetteki «Melekler de ellerini uzatmış...» kısmını «Onlara azâb ile ellerini uzatmış...» şeklinde tefsir etmiştir. Nitekim başka toir âyette de Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Bir görseydin sen, hani melek­ler küfredenlerin canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vuruyor­lardı.» (Enfâl, 50). Bu sebepledir ki Allah Teâlâ : «Melekler de ellerini uzatmış..:» buyurmuştur. Melekler onlara ellerini vurmakla uzatmış­lardır ki, ruhları cesedlerinden çıksın. Bunun için onlara: Can verin, derler. Kâfirin ölüm zamanı geldiğinde melekler kendisine azabı, cezayı, zincir ve bukağıları, cehennem ve-kaynar sulan, Rahman ve Rahmi olan Allah'ın öfkesini müjdelerler. Ruhu cesedine dağılır, karşı gelir .ve çıkmak istemez. Melekler, ruhları cesedlerinden çıkıncaya kadar on­lara vurur ve şöyle derler: Can verin, bu gün Allah'a karşı haksız yere söylediklerinizden ve O'nun âyetlerine büyüklük taslamanızdan ötürü, horluk azabı ile cezalandırılacaksınız. Nasılki siz, Allah'a karşı yalanlar uydurmuş, Allah'ın âyetlerine uymak ve O'nun elçilerine boyun eğmekten büyüklenmişseniz, aynı şekilde bugün sonsuz- dere­cede, horluk ve hakarete dûçâr kalacaksınız. Gerek mü'minin ve ge­rekse kâfirin ölüm halinin nasıl olacağına dâir bir çok hadîs vârid ol­muştur 'ki bunlar: «Allah'a inananları dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar.» (İbrâhîm, 27) âyetinde anlatılmıştır. îbn Merdûyeh burada Dahhâk'dan, İbn Abbâs'tan merfû' olarak garîb ve uzun bir hadîs zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ': «Andolsun ki siz; ilk defa yarattığımız gibi, yapa­yalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz.» buyuruyor ki bu; onlar Allah'ın huzuruna döndürüldüklerinde kendilerine söylenecektir. Nite­kim başka bir âyette şöyle buyurulmaktadır : «Saflar halinde Rabbına sunulduklarında, onlara : Andolsun ki sizi ilk kez yarattığımız gibi Bize geldiniz, denilecektir.» (Kehf, 48).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ve size verdiğimiz şeyleri (dünya ha­yatında iken kazandığınız malları ve nimetleri) ardınızda bıraktınız.» Sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

«Âdemoğlu; malım, malım, der. Halbuki senin yeyip bitirdiğin, giyip eskittiğin ve tasaddukta bulunup geçirdiklerinden başka malın yoktur. Bundan gayrisi gidici ve insanları terkedicidir. Hasan el-Basrî: Kıyamet günü, Âdemoğlu bir kuzu gibi getirilir. Allah Teâlâ; topladık­ların nerede? diye sorar. O da; ey Rabbım, topladım ve olduğundan daha bol halde bıraktım, diye cevab verir. Allah Teâlâ; kendin için önden gönderdiğin nerede? buyurur ve o, önden hiçbir şey gönderme­diğini görür,, demiş ve : «Andolsun ki siz; ilk defa yarattığımız gibi, ya-pa'yalnız ve teker teker huzurumuza geldiniz. Ve size verdiğimiz şey­leri, ardınızda bıraktınız.» âyetini okumuştur. Bunu, İtan Ebu Hatim rivayet eder.

Allah Teâlâ'nm : «Hani, ortaklarınız olduğunu iddia ettiğiniz şe-fâatçılannızı beraberinizde görmüyorum» sözü, onları bir azarlama ve dünyada iken hayatlarında ve öte dünyalarında —ki şayet varsa— kendilerine menfaat verecekleri zannıyla eşler, putlar edinmelerinden dolayı onları bir suçlamadan ibarettir. Kıyamet günü olunca sebepler kesilir, sapıklık uzaklaşıp gider ve edegeldikleri iftiralar onlardan ay­rılıp kaybolur da, Allah Teâlâ bütün yaratıkların gözleri önünde onlara: «Benim ortağım olduklarını ileri sürdükleriniz nerede?» (Kasas, 62) diye seslenir. Onlara : «Nerededir Allah'tan başka taptıklarınız? Size yardım ediyorlar mı? Veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?» (Şuarâ, 92 - 93) da denecektir. Bu sebepledir ki, burada da : «Hani, ortaklarınız olduğunu sandığınız (ibâdette, kendilerine ibâdeti hak et­mede sizin üstünüzde payları olan) şefâatçılarınızı da beraberinizde görmüyorum.» buyurmuştur.

Sonra Allah Teâlâ : ((Andolsun ki aranızdaki bağlar artık kopmuş­tur.» buyuruyor. Buradaki merfû' olarak okunmuştur ki, böylece anlam «Andolsun ki sizin işleriniz kopmuş, dağılmıştır.» şek­linde olacaktır. Mensûb olarak da okunmuştur. Bu durumda anlam şöyle olacaktır: «Andolsun ki aranızdaki bağlar, sebepler ve vesileler kopmuştur. Ortak sandıklarınız (putlara bağlanan ümitleriniz) da siz­den kaybolup gitmiştir.» Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «O zaman uyulanlar, uyanlardan uzaklaşmış ve azabı görmüş oldular. Aralarındaki bütün bağlar kopmuştur. Uyanlar dedi­ler ki: Bizim için (dünyaya) bir dönüş olsaydı da, (şimdi) bizden uzak­laştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşsaydık.» Böylece onların bütün yaptıklarını, Allah hasretler halinde kendilerine gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak değillerdir.» (Bakara, 166 -167), «Sûr'a üflendiği za­man, o gün aralarındaki soy yakınlığı fayda vermez, birbirlerine bir şey soramazlar.» (Mü'minûn, 101), «Dünya hayatında Allah'ı bırakıp aranızda putları dostluk vesilesi kıldınız. Sonra da kıyamet gününde birbirinize küfreder ve karşılıklı la'net okursunuz. Varacağınız yer ateş­tir. Yardımcılarınız da yoktur.» (Ankebût, 25), «Denir ki: Koştuğunuz ortaklarınızı çağırın. Onları çağırırlar ama kendilerine cevab veremez­ler.» (Kasas, 64), «Ve onların hepsini toplayıp sonra da şirk koşanlara : Nerede iddia ettiğiniz ortaklarınız? diyeceğimiz gün... yalan yere uy­durdukları kendilerinden nasıl' kayboluverdi?» (En'âm, 22 - 24). Bu husustaki âyetler gerçekten pek çoktur.[31]

 

İzahı

 

 

95  — Muhakkak ki Allah; taneyi ve çekirdeği yara­tandır. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır, işte Allah budur. Nasıl olup da yüz çeviriyorsunuz?

96  — Sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükûn, gü­neşi ve ayı da vakit ölçüsü kılmıştır. İşte bu; Azız, Alîm ola­nın takdiridir.

97  — O'dur, yıldızları yaratmış olan, karanın ve de­nizin karanlıklarında onlarla yol bulaşınız diye. Âyetle­rimizi bilen bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

 

Tane ve Çekirdek

 

Allah Teâlâ; tane ve çekirdeği yarattığını haber vermektedir. Ta­neyi toprakta yarar ve çeşitli sınıflar halinde ekinler biter. Değişik şekil, renk ve tatlarda meyveler çekirdekten çıkar. Bu sebepledir ki: «Muhakkak ki Allah taneyi ve çekirdeği yaratandır.» âyetini «Ölüden diriyi çıkarır.» âyetiyle açıklamıştır. Diri olan bitkileri, cansız ölü gibi olan tane ve çekirdekten çıkarır. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «Ölü toprak, onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik ve on­dan taneler çıkardık. İşte ondan yemektedirler... Kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratanı tenzih ederiz.» (Yâsîn, 33-36).

Bunu, birbirine yakın mânâlarda olmak üzere birçok ibarelerle ifâde etmişlerdir. Kimileri: Tavuğu yumurtadan, yumurtayı tavuk­tan çıkarır, derken; bazıları: Salih çocuğu kâfirden, kâfiri de sâlihten çıkanr, demişler ve bunların dışında âyetin içerdiği daha başka ibare­ler de serdetmişlerdir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «İşte Allah budur. (Bu şeyleri yapan, ortağı olmayan tek bir Allah'tır). Nasıl olup ta (hak'tan) yüzçeviriyorlar (bâtıla yöneliyor ve Allah ile birlikte O'ndan başkasına nasıl ibâdet ediyorlar.) «O, sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükûn kılmıştır. Aydınlığı ve karanlığı yaratandır. Nitekim bu sûrenin başında da: «Karanlıkları.ve aydınlığı var eden...» (En'âm, 1) buyurmuştur. Allah Teâlâ gecenin karanlığını, sabahın aydınlığından çıkarıp ayırır da varlıklar aydınlanır, ufuk nûrlanır, karanlıklar dağı­lır; gece, karanlıklarını giderir, gündüz ışık ve aydınlığını getirir. Nite­kim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Gündüzü durmadan kova­layan gece ile burur.» (A'râf, 54). Allah Teâlâ burada hükümranlığına ve azametinin kemâline delâlet eden muhtelif ve zıt şeyleri yaratma­daki kudretini açıklamakta, beyân etmektedir. Sabahı yarıp çıkaran olduğunu zikredip tmna «Geceyi bir sükûn (eşyanın kendisinde sükûn bulduğu bir karanlık) kılmıştır.» sözüyle mukabelede bulunmaktadır. Nitekim başka âyetlerde şöyle buyurur: «Andolsun; kuşlufe vaktine ve sükûna erdiğinde geceye...» (Duhâ, 1-2), «Andolsun, açığa çıkardığın­da gündüze, onu örtüp bürüdüğünde geceye.» (Şems, 3-4). Suheyb er-Ruhî çok uykusuz-kalmasından dolayı kendisine çıkışan hanımına şöyle demiş: Suheyb dışındakilere Allah Teâlâ geceyi bir sükûn kıl­mıştır. Suheyb'e cennet zikredildiğinde şevki artar, ateş kendisine zik-redildiğinde ise uykusu kaçar. Bunu İbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: ((Güneşi ve ayı da vakit ölçüsü kılmıştır.» buyuru­yor ki, bu ikisi kanunlaşmış, ölçülü bir hesaba göre yürürler. Değişmez ve sapmazlar. Bilâkis onlardan her birinin yaz ve kış girecekleri men­ziller, duraklar vardır. Buna göre; gece ve gündüz uzar ve kısalır. Nite­kim Allah Teâlâ, başka âyetlerde şöyle* buyurmaktadır : «Güneşi ışık, ayı hur yapan, aya konak yerleri düzenleyen O'dur.» (Yûnus, 5), «Güneşe, aya ulaşmak düşmez. Gece de gündüzü geçecek değildir. HerbirLsi bir yörüngede yüzerler.» (Yâsîn, 40), «Güneş, ay ve yıldızlar O'nun emri ile müsahhar kılınmışlardır.» (A'râf, 54).

Allah Teâlâ: «İşte bu; Azîz, Alîm olanın takdiridir.» buyuruyor ki, bunların hepsi karşı konulamayan, aksi bulunmayan, Azîz olan, Allah'ın her. şeyi bilen, yerde ve gökte zerre ağırlığında îjir şey bile bilgisinden gizlenemeyen Allah'ın takdiri ile cereyan etmektedir. Çoğu kere Allah Teâlâ geceyi ve gündüzü, güneşi ve ayı yaratmasını zikret­tiğinde sözü izzet ve ilimle bitirmektedir. Nitekim : «Gece de onlar için bir delildir, gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gider. Bu; Azîz, Alîm'in ölçüsüdür.» (Yâsîn, 37 - 38) âyetinde durum böyledir. Secde sûresinin başında gökleri, yeri ve tounlardakileri yaratmasını zikrettiğinde ise: «Biz dünya semâsını ışıklarla donattık, koruduk. İşte bu; Alîm, Azîz'in takdiridir.» (Fussilet, 12) buyurmuştur. Allah Teâlâ : (O'dur yıldızlan yaratmış olan, kara­nın,, ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulaşınız diye.» buyuruyor ki; seleften birisi şöyle der: Bu yıldızlar hakkında şu üçün dışında inancı olan hatâ etmiş ve Allah'a yalan uydurmuştur: Allah Teâlâ onları gök için bir süs, şeytânlar için bir taş (veya taşlama) olarak, karanın ve denizin karanlıklarında onlarla yol bulunsun diye yaratmış­tır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: ((Âyetlerimizi bilen bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.» ki onlar akıl etsinler (düşünsünler), hakkı bilsin­ler ve bâtıldan uzaklaşsınlar.[32]

 

Îzâhı

 

Denildi ki: kelimesi; yaratma anlamınadır. Eğer ya­ratmayı düşünürsen, çoğunlukla bunun yarmanın sonucu olduğunu görürsün. Bu sözün anlamı şöyledir : Bütün eşya varolmazdan önce yok idi. Allah Teâlâ eşyayı varedip te yoktan varlığa çıkarınca, sanki onu yarmış ve açığa çıkarmıştır. İkinci kanâat ise; —ki bu çoğunluğun gö­rüşüdür—kelimesi, yarma anlamınadır. Sonra bu kelime­nin anlamı üzerinde ihtilâf edilmiştir. Bu konuda iki görüş vardır: Birincisi; Abdullah İbn Abbâs'tan mervî olan görüştür ki, o şöyle der: Taneyi başaktan, çekirdeği hurmadan varmıştır. Hasan, Süddî ve İbn Zeyd'in görüşü de budur. Zeccâc ise der ki: Kuru taneyi ve kuru çe­kirdeği yarar ve bundan yeşil yapraklar çıkarır. İkinci görüş Mücâhid'in görüşüdür ki; buna göre, tane ve çekirdekte mevcûd olan iki yarık söz konusudur. Tane ile; buğday, arpa ve pirinç gibi çekirdeği olmayan şey kasdedilmektedir. Çekirdek ise; ceviz, badem ve kaysı gibi çekirdeği olan yaş şeydir. Allah Teâlâ'nm taneyi ve çekirdeği yarmasının anlamı şöyledir : Tane veya çekirdek nemli toprağa düştüğü zaman, üzerinden bir süre geçince Allah Teâlâ, bu taneden yemyeşil bir yaprak halkeder. Sonra bu yapraktan bir başak halkeder ki, içinde tane vardır. Çekirdek­ten ise gökte salman ağaçlar ve yeryüzüne uzanan dallar çıkarır. Eşya­yı, kudreti, ibdâ'ı ve yaratışıyla yoktan vareden Allah'ı tesbîh ederiz..[33]

 

Hayat Mucizesi

 

Muhammed Kutub bu âyet konusunda şöyle diyor:

Bu âyet Kur'an'daki pek çok örneklerden birisidir. Beşer kalbinin Allah'ın kâinattaki âyetlerine yöneltilmesi: «AUah taneyi ve çekirdeği yarandır... Sabahı yarıp çıkarandır... Ölüden diriyi, diriden ölüyü... Geceden gündüzü... Ayı ve güneşi... Karayı ve denizi... Hurmayı ve üzümleri... Zeytini ve narı... çıkarandır...» Burada canlı tabiat sah­nesinden başdöndürücü bir yığın sergilenmektedir. Her şeyiyle ve her şekliyle canlı olan ifâde, tabloda; katı ve donuk, cansız ve hareketsiz hiçbir şey bırakmıyor. Bütün bu âyetleri yaratan kudret sahibi Kadir, Allah. O, eşyaya böylece hayat sunuyor. Canlandırış ne bir fırça ile, ne de renklerle... Mücerred kelimeler ve sözlerle... Canlı hareket, tab­lonun tümünde görülebilen bir gerçektir. Tane ve çekirdekte, toprağın kara bağrını yararak canlı bir bitki olarak çıkmak için beliren hare­ket, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmak için sürekli hareket... Açık bir duyguyla bu hareketi düşünen rûh, derinden dolarak, ölüden diri­nin diriden ölünün çıktığı kâinatta durmadan devam eden esrarengiz alana yayılır. Gece ve gündüzün, güneşin, ayın ve yıldızların hareketi... Bir tek canlıdan çıkarılan ve halen de devam eden neslin hareketi. Gökten inen ve tüm bitkileri çıkaran yağmurun hareketi... Hurmanın, üzümün, zeytinin ve harın hareketlerindeki değişiklik ve muhtelif tür­den canlanışlar, kıpırdanışlar, sonra her sınıfın benzeyerek veya ben-zemeyerek -değişik hareketleri... Bunun yanı sıra ifâde tarzındaki çe­şitlilik. Her seferinde ifâdedeki uyumun ve türlülüğün duyulan uyar­mak için planlı olarak hazırlanan bir durum olduğunu gözlüyoruz. Böylece Allah'ın kâinattaki âyetlerinin sergilendiğini müşahede eden his, bunun canlılığı karşısında uyuyup kalmaz. Âyet-i kerîme burada «Ölü­den diriyi ve diriden ölüyü çıkarır» demiyor. Halbuki başka âyetlerde ifâde böyledir. Burada ise «ölüden diriyi çıkarır ve diriden ölüyü çıka­randır» buyuruyor. Kişinin ifâdenin yeknesaklığı karşısında duruşta yığınlar halinde sergilenen âyetlere tâm olarak kendini verememesini önlemek için âyet-i kerime ahengini değiştiriyor. Sonra «sabahı yarıp çıkarandır ve geceyi bir sükûn kılandır» demiyor da «sabahı yarıp çı­karandır, geceyi bir,sükûn kılmıştır» buyuruyor. Buradan da klasik­leşmiş ifâdeler karşısında hislerin uyuyup kalmaması için anlatıma ayrı bir değişiklik veriliyor. «Sizi bir tek nefisten yaratmış olan O'dur. Sonra sizin doğuşunuz için bir karar yeri ve bir emânet mahalli hatket-miştir» demiyor da «yaratmış olan» dedikten sonra ona benzer bir ifâde kullanarak «karar yeri vardır» buyuruyor. Bundan maksad, her yeni neslin dişi ve erkek olarak anne karnında geçirdiği merhaledir. Yine «onunla her bitkiyi çıkardık ve ondan yeşillikler çıkardık ve ondan ye­ni yeni yığınlar çıkarıyoruz» buyuruyor. Burada da mâzî ile başlayan cümleyi aynı şekilde mâzî bir fiil ta'kîb etmiyor, muzâri' (geniş za­manlı) bir fiil ta'kîb ediyor. Ayrıca «her bitkiyi çıkardık» ta'bîri ile «ondan yığın yığın tanelerle, yeşillikler çıkardık» ta'bîri arasında tasvir bakımından bir uyum bulunduğunu gözden uzak tutmamalıyız. «Ben­zeyen ve benzemeyen» derken de aynı san'at oyunları kullanılmakta ve benzer iki lâfza farklı deyişlerle tenevvü' kazandırılmaktadır. Bütün bunların tesadüf olduklarını söyleyebilir misiniz? Tesadüf mü, yoksa her türlü vâsıtanın kullanıldığı değişik san'at türü mü? Kur'an-ı Ke­rîm, kâinat sayfasındaki muhtelif hayat türlerini sergiliyor ve insan duyusuna yaratıcının bütün bu türleri yaratması gösterilmek isteniyor. Hayret verici tabloda değişik sahneler, bölümler ve örnekler değişik ifâde ve yorumlarla uyum sağlanarak gösterilir. Bu da bir tasvîr ve ta'bîr üstünlüğünden başka bir şey değildir.

((Meyvesine; bir meyve verdikleri zaman, bir de olgunlaştıkları za­man bakınız» âyetindeki hayret verici çekiciliği unutmamak gerekir. Çünkü burada sergilenen şeyler, istenen ve yenen şeylerdir. Bitkiler, yeşillikler, hurmalar, taneler, üzümler, zeytinler ve narlar... Ama başka yerlerde dediği gibi «meyve verdiğinde, meyvesini yeyin» buyurmuyor da «bir meyve verdikleri zaman meyvesine, bir de olgunlaştıkları vakit bakınız» diyor. Açık gözlerle, uyanık duygularla bakın. Ki güzelliği kavrayabilesiniz. Bakin bakışınızla zevk alın. Burada «yeyin» demi­yor. Çünkü sergi, tabîata serpiştirilmiş bulunan güzellik sahneleri ve bu güzelliği yoktan var eden kudret sahibinin kudretidir.

Kur'an'daki tabiat tablolarım bütünüyle sergileyecek olsak konu son derece uzar gider. Çünkü bir veya birkaç sahne muhtelif yönlerde ve değişik sergi metodlanyla sergilenmektedir. Biz burada, sadece muh­telif san'at bakışlarını gösteren örneklerle yetineceğiz. Yukardaki âyet­lerde, muhtelif türlerden varlıkları yaratan, yoktan var eden ilâhî kud­retin işaretleri yığınlar halinde ve tablolar biçiminde sergilenirken, ta­biatın değişik türlerinin mâhiyyetini kavrayabilmek için, âyetlerin akışı değişik üslûblar ve belirli bir san'at metodu kullanılarak değiştirilme­ye çalışılmaktadır. Burada ise değişiklik bir vâsıta olarak kullanılıyor :

«Görmez misin ki Allah gökten su indirmiştir. Onunla Biz türlü türlü mahsûller çıkarmışızdır. Dağlardan da beyaz, kırmızı, siyah ve gri renkte yollar, insanlardan da, yerde yürüyen canlılardan ve du­varlardan da böyle renkleri değişik olanlar vardır. Allah'tan ancak bil­gin kulları korkar. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Ğafûr'dur.» (Fâtır, 27 - 28).

Burada insan hissi, Allah'ın kudretinin belirli bir tecellîsine yönel­tilmektedir. Yaratılışlarmdaki renklerin değişikliği ve küllîliğidir. An­cak bu noktaya soyut, lafzî üslûblardan yönelinmemektedir.

Bu azıcık ve sayılı sözlerle geniş bir tablo çizilmektedir, Bitkisinden hayvanına, insanından katı maddelere kadar tüm varlıklar ve yara­tıklar bu geniş, tabloda yerini almaktadır. Değişik renklerden bitkiler... Bu geniş tablonun ana unsurlarından birini veya tabiat sahnesine ser­piştirilen resmin dağınık birimlerinden bir birimi meydana getirmek­tedir. 3eyaz, kırmızı ve siyah dağlar... Bu da, yeryüzüne aralıklı ola­rak serpiştirilmiş olan bitki renkleriyle uyum sağlanabilmesi için, tab­lonun içine yerleştirilen bir başka birim. Sonra değişik renklerden in­san ırkları, hayvanlar. Bu tablonun ve resmin ana yörüngesini, deği­şiklik ve farklılık oluşturmaktadır. Ancak buradaki resim, bir önceki tablodan farklıdır. Bu tablonun ana unsurunu eşyanın, canlıların ve renklerin tuval üzerine dağılması ve yerleştirilmesi teşkil etmektedir. Halbuki o tabloda ana unsuru, muhtelif yönlerdeki hareket teşkil edi­yordu.

Ve işte şu âyetlerde de bir başka türden süreklilik :

«Ölü toprak, onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik ve ondan ta­neler çıkarttık. İşte ondan yemektedirler.

Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler varettik. Orada pınarlar fışkırttık.

Tâ ki (Allah'ın) ürününden ve ellerinin emeğiyle yetiştirdiklerin­den yesinler. Hâlâ şükretmezler mi?

Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri Yaratanı tenzih ederiz.

Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü ondan sıyırırız da karan­lıkta kalıverirler.

Güneş de yörüngesinde yürüyüp gider. Bu, Azîz, Alîm'in ölçüsüdür.

Ay için konaklar ta'yîn etmişizdir. Nihayet kuru bir hurma dalma döner.

Güneşe, aya ulaşmak düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değildir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.

Soylarını dolu gemiyle taşımış olmamız da onlar için bir delildir.

Ve kendileri için bu (gemi) gibi binecek şeyler yarattık. .

Dilersek onları suda boğardık da ne kurtaran bulunurdu, ne de kurtulabilirlerdi.

Ama katımızdan bir rahmet ve bir süreye kadar geçinme olarak (onları) 'bıraktık.»  (Yâsîn, 33-44).

Bazı çizgileri itibariyle ilk tabloya benzeyen geniş ve kapsamlı bir tablo. Burada gece ile gündüz, güneşle ay, yeryüzünün muhtelif tür­den bitkileri, karalar ve denizler gözlenmektedir. Bunlara ilâve olarak topraktan fışkıran kaynaklar, muhtelif türden çiftler ve denizlerde akıp giden gemiler yer almaktadır. Ne var ki mesele, tablodaki bu bölümlerle ilgili fazlalıklar değildir. Hattâ ortak bölümler bile burada ve orada aynı vazifeyi îfâ etmiyorlar. Çünkü buradaki hareket, oradakinden farklı bir harekettir. Orada hareket; ister gizli ister açık olsun, yavaş, dü­zenli, rahat ve kolayca yapılan bir harekettir. Çünkü çekirdeğin ve tanenin yarılması —ki ifâdesinde birazcık sertlik olan biricik hareket budur— çok yavaş, gizlice ve gözükmeden tamamlanmaktadır. Dirinin ölüden, ölünün diriden çıkışı da aynı şekilde gizli, görünmeksizin ve yavaş yavaş cereyan eden bir olaydır. Sabahın karanlığı yayarak aydın­lanması yavaşça meydana gelir, en sonunda rahat ve huzur verici aydın­lık ortaya çıkar. Burada gece bir sükûnet, güneş ve ay ise bir hesâb anı­dır. Hareket değil hesâb. Hesâb ve sayma işlemi düzenli, birbiri ardı sıra cereyan eden ve yavaşça yürüyen bir harekettir. İnsanların kara­nın ve denizin karanlığında yollarını buldukları yıldızlar da hareket ederler. Ancak yıldızların hareketi yavaş, gizli ve görünmez bir hare­kettir. Karanın ve denizin karanlığı —görünmezlik, gizlilik— çekirde­ğin ve tanenin yarılıp çıktığı toprağın kara bağrına eş düşmektedir. Soyun karargâhında (ana rahminde) yaptığı hareket de gizlice, görün­meksizin ve yavaşça tamamlanır. Babaların sulbünde saklı bulunan nutfe anaların rahimlerine iner ve cenîn dünyaya gelir. Ceninin ha­reketi çok yavaş, gözle görünmeyen gizli bir harekettir. Sonra çeşitli türden bitkiler «olgunlaştığı zaman, bir de meyve verdiği zaman mey­vesine bakılması» istenen bitkiler. Meyvenin oluşumu yavaştan, gizlice

ve görünmeden yürüyen latîf bir harekettir, neticede meyve ortaya çıkar. Meyveye bakış bile insanı rahatlatır, huzura erdirir.

Bu tablodaki hareketlilik bir başka seviyeden, daha üstün ve daha keskin bir tona sahip. Burada akan kaynaklar yarılmıştır... Yarmak, şiddetli bir harekettir. Bu ifâdeyle insan zihni kaynayan ve fışkıran bir kaynaktan sür'atle atılan suyu tasavvur etmektedir. Sonra «bütün çiftler» bu ifâde, derli toplu bir ifâde olmakla beraber, çok katı ve kesindir. «Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilme­dikleri şeylerden bütün çiftleri Yaratanı tenzih ederiz.» Burada geceyi yaran sabahın veya toprağı çatlatan tanenin ve çekirdeğin gizliliği, yavaşlığı ve yumuşaklığı yok ama kesin bir gizlilik var. Tıpkı oradaki gibi burada da gece, sükûnet yurdudur. Ancak buradaki ifâdede gece­nin sükûneti, bir şiddetlilik ve kesinlilik kazanmaktadır. Geceden gün­düzün sıyrılıp çekilişi canlandırılmaktadır. «Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta kalıverirler.» Sıyırma hareketi, insan hissine bir katılık ve şiddet izlenimi vermektedir. Çünkü sıyrılan şeyi kendisinden sıyıran şeyden sıyırıp almak için bir çaba gerekir. «Sonra karanlıkta kalıve-rirler.» Böylece ve amansız. Aynı zamanda açık bir kesinlikle. Burada güneş ve ay, oradaki gibi hesâb ve ölçü unsuru değildir. Yavaş, sakin ve biteviye düzenli hareket etmez. Aksine sürekli, şiddetli ve büyük bir hareketlilikle «akıp gider», Hattâ kendi karargâhında denirken bile, karargâh kelimesi insan hissindeki hareket unsurunu durdurmuyor. Aksine atılan şeyin iz düşümünü veriyor. Atılan şey dururken bile, şid­detlilik ve katılık içerisindedir. Ancak her durakta şeklini gizli değil, açık bir şekilde değiştirmektedir. «Nihayet kuru bir hurma dalına dö­ner.» Sonra bu gökcisimleri arasındaki baş döndürücü yarış. «Güneşe, aya ulaşmak düşmez. Gece de, gündüzü geçecek değildir. Her birisi bir yörüngede yüzerler.»

O katı ve şiddetli hareketle şu gölgenin hareketlerini mukayese ediniz.

«Rabbınm gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu durdururdu. Sonra Biz güneşi ona delil kıldık.

Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.» (Furkân, 45 - 46).

Bu hareket; öylesine latîf ki, siz onu hiç yokmuş gibi sanıyorsunuz. Sonra «isteseydi onu durdururdu» âyetindeki durdurma kelimesi, hare­ketin yumuşaklığına daha bir yumuşaklık katıyor. Ancak durma' ame­liyesi meydana gelmiyor. Çünkü yüce Yaratıcı onun durmasını isteme­miştir, fakat ifâde insanda onun duruşunu canlandırır gibidir, zâten ifâdenin sevkedilişinden bir maksad da budur ve bu ifâdenin bıraktığı izlenim, gölgenin hareketini öylesine yavaşlatmaktadır ki, nerdeyse sükûna kavuşma izlenimi vermektedir. Bu bir tabiî gerçektir. Gölgenin hareketi gerçekten son derece yavaş, hemen hemen görülmez gibidir. Ancak ifâde, bu yavaşlığı canlı hale getirmekte ve zihnimizde ona ayrı bir yer vermektedir. Eğer tasvir ve tahrîr san'atı olmadan mücerred tasvir ile ifâde edilmiş olsaydı bu alanı zihnimizde kaplaması imkân­sızdı. Öbür yandaki hareketin bütünlüğü de bu yavaşlığı tamamla­maktadır. «Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir». Buradaki ifâde, tablonun ahengini değiştirecek şekilde hayret verici derin bir anlam kazandırmaktadır. Bu ifadenin kazandırdığı yeni dinamizmi, kelimelerle açıklamak kolay olmayacaktır. Burada kullanılan «sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir» ifâdesindeki «kendimize» ke­limesi, tabloyu belirli ve sınırlı yeryüzü alanından çıkarmakta ve mese­lenin, buranın dışında olduğu izlenimini vermektedir. Bir de bakıyor­sunuz ki, Allah'ın kudret eli gölgeyi kendisine çekmek için uzanmak­tadır. Mekân ve sınırla sınırlandırılmayan Allah'a. Böylece yeryüzün­de var olan gölge, sınırlı bir yeryüzü varlığı olmaktan çıkıp başka birşey olmaktadır. Ama ne? Başlangıcı yeryüzü, sonu sonsuz Allah'ın katı olan görünmezlikler evreniyle ilgili bir varlık. Bütün bunlar insanlara, ilâhî rahmet şeklinde vârid olan tabiat tablolarının akışına uygun ola­rak cereyan etmektedir.

«Rabbınm gölgeyi nasıl uzattığını görmez misin? İsteseydi onu dur­dururdu. Sonra Biz güneşi ona delil kıldık.

Sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmişizdir.

Size geceyi örtü, uykuyu rahatlık kılan ve gündüzü çalışma zamanı yapan Allah'tır.

Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderen O'dur. Ve Biz gökten tertemiz bir su indirdik.

Ki onunla ölü toprağa can verelim ve yarattığımız nice hayvan ve insanları sulayalım.»  (Furkân, 45 - 49).

Bu bütünüyle rahmet, şefkat, dostluk ve samimiyet dolu bir ha­vadır.

Bu da bir deniz tablosu:

«Sizi, karada ve denizde yürüten Allah'tır. Bulunduğunuz gemi, içindekileri güzel bir rüzgârla götürürken yolcular neşelenirler. Bir fırtına çıkıp onlan her taraftan dalgaların sardığını, çepeçevre kuşa­tıldıklarım sandıklan anda ise, Allah'ın dinine sarılarak : «Bizi bu teh­likeden kurtarırsan and olsun ki şükredenlerden oluruz.» diye O'na yalvarırlar.

Allah onlan kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlık­lara başlarlar. Ey insanlar, yaptığınız taşkınlık aleyhinizedir. Yaptık­larınızı size bildiririz.» (Yûnus, 22-23).

Bir tabloda tam bir hikâye. Tabiat tablolarını ihtiva eden, içice ve karmakarışık bir yapıya sâhib bulunan ve ruhî helecanları dile getiren bir hikâye. Hikâyenin bölümlerini birbirinden ayırmak güç. İşte bir gemi. Önce rahat bir rüzgârla yol alıyor. Ruhlar huzurlu, mutlu ve sevinçli. Sonra rüzgâr artıyor, korkunç bir fırtına başlıyor ve her yandan dalgalar sökün ediyor. Böylece yüz çizgilerinde dehşet, ruhun derinliklerinde ıstırab, kalbin içinde sıkıntı beliriyor. Tıpkı sallanan dalgalar ve esen fırtına gibi. Sonra rüzgâr diniyor, fırtına son buluyor ve deniz sakinleşiyor, aynı şekilde ruhlar da biraz önceki rahat ve din­gin haline dönüşüyor. Burada dikkatli ve fevkalâde bir tasvir inceliği, tabiat tablosunu canlandırma ve ruhî duygularla içice girdirme san'atı var. İnsan hissi bunu canlı olarak yakalıyor, zaman zaman sıkıntı ve ıstırap çekerken bile.

Bu ve benzeri örnekler, Kur'an-ı Kerîm'de pek çoktur. Ancak dik­kat çekici olan husus; Kur'an'daki tabiat tablolarının zikredilişi de­ğildir. Aslında bunlar Kur'an'daki ifâde ve üslûbun bir gayesi ve he­defi de değildir. Çünkü Kur'an, tabiat tablosunu ruhları canlandırmak ve hissi geliştirmek için kullanmıyor. Yukardaki örneklerde de gördü­ğümüz gibi dikkatleri: doğrudan tabiat sahnesine çevirmekle yetinme­yerek tabiat tablolarından ruhî, fikrî, sosyal anlamlar çıkarmaya gay­ret ediyor. Bu husus, elbette ki tabiatı yorumlamaya çalışan insanın zihnine gelen şeyler değildir. Meselâ iki yüzlü ve riyakârca sadaka ve­renlerle ihlâs ve samimiyetle sadaka vereni anlatmak isteyen Kur'an, mücerred ve doğrudan doğruya açık ifâdelerle tasvir etmek yerine; canlı, hareket dolu, tabiat tablolarından iki görünümle bu gerçeği orta­ya koymaktadır:

«Ey îmân edenler, Allah'a ve âhiret gününe inanmayıp insanlara gösteriş için malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakma ve eziyet etmekle heder etmeyin. O gösteriş yapanın hali, üzerinde top­rak bulunan kayanmki gibidir. Şiddetli bir yağmur isabet ettiğinde onu katı bir taş halinde bırakır. Onlar işlediklerinden hiçbir şey elde edemezler. Allah kâfirler güruhunu hidâyete erdirmez.

Allah'ın rızâsını kazanmak ve kalblerindekini sağlamlaştırmak için mallarını infâk edenlerin hali, bir tepedeki güzel bir bahçenin haline benzer. Kuvvetli bir sağnak düşünce yemişlerini iki kat verir. Bol yağ­mur yağmasa bile bir çisenti bulunur. Ve Allah işlediklerinizi görür.

Biriniz ister mi ki, hurmalardan ve üzümlerden bir bahçesi olsun, altından ırmaklar aksın, İçinde her çeşit meyve bulunsun da kendisi ihtiyarlamış, çocukları güçsüz kalmışken, bahçeleri ateşli bir kasırga ile yanıversin. Düşünürsünüz diye Allah size âyetlerini böyle açıklar.» (Bakara, 264-266).

Burada soyut anlamlar, canlı, dinamik ve hareketli mânâlar haline dönüşüyor. Kur'an-ı Kerîm, küfür için de şu tabloları çizmektedir.

«Onlar; hidâyet karşılığı sapıklığı satın almış kimselerdir. Ticâ­retleri kendilerine kâr sağlamamıştır. Ve onlar hidâyete ermişlerden değildirler.

Onların benzeri; ateş yakan kimsenin benzeridir ki, ateş çevre­sindekileri aydınlatınca, Allah .onların ışığını giderdi. Karanlıklar içe­risinde görmez halde bırakıverdi.

Sağırdırlar!  Dilsizdirler!  Kördürler. Artık dönmezler!

Yahut onlar gökten boşanan sağnağa tutulmuş gibidirler ki; onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır. Yıldırımlardan ölmek kor­kusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.

Az kalsın şimşek gözlerini alıverecek. Onları aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık basınca da dikilip kalıverirler. Şayet Al­lah dileseydi onların işitmelerini de, görmelerini de giderirdi. Muhak­kak ki, Allah her şeye Kadirdir.»  (Bakara, 16 - 20).

O küfredenlere gelince... Onların amelleri engin çöllerdeki serâb gibidir. Susayan kimse, onu su sanır. Fakat yanma vardığı zaman hiç­bir şey bulamaz. (Kendi ameli) yanında Allah'ı bulur ve O, hesabını görür. Allah hesabı çabucak görendir.

Veya engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üstüste dalgalar bürür ve dalgaların üstünde de bulutlar örter. Karanlık üstünde karan­lıklar. İnsan elini uzattığı zaman nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nûr vermediği kimsenin asla nuru olmaz.» (Nûr, 39 - 40).

Bu, fevkalâde hayret verici bir tablo, ruhu derinden derîne sarsıyor ve hayâli yavaş, yavaş ilerleterek ardarda gelen hareketli bölümleri iz­lemesine imkân sağlıyor. Gökten boşanan sağnaklar, karanlıklar, gök-gürültüsü ve şimşekler... Böylece sağnağın bütün korku ve dehşet dolu manzarası tamamlanmış olmaktadır. Onlar, ölüm korkusuyla parmak­larını kulaklarına tıkarlar. Durum, tüm tafsilatıyla açıklık kazanmış­tır. İnsan hayâli hareketli bir televizyon ekranında en can alıcı nokta­larını bile izleyecek kadar olayı gözlemektedir. Şimşek onları aydınlat­tıkça bir adım ilerler, dehşete kapılmışlardır. Hava kararınca olduk­ları yerde kararsızlık içerisinde durup kalmaktadırlar. Veya onlar, en­gin çöllerdeki seraba benzerler. Manzara sonuna kadar gözler önüne serilmiştir ve serâb tablosu tüm genişliğiyle ortadadır. Tıpkı sonsuza kadar uzanan kâfirlerin ümitleri gibi. Aslında bu manzara aldatıcıdır, fakat onun yanına vardığında... hayâl, serabın bulunduğu yere kadar bitkin ve yorucu uzun bir koşuyu canlandırmaktadır. Evet, onun yanma vardığında hiçbir şey göremez. Bu anî karşılaşmadan dehşete kapılmıştır. İnsan orada hiçbir şeyin bulunmadığını önceden bildiği halde yine de bulunamayış ona dehşet hissi vermektedir ve ardından daha korkunç ve ezici karşılaşma: «Orada Allah'ı bulur. Ve O hesabını görür...» İn­san hayâli, bu korkunç ve ürpertici karşılaşma manzarasını tahayyül etmeye çalışmakta fakat kendisini derinden etkileyen bu sarsıntıdan kurtulamamaktadır. Veya engin denizin karanlıklarına benzer... Bu tablo, tabiat sahnesindeki karanlık manzaraların en dikkat çekicilerin­den birisidir. Bunu bir san'atkâr fırçasının veya bir fotoğraf makina-smın canlandırması imkânsızdır. Kaldı ki sahne burada sırf gösteril­mek için değil, küfrün ruhlarda meydana getirdiği ruhî karanlık hali­ni tasvir etmek için canlandırılmaktadır. Bu ifâde bizi, his ve hayâlin dolup taştığı parlak bir tabiat tablosuna uzandırmakta ve burada san'at, tüm özgürlüğü ve enginliği ile yapması gerekeni yapmaktadır.

Kur'an-ı Kerînı'de hak ve bâtıl için şu tabiat tablosu çizilmektedir:

«Gökten su indirir, dereler kendi miktarınca dolar taşar. Üste çıkan köpüğü sel alır götürür. Süslemek veya istifâde etmek için ateşte erit­tiklerinizin üzerinde de buna benzer köpük vardır. Böyle misâl verir Allah, hak ile bâtıl için. Köpük uçar gider. İnsanlara fayda veren ise yerde kalır. İşte Allah, misâlleri böyle verir.»  (Ra'd, 17).

Güzel sözle kötü söz için de şu tablo çizilmektedir:

«Görmüyor musun, Allah'ın, hoş bir sözü; kökü sağlam, dallan göğe doğru olan hoş bir ağaca benzeterek misâl verdiğini?

O ağaç, Rabbı'nm izniyle her zaman meyve verir. İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara misâl veriyor.

Çirkin bir sö2, yerden koparılmış, kökü olmayan kötü bir ağaca benzer!»  (1'brâhîm, 24-26).

Tabiat tablosunun kapladığı alan öylesine genişlik kazanmaktadır ki, mutlak tenzih ve kemâl dolu tecrîd sahasına da uzanmaktadır. İşte şu hayret verici tablo yukardaki karanlığın karşısına nûr tablosunu çiz­mektedir :

«Allah; göklerin ve yerin nûr'udur. O'nun nuru, içinde çerağ bu­lunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Güneşin doğduğu yere de battığı yere de nisbeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup, yakılır. Ateş değmese dahi nerdeyse yağın kendisi aydınlatacak. Nûr üstüne nurdur. Allah, dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insanlara misâller verir. Ve Allah her şeyi bilir.» (Nûr, 35).

İşte Kur'an'da dikkatleri çeken bir hârika. Burada, din ile san'at tıpkı -birbiriyle içice imiş gibi buluşmaktadır. Ve san'at hârikası Öyle­sine bir etkinlik kazanmaktadır ki, san'atın yanısıra dinî yönlendirme sağlanmakta ve insanın güzel karşısında duygularını uyaran hareketli, canlı güzel tablonun gerisinde Allah'ın varlık alanındaki âyetlerine dik­kat çekilerek istenen dinî gaye gerçekleştirilmektedir.

Biz Kur'an'da —bir din kitabı olan Kur'â^'da— bu derece bol bi­çimde yer alan hayret verici tabîat tablolarıyla, Arap şiirinde— bir san'at eseri olan Arap şiirinde— bu tabloların son derece nâdir olması halini karşılaştırdığımızda diğer konularda olduğu gibi bu konuda da Arap şiirinin ve edebiyatının Kur'an hazînesinden istifâde etmemekle ne büyük bir kayba ve şanssızlığa uğradığını farkederiz. Eğer Arap edebiyatı bu san'at hazînesine yönetebilmiş, ve ilhamım o hazîneden ala­bilmiş olsaydı ne büyük eserler meydana getirebileceğini görürdük. [34]

 

98  — Ve O'dur, sizi bir tek nefisten yaratmış olan. Sonra bir karâr yeri, bir de emânet yeri vardır. Âyetleri­mizi, anlayan bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

99  — O'dur, gökten su indirmiş olan. Onunla her bit­kiyi çıkardık. Ondan yeşillikler çıkardık. Ondan yığın yı­ğın taneler, hurmaların tomurcuklarından sarkan salkım­lar, birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen üzümler­den, zeytinden ve nardan bahçeler yapıp    çıkarıyoruz. Meyvesine; bir meyve verdikleri zaman, bir de olgunlaş­tıkları zaman bakın. Şüphesiz ki bunlarda, îmân eden bir kavim için âyetler vardır.

 

İnsan Ve Su

 

Allah Teâlâ burada: «O'dur, sizi bir tek nefisten (Âdem'den) ya­ratmış olan.» buyururken başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve İki­sinden birçok erkek ve kadın üreten Rabbmızdan korkun.» (Nisa, 1).

«Sonra bir karâr yeri, bir de emânet yeri vardır.» âyetinin anla­mında ihtilâf edilmiştir. İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Ebu Abdurrahmân es-Sülemî, Kays İbn Ebu Hâzim, Mücâhid, Atâ, îbrâhîm en-Nehaî, Dah-hâk, Katâde, Süddî ve Atâ el-Horasânî'den rivayete göre; bunlar —veya birçoğu— sonra rahimlerde bir karâr yeri vardır, diye tefsir etmişler­dir. Aynı zevat, «Bir de emânet yeri vardır.» kavline ise; (Babaların) sulblerinde bir de emânet yeri vardır, mânâsı vermişlerdir. İbn Mes'ûd ve bir gruptan rivayete göre; onlar, dünyada bir karâr yeri, Öldüğü yerde bir emânet yeri vardır, demişlerdir. Saîd İbn Cübeyr der ki: Bir karâr yeri rahimlerde, yeryüzünde ve öldüğü yerdedir. Hasan el-Basrî ise; ölenin ameli ile karâr bulduğu yer, karâr yeridir, demiştir. İbn Mes'ûd'dan rivayete göre o; emânet yeri, âhiret yurdundadır, demiştir. Birinci görüş, daha kuvvetli olanıdır ki en doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Âyetlerimizi anlayan (ve Allah'ın kelâmının anlamını iyice kavrayan) bir kavim için uzun uzadıya açık­ladık. O'dur, gökten (bereketli şekilde ölçülü olarak, kullara bir rızık, yaratıklara bir yağmur ve Allah'tan bir rahmet olmak üzere) su in­dirmiş olan. Onunla her bitkiyi çıkardık.» Buna mümasil olmak üzere başka bir âyette şöyle buyurur: «Ve bütün canlıları sudan yarattık.» (Enbiyâ, 30). Allah Teâlâ : «Ondan yeşillikler (ekin ve ağaçlar) çıkar­dık.» buyuruyor. Bundan sonra tane ve meyveyi yaratmış olup bunun için : «Ondan yığın yığın (başak ve benzeri gibi birbirinin üzerine bin­miş) taneler çıkarıyoruz.» buyurmuştur. Yine : «Hurmaların tomurcuk­larından salkımlar... çıkarıyoruz.» Bu âyetteki kelimesi, taze hurma salkımları anlammadır. Âyet-i kerime'deki kelimesi, îbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha'nm söylediği giöi; alınması yakın (koparılma zamanı yaklaşmış) anlamındadır. ile, salkımları yere yapışık durumda, kısa hurma ağaçları kasdedilmekte-dir. Bu tefsiri, İbn Cerîr rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: «(Ondan) üzümlerden bahçeler yapıp çıkarıyoruz.» buyuruyor ki; bu iki cins (hurma ve üzüm), Hicaz halkına göre mey­velerin en değerlisidir. Belki de dünyada meyvelerin en iyisidir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ, bunları kullarına nimet olarak verdiğini şöyle belirtir: «Hurma ağaçlarının meyvelerinden ve üzümlerden; şerbet, şıra ve güzel nzık elde edersiniz.» (Nahl, 67). Ancak bu, içkinin haram kılınmasından öncedir. Başka bir âyette de şöyle buyurulur: «Ve orada hurmadan, üzümlerden bahçeler varettik.»  (Yâsîn, 34).

«Birbirine hem benzeyen, hem benzemeyen zeytinden.ve nardan... yapıp çıkarıyoruz.» âyeti hakkında Katâde ve başkaları şöyle derler: Yapraklarında birbirlerine benzerler. Bazısının şekli diğerine yakındır. Ancak meyveleri şekil, tat ve yapı bakımından birbirinden farklıdır. Al­lah Teâlâ : «Meyvesine; bir meyve verdikleri zaman bir de olgunlaştık­ları zaman bakın.» buyuruyor. Berâ îbn Âzib, İbn Abbâs, Dahhâk, Atâ el-Horasânî, Süddî," Katâde ve başkaları; kelimesini, «olgun­laşma» olarak. açıklamışlardır. Bunları yoktan varedenin kudretini dü­şününüz : Bir odun olduktan sonra üzüm, yaş hurma ve başka şeyler haline geliyor. Allah Teâlâ bunlarda renkler, şekiller, tatlar ve kokular yaratıyor. Nitekim başka bir âyette : «Yeryüzünde birbirine komşu .top­rak parçalan, üzüm bağlan, ekinler ve çatallı, çatalsız hurma ağaçlan vardır. Hepsi de aynı su ile sulanır. Ama lezzetçe onlan birbirinden ayrı kılmışızdır...» (Ra'd, 4) buyurulurken burada da : «Şüphesiz ki bunlar­da îmân eden (Allah'a inanan ve O'nun elçilerine tâbi olan) bir kavim için âyetler (bu şeyleri yaratıcının kudretinin kemâline, hikmetine ve rahmetine delâletler) vardır.» buyurulmuştur.[35]

 

İzahı

 

 

Bitkilerdeki Acayib Hayat

 

Bitkiler, başlıbaşına bir dünyadır. İlim adamları, hergün çalışa­rak bu âlemin bir kısmından esrar perdesini sıyırmaktadırlar. İlk ola­rak gelişme nitelikleri, üreme ve gelişme ortamlarına göre bitkileri çe­şitli sınıflara ayırmaktadırlar.

Umumiyetle bitki, husûsî bazı şartlara bağlı bulunan bir tohum­dan yeşerir. Bunların en mühimi, tohumda hayatiyetin bulunmasıdır. Tohumun uzun müddet hayatını idâme ettirmesi, bizatihi Allah'ın var­lığına 'bir delil teşkîl etmektedir. Nitekim, firavun mezarlarında bulu­nan buğday tanelerinin yeşertilmesi mümkün olmuştur.

Havanın bulunması da bitki için zarurîdir. Şu halde bitki, yasa­yan ve teneffüs eden, canlı bir varlıktır.

Tohum yeşermeye başlayıp küçücük filiz çıktığında, gövde verip topraktan gıdâlanıncaya kadar, tohumda toplanmış olarak mevcûd bulunan gıda ile beslenir.

Dikkat edilirse durumu, insanlar ve hayvanlardaki ceninin duru­munun aynıdır. Cenîn de doğmadan önce ve doğduktan bir müddet son­raya kadar, annesinden ve onun sütünden beslenir. Daha sonra gövdesi gelişince, müstakil bir hayata başlar ve kendi gıdasını kendisi te'mîn eder.

Allah'tan gayrı, köke toprakta derinleşme kudreti bahşeden, göv­deyi çıkaran, üzerinde yapraklar, çiçekler ve meyveler yeşerten kim bu­lunabilir?

İnce, karışık ve şuurlu olan bu hayatın hedefi, nev'i korumak ve hayatı uzatmak!.. Bütün canlılara hayat veren, gerçek hayatın kay­nağı olan yüce Allah'a hamdederiz...

Bitkilerin ilk beslenme cihazı olan kökler, bitkinin ihtiyâçlarına pa­ralel olarak, değişik şekiller gösterir. Kazık kök, yumru kök, saçak kök gibi... Bütün bu şekiller, nebatın gelişmesine-imkân verecek gıda ihti­yâcına uygun bir mahiyet arzeder. Münâsib kökleri bulunmayan bit­kilerin de, beslenme için emici organları bulunur. Bütün bunlar, ancak bitkinin beslenmesi ve hayatın devamını sağlamak için yaratılmıştır.

Kökler üzerinde, asmozik basıncın te'sîriyle toprağın erimiş mad­delerini emen kılcallar vardır. Bunlarla bitkiler gelişir. Topraktan alı­nan bu üsâre, bitkinin en üst ucuna kadar, hiç bir kimya laboratuva-rında başarılamayan karışık ve ince bir ameliye neticesinde ulaşır.

Böylece nebat beslenir ve büyür. Aynı şekilde büyümesi için ışık, su, karbon, oksijen, hidrojen, azot, fosfor, kükürt, potasyum ve kal­siyum, magnezyum ve demirin behemehal bulunması gerekir.

Garibdir ki, bütün dünya bitkileri bu maddelerle beslendiği halde, topraktan, tatlı elma, acı ebucehil karpuzu, yumuşak pamuk, dikenli otlar, buğday ve arpa, portakal ve limon yetişmektedir... Aynı ele­mentler, aynı toprak, aynı su... Gayet küçük tohumlar binlerce çeşit, türlü şekil, muhtelif tat ve kokuda bitki çıkarıyor.

Şüphesiz bunda, akıl sahipleri için birçok ibretler mevcûddur.

Yaratıcının kudreti, usarenin kökten yukarıya doğru çıkmasına imkân sağlayan ve yaprak yoluyla, nebatta suyun buharlaşmasından ibaret sayılan nebat terleme ameliyesinde tecellî eder.

Bu ameliyenin cidden küçümsenecek yanı yoktur. Zîrâ tek bir ağaç günde beşyüz litre su buharlaştırmaktadır. Havanın hararet derecesi yükselip hava nemsizleşince ve rüzgârların şiddeti artınca bu miktar artar. Orta kuşak bölgelerinde bu durum, havanın yumuşamasını, kuvvetli ağaçların bulunduğu ekvator bölgelerinde ise yağmurun yağ­masını te'mîn eder.

Bitkisel buharlaşmanın faydası, sâdece suda erimiş maddelerin bit­kinin gövdesine çıkması, su buharlaştıktan sonra kalan erimiş tuz ve madenlerden gıdasını almasına mahsûs değildir. Aynı zamanda iç do­kuların hararetini ve düzenini de ayarlar.

Tebahhur ameliyesi, ..yapraklar üzerinde mevcûd bulunan göze­nekler vasıtasıyla meydana gelir. Her bitkinin; durumuna göre göze­nekleri bulunması, yaratıcısının garib âyetlerindendir. Meselâ; çöl bit­kilerinin gözenekleri, su bitkilerinden daha azdır. Zîrâ çöl bitkilerinde tebahhur, diğerlerininkine nisbetle çok azdır.

Bu gözenek sistemi, bizzat ilâhî bir kudretin eseridir, tki koruyucu hücre arasında bir gözenek bulunur. Bu hücreler, bitkinin ihtiyâcına göre, gözeneğin açılıp kapanmasını düzenler.

Koruyucu hücrelerdeki sıvı azalınca komşu hücrelerden su alır ve küresel bir şekil alıncaya kadar dolar, bununla gözenek açılır ve su buharlaşır. Kökler de topraktan su emer.

Ancak, koruyucu hücrelerin usaresi depolanmamış olduğu zaman kenarları sarkık olur. Cidarlar birbirine temas eder ve bunun neticesin­de de gözenek kapanır.

Hayatı boyunca bir kiloluk bitki, beşyüz kilo kadar su buharlaş-tınr.

Bu dahilî ve gizli ameliyenin nasıl bir hal içerisinde cereyan etti­ğine, kudret ve kemâl ifâde eden sisteminin nasıl çalıştığına ibret na­zarıyla bakmak gerekir.

Bitkilerde gıdanın oluşması da, ilâhî işaretlerdendir. Bu ameliye «karbon benzeşmesi» adıyla anılır.

Havada bulunan karbondioksit, gözenekler yoluyla bitkiye geçer. Orada klorofil ve su ile karşılaşır. Burada güneş ışığı ve ısının te'sîriyle karbondan besin maddeleri meydana gelir.

Karbondioksit halindeki gazdan bu besin maddelerinin meydana gelmesi ise, çok karışık bir kimyevî ameliyenin sonucudur. İlim bugüne kadar ancak; yeşil madde (klorofil) su ve ısıdan bahsetmiştir. Bunlarda meydana gelen değişiklikler, gıda maddelerinin meydana gelmesi ne­ticesini veriyor. Bu netîce ise ancak ışıkla almıyor. Bundan dolayı bu ameliyeye «ışık benzeşmesi» adı verilir.

1779 yılında bitkilerin de solunum yaptıkları keşfedildi. Bitki de oksijen alıp karbondioksit verir. Teneffüsü de aynen insanlar ve hay­vanlarınla gibidir.

Bitkinin teneffüsü ile havanın sıcaklık derecesi artar. Teneffüs, gece ve gündüz devam eder. Ancak; bitkinin, teneffüsden daha büyük bir sür'atle gerçekleştirdiği karbon benzeşmesi ameliyesine nisbetle, gündüzün teneffüsünün neticesi pek vazıh değildir. Gündüzün oksijen açığa çıkamr, karbondioksit emer. Bundan dolayı bilinmelidir ki, gün­düzün ağaçlık yerlerde bulunmak faydalı olmasına rağmen, karbon ben­zeşmesi olmadığından dolayı oksijen alıp karbondioksit vermesi sebe­biyle geceleyin ağaçlık yerlerde bulunmak faydalı değildir.

Araştırmalar isbât etmiştir ki; sâdece karbon benzeşmesi ameliye­si, dünyadaki mevcûd karbondioksiti tüketmeye kâfidir. Fakat iş bu­nunla kalmıyor. Yüce Yaratıcı bunu takdir ederek diğer canlıların te­neffüs ile karbondioksit çıkarmalarını te'mîn ediyor. Aynı şekilde ölen canlıların vücûdlan karbondioksit çıkarır.

Karbondioksidin istihlâki de kendi başına terkedilmiş değildir. Yaratıcının hikmeti, havadaki karbondioksit nisbetinin devamlı olarak 10.000 de 3 nisbetinde olmasını te'mîn etmiş ve böylece varlıkların ha­yatiyeti muhafaza altına alınmıştır. Bunca değişik karbondioksit is­tihsâli ve istihlâkine rağmen, bu rakamın değiştiği hiç vârid değildir. Bütün bunlar kör bir tesadüfün eseri olabilir mi?

Bütün bitkiler, Allah'tan başka birisinin yapması imkânsız olan çevre şartlarına uygun tarzda yaratılmışlardır. Birbirinden farklı ya­pıya sâhibtirler. Bu ise düşünen kafaları Allah'ı anmaya sevketmesi gereken bir durumdur.

a- Çöl Bitkileri:

Şekilleri ve yapılan ile kendi kendilerini koruyacak, kuvvetli rüz­gâra ve fazlaca ışığa ve ısıya karşı mukavemet edecek tarzda yaratıl­mışlardır. Yaban gülü ve arabistan kirazı gibi bir kısım bitkiler bodur olup, sert ve dikenlidir. Birbirine gölge yaparak güneşten korunurlar. Ve bu sayede iç kısımları rüzgârın te'sîrinden korunur. Dallan birbirine sarılmış haldedir. Yapraklan sert bir deri ile kaplıdır. Dış tarafında kuru ve sert bir tabaka bulunur. Bazan da dış kısmı reçineli bir tabaka ile örtülür. Kök ve gövde kısımları da aynı şekildedir. Bir kısmında da gövde ve yapraklar sık tüylerle kaplıdır. Hava ile münasebettar olan tarafları saydam bir renk kazanır. Böylece güneşin ışınlan geri yansır ve bitki hararetin şiddetinden korunmuş olur. Bir kısım bitkiler de terlemeyi önleyici ve buharlaşmayı azaltıcı maddelerden meydana ge­len kabuklar ile kaplıdır. Kâfurda olduğu gibi bazan da;güneş ışınları­nın direkt olarak üzerine düşmemesi için yapraklar dalların üzerine bükülerek muhafaza edici bir vaz'iyet alır.

Çöl bitkileri aynı zamanda gözeneklerinin azlığı ve darlığı ile ta­nınırlar. Reçinemsi bir tabaka ile örtüldüklerinden, terleme tamamen durur ve bitki yağmur mevsimine kadar sükûnet halinde bulunur. Tav­şan kulağı otu bu nevidendir.

Bazen de zakkum ağacında olduğu gibi, gözenekler yaprağın alt yüzünde tek başına veya topluca bir aralığa yerleşmişlerdir. Yahut ko­ruyucu hücreler kabuk bağlayarak gözeneğin havayla, irtibatını ke­serler.

Bu bitkiler bazı hususiyetleri sayesinde su te'mîn ederler. Kökleri nisbeten büyüktür. Toprağa dalar ve uzun mesafelere kadar derinleşir. Böylece su emebilecek bol toprağa sâhib olurlar. Aynca bu bitkilerin, kurak zamanlarında kullanabilecekleri özel su depolama cihâzlan da mevcûddur.

Soğan başı bitkiler, yerdeki kısımlarında suyu depolar. Yahut di­kenli incir ağacında olduğu gibi, hava keseciklerinde veyahut da hind hurmasında olduğu gibi yapraklarında saklarlar.

Yine ilâhî takdirin cilvesindendir ki; bu bitkiler, az olduklan ve devamlı olarak hayvanlann tecâvüzüne ma'rûz kaldıklan için, kendi­lerini tehlikeden korumak için koruyucu organlarla techîz edilmişlerdir.

b- Suda Yaşayan Bitkiler:

Bazı bitki türleri suda yaşarlar. Bunlar hem dahilî terkîbleri, hem de dış şekilleri itibariyle diğer bitkilerden ayrılırlar : Nitekim kökleri, hemen hemen yok gibidir. Mevcûd olan bazı kısımları da su emmekte kullanılmaz. Çünkü bu bitkiler, suyu gövdelerinin bütün organları ile emerler. Böylece gövde ve yapraklan değişerek farklı bir biçim almış­lardır.

c- Sarmaşık Bitkiler:

Bazı zayıf gövdeli bitkiler vardır ki, gövdeleri kendi başına ayakta duracak güçte değildir. Hak Teâlâ hikmeti ile, bu bitkilere başka birşeye sarılma organları bahsetmiştir. Bu organlar ile dayandıkları di­reğe sarılma imkânı bulmaktadırlar.

d- Haşere Yiyen Bitkiler:

Yüce Allah'ın kudretine delâlet eden âyetlerden ve hârika yara­tıklardan biri de, haşere yiyen bitkilerdir. Bu bitkiler, organik mad­deleri az olan topraklarda yetişirler. Bundan dolayı bu bitkilerin haşere avlamak için ger&kli organlarla teçhiz edilmiş olduğunu görüyoruz. Her bitkinin; akıl sâhiblerini hayrette bırakacak şekilde gıdasına uy­gun ve değişik bir tarzda teçhîz edilmiş bulunması da çok enteresandır.

Nitekim diyonya bitkisinin yaprağında, orta damar üzerinde ha­reket eden iki kanat mevcûddur. Her kanadın üst yanında ayrıca bazı dikenleri bulunur. Nebatın üzerine haşere konduğunda bu kanatlar uyarılmakta ve kapanarak haşereyi iki kanadı arasına almaktadır. Da­ha sonra haşereyi eritecek ve hazmettirecek usareler ifraz eder. Ve eri­yen kısımları emer. Bundan sonra yaprak eski haline döner. Yeni avını beklemek üzere tekrar vaziyet alır.

Neysiz bitkisinde ise, yapraklar küçük iken testi biçiminde, üstü örtülü ve kapalı bulunur. Yaprağın gelişmesi tamamlandıktan sonra perdesi açılır ve bitkiye konan haşereleri cezbetmek için dâhildeki bez­lerden çıkan asitli bir sıvı bu testicikleri doldurur. Böylece haşereler pü­rüzsüz yüzünden kayarak, yahut ince kılcal tüylerle çekilerek testiciğe düşürülür. Haşere testinin içine düştükten sonra, kaçmaması için ka­pak kapanır ve haşereyi eritip emmek için özel sıvılar ifraz edilir.

Drosira bitkisinin yapraklan birçok çıkıntılarla kaplıdır. Çıkıntı­lar yapışkan ve asitli bir sıvı salgılayan bezlerle nihâyetlenir. Bu çıkın­tıların üstüne herhangi bir haşere düştüğünde, ona yapışıp kalır. Kaç­mak için deprendikçe diğer çıkıntılarla daha sıkı bağlanır.

Bitki, haşerenin vücûdunu eritecek maddeler ifraz eder. Emilme işlemi bittikten sonra çıkıntılar normal haline, yapraklar da eski şek­line döner.

Mısır'da su birikintilerinde yaşayan su taşır bitkisinin yaprakları torba gibi şekillenen fitillere mâliktir. Her torbanın sâdece içe doğru açılan kapağı bulunur. İçine herhangi bir haşere düştüğünde artık dı­şarı çıkması mümkün değildir. Torbanın cidarında da, haşerenin erime­sinden sonra onu emen kılçıklar bulunur.

Londra'da «Nebatlar Cemiyetinde coğrafya bilgini olarak çalış­malar yapan Dr. S. Ausburn'un iddialarını incelemek üzere Madagas­kar'a giden Liksie şöyle diyor: (Ausburn, orada insan yiyen bir ağacın mevcûd olduğunu ileri sürüyordu.)

«Bu ağaç, çam ağacına benzemektedir. Köklerinde büyük düğüm­ler bulunmaktadır. Bir ağacın sâdece dört tane yaprağı vardır. Her birinin uzunluğu 4 metredir. Ortalama genişliği 80 cm. kalınlığı 40 cm. dir. Ağacın üzerinden tabanına kadar sarkan bu yapraklar tıpkı manda derisi gibidir. Kenarları keskin olup, çiçekleri bardak gibidir. Çiçek ağacının tâm tepesinde bulunur. Kokusu insanın başını şiddetle döndürür. Saldığı sıvı insanın düşünme duygusunu dumura uğratıcı bi­çimdedir.»

Bitkilerin kendi türlerini devam ettirebilmeleri de ilâhî âyetlerden birisidir. Bitkilerin meyveleri o bitkinin türünü devam ettirebilmesi için bir nevi depo vazifesi görür. Rüzgâr vâsıtası ile taşınan çöl bitki­lerinin tohumları, pürüzsüz olup hacim bakımından çok küçüktür. Af­yon ve geceleri bilhassa güzel koku salan bir bitki olan mansur çiçeği­nin tohumlan da bu nevidendir.

Su bitkileri tohumlarının suda yaşamasını sağlayacak organları ve kokmasına mâni* olacak kadar kalın kabuğu bulunur.

Bazı tohum çeşitleri çekici renkleri, tatlılıkları sâyeeinde, insan, hayvan veya kuşlar tarafından başka yerlere taşınırlar. Yahut da in­sanların elbiselerine veya kuşların tüylerine takılacak çengelli çıkıntı­ları bulunur.

Bazı bitkilerdeki meyveler de olgunlaştıktan sonra burgulu bir-kı­lıfla kaplanarak, esâs nebattan uzak mesafelere taşınıp yayılmaları mümkün olur. Nohut, kara yonca, çavdar gibi... Uzak mesafeden du­yulacak şekilde tohumlarını sesli olarak atan yaban cevizi de, bunlara ayrı bir örnek teşkil eder.

İşte; terkîb, döllenme, yaşama ve ömürleri farklı ve yarım milyona yakın kategoride hayatlarını muhafaza edebilmek için muhtelif tarzda teçhiz edilen bitkiler âlemi, hayret verici mâhiyet arzetmektedir. Bit­kilerin bir kısmı birkaç gün, bir kısmı birkaç sene, bir kısmı da insan­ların birkaç misli yaşamaktadırlar.

Bröban'de bir ağacın yaşı 3000 sene olarak takdir edilmiştir.

Ağaçlann en uzun ömürlü olanları 6000 sene yaşayan Tiksodium disicium türünden olan ağaçlar olmalıdır.

Yeryüzündeki bitki tarihine gelince; Şubat 1956 tarihinde çıkan bir ilmî takrirde şöyle" deniyor:

Bitki âlimi Prof. Robertson, Hanting şirketinin Ürdün toprakla­rında havadan tarama çalışmaları esnasında eski bir ağaç yapraklarına âit taşlaşmış bir parça keşfetmiştir. Güney vilâyeti topraklarında mev-cûd olan bu parça, Paris'in ilmî laboratuarlarında tahlil edildikten son­ra, yaşının 115 milyon sene olduğu anlaşılmıştır.

Her vardan önce var olanın sânı ne kadar yücedir!..

Bu açıklama üzerine, kâinatın ömrü, canlı varlıklar silsilesi tarihi ve insan, hayvan, bitki... her türlü varlık arasındaki ayırıcı mesafeye ışık tutacak görüşe büyük bir ihtimam gösterilmeye 'başlandı.

«Yeryüzüne bir bakmadılar mı ki-, biz orada her güzel çiftten nice nebatlar bitirdik. Şüphesiz ki, bunlarda (Hakk'ın kemâl-i kudretine) elbet birer nişane vardır. (Fakat) onların çoğu îmân edici değillerdir.» (Şuarâ:7-8).[36]

 

100 — Cinleri, Allah'a ortak koştular. Halbuki onları, O yaratmıştır. Bilmeden O'na oğullar ve kızlar uydurdu­lar. Hâşâ O, onların vasıflandırdıklarından yüce ve mü­nezzehtir.

 

Allah'a Koşulan Ortaklar

 

Bu; Allah ile birlikte O'ndan başkasına ibâdet eden, cinlere ibâdet ederek onları Allah'ın ortaklan kılıp şirk koşan müşriklere bir reddiye kabîlindendir. Allah Te41â onların şirklerinden ve küfürlerinden yü­cedir. Şayet; cinlere nasıl ibâdet edilmiş olur? Onlar ancak putlara ibâdet ediyorlardı, denirse; buna şöyle cevab verilebilir: Onlar, cinlere itaat ile ve onların kendilerine bunu emretmesiyle putlara ibâdet et­mişlerdir. Nitetkim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurur : O'nu bırakıp ta yalnız dişi putlara tapıyorlar. Aslında onlar, inadçı şeytân­dan başkasına tapınmıyorlar. Allah ona la'net etti. O da dedi ki: Ce-lâl'in hakkı için, kullarından muayyen bir pay alacağım; onları mut­laka saptıracağım, olmayacak kuruntulara boğacağım. Onlara emrede­ceğim; davarların kulaklarını yaracaklar, emredeceğim; Allah'ın ya­ratışım değiştirecekler. Allah'ı bırakıp şeytânı dost edinen kimse, şüp­hesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytân onlara va'dediyor, kurun­tulara düşürüyor. Şeytânın kendilerine va'dettikleri aldatmaktan baş­ka bir şey değildir. (Nisa, 117 -120), «Şimdi siz Beni bırakıp da onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz?»  (Kehf, 50). «İbrahim de babasına:

Babacığım, şeytâna tapma, çünkü şeytân Rahman'a başkaldırmıştım demişti.» (Meryem, 44). «Ey Âdemoğullan, ben size; şeytâna tapma­yın, o muhakkak ki sizin için apaçık bir düşmandır, diye ahdetmedim mi? Ve Bana kulluk edesiniz, işte bu, dosdoğru yoldur, diye...» (Yâsîn, 60-61). «Melekler kıyamet günü şöyle diyecekler : Tenzih ederiz Seni, bizim dostumuz onlar değil Sensin! Hayır, onlar cinlere tapıyorlar, çokları da onlara inanmaktaydılar.» (Sebe\ 41). Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Onları yaratan O olduğu halde (tek ve ortağı olmaksızın yaratıcı O iken) cinleri Allah'a ortak koştular- (Onunla bir­likte ondan bir başkasına nasıl tapınılabilir?)» Nitekim İbrahim (a.s.) şöyle demişti: «Yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.» (Sâffât, 95 -' 96). Âyetin anlamına gelince, şöyledir: Allah Teâlâ bütün bunlardan münezzeh ve yücedir. Yaratmada O tek başına müstakildir. Öyle ise tek ve ortağı olmaksızın ibâdetin yalnız başına O'na tahsisi gerekir.

Allah Teâlâ: «Bilmeden ona oğullar ve kızlar uydurdular.» buyu­ruyor. Onu çocuk sahibi olmakla niteleyerek dalâlete düşen sapıklara işaret etmektedir. Nitekim yahûdîlerden böyle diyenler; Uzeyr hakkın­da öyle bir zanna kapılmışlardır. Hıristiyanlardan öyle diyenler de; Mesîh hakkında foöyle bir kanıya sahiptirler. Arap müşrikleri ise me­lekler hakkında onların, Allah'ın kızları olduğunu söyleyenler böyle bir vehmin içindedirler. Allah Teâlâ onların, bu söylediklerinden son de­rece yücedir. Âyetteki kelimesi; yarattılar, uydurdular, iftira ettiler, sandılar ve yalan söylediler, anlamındadır. Selef âlimleri böyle açıklamışlardır. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İtan Ebu Talha bu kelimeyi; iddia ettiler şeklinde anlamıştır. Yirie ondan rivayetle Avfî, bilmeden O'na oğullar ve kızlar uydurdular âyetine O'na oğullar ve kızlar kıl­dılar, demiştir. Mücâhid bu kelimeyi;.yalan söylediler, şeklinde açıkla­mıştır. Hasan da böyle söyler. Dahhâk bu kelimeyi; uydurdular şeklin­de açıklarken, Süddî, kestiler, açıklamasını getirmiştir. îbn Cerîr*in söylediğine göre; sözün yorumu şöyledir: Cinleri (ve her şeyi) ortak-sız ve yardımcısız olarak yaratmada Allah Teâlâ tek iken; onlara ibâdet suretiyle cinleri Allah'a ortak kılmışlar, ve «O'na oğullar ve kızlar uy­durmuşlardır.» Allah Teâlâ hakkında yalan kanıya kapılmışlardır. Söy­lediklerinin hakikatim Allah'ı ve O'nun büyüklüğünü bilmeksizin, O'na oğullar ve kızlar isnâd etmişlerdir. Halbuki şayet tanrı ise onun oğul­lan, kızları ve arkadaşı olmaması, yaratıkları içinde ona hiçbir ortağın bulunmaması gerekir. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ : «Hâşâ, O onların vasıflandırdıklarından yüce ve münezzehtir.», buyurmuştur. Bu bilgisizlerin ve sapıkların O'nu çocuklar, eşler, benzerler ve ortaklarla nite­lemelerinden Allah yüce, münezzeh ve büyüktür.[37]

 

101 — Gökleri ve yeri yoktan varedendir. O'nun na­sıl çocuğu olabilir? O'nun bir eşi de yoktur. Ve herşeyi O yaratmıştır. O, her şeyi en iyi bilendir.

 

Göklerin ve Yerin Varedicisi

 

«Gökleri ve yeri yoktan (benzeri daha önceki modeli olmaksızın) varedendir.» Mücâhid ve Sücidî burada; geçmiş bir örneği olmaksızın, açıklamasını getirirler. Bid'at kelimesine bu isim —geçmişte bir ben­zeri olmadığı için— verilmiştir. Allah Teâlâ : «O'nun nasıl çocuğu ola­bilir?» buyuruyor ki; O'nun bir (dişi) arkadaşı yokken nasıl çocuğu olabilir? Çocuk ancak, birbirine mütenâsib iki şeyden doğar. Halbuki Allah'a yaratıklarından hiçbir şey münâsib ve benzer değildir. Zîrâ O, her şeyin yaratıcısıdır. O'nun (dişi) bir arkadaşı ve çocuğu yoktur. Ni­tekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Bir kısım kimseler : Rahman çc?uk edindi, dediler. Andolsun ki, ortaya çok kötü bir şey attınız... Kıyamet günü hepsi O'na tek olarak gelecektir.» (Meryem, 88 - 89, 95). Allah Teâlâ : «Ve her şeyi O yaratmıştır. O, her şeyi en iyi bi­lendir.» buyurmak suretiyle her şeyi yaratanın Allah olduğunu, O'nun her şeyi en iyi bildiğini açıklamaktadır. O'nun yaratıklarından O'na uygun bir arkadaş nasıl olabilir? O'nun bir benzeri yok iken O'nun nasıl çocuğu olabilir? Allah Teâlâ bütün bunlardan son derece yücedir.[38]

 

İzahı

 

 

102  — işte Rabbınız olan Allah, O'ndan başka hiçbir tanrı yoktur. Her şeyin yaratanıdır. Ve Q, her şeye de Vekîl'dir.   _

103  — Gözler; O'na erişemez. O ise, bütün gözlere erişir. Ve O, Latîf, Habîr'dir.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: İşte Rabbmız olan (her şeyi yaratan, ne çocuğu ve ne de arkadaşı olan) Allah. O'ndan başka hiçbir tanrı yok­tur. Her şeyin yaratanıdır. O'na ibâdet ediniz. (Tek ve ortağı olmaksı­zın sâdece O'na ibâdet ediniz. O'nun birliğini, O'ndan başka tanrı ol­madığını, O'nun ne çocuğu, ne babası, ne arkadaşı, ne benzeri ve ne de dengi olmadığını ikrar ediniz.) Ve O, her şeye de Vekîl'dir. (Koru­yucu, gözetici, kendi dışındaki her şeyi idare edici, onları rızıklandı-rıcı, gece ve gündüz koruyucudur.)»

Allah Teâla: «Gözler; O'na erişemez.» buyuruyor ki, bu hususta selef imamlarının görüşleri şöyledir:.

Bu görüşlerden birine göre; gözler O'nu her ne kadar âhirette gö-recekse de, dünyada O'na erişemez. Gözlerin O'nu âhirette göreceğine dâir Allah Rasûlü (s.a.) nden birçok kanallardan mütevâtir haberler gelmiştir ve bunlar sahîh hadîs kitablarmda, müsnedlerde ve sünenler-de mevcûddur. Nitekim Mesrûk, Hz. Aişe'nin şöyle dediğini nakleder: Kim, Muhammed'in Rabbını gördüğünü sanırsa, yalancıdır. Zîrâ Allah Teâlâ «Gözler; O'na erişemez, O ise, bütün gözlere erişir.» buyurmuş­tur. Hadîsi İbn Ebu Hatim, Ebu Bekr İbn Ayyaş kanalıyla... Mesrûk' tan rivayet etmiştir. Yine bir çokları hadîsi Mesrûk'tan rivayet eder­ler. Bu hadîs, muhtelif şekillerde olmak üzere sahîh ve diğer hadîsler de Hz. Âişe'den rivayetle sabittir. İbn Abbâs bu hususta Hz. Âişe'ye mu­halif durumdadır. Ondan gelen rivayetlerden birinde; Allah'ın mutlak olarak görmeyi zikrettiği, başka bir rivayette ise Allah Rasûlü'nün, Rabbını kalbiyle iki kere gördüğü zikredilmektedir. Mesele, Necm sûre­sinin başında inşâallah zikredilecektir. İbn Ebu Hatim der ki: Muham-med İbn Müslim'in... İsmail İbn Uleyye'den rivayetine göre o «Göz­ler; O'na erişemez. O ise, bütün gözlere erişir.» âyetinin hükmünün dün­yada olduğunu söylemiştir. İbn Ebu Hatim bunun bir benzerini babası­nın, Hişâm İbn Ubeydullah'dan rivayet ettiğini zikreder.

Diğer bazıları «Gözler; O'na erişemez.» kavlinin genel olduğunu; inananların âhirette Allah'ı göreceklerinin sabit olup haberle (hadîste) bunun tahsis edilmiş olduğunu söylemişlerdir. Mu'tezile'den olan diğer bazıları ise, bu âyetten anladıklarının bir gereği olarak: O, ne dünya­da, ne de âhirette görülmeyecektir, demişler ve bu hususta Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat'a ters düşmüşlerdir. Bununla birlikte Allah'ın kitabının ve elçisinin sünnetinin delâletleri hususunda bilgisizlik içindedirler. Bu­na kitabdan delil: «Bir takım yüzler o gün parlayacak, Rabîanna. ba­kacaklardır.» (Kıyâme, 22 - 23) âyeti ile Allah Teâlâ'nın kâfirler hak­kındaki şu sözüdür : «Hayır, doğrusu onlar Rablanndan kesinlikle mah­rumdurlar.»   (Mutaffifîn,  15). İmâm Şafiî der ki:  Bu, inananların Allah Teâlâ'dan perdelenmeyeceklerine (O'nu görmekten men'edilme-yeceklerine) delâlet etmektedir.

Bunun sünnetteki deliline gelince; Ebu Said, Ebu Hüreyre, Enes, Cerîr, Suheyb, Bilâl ve sahabeden bir çoklarından tevatür yoluyla ri­vayet edildiğine göre; Hz. Peygamber: İnananlar Allah'ı âhiret yur­dunda Arasat'ta ve cennet bahçelerinde göreceklerdir, buyurmuştur. Allah Teâlâ nimeti, keremi ile bizleri de onlardan kılsın. Amîn.

«Gözler; O'na erişemez.» âyetinden; akıllar O'nu idrâk edemez, anlamının kasdedildiği de söylenir. Bunu îbn Ebu Hatim, Ali İbn el-Hüseyn kanalıyla... Ebu'l-Husayn Yahya îbn Ebu'l-Husayn —Bu zât Mekke halkınm kâri'i idi— dan rivayet etmiştir. Bu, gerçekten garîbdir ve âyetin zahirine de terstir. Sanki o idrâkin görme anlamında olduğu­nu kabul etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

Diğer bazıları ise, şöyle derler: Görmeyi kabul etmekle idrâki nef­yetmek arasında bir terslik yoktur. Zîrâ idrâk, görmeden daha hususî (dar anlamlı) dir. Daha husûsî olanın nefyedilmesinden, daha geniş olanın da neiyedilmesi gerekmez. Sonra bunlar nefyedilen idrâkin ne olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. «Hakikati, mâfoiyyeti bilmektir. Bunu ise inananlar onu görmüş olsalar bile yine ancak O Mlir. Nitekim ayı gören kimse onun hakikatini, künhünü ve mâhiyyetini idrâk ede­mez. Daha büyüğü —ki el-Mesel el-A'lâ onundur— görüldüğü halde idrâk edilememeye ondan daha lâyıktır.» demiştir.

Diğer bazıları da şöyle demiştir: İdrâkten maksad; onu çepeçev­re kuşatmaktır. Bunlar derler iki: Çepeçevre kuşatmanın olmaması görmenin de olmamasını gerektirmez. Nitekim ilmi çepeçevre kuşat­manın mevcûd olmaması, ilmin olmamasını gerektirmemektedir. Allah Teâlâ bir âyette: «Onların hiçbirinin ilmi asla O'nu kavrayamaz.» (Tâhâ, 110) buyururken; Müslim'in Sahîh'inde rivayet edilen bir ha­dîste : Seni; Sana lâyık şekilde övmeye gücüm yetmez. Sen, kendi nef­sini övdüğün gibisin, buyurmuştur ki; bu, övmenin olmamasını gerek­tirmez. Bu ifâde de böyledir. îbn Abbâs'tan rivayetle «Gözler; O'na eri­şemez. O ise, bütün gözlere erişir.» âyeti hakkında Avfî der 'ki: Hiç kimsenin gözü kralı çepeçevre kuşatamaz. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu ZürVnın... îkrime'den rivayetine göre; ona «Gözler; O'na erişe­mez.» âyeti sorulmuş. Sen göğü görmüyor musun? diye sormuş. Evet, cevabı aldığında ise; Tamâmını görüyor musun? diye sormuş. Katâde'-den rivayetle Saîd İbn Ebu Arûbe «Gözler; O'na erişmez. O ise, bütün gözlere erişir.» âyeti hakkında şöyle demiş : O, gözlerin O'na erişeme­yeceği kadar büyüktür. îbn Cerîr der ki: Bize Said îbn Abdullah îbn Abdülhakem'in... Atiyye el-Avfî'den rivayetine göre; o, «Bir takım yüzler o gün parlayacak, Rablanna bakacaklardır.»  (Kıyâme, 22 - 23) âyeti hakkında şöyle demiştir: Onlar Allah'a bakacaklar ve (fakat) onların gözleri O'nun azametinden dolayı O'nu kuşatamayacaktır. O ise, onları kuşatacaktır. İşte Allah Teâlâ'nm «Gözler; O'na eritemez. O ise, bütün gözlere erişir.» sözünün anlamı budur.

Bu ayetin tefsirinde îbn Ebu Hatim şu hadîsi rivayet eder: Bize Ebu Zür'a'nın... Ebu Saîd el-Hudrî'den, onun da Rasûlullah (s.a.) dan rivayetine göre; o, «Gözler; O'na erişemez. O ise, bütün gözlere erişir.» âyeti hakkında şöyle buyurmuş : Şayet yaratıldıkları günden sona ere­cekleri güne kadar; cinler, insanlar ve şeytânlar bir hatta saf tutsalar yine de Allah'ı asla kuşatamazlar. Bu hadîs garîb olup bu 'kanaldan rivayeti dışında bilinmemektedir. Ve Kütüb-i Sitte sahiplerinden hiç­birisi bunu rivayet etmemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Diğer bazıları ise «Gözler; O'na erişemez.» âyeti hakkında Tirmi-zî'nin Câmi'inde, Îbn Ebu Âsım'm Kitâb es-Sünne'sinde, İbn Ebu Hâ-tim'in ve îbn Merdûyeh'in tefsirlerinde, Hâkim'in Müstedrek'inde Ha­kem İbn Ebân kanalıyla... îbn Abbâs'tan rivayet ettikleri şu hadîsi esas almaktadırlar: İbn Abbâs demiş ki: Muhammed (s.a.) yüce Rab-bım gördü. Ben; Allah Teâlâ : «Gözler; O'na erişemez. O ise, bütün gözlere erişir.» buyurmuyor mu? diye sordum. Bana şöyle cevab verdi: Annem ölsün, bu O'nun nurudur. O, nuru ile tecellî ettiğinde O'nu hiçbir şey idrâk edemez. (O'na hiçbir şey erişemez.) Hâkim, bu hadîsin Buhârî ile Müslim'in şartlarına göre sahîh olduğunu, fakat ikisinin de tahrîc etmediğini söyler. Bu mânâda olmak üzere Buhârî ile Müslim' de, Ebu Mûsâ el-Eş'arî (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Allah Ra-sûlü (s.a.) şöyle buyurur: Muhakkak ki Allah uyumaz. O'na uyumak ta yaraşmaz. Ölçüyü indirir de kaldırır da. Gecenin ameli, gündüzün amelinden önce; gündüzün ameli de gecenin amelinden önce O'na yük­selir, örtüsü nûr'dur. —veya ateştir.— Şayet O'nu açsaydı yaratıkla­rından gözü ona ulaşan herşeyi celâl ve azameti —veya güzelliği ve ışığı— yakıp kavururdu.

Eski kitablarda şöyle yazılıdır : Mûsâ Allah Teâlâ'dan O'nu görme isteğinde bulunduğunda Allah Teâlâ : «Ey Mûsâ, Beni gören biri mut­laka ölür, Beni gören mutlaka yıkılır, buyurmuştur.» Allah Teâlâ baş­ka bir âyette de şöyle buyurur : «Rabbı dağa tecellî edince, onu param­parça etti ve Mûsâ da toaygm düştü. Ayılmca dedi ki: Tenzih ederim Seni, Sana tevbe ettim ve ben mü'minlerin ilkiyim.» (A'râf, 143). Bu hadîsin, Özel idrâki olumsuz göstermesi, kıyamet günündeki görmeyi olumsuzlaştırmaz. Altah Teâlâ inanan kullarına dilediği şekilde tecellî edecektir. Üzerinde olduğu celâl ve azamet'e gelince; elbette O'nu göz­ler idrâk edemez. Bu sebepledir ki, mü'minlerin annesi Âişe (R. Anhâ) âhiret yurdunda görmenin mümkün olduğunu, dünyada ise mümkün olmadığını bildirmiştir. Bunda delili «Çözler; O'na erişemez. O ise, bü­tün gözlere erişir.» âyetidir. Onun olumsuz gördüğü; Allah Teâlâ'nın üzerinde bulunduğu azamet ve celâl'in görülmesi anlamındaki idrâk­tir. Bu ise ne beşer, ne melekler ve ne de başka bir şey için müm­kündür.

Allah Teâlâ : «O ise, bütün gözlere erişir» buyurmaktadır ki; onları kuşatmakta, onları bulundukları halde bilmektedir. Çünkü onları O yaratmıştır. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: «Yara­tan bilmez olur mu hiç? Ve O Latîf'tir, Habîr*dir.» (Mülk, 14). «Göz­ler» ile; görenler ve bu gözlerin sahipleri ifâde edilmiş olabilir. Nitekim Süddî «Gözler O'na erişmez. O ise bütün gözlere erişir.» âyeti hakkın­da; O'nu hiçbir şey göremez, O ise yaratıkları görür, demiştir. Ebu'1-Âli-ye, «Ve O Latîf, Hab!r*dİr.» âyeti hakkında : Yaratıkları hakkında hü­küm vermede Latîf, onların mekânlarından haberdâr olmada ise Ha-bîr'dir, demiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bu âyetin bir benzeri olmak üzere Allah Teâlâ, Lukmân'ın oğluna nasîhatta bulunmasından haber, vererek şöyle buyurmaktadır: «Oğulcuğum, işlediğin şey, bir hardal tanesi kadar da olsa bir kayanın içinde veya göklerde, yahut yerin de­rinliklerinde de bulunsa, Allah onu getirir (ortaya çıkarır). Muhak­kak ki Allah Latîf'tir, Habîr'dir.»   (Lukmân, 16).[39]

 

104  — Doğrusu, size Rabbınızdan basiretler gelmiş­tir. Kim onları görürse kendi lehine, kim de körlük ederse kendi aleyhinedir. Ve ben, sizin üzerinize bir bekçi de­ğilim.

105  — îşte Biz, âyetleri sana böylece türlü türlü açık larız. Tâ ki onlar; sen okumuşsun, desinler ve Biz onu bilen bir kavme besbelli edelim.

 

Görenler ve Körler

 

kelimesi; Kur'an'm içerdiği deliller, hüccetler, Allah Rasûlü (s.a.) nün getirdikleridir. «Kim, onları görürse kendi lehinedir.» Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır:  «Kim hidâyete ererse; kendi nefsi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse; kendi nefsi aleyhine dalâlete düşmüş olur.» (İsrâ, 15). «Kim de körlük ederse kendi aleyhinedir.» Basiretler zikredildikten sonra Allah.Teâlâ, «Kim de körlük ederse kendi aleyhinedir.» buyuruyor. Bunun vebali yalnızca kendisine dönecektir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyuru-lur: «Ne var ki yalnız gözler kör olmaz, göğüslerde olan kalbler de körleşir.» (Hacc, 46). «Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.» Sizin üzerinize bir 'bekçi ve denetçi değilim. Bilakis ben, tebliğ ediciyim. Al­lah, dilediğine hidâyet eder ve dilediğini saptırır. «İşte Biz âyetleri sana böylece türlü türlü açıklarız.» Bu sûrede tevhide, Allah'tan başka tanrı olmadığına dâir âyetleri nasıl açıklamışsak, aynı şekilde ve her yerde bilgisizlerin bilgisizlikleri yüzünden, müşrikler ve yalanlayıcı kâfirlerin de; -ey Muhammed; senden önceki kitab ehlinden okumuşsun, onlarla birlikte okuyup onlardan öğrenmişsin, demeleri için âyetleri açıklayıp teşhir etmekteyiz. îbn Abbâs, Mücâhid, Saîd îbn Cübeyr, Dahhâk ve İbn Ahmed'in... Amr İbn Keysân'dan rivayetine göre o, İbn Aboâs'ın şeklinde okuduğunu işitmiş. Bunun da; okudun, hasımlaş-tın ve mücâdele ettin, anlamına geldiğini bildirmiş.

Aynı şekilde Allah Teâlâ onların yalanlama ve inâdlanndan haber vererek : «Küfredenler; bu Kur'an, ancak onun bir uydurmasıdır ve ona bu hususta bir başka topluluk yardım etmiştir, diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular. Öncekilerin masallarıdır. Başkaları yazdırmıştır... dediler.» (Furkân, 4 - 5); onların reislerinden ve yalanlayıcılanndan haber vererek de : «Doğrusu o, düşündü ve ölçüp biçti. Sonra baktı, son­ra kaşlarını çattı, suratını astı. Sonra da arkasını dönüp büyüklük tas­ladı. Ve dedi ki: Bu, sâdece öğretilegelen bir büyüdür. Bu, ancak bir insan sözüdür.» (Müddessir, 18 - 25) buyuruyor.

Allah Teâlâ; «Ve Biz onu (hakkı) bilen (ve ona uyan bâtılı bilen ve ondan çekinen) bir kavme besbelli edelim.» buyuruyor. Bunları sa­pıklığa düşürme ve diğerlerine hakkı beyân etmede en yüce hikmetler Allah Teâlâ'nındır. Nitekim başka âyetlerde de Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır : «Allah onunla bir çoğunu saptırır, bir çoğunuda hidâyete erdirir.» (Bakara, 26), «(Bu); şeytânın karıştırdığı 'kalblerinde hasta­lık bulunan ve kalbleri kaskatı .olan kimseleri dosdoğru bir yola iletir.» (Hacc, 53), «Cehennem bekçilerini yalnız melekler kıldık. Onlann sa­yılarını da ancak küfretmiş olanlar için bir imtihan vesilesi yaptık ki, ehl-i kitab kesin bilgi edinsin. îmân edenlerin de îmânları artsın. Ki­tab verilmiş olanlar ve mü'minler, kuşkuya düşmesinler. Bir de kalb­lerinde hastalık olanlarla kâfirler: Bununla Allah neyi kasdetmiştir? desinler (diye). İşte böylece Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidâyete erdirir. Rabbının ordularını ancak kendisi bilir.» (Müddessir, 31), «Kur*-andan mü'minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz. O, zâlimler için ise ancak hüsranı artırır.» (İsrâ, 82), «De ki: Bu, îmân edenlere hidâyet ve şifâdır. îmân etmemiş olanların ise kulaklarında ağırlık vardır. Ve bu, onlara kapalıdır. Sanki bunlara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.» (Fussilet, 44). Bunlar ve benzeri âyetler, Allah Teâlâ'nın Kur'an'ı sakınanlar için bir hidâyet olmak üzere indirdiğine dilediğini onunla saptırdığına, dilediğini hidâyete eriştirdiğine delâlet etmektedir. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ burada: «İşte Biz, âyetleri sana böylece türlü türlü açıklarız. Tâ ki, onlar; sen okumuşsun desinler ve Biz onu bilen bir kavme besbelli edelim» buyurmuştur. Bazıları, âyetteki kelimesini şeklinde okumuşlardır, tbn Abbâs'tan rivayetle Tenıîmî der ki: okudun ve öğrendin, anlamındadır. Mücâhid, Süddî, Dahhâk ve Abdurrahmân İtan Zeyd îbn Eşlem 'böyle söylemişlerdir. Ma'mer'den rivayetle Abdürrezzâk'ın bildirdiğine göre Hasan şeklinde okumuş olup; eskidi, uzun zaman üzerinden geçti, kaybolup gitti, anlamındadır.

İbn Cerîr der ki: Bunun mânâsı eskidi, kaybolup gitti şeklindedir. Yani senin bize okumuş olduğun şey üzerinden çok uzun zaman geçti, biz bunu çok öncelerden duymuştuk.[40]

 

106  — Rabbından sana vahyolunana uy. O'ndan baş­ka tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.

107  — Eğer Allah dileseydi; onlar şirk koşmazlardı. Hem Biz, seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen, on­ların üzerine bir vekîl de değilsin.

 

Müşriklerden Yüzçevir

 

Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) ne ve onun yoluna uyanlara emrederek «Rabbından sana vahyolunana uy. (onun peşinden git, onunla amel et, Rabbından sana vahyolunan; kendisinde hiçbir~şüphe olmayan ger­çektir. Zîrâ O'ndan başka tanrı yoktur.) Müşriklerden de yüz çevir. (Onları affet, onlara müsamahalı davran, onların eziyetlerine katlan.

Tâ ki Allah Teâlâ sana yardım edip onlara karşı muzaffer kılsın ve sana fethi nasîb etsin. Bil ki onları sapıklığa düşürmede hikmet Al­lah'ındır. Şayet dileseydi bütün insanları hidâyete eriştirîrdi.) Eğer Allah dileseydi, onlar şirk koşmazlardı. (Dileyip seçtiğinde hikmet ve irâde O'nundur. O, yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulacaklardır.) Hem Biz, seni onların başına (onların işlerini ve sözlerini koruyacak) bir bekçi yapmadık. Sen onların üzerine (onların rızıkları ve işleri hak­kında) bir vekîl de değilsin.» Zîrâ «Sana düşen sâdece tebliğden iba­rettir.» (Şûra, 48). Başka bir âyette ise Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır : «Sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir öğütçüsün. Onlara zor kulla­nıcı değilsin.» (Ğâşiye, 21-22), «Senin vazifen sâdece tebliğ etmektir. Hesâb görmekse Bize düşer.»  (Ra'd, 40).[41]

 

108 — Allah'tan başka yalvardıklarma sövmeyin ki; onlar da bilmeyerek, haddi aşıp Allah'a sövmesinler. İşte böylece her ümmete yaptıklarını hoş gösterdik. Sonra dö­nüşleri Rablarınadır. Artık O, kendilerine ne yapmakta olduklarını haber verir.

 

Başkalarına Sövmeyin

 

Allah Teâlâ, Rasûlü (s.a.) ve mü'minlere; müşriklerin tanrılarına sövmeyi yasaklıyor. Bunda bir fayda olsa bile muhakkak ondan daha büyük bir fesâd meydana gelecektir ki; bu da müşriklerin, inananla­rın İlâhına sövme ile karşılık vermeleridir. Halbuki O, kendisinden baş­ka tanrı olmayan Allah'tır. Nitekim Ali tbn Ebu Talha bu âyetin tefsi­rinde İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Ey Muhammed, ya bizim tanrılarımıza sövmekten vazgeçersin, ya da senin Rabbını hicvederiz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, mü'minleri onların putlarına söv­mekten men'etti. Zîrâ «Onlar da bilmeyerek, haddi aşıp Allah'a sö­verler.» Ma'mer kanalıyla Katâde'den rivayetle Abdürrezzâk der ki: Müslümanlar; kâfirlerin putlarına söverlerdi. Kâfirler de haddi aşıp bil­meyerek Allah'a söverlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Allah'tan baş­kasına yalvaranlara sövmeyin.» âyetini indirdi.

îbn Cerîr ve îbn Ebu Hatim, bu âyetin tefsirinde Süddî'nin şöyle dediğini nakleder : Ebu Tâlib ölüm yatağında iken Kureyş'liler; gelin gidip şu adamın yanma girelim. Kardeşi oğlunu bizden vazgeçirmesini ondan isteyelim. Zîrâ onun ölümünden sonra bizim onu öldürüp, arap-lann; o, onu koruyordu, ölünce onu Öldürdüler, demelerinden çekini­riz, dediler. Ebu Süfyân, Ebu Cehl, Nadr İbn el-Hârist  Ümeyye îbn Halef, Übeyy İbn Halef, Ufcbe İbn Ebu Muayt, Amr İbn el-Âs, Esved İbn el-Bahterî içlerinden Muttalib isminde birini gönderdiler ve ona; Ebu Tâlib'in yanına girmek için bize izin iste, dediler. O, Ebu Tâlib'e varıp;  kavminin ileri gelenleri  (ihtiyarlan)  yanma girmek isterler, dedi. O'nun izin vermesi üzerine yanma girip şöyle konuştular: Ey Ebu Tâlib; sen bizim büyüğümüz ve efendimizsin. Muhakkak ki Mu-hammed bize ve tanrılarımıza eziyyet verdi. Senin onu çağırıp bizim ilâhlarımızı zikretmekten onu men'etmeni ve bizim de onu ve ilâhını bırakmamızı isterdik. Ebu Tâlib Hz. peygamber  (s.a.) i çağırdı, o da geldi. Ebu Tâlib kendisine : Bunlar senin kavmin ve amcaoğullarmdır, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) ; ne istiyorlar? diye sordu. Onlar: Senin bizi ve ilâhlarımızı bırakmanı, bizim de seni ve ilâhını bırakmamızı istiyo­ruz, dediler. Ebu Tâlib Hz. Peygambere : Kavmin sana insaflı davrandı. Bunu onlardan kabul et, dedi. Hz. Peygamber: Ne dersiniz; size bunu versem siz bana şu sözü söyler misiniz? Şayet bu sözü söylerseniz bütün arablara sahip olursunuz, Acemler size boyun eğer ve size haraç verir­ler, dedi. Ebu Cehl: Babamın başı üzerine yemîn olsun ki, sana bu sözü ve onun on katını veririz. Nedir o? diye sordu. Hz. Peygamber : Allah'tan başka tanrı yoktur, deyiniz, buyurdu. Yüz çevirip suratlarını ekşittiler. Ebu Tâlib : Ey kardeşim oğlu, bir başka şey söyle. Kavmim bundan korkuyor, dedi. Hz. Peygamber : Ben bundan başkasını güneşi getirip elime koysalar dahi söyleyecek değilim. Şayet güneşi getirip elime koy-salardı yine bir başkasını söylemezdim, deyip bununla onları ümitsizliğe sevketmek istedi. Kızdılar ve : Ya ilâhlarımıza sövmeyi bırakırsın, ya da biz de sana ve sana bunu emredene söveriz, dediler. İşte Allah Teâlâ' nm : «Onlar da.bilmeyerek haddi aşıp Allah'a sövmesinler.» âyetinden maksad budur.

Yine bu kabilden olmak üzere —daha büyük bir fesâd yüzünden maslahatı terketmek— Sahîh bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurur : Ana babasına söven lanetlenmiştir. Ey Allah'ın elçisi, kişi ana babasına nasıl söver? diye sordular. Birisinin babasına söver, o da kal­kıp şovenin babasına söver. Birisinin anasına söver, o da kalkıp şovenin anasına söver, buyurdular.

Allah Teâlâ : «İşte böylece her ümmete yaptıklarını hoşgösterdik.» buyuruyor. Nasıl bu kavme putlarını sevmeyi, onları korumayı ve arka çıkmayı hoş göstermişsek, aynı şekilde sapıklık üzere geçen her üm­mete yapageldikleri işleri hoşgöstermişizdir. Dileyip seçtiklerinde kâmil hikmet ve en yüce hüccetler Allah'ındır. «Sonra dönüşleri (ve varışları) Rablarınadır. Artık O, kendilerine ne yapmakta olduklarım haber ve­rir.» Amellerinin karşılığını verir. İşleri hayır ise; karşılığı hayır, şer ise; karşılığı da kötü olacaktır.

109  — Onlar, bütün güçleriyle Allah'a yemîn ettiler ki; eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka ona inana­caklar. De ki: Âyetler, ancak Allah'ın nezdindedir. O gel­diği zaman da, onların yine inanmayacaklarının farkında değil misiniz?[42]

 

110  — Biz, onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de ona ilk defa îmân etmedikleri gibi azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.

 

Allah Dilemedikçe İnanmazlar

 

Allah Teâlâ bu âyette müşriklerin bütün güçleriyle ve kuvvetli ye­minler ederek «Eğer kendilerine bir âyet gelirse mutlaka inanacakla­rını» söylediklerini haber veriyor ve buyuruyor ki: «De ki: Âyetler ancak Allah'ın nezdindedir.» Ey Muhammed, seni sıkıntıya sokmak üzere değil de küfür ve inâdlarından dolayı senden âyetler (mucizeler) isteyenlere söyle : Bu âytlerin mercii Allah'tır. Dilerse size icabet eder, dilerse sizi biralar. Nitekim îbn Cerîr der ki: Bize Hennâd'ın... Muham­med İbn Kâ'b el-Kurazî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) Kureyş ile konuştu : Ey Muhammed, sen bize Musa'dan haber veriyorsun. Onun yanında bir asâ varmış. Onu taşa vurmuş ve taştan oniki kaynak fışkırmış. Bize îsâ'dan haber veriyorsun. Ölüleri diriltirmiş. Bize Semûd'dan haber veriyorsun. Onların bir devesi var­mış. Seni doğrulamamız için bize mucizeler getir, dediler. Allah Ra­sûlü  (s.a.) : Size neyi getirmemi isterdiniz? diye sordu. Safa tepesini bizim için altın yap, dediler. Onlara; eğer bunu yaparsam, beni doğru­layacak mısınız? diye sordu. Onlar; evet, Allah'a yemîn ederiz ki; şayet bunu yaparsan topumuz sana uyacağız, dediler. Allah Rasûlü (s.a.) duâ etmeye kalktı. Cibril (a.s.) kendisine gelip : İstediğin senindir (is­tediğin sana verilecektir). Dilersen Safa tepesi altın haline gelecek. On­lara bir âyet gönderilir de doğrulamazlarsa, işte o zaman onlara azâb olunacaktır. Dilersen onlardan tevbe edecekler tevbe edinceye kadar onları bırak, dedi. Allah Rasûlü : Bilakis onlardan tevbe edecekler tevbe etsin, buyurdular ve Allah Teâlâ : «Onlar bütün güçleriyle Allah'a ye­mîn ettiler... Onları kör ve şaşkın bırakırız.» âyetlerini indirdi. Bu ha­dîs mürsel olup diğer yönlerden bunu destekleyen şâhidler vardır. Ni­tekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Bizi âyetler­le göndermekten alıkoyan şey; daha öncekilerin onları yalanlamış ol­malarıdır.» (İsrâ, 59). Allah Teâlâ'mn : «O geldiği zaman da, onların yine inanmayacaklarının farkında değil misiniz?» âyetinin muhatabı müşriklerdir. Mücâhid bu görüşte olup sanki Allah Teâlâ onlara : Sizin ettiğiniz bu yeminlerde doğru olduğunuzu size bildiren nedir? demek istemiştir... Bu âyetlerde muhatabın inananlar olduğu da söylenmiştir.

«Biz, onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de —ona ilk defa îmân etmedikleri gibi—azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.» âyeti hak­kında îbn Abbfts'tan rivayetle Avfî şöyle der : Müşrikler; Allah'ın in­dirdiklerini inkâr ettikleri için kalbleri hiçbir şeyde sabit olmadı*ve her işte geri çevrildiler. Mücâhid, «Biz onların kalblerini ve gözlerini çevi­ririz.» âyetini şöyle açıklar : Biz, onlaria îmânın arasına engel koyarız. Onlara her mucize gelse bile îmân etmezler. Nitekim ilk defasında yine îmânla onlar araşma engel koymuştuk. İkrime ve Abdurrâhmân îbn Zeyd ibn Eşlem de böyle söylemişlerdir. Ali İbn Efou Talha ise, İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Allah Teâlâ kulların söylediklerini onlar söylemeden önce, işlediklerini onlar işlemeden önce haber ver­miştir. O'nun gibi haber veren bir Habîr de yoktur. «Kişinin : Allah'a karşı aşırı gitmemden dolayı vay bana... diyeceği... Keski benim için bir dönüş daha olsaydı da iyilerden olsaydım, diyeceği gün.» (Zümer, 56 - 58), Allah Teâlâ onların (dünyaya) geri çevrilmeleri halinde yine hidâyete güç yetiremeyeceklerini haber vererek: «Eğer geri döndürül-selerdi yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdi. Doğrusu on­lar yalancılardır.» (En'âm, 28) ve «Biz onların kalblerini ve gözlerini çeviririz de —Ona ilk defa îmân etmedikleri gibi— azgınlıkları içinde kör ve şaşkın bırakırız.» buyuruyor. Şayet onlar dünyaya geri çevril-selerdi; onlarla hidây.et arasında yine bir engel çekilirdi. Nitekim onlar dünyada iken ilk defa onlarla îmân arasına bir engel çekmiştik. «Azgınhklan içinde kör ve şaşkın bırakırız.» âyetindeki «Azgınlık»ı İtan Abbâs ve Süddî küfür ile tefsir etmişlerir. Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes ve Katide ise, sapıklıkla tefsir ederler. Âyetteki kelimesini A'meş «Oynarlar» olarak tefsir ederken İbn Abbâs, Mücâhid, Ebu'1-Âli-ye, Rebî', Ebu Mâlik ve başkaları, küfürleri içinde gidip gelirler, oyala­nırlar, şeklinde açıklamışlardır.[43]

 

111 — Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirsey-dik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak de gülerdi. Fakat onların çoğu bilmezler.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Eğer Biz; bu bütün güçleriyle kendile­rine bir âyet gelirse mutlaka oha inanacaklarına dâir yemîn edenlerin isteklerine icabet etseydik; onlara Allah'tan gelen risâletin doğrulu­ğunu, peygamberleri tasdiki haber verecek melekleri onlara indirsey-dik... Nitekim onlar, istemişler ve şöyle demişlerdi: «Veya Allah'ı ve melekleri karşımıza getiresin?» (İsrâ, 92), «Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe asla îmân etmeyiz.» (En'âm, 124). «Bize melekler indirilmeli değil miydi veya Rabbımızı görmeli değil miydik? Andolsun ki kendi kendilerine büyüklenmiş ve azgınlıkta çok aşırı gitmişlerdir.» (Furkân, 21). «Ölüler kendileriyle konuşsaydı (peygam­berlerin getirdiklerinin doğruluğunu onlara haber verseydi) ve her şeyi karşılarına toplasaydık...» Bazıları âyetteki kelimesini kar şılaşma ve açıkça görme anlamında olmak üzere ve şeklinde okumuşlardır. Ali İbn Ebu Talha ve Avfî, İbn Abbâs'tan böyle rivayet ederler. Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemişlerdir.  Mücâhid, kelimenin  «bölük bölük» anlamında olmak üzere şeklinde olduğunu söyler. Yani birinden sonra bir diğeri

olmak üzere her ümmet onların karşılarına çıkarılsa ve getirdiklerinde peygamberin doğruluğunu ondara haber verse «Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi.» Hidâyet Allah'tandır, onlardan değil. Bi­lakis Allah, dilediğini hidâyete eriştirir ve dilediğini sapıklıkta bırakır. O, dilediğini yapandır. O, yaptığından sorulmaz. Ama ilmi, hikmeti, hükümrânlığı, kahrı ve galebesi ile onlan sorguya çekecektir. Bu âyet, Allah'ın şu kavline ne kadar benzemektedir : «Doğrusu üzerlerine Rab-bının sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile, elem verici azabı görünceye kadar.»   (Yûnus, 96 - 97).[44]

 

112  — tşte böylece Biz, her peygambere insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. Onlardan kimi, kimini aldat­mak için câzib sözler fısıldarlar. Eğer Rabbın dileseydi; bu­nu yapamazlardı. Öyleyse onları iftiraları ile başbaşa bı­rak.

113  — Bir de âhirete inanmayanların kalbleri ona meyletsin, ondan hoşlansınlar ve işleyeceklerini işlesin­ler diye.

 

Peygamberlerin Düşmanları

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, nasıl sana karşı gelen ve adavet besleyen düşmanlar kıldıysak; aynı şekilde senden önce de her peygambere düşmanlar yaptık. Bu seni kederlendirmesin. Başka âyet­lerde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Seni yalanladüarsa senden önce açık mucizeler, sahîfeler ve nurlu kitabı getirenler de yalanlan-mıştı,» (Âl-i İmrân, 184), «Andolsun ki, senden önce de nice peygam­berler yalanlandı da yalanlanmalarına ve eziyyet edilmelerine sabret­tiler.» (En'âm, 34), «(Senin için söylenenler; senden önceki peygamber­ler için de söylenmiştir. Elbette ki Rabbm hem mağfiret sahibidir ve hem de elîm bir azâb sahibidir.» (Fussilet, 43), «Böylece Biz her pey­gambere suçlulardan bir düşman peyda ettik.» (Furkân, 31). Varaka İbn Nevfel, Allah Rasûlü (s.a.) ne şöyle demişti: Senin getirdiğinin bir mislini getirip de kendisine düşmanlık edilmeyen hiç kimse yok­tur. Âyetteki «İnsan ve cin şeytânları», yine âyetteki «Düşman» keli­mesinden bedeldir. însan ve cin şeytanlarından onların düşmanları vardır. Allah'ın la'neti onların üzerine olsun. Abdürrezzâk'ın Ma'mer kanalıyla Katâde'den naklettiğine göre; o, «İnsan ve cin şeytanları...» âyeti hakkında şöyle demiştir : Cinlerden şeytânlar vardır. İnsanlardan da şeytânlar vardır. Birbiriyle fısıldaşırlar. Katâde der ki: Bana ulaş­tığına göre, bir gün Ebu Zerr namaz kılıyordu. Hz. Peygamber (s.a.) : Ey Ebu Zerr; insan ve cin şeytânlarından Allah'a sığın, buyurdu. Ebu Zerr; insanlardan da şeytânlar mı var? diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.) evet, buyurdular. Bu hadîsin isnadı, Katâde ile Ebu Zerr arasında ko­puktur. Hadîs başka bir kanaldan olmak üzere Ebu Zerr'den şöyle ri­vayet edilir : îbn Cerîr, Müsennâ kanalıyla... Ebu Zerr'den rivayet etti ki; o, şöyle demiştir: Bir mecliste Allah Rasûlü (s.a.) ne vardım. Ra-sûlullah, orada, uzun süre oturdu ve; ey Ebu Zerr, namaz kıldın mı? diye sordu. Hayır, ey Allah'ın Rasûlü, diye cevab verdim. Hz. Peygamber; kalk ve iki rek'at namaz kıl, buyurdu. Sonra geldim ve yanına oturdum. Ey Ebu Zerr; cin ve insan şeytânlarından Allah'a sığındın mı? diye sor­du. Ben : Hayır, ey Allah'ın elçisi. İnsanların da şeytânları mı var? diye sordum. Evet, onlar cin şeytânlarından daha şerlidirler, buyurdu. Bu hadîsin de isnadında kopukluk vardır. Hadîsi İmâm Ahmed muttasıl olarak şöyle rivayet eder : Bize Vekı'nin... Ebu Zerr'den rivayetine göre o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) mescidde iken yanına vardım ve oturdum. Ey Ebu Zerr; namaz kıldın mı? diye sordu. Ben; hayır de­dim. Kalk namaz kıl, buyurdu, kalktım, namaz kıldım, sonra oturdum. Ey Ebu Zerr; insan ve cin şeytânlarının şerrinden Allah'a sığın, buyur­du. Ben; ey Allah'ın elçisi, insanların da şeytânları mı var? diye sor­dum. Allah Rasûlü; evet buyurdu. Sonra Ebu Zerr, hadîsin bütününü uzun olarak zikretti. Hadîsi Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh Tefsirinde Ca'fer îbn Avn, Ya'lâ İbn Ubeyd ve Ubeydullah İbn Musa'dan bu üçü de Mes'ûdî'den rivayet etmişlerdir.

Hadîsin başka bir kanaldan îbn Ebu Hatim tarafından rivayeti şöy­ledir : Bize Muhammed İbn Avf el-Hımsî'nin... Ebu Ümâme'den nak­lettiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.); ey Ebu Zerr, cin ve insan şeytân­larından Allah'a sığındın mı? diye sormuş. O; ey Allah'ın Rasûlü, in­sanların da şeytânları var mı? diye sormuş. Allah Rasûlü; evet buyur­muş. İnsan ve cin şeytânları birbirini aldatmak için câzib sözler fısıl­darlar. Hadîs böylece muhtelif kanallardan rivayet edilmiş olup hepsi de onun kuvvet ve doğruluğunu bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr, îbn Vekî kanalıyla... îkrime'den rivayet eder ki; o, «İn­san ve cin şeytânları» fiakkmda şöyle demiştir: İhsanlar içinde şey­tânlar yoktur. Fakat cin şeytânları insan şeytânlarına fısıldarlar, insan şeytânları da cin şeytânlarına fısıldarlar. «Onlardan kimi, kimini aldatmak için eâzib sözler fısıldarlar.» âyeti hakkında şöyle demiş: İnsan şeytanı; cin şeytâniyla buluşur ve birbirini aldatmak için câzib sözler fı­sıldarlar. Esbât, Süddî kanalıyla İkrime'nin «Kimi, kimine fısıldar.» âyetinin tefsirinde şöyle dediğini nakleder: İnsan şeytânları; insanı saptıran şeytanlardır. Cin şeytânları da; cinleri saptıran şeytânlardır. Bunlar buluşur ve biri diğerine; ben arkadaşımı şöyle şöyle saptırdım. Sen de arkadaşını şöyle şöyle (veya sununla sununla) saptır, der. Böy­lece kimi kimisine (saptırma yollarım) öğretir. İbn Cerîr; İkrime ve Süddî'ye göre, insan şeytânlarından maksadın; insanları sapıttıran cin şeytânları olduğunu, değilse insanlardan olan insan şeytânlarının kas-dedilmediğini, anlamıştır. Şüphe yok ki, İkrime'nin sözünden bu husus açıkça anlaşılmaktadır. Ama Süddî'nin sözü, bu anlamda İkrime'ninki gibi değildir. O, bu mânâya muhtemeldir. İbn Ebu Hatim, bunun bir benzerini Dahhâk kanalıyla İbn Abbâs'tan nakletmiştir. Buna göre; o, şöyle demiştir: Cinlerin de şeytânları vardır. İnsanları, insan şeytân­larının saptırdığı gibi onları da bu şeytânlar saptırır. İnsan şeytânları ile cin şeytânları biraraya tgelir ve biri diğerine : Onu sununla saptır­dım, onu sununla saptırdım, der. İşte Allah Teâlâ'nın «Onlardan kimi, kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar.» kavli budur. Bütün bun­lara rağmen; sahih olan, Ebu Zerr hadîsinde belirtildiği gibi, insanla^ rın kendi içlerinden şeytânlarının bulunmasıdır. Her şeyin şeytânı, onun azgın olanıdır. Müslim'in Sahîh'inde Ebu Zerr'den rivayet edilen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.); siyah köpek şeytândır» buyurmuştur. Bunun anlamı; —en doğrusunu Allah bilir— onun köpekler içinde şeytân olduğudur. İbn Cüreyc'in naklettiğine göre; Mücâhid, bu âyetin tefsirinde şöyle demiştir : Cinlerin kâfirleri şeytânlardır. Cin şeytânları, insanların kâfirleri olan insan şeytânlarına onları aldatmak için câzib sözler fısıldarlar.

İbn Ebu Hatim, İkrime'den rivayet eder ki; o, şöyle demiştir: Muhtâr'a vardım. Beni indirdi (müsâfir etti). O kadar ki, neredeyse benim geceleyin kalacağım yeri bile te'mîn edecekti. Bana: insanların yanına çık ve onlarla konuş, dedi. Çıktım, bir adam gelerek; vahy ko­nusunda ne dersin? diye sordu. Ben; vahy ikidir. Allah Teâlâ: «Biz, sana bu Kur'an'ı vahyetmekle...» (Yûsuf, 3) ve «İnsan ve cin, şeytân­larından kimi, kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar.» buyuru­yor, dedim. Üzerime yürüyüp beni yakalamak istediler. Ben; size ne oluyor? Ben sizin müftîniz ve müsâfirinizim, dedim de beni bıraktılar. İkrime, Muhtar İbn Ebu Uoeyd'e ta'rîzde bulunuyor. Zîrâ o, kendisine vahy geldiğini sanırdı. Kızkardeşi Safiyye, Abdullah İbn Ömer'in nikâhı altındaydı ve sâlih kadınlardan idi. Abdullah İbn Ömer, Muhtâr'm ken­disine vahy geldiğini sandığını haber alınca : Allah Teâlâ" doğru söyler. «Doğrusu şeytânlar, kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» (En'âm, 121) ve «İnsan ve cin şeytânlarından kimi, kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar, buyurmuştur. Onlardan kimisi kimisine süslü, tum­turaklı ve câhillerden duyanların aldanacağı sözler söyler, demiştir.

Allah Teâlâ: «Eğer Rabbın dileseydi onu yapamazlardı.» buyuru­yor. Her peygamber için onlardan düşman olması; Allah'ın kaderi, ka­zası, ve dilemesi iledir. Allah Teâlâ: ((Öyleyse onları iftiraları İle baş-başa bırak. (Onların eziyyetlerini bırak, onların düşmanlıklarını da Al­lah'a havale et. Allah sana yeter ve onlara karşı sana yardımcıdır.)» bu­yurmaktadır, «Bir de âhirete inanmayanların kalbleri ona meyletsin.» âyetindeki ( ijZ\ ) kelimesi, Onların kalbleri, akılları ve kulakları ma­nasınadır. Süddî bu kelimenin, kâfirlerin kalbleri demek olduğunu söy­ler. Allah Teâlâ «Bir de ondan hoşlansınlar (ve istesinler) diye» buyu­ruyor. Buna ancak âhirete îmân etmeyenler icabet ederler. Nitekim başka âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Muhakkak ki sizler ve taptığınız şeyler; O'na karşı kimseyi fitneye sürükleyebilecek değilsi­niz. Tabiî cehenneme girecek olan müstesna.» (Sâffât, 161 -163), «Şüp­hesiz siz, ihtilaflı bir sözdesiniz. Ondan döndürülen kimseler döndürü­lür.»  (Zâriyât, 8-9).

«Ve bir de işleyeceklerini işlesinler diye.» âyeti hakkında îbn Ab-bâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha; kazanacaklarını kazansınlar diye, şeklinde anlam vermiştir. Süddî ve İbn Zeyd ise; yapacaklarını yapsın­lar diye, şeklinde mânâ vermiştir.[45]

 

İzahı

 

 

114  — Allah'tan başka bir hakem mi arayacak mışım? Halbuki O'dur, size kitabı açık açık indirmiş olan. Kendi­lerine kitab verdiklerimiz bilirler ki; o, Rabbm katından hak olarak indirilmiştir. Öyleyse sakın şüpheye düşenler­den olma.

115  — Rabbının sözü; doğruluk ve adalet yönünden tâm kemâlindedir. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, Semî'dir, Alîm'dir.

 

Allah'tan Başka Bir Hakem mi?

 

Allah Teâlâ peygamberi Muhammed (s.a.) e hitaben şöyle buyuru­yor : «Allah'a başkasını ortak koşan ve O'ndan başkasına tapınanlara söyle : (Sizinle benim aramda) Allah'tan başka bir hakem mi arayacak mışım? Halbuki O'dur size kitabı açık açık (ve açıklayıcı olarak) indir­miş olan. Kendilerine kitab verdiğimiz (yahûdî ve hıristiyanlar önceki peygamberlerin sana dâir yanlarında bulunan müjdeleri ile) bilirler ki; o, Rabbın katından hak olarak indirilmiştir. Öyleyse sakın şüpheye dü­şenlerden olma.» Allah Teâlâ'mn : «Sana indirdiğimiz kıssalardan şüp­he ediyorsan; senden önce indirdiğimiz kitabları okuyanlara sor. An-dolsun ki; sana hak, Rabbından gelmiştir. Sakın şüphe edenlerden ol­ma.» (Yûnus, 94) âyetinde de olduğu gibi bu, bir şart olup şart, şart kılınan şeyin mutlaka meydana gelmesini gerektirmez. Bu sebepledir ki Allah Rasûlü (s.a.) nden rivayete göre; o : Şüphe etmiyorum ve sor­muyorum, buyurmuştur. Allah Teâlâ : «Raıbbının sözü; doğruluk ve adalet yönünden tâm kemâlindedir.» buyuruyor. Buraya Katâde; söylediklerinde duruluk yönünden, hükmettiklerinde adalet yönünden tâm kemâlindedir, mânâsını- vermiştir.

Buyuruyor ki: Haber vermesinde doğruluk, isteğinde adalet yönün­den tâm kemâlindedir. O'nun haber verdiği her şey gerçektir. Ve on­da hiçbir şüphe yoktur. O'nun emrettiği her şey adaletlidir ve onun. dışında hiçbir şey adaletli değildir. O'nun yasakladığı her şey bâtıldır. Zîrâ O, ancak bir bozukluktan (fesâddan) dolayı yasaklar. Nitekim bir âyette şöyle buyurmaktadır: «O, kendilerine ma'rûfu emreder, mün-kerden nehyeder...» (A'râf, 157). Allah Teâlâ : «Onun sözlerini değişti­rebilecek yoktur.» buyuruyor. Onun hükmünü; ne dünyada ve ne de âhirette geciktirebilecek hiç kimse yoktur. «O, (kullarının sözlerini) işiten, (-kullarının hareketlerini ve sükûnetlerini) bilendir. Herbir iş işleyene amelinin karşılığını verecektir.[46]

 

116  — Eğer sen, yeryüzünde bulunanların çoğunlu­ğuna uyarsan; seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar.

117  — Muhakkak ki Rabbm; yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, hidâyete ermiş olanları da en iyi bilen­dir.

 

Allah Teâlâ âdemoğlundan yeryüzü halkının çoğunun durumunun sapıklık olduğunu haber vermektedir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Andolsun ki; onlardan önce geçenlerin çoğu sapıt-mıştı.» (Sâffât, 71), «Sen ne kadar hırs göstersen de insanların çoğu inanmazlar.» (Yûsuf, 103). Onlar, sapıklıklarında ve kendi durumları hakkında kesin bilgi sahibi değillerdir. Onlar, yalancı (aslı olmayan) zanlar ve bâtıl tahminler içindedirler. «Onlar ancak zanna uyarlar. Ve yalnız yalan söyleyip dururlar.» Âyetteki kelimesi; tahmîn anlamındadır. Dilde kullanılır ki, hurma ağacının üze­rindeki hurmanın tahmini anlamındadır. Bütün bunlar, AlIaMn tak­diri ve dilemesi iledir. «Muhakkak ki Rabbm, yolundan sapanları en iyi bilendir (ve onlara bunu kolaylaştırır). Ve O, hidâyete ermiş olan­ları da en iyi bilendir (ve onlara bunu kolaylaştırır).»[47]

 

118  — Üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yeyin, şayet O'nun âyetlerine inananlardan iseniz.

119  — Size ne oluyor ki; üzerine Allah'ın adı anılan şeyden yemiyorsunuz? Halbuki darda kalmanızın dışında size haram olanları O, uzun uzadıya açıklamıştır. Doğrusu birçokları hevâ ve heveslerine uyarak bilmeden sapıtıyor­lar. Şüphesiz ki haddi aşanları, en çok bilen Rabbındır.

 

Allah'ın Adı Anılmış Olan Şeyleri Yeyin

 

Allah Teâlâ inanan kullarına; kesilen ve üzerine Allah'ın adı anı­lan hayvanlardan yemelerinin mübâh olduğunu bildiriyor. Bunun mef-hûm-u muhalifi; Allah'ın ismi zikredilmeden kesilen hayvanların mü­bâh olmayışıdır. Meselâ müşrik kâfirler; ölü hayvanları, putlar ve baş­ka şeyler üzerine kesilen hayvanları yemeyi normal sayarlardı. Sonra Allah Teâlâ, üzerine Allah'ın ismi zikredilenlerden yemeye teşvîk ede­rek : «Size ne oluyor ki; üzerine Allah'ın adı anılan şeyden yemiyor­sunuz? Halbuki size haram olanları O, uzun uzadıya açıklamıştır.» buruyor. Allah Teâlâ: «Darda kalmanızın dışında...» buyuruyor ki; darda kalma durumunda bulduğunuz şeyler (yemeniz) size mübâh kı­lınmıştır. Daha sonra Allah Teâlâ müşriklerin bozuk görüşlerinde, ölü etinin ve Allah'tan başkasının ismi zikredilenlerin helâl kılınması hu­susundaki fikirlerinde bilgisizliklerini açıklayarak: «Doğrusu bir çok­ları, hevâ ve heveslerine uyarak bilmeden sapıtıyorlar. Şüphesiz ki; haddi aşanları (onların haddi aşmalarını, yalan söylemelerini ve iftira­larını) en çok bilen Rabbındır.» buyuruyor.[48]

 

120 — Günâhın açığını da, gizlisini de bırakın. Çün­kü günah kazananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklardır.

 

Mücâhid der ki: Günâhın açığını da gizlisini de (gizli ve açık Al­lah'a isyan olan şeyleri) bırakın. Mücâhid'den gelen bir rivayette o, şöyle der: Günâh; yapageldiği şeylerden kişinin niyyet ettiği şeydir. Katade bu âyetin tefsirinde; azını ve çoğunu, gizlisini ve açığını da bırakın, der. Süddî ise; açığı fahişeliği açık olanlarla zina, gizlisi de kadın dost ve arkadaşlarla olan zinadır, der. İkrime, günâhın açığının; birleşilmesi haram olan kadınları nikahlamak olduğunu, söyler. Doğru olan ise âyetin bütün bunlar hakıknda genel olduğudur. Böylece bu âyet, Allah Teâlâ'nın: «De ki: Rabbım, açığıyla gizlisiyle tüm hayâ­sızlıkları haram kılmıştır.» (A'râf, 33) sözü gibi oluyor ki; bu sebeple burada: «Çünkü günâh kazananlar, kazanmakta oldukları yüzünden cezalandırılacaklardır.» buyurulmuştur. Açık olsun, gizli olsun Allah Teâlâ mutlaka bunları cezalandıracaktır.

İbn Bbu Hâtûn der ki: Bize Hasan İbn Arefe'nin... Nüvas îbn Sem'ân'dan rivayetinde; o, şöyle diyor: Allah Rasûlü (s.a.) ne günâhı sordum. Şöyle buyurdular. Günâh, göğsünde (kalbinde) tereddüt ve şüphe uyandıran, insanların kendisine muttali' olmasından hoşlanma­dığın şeydir, buyurdu.[49]

 

121 — Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yeme­yin. Çünkü bu; bir fısktır. Doğrusu, şeytânlar sizinle mü­câdele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar. Şayet onlara itaat ederseniz; şüphesiz ki siz de müşrikler olursunuz.

 

Allah'ın Adı Anılmamış Olan Şeyleri Yemeyin

 

Boğazlayan, müslüman olsa bile üzerine Allah'ın ismi zikredilme­den kesilmiş olan hayvanların helâl olmadığı görüşünde 'bulunanlar bu âyeti delil getirmektedirler. İmamlar —Allah onlara rahmet eylesin— bu meselede ihtilaf etmişler ve üç görüş beyân etmişlerdir:

I- Bu niteliği ile kesilen hayvan —Allah'ın ismi ister kasden, is­terse yanlışlıkla terkedilmiş olsun— helâl değildir. Bu görüş Abdullah İbn Ömerİ onun kölesi Nâfi', Âmir eş-Şa'bî ve Muhammed îbn Sîrîn'-den rivayet edilmiştir. Bu görüş, İmâm Mâlik'ten ve Ahmed İbn Han-bel'den de rivayet edilmiştir. İmâm Ahmed'in ashabından mütekaddi-mîn ve müteahhirîn'den bir grup bu görüşü destekler. Ayrıca Ebu Sevr, Dâvûd ez-Zahirî ile Şafiî âlimlerin müteahhîrîninden olan Ebu'l-Fütûh Muhammed İbn Muhammed İbn Ali et-Tâî de «el-Erbaûn» isimli ese­rinde bu görüşü tercih etmiştir. Bunlar bu âyeti görüşlerine delil getir­meleri yanında av âyeti olan : «Alıştırıp öğrettiğiniz avcı hayvanların skin için tuttuklarını yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın.» (Mâîde, 4) âyetini de delil getirirler. Sonra bu âyetteki «Çünkü bu, bir fısktır.» kıs­mı bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bu kasımdaki zamirin «yeme»ye döndüğü söylenmiştir. Bu zamirin «Allah'tan başkası için boğazlama» ya döndüğü görüşü de vardır. Boğazlama ve av sırasında Allah'ın ismi­nin zikredilmesini emretme sadedinde vârid olan hadîsler de bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Adiyy İbn Hatim ve Ebu Sa'lebe hadîsleri bu kabildendir. Bunların rivayet ettiği hadîste şöyle Duyurulmaktadır: Öğretilmiş köpeğini (av köpeğini) saldığında ve onun üzerine Allah'ın ismini andığında onun sana tuttuğunu ye. Adiyy İbn Hatim ve Ebu Sa'lebe hadîsleri Buhârî ile Müslim'de mevcûddur. Bunlara ilâveten Buhârî ile Müslim'de mevcûd olan Râfi' 'İbn Hadîc hadîsinde : Kanı akıtılan ve üzerine Allah'ın ismi anılanları yeyiniz, buyurulmaktadır. Ayrıca İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) bir cinnîye şöyle buyurmuştur: Üzerine Allah'ın ismi anılmış her bir kemik sizin için (yiyecek) dir. Hadîsi Müslim rivayet eder. Cündeb İbn Süfyân el-Becelî'den rivayet edilen bir hadîste ise, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur: Namaz kılmadan önce kim boğazlamış ise onun yerine bir diğerini boğazlasın. Biz namaz kılıncaya kadar boğazlamamış olan ise Allah'ın ismi ile boğazlasın. Hadîsi, Buhârî ve Müslim tahrîc etmiş­tir. Âişe (R. Anhâ) den rivayete göre; bazı kimseler : Ey Allah'ın elçisi, bir kavim bize et getiriyor. Üzerine Allah'ın ismi anılmış mı yoksa anıl­mamış mı bilmiyoruz, dediler. Allah Rasûlü : Siz onun üzerine Allah'ın ismini anın ve yeyin, buyurdular. Hz. Âişe : Küfürden daha henüz yeni kurtulmuşlardı, diye ilâve eder. Hadîsi Buhârî rivayet etmiştir. Bu ha­dîsin delâletinden öyle anlaşılıyor ki; onlar, Allah'ın isminin anılma­sının mutlaka gerekli olduğunu anlamışlar ve yeni İslâm'a girdiklerin­den dolayı onların Allah'ın ismini zikretmiş olmayacağından korkmuş­lardır. Böylece Allah Rasûlü yeme sırasında —şayet boğazlanma sıra­sında Allah'ın ismi zikredilmemişse bu terketmenin yerine kâim olmak üzere— ihtiyaten Allah'ın ismini zikretmelerini emretmiştir. Ayrıca onlara, müslümanlarm hükümlerini doğrulukla uygulamalarını emret­miştir. En doğrusunu Allah bilir.

II- Allah'ın isminin anılması şart değildir, bilakis müstehabtır. Kasden veya unutularak terkedilirse bir beis yoktur. Bu, İmâm Şafiî —Allah ona rahmet eylesin— ile bütün ashabının mezhebidir. Ayrıca İmâm Ahmed'den de bu görüş rivayet edilmiş olup Hanbel İbn İshâk bunu ondan nakletmektedir. Yine bu görüş İmâm Mâlik'den de rivayet edilir. Onun ashabından Eşheb İbn Abdülazîz, bunu açıkça belirtir. Ayrıca İbn Abbâs, Ebu Hüreyre ve Ata İbn Ebu Rebâh'tan da bu görüş nakledilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Şafiî «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çün­kü bu, bir fısktır.» âyetini Allah'tan başkası adına boğazlananlara ham­letmektedir. Böylece bu âyet: «Allah'tan başkasının adına kesildiğin­den dolayı fısk olan...» (En'âm, 145) âyeti gibidir. Atâ'dan rivayetle «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin.» âyeti hakkında İbn Cüreyc şöyle demektedir: Allah Teâlâ, Kureyş'ln putlar adına boğaz­lamış olduklarını ve mecûsîlerin boğazladıklarını yasaklıyor. İmâm Şafiî'nin girdiği bu yol kuvvetlidir. Müteahhirîn'den bazısı; âyetteki «Çünkü bu, bir fısktır.» kısmının başındaki vav harfini «vav-i Hâliyye» yapmak suretiyle, bu görüşü kuvvetlendirmek istemişlerdir. Buna göre anlam şöyle oluyor : Fısk olduğu halde üzerine Allah'ın ismi anılmamış olanlardan yemeyiniz. Allah'tan başkasının ismi anılmadığı sürece bu, fısk olmayacakta.. Sonra bu durumun (vâv harfinin vâv-ı hâliyye olu­şu) kesin olduğu ileri sürülmüştür. Buna göre bu harfin atıf edatı olması caiz değildir. Zîrâ böyle kabul edilirse; haber bildiren isim cüm­lesinin istek bildiren fiil cümlesi üzerine atfedilmiş olması gerekecek­tir. «Doğrusu şeytânlar sizinle mücâdele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» (En'âm, 121) âyetinin başındaki vav harfi kesin­likle atıf edatı olduğuna göre; bu görüş bozulmaktadır. Zîrâ vâv-ı hâ­liyye olduğu iddia edilen vâv gerçekten böyle ise, sonraki cümlenin ona atfedilmesi mümkün olmaz. Şayet bu son cümle, istek bildiren önceki cümleye atfedilmiş ise, onun ileri sürdüğü i'tirâz burada da geçerli ola­caktır. Bu durumda «Çünkü bu, bir fısktır» kısmının başındaki v|v harfi, vâv-ı hâliyye değilse bu durumda bu görüşü ileri sürenlerin sözü temelinden bâtıl olacaktır. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... îbn Abbâs'tan rivayetine göre o, «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin.» âyeti hak­kında şöyle demiştir: Bu, ölüdür (ölü etidir). Hadîsi İbn Ebu Hatim, ayrıca Ebu Züf'â kanalıyla... Atâ İbn Sâib'den de rivayet etmiştir. Ebu Davud'un mürsel olarak rivayet ettiği hadîslerden biri olan ve Sevr îbn Yezîd kanalıyla Salt es-Sedûsî'den —bu zât Süveyd İbn Meneûf'un köleşi olup Ebu Hâkim İbn Hibbân'ın «K.itâb'üs-Sikât»mda zikrettiği ta­biîlerden biridir— rivayet etmiş olduğu şu hadîs de bu mezhebçe delil gösterilmektedir: Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdu: Allah'ın ismini zikretmiş olsun veya olmasın müslümanın boğazlamış olduğu helâldir. Zîrâ o, zikrettiğinde ancak Allah'ın ismini zikreder. Bu hadîs, mürsel olmakla birlikte Dârekutnî tarafından îbn Abbâs'tan rivayet edilen şu hadis bunu güçlendirmektedir: Bu hadîste Allah Rasûlü şöyle buyu­rur : Allah'ın ismini zikretmemişse dahi müslüman boğazladığında on­dan ye. Çünkü müslümanda Allah'ın isimlerinden bir isim vardır. Ay­rıca biraz önce geçen Âişe (R. Anha) hadîsini Beyhakî delil getirmek­tedir. Bu hadîse göre bazı kimseler : Ey Allah'ın elçisi, câhiliyetten kur-tulalı fazla olmamış bir kavim bize et getiriyor. Allah'ın ismini onun üzerine anıp anmadıklarını bilmiyoruz, demişler; Allah Rasûlü de: Siz, Allah'ın ismini anın ve yeyin, buyurmuş. Şayet Allah'ın isminin anılmış olması şart olsaydı, ancak bunun gerçekleşmiş olması halinde Allah Rasûlü onlara ruhsat verirdi. En doğrusunu Allah bilir.

III- Boğazlanan hayvanın üzerine besmelenin unutularak terke-dilmesi zarar vermez. Şayet kasden terkedilirse; bu, helâl değildir. İmâm Mâlik ve Ahmed İbn Hanbel'in mezheblerinden meşhur olan görüş budur. Ebu Hanîfe ve ashabı ile İshâk İbn Rahûyeh de böylece fetva vermişlerdir. Ayrıca bu görüş Ali, İbn Abbâs, Saîd îbn el-Müsey-yeb, Atâ, Tâvûs, Hasan el-Basrî, Ebu Mâlik, Abdurrahmân'dan da nak­ledilmiştir. İmâm Ebu'l-Hasan el-Merğmânî, «el-Hidâye» isimli kita­bında kasden Allah'ın isminin anılması terkedilen hayvanın etini ye­menin haram olduğu hususunda Şafiî'den önce icmâ' olduğunu nakle­der. Bu sebepledir ki, Ebu Yûsuf ve (bazı) şeyhler : «Bir hâkim bunun satışının caiz olduğuna hükmederse, icmâ'a muhalif olduğundan do­layı bu hüküm geçerli değildir, demişlerdir. Ancak İmâm Merğınânî'nin bu söyledikleri, gerçekten garîbdir. Zîrâ biraz önce geçtiği gibi Şafiî'den, öncekiler arasında ihtilâfın bulunduğu nakledilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ebu Ca'fer îbn Cerîr der ki: Allah'ın isminin unutularak terkedildiği hayvanın haram olduğunu söyleyen kimse, bütün bu hüc­cetlerin sözünden çıkmış ve bu hususta Allah Rasûlü (s.a.) nden vârid olan habere muhalefet etmiş olur. îbn Cerîr, Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadîs derken, bununla Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî'nin rivayet ettiği şu hadîsi kasdetmektedir: Bize Ebu Abdullah el-Hâfız'm... îbn Abbâs'tan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre Rasûlul-lah (s.a.), şöyle buyurmuştur: Müslümanın ismi yeterlidir. Boğazla­dığı sırada Allah'ın ismini anmayı unutmuşsa, Allah'ın ismini ansın ve ondan yesin. Bu hadîsin merfû' olarak rivayeti hatâdır. Bu hatâyı Ma'kil tbn Ubeydullah yapmıştır. Bu zât, her ne kadar Müslim'in râvüe-rinden ise de, Saîd İbn Mansûr ve Abdullah İbn Zübeyr el-Humeydî bu hadîsi Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... İbn Abbâs'tan ve onun sözü olarak rivayet etmişlerdir. Bunların rivayetinin isnadında Ebu'ş-Şa'sâ ziyâde edilmiş ve hadîs mevkuf olarak bırakılmıştır. En doğrusunu Al­lah bilir. Bu; daha sıhhatli olup Beyhakî bu görüşü açıkça belirtir.

İbn Cerîr ve başkalarının naklettiğine göre; Şa'bî ve Muhammed İbn Şîrîn; unutularak Allah'ın isminin terkedildiğini hoş görmezlerdi. Çok kere selef, kerahet kelimesini haram kılma anlamına kullanmış­lardır. En doğrusunu Allah bilir. Şu kadar var ki, îbn Cerîr Cumhûr'un kavline bir veya iki kişi muhalif kaldığında bunu nazar-i itibâre alma­yıp Cumhûr'un görüşünü icmâ' saymaktadır. Bu da gözden uzak tu­tulmamalıdır. Tevfîk Allah'tandır.

İbn Cerîr der ki: Bize İbn Vekî'in... Cehîr İbn Yezîd'den rivayetine göre o, söyle demiştir: Bir adam Hasan'a sordu : Bana balıkçıl (veya turna) kuşu getirildi. Onlardan üzerine Allah'ın ismi anılarak kesilmiş­leri ve Allah'ın isminin anılması unutulmuş olanları vardı. Ve kuşlar karışmıştı. Hasan : Onu ye, onu ye, dedi. Râvî der ki: Muhammed tbn Sîrîn'e sordum, şöyle dedi: Allah Teâlâ : «Üzerine Allah'ın adı anıl­mayanlardan yemeyin,» buyurmuştur.

Bu görüşte olanlar, İbn Mâce tarafından muhtelif kanallardan ol­mak üzere İbn Abbâs, Ebu Hüreyre, Ebu Zerr, Ukbe îbn Âmir ve Ab­dullah İbn Amr'dan rivayet edilen şu hadîsi delil getirirler: Hz. Pey­gamber şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ; ümmetimden hatâ, unutma ve yapmaya zorlandıkları şeylerin (günâhını) kaldırmıştır. Ancak bu ha­dîsin, bu konuya delâleti şüpheli olup en doğrusunu Allah bilir.

Hafız Ebu Ahmed İbn Adiyy'in Mervân İbn Salim el-Karkasânî ka­nalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Bir adam Hz. Peygamber (s.a.) e gelip; ey Allah'ın elçisi, bizden bir adam hay­vanını boğazlar ve Allah'ın ismini anmayı unutursa; bunun hakkında ne dersin? diye sormuştu. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular: Al­lah'ın ismi her müslüman üzerindedir. Ancak bu hadîsin isnadı zayıf­tır. Hadîsin isnadında bulunan Mervân îbn Salim el-Karkasânî Ebu Ab­dullah eş-Şâmî zayıf olup imamlardan bir çoğu onun hakkında konuş­muşlardır. En doğrusunu Allah bilir. Ben bu meseleye başlı başına bir eser tahsis ettim ve orada imamların mezheblerini, hareket noktalarını, delillerini, bunların delâlet yönlerini, aralarındaki muhalefet ve münâ­kaşaları 'zikrettim. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Cerîr der ki: İlim ehli, bu âyet hakkında ve bunun hükmünün neshedilip edilmediği hususunda ihtilâf etmişler; bir kısmı: Ondan hiçbir şey neshedilmemiştir, orada anılan ve kasdedilen şeyler muh­kemdir, demiştir ki, üim ehlinin çoğunluğunun kavli 'böyledir.

Bize İbn Humeyd'in, Yahya İbn Vâdıh kanalıyla... İkrime ve Ha­san e'-Basrî'den rivayetine göre; onlar, şöyle demişlerdir : Allah Teâlâ : «Üzerine Allah'ın adı anılmış olanlardan yeyin. Şayet O'nun âyetlerine inananlardan iseniz.» Ve «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yeme­yin. Çünkü bu; bir fısktır.» buyurmuş sonra bunu neshederek istisnada bulunmuş ve: «Kitab verilmiş olanların yemeği size helâldir, sizin yemeğiniz de onlara helâldir.» (Mâide, 5) buyurmuştur. İbn Ebu Hatim der ki: Abbâs İbn el-Velîd'e okunduğuna göre... Mekhûl şöyle demiş: Allah Teâlâ Kur'an'da : «üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yeme­yin.» âyetini indirmiş, sonra 'bunu neshedip, müslümanlara acımış ve : «Bugün size iyi ve temiz olanlar helâl kılındı. Kitab verilmiş olanların yemeği de size helâldir.» (Mâide, 5) buyurmuştur. Bununla diğerini neshetmiş ve kitab ehlinin yiyeceklerini helâl kılmıştır. İton Cerîr : Doğ­ru olan şudur ki; kitab ehlinin yiyeceklerinin helâl olması ile, üzerine Allah'ın ismi anılmamış olanın haram kılınması arasında bir zıtlık yoktur, demiştir ki onun bu sözü sahihtir. Seleften burada nesh keli­mesini kullananlar bununla ancak tahsisi kasdetmişlerdir. Allah Teâlâ en iyi bilendir.

Allah Teâlâ: «Doğrusu, şeytânlar... kendi dostlarına telkinde bu­lunurlar.» buyuruyor. İbn Ebu Hâtim'in Ebu Saîd el-Eşecc kanalıyla... Ebu îshâk'tan rivayetine göre; bir adam İbn Ömer'e : Doğrusu Muhtar, kendisine vahyedildiğini iddia ediyor, ne dersin? diye sormuş; İbn Ömer: Doğru söylemiş, deyip, «Doğrusu şeytânlar... kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» âyetini okumuş. Yine İbn Ebu Hâtim'in babası kanalıyla... Ebu Cemil'den rivayetine göre; o, şöyle demiş: Ben, îbn Atobâs'ın yanında oturuyordum. Muhtar İbn Ebu Ubeyd de haccediyor­du. Bir adam gelip; ey İbn Abbâs, Ebu İshâk bu gece kendisine vahye­dildiğini iddia ediyor, ne dersin? diye sordu. İbn Abbâs : Doğru söyle­miş, diye cevab verdi. Ben bundan hoşlanmadım ve : İbn Abbâs, doğru söylemiş diyor, dedim. İbn Abbâs : Bunlar, iki vahiydir : Allah'ın vahyi ve şeytânın vahyi. Allah'ın vahyi Muhammed (s.a.) edir. Şeytânın vahyi ise şeytânın dostlannadır, dedi ve sonra «Doğrusu, şeytânlar... kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» âyetini okudu. Daha önce «Onlardan kimi, kimini aldatmak için câzib sözler fısıldarlar.» (En'âm, 112) âye­tinde İkrime'den de bunun bir benzeri nakledilmişti.

Allah Teâlâ: «Sizinle mücâdele etmeleri için...» buyurmaktadır. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc'in... Sald îbn Cübeyr'den rivayetinde o, şöyle demiştir: Yahudiler Hz. Peygamber (s.a.) ile tartı­şıp; bizim öldürdüklerimizden yiyoruz da Allah'ın öldürdüklerinden niçin yemeyelim? dediler. Allah Teâlâ da: «Üzerine Allah'ın adı anıl­mayanlardan yemeyin. Çünkü bu; bir fısktır.» âyetini indirdi. Hadîsi İbn Ebu Hatim bu şekilde ve mürsel olarak rivayet etmiştir. Ebu Dâvûd ise hadîsi muttasıl olarak rivayet eder.

Yine aynı hadîsi İbn Cerîr de Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ, Süfyân İbn Vekî' kanalıyla İmrân İbn Uyeyne'den rivayet etmiştir. Hadîsi Bez-zâr da Muhammed İbn Mûsâ el-Hara§î'den, o ise İmran İbn Uyeyne'­den rivayet etmiştir. Ancak bu, üç yönden şüphelidir : İlk olarak; yahû-dîler, ölü etinin mübâh olduğu görüşünde değildirler ki, Hz. Peygamber ile tartışsınlar. İkinci olarak; bu âyet, En'âm sûresindendir ve Mekke'de nazil olmuştur. Üçüncü olarak; bu hadîsi Tirmizî, Muhammed îbn Mûsâ el-Haraşî kanalıyla... Saîd İbn Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Ayrıca hadîsi Tirmizî de; bir grup insan Hz. Peygam­ber (s.a.) e geldi... lafzı ile rivayet etmiş ve hasen, garîb hadîs olduğunu söylemiştir. Ayrıca hadîs Saîd İbn Cütoeyrd'en mürsel olarak rivayet edilmiştir.

Taberânî der ki: Bize Ali İbn el-Mübârek'in... İbn Abbâs'tan riva­yetinde o, şöyle demiştir: «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan ye­meyin.» âyeti nazil olunca; îran'lılar Kureyş'e şöyle haber gönderdiler : Muhammed ile tartışın ve ona deyin ki: Senin elinle, bıçakla kestiğin helâl oluyor da, Allah'ın altından bir şemşîr ile kestiği —ölüyü kasde-diyor— mi haram? Bunun üzerine : «Doğrusu, şeytânlar sizinle mücâ-' dele etmeleri için kendi dostlarına telkinde bulunurlar.» âyeti nazil oMu. Şeytânlar İranlı, dostları ise Kureyş'lidir.

Ebu Dâvûd der ki: Bize Muhammed İbn Kesir... îbn Abbâs'tan «Doğrusu, şeytânlar... dostlarına telkinde bulunurlar» âyeti hakkında şöyle dediğini rivayet eder :

Onlar; Allah'ın kestiğini yemeyin, kendi kestiğinizi yeyin, derler­miş. Allah Teilâ da : «Üzerine Allah'ın adı anılmayanlardan yemeyin.» âyetini indirmiş. Hadîsi İbn Mâce ve İbn Ebu Hatim de Amr İbn Ab­dullah kanalıyla... İsrail'den rivayet etmişlerdir. Bunun isnadı sahihtir. Yine aynı hadîsi İbn Cerîr de müteaddit kanallardan olmak üzere İbn Abbâstan rivayet eder ki, bunda yahûdîlerin adı geçmemektedir. Bu hadîs de mahfuzdur. En doğrusunu Allah bilir.

îbn Cüreyc der ki: İkrime'den rivayetle Amr İbn Dînâr şöyle der : Kureyş müşrikleri, Rumlara karşı İran'la mektuplaştılar. Onlar da İran'la mektuplaştı. İran'lılar Kureyş müşriklerine şöyle yazdılar: Mu­hakkak ki Muhammed ve ashabı, Allah'ın emrine uyduklarını sanıyor­lar. Allah'ın altm bıçakla kestiğini —ölü hayvan için bu ta'foîri kulla­nıyorlar.— Muhammed ve ashabı yemiyor da kendi kestiklerini yiyorlar. Daha sonra müşrikler bunu Muhammed (s.a.) İn ashabına yazdılar ve müslümanlardan bir kısmının kalbinde bundan dolayı bir şüphe be­lirdi ve Allah Teâlâ: «Çünkü bu; bir fısktır. Doğrusu, şeytânlar... tel-kînde bulunurlar.» âyetini indirdi ve : «Onlardan kimi, kimini aldat­mak için câzib sözler fısıldarlar.» (En'âm, 112) âyeti nazil oldu. Bu âye­tin tefsirinde Süddî der ki: Müşrikler inananlara : Siz Allah'ın rızâsına u}'duğunuzu nasıl iddia edebilirsiniz? Allah'ın kestiğini yeriliyorsunuz da kendi kestiğinizi yiyorsunuz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ da : «Şayet onlara itaat eder (ve ölü etini yerseniz) şüphesiz ki sizler de, müşrikler olursunuz.» buyurdu. Mücâhid, Dahhâk ve selef âlimlerinden bir çoğu da böyle söylemişlerdir. Allah onlara rahmet eylesin.

Allah Teâlâ: «Şayet onlara itaat ederseniz (Allah'ın emrinden, şeriatından başkasının sözüne döner ve onu Allah'ın emrinin önüne geçirirseniz —ki bu şirktir—) şüphesiz ki siz de müşrikler olursunuz.» buyuruyor. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurulur: «Onlar Al­lah'tan ayrı olarak hahamlarını, ve rahiblerini rablar edindiler.» (Tev-be, 31). Bu âyetin tefsirinde Tirmizî, Adiyy îbn Hâtim'den rivayet eder ki, o şöyle demiş : «Ey Allah'ın Rasûlü; onlar onlara ibâdet etmiyorlar ki.» Allah Rasûlü şöyle buyurmuş: Bilakis onlar, haramı onlar için helâl kılmış, helâli onlara haram kılmışlar, onlar da bunda kendilerine uymuşlardır. İşte onlara ibâdetleri budur.[50]

 

122 — Ölü iken dirilttiğimiz ve insanlar arasında yü­rüyebileceği bir nûr verdiğimiz kimse; karanlıklarda kalıp ondan çıkamayan kimse gibi midir hiç? îşte böyle, kafir­lere işledikleri süslü gösterilmiştir.

 

Ölü İken Dirilttiğimiz Kimse

 

Bu, Allah Teâlâ'nın daha önce ölü, yani sapıklıkta, helak olmuş, şaşkın bir mü'min için vermiş olduğu örnektir. Allah Teâlâ onun kal­bini îmân ile diriltmiş, ona hidâyet vermiş, peygamberlerine uymaya muvaffak kılmıştır. «İnsanlar arasında yürüyebileceği bir nûr verdi­ğimiz kimse...» yola nasıl gireceği, orada nasıl yürüyeceği kendisine bil­dirilmiş kimsedir bu. Avfî ve İbn Ebu Talha'mn îbn Abbâs'tan rivayetlerine göre; Kur'an'dır. Süddî ise, bunun İslâm olduğunu söylemiştir ki ikisi de doğrudur.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Karanlıklarda (bilgisizlik, nevi ve he­vesler, muhtelif sapıklıklar içinde) kalıp ondan çıkamayan (bir çıkış ve içinde bulunduğu durumdan kurtaracak yere ulaştırılmayan) kimse gibi midir hiç?» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyuruyor :v«Allâh, inananların dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre­denlerin dostları ise Tâğût'tur. Onları aydınlıktan karanlıklara sürük­ler. İşte onlar, ateş yaranıdır. Onlar orada temelli kalacaklardır.» (Ba­kara, 257), «Yüzükoyun sürünen mi daha doğru yoldadır, yoksa doğru yolda düpedüz yürüyen mi?» (Mülk, 22), «Bu iki zümrenin durumu kör ve sağır kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. İkisi bir olur rnu hiç? İbret almıyor musunuz hâlâ?» (Hûd, 24), «Kör ile gören bir değildir. Ve karanlıkla aydınlık da, gölgelik ile sıcaklık da, diriler ile Ölüler de bir değildir. Muhakkak ki, Allah dilediğine işittirir. Sen, kabir­lerde olanlara işittirecek değilsin. Sen, ancak bir uyarıcısın.» (Fâtır, 19 - 23) Bu husustaki âyetler pek çoktur. Burada nûr ve zulümât ile örnek verilmesinin münâsebet tarzı, bu sûrenin başındaki: «Karanlık­ları ve aydınlığı vareden...» (En'âm, 1) âyetinde geçmişti. Bazıları bu­radaki örnek ile, belirli iki kişinin kasdedildiğini sanmışlardır. Daha önce ölü olup ta Allah'ın dirilttiği ve insanlar içinde yürüyeceği bir nuru kendisine verdiği kişinin Ömer İbn el-Hattâb olduğu söylenmiştir. Bu kişinin Ammâr îbn Yâsir olduğu da söylenir. Karanlıklar içinde olup ta oradan çıkamayanın ise, Ebu Cehil Amr îbn Hişâm, —Allah ona la'net etsin— olduğu söylenmiştir. Doğru olan, bu âyetin genel olduğu ve her mü'min ile kâfirin âyetin hükmü içine girdiğidir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «İşte böyle, kâfirlere işledikleri (içinde bulundukları bil­gisizlik ve sapıklık Allah Teâlâ'nın bir takdiri, yüce hikmeti ile) süslü gösterilmiştir.» O'ndan başka İlâh da yoktur.[51]

 

123  — Ve böylece her kasabada oranın ileri gelenle­rini hîle yapan suçlular kıldık. Halbuki yalnız kendilerine hîle yaparlar da farkına varmazlar.

124  — Onlara bir âyet geldiği zaman; derler ki: Al­lah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe asla îmân etmeyiz. Allah, risâletini nereye vereceğini en iyi bilendir. Suç işleyenlere; yapageldikleri hilekârlık yüzün­den Allah katında bir horluk ve şiddetli bir azâb erişe­cektir.

 

Kasabanın İleri Gelen Suçluları

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed; nasıl senin kasabanın "büyüklerini suçlular, başkanlarını küfre ve Allah'ın yolundan çevirmeye, sana karşı gelmeye ve sana düşman olmaya çağıranlar kılmışsak; aynı şekilde senden önceki peygamberler de bunlarla imtihan edilmişlerdi. Ama sonunda güzel sonuç onların olmuştu. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Böylece Biz, her peygambere suç­lulardan bir düşman peyda ettik.» (Furkân, 31), «Bir şehri de helak etmek istediğimiz zaman; varlıklılarına emir veririz de orada fâsıklık yaparlar.» (İsrâ, 16). Bu âyetin anlamının şöyle olduğu da söylenmiş­tir : Biz onlara Allah'a itaat olan şeyler emretmiştik. Onlar buna mu­halefet ettiler de biz onları helak eyledik. Bu kısmın anlamının; biz onlara .takdirî bir emirle emretmiştik şeklinde olduğu da söylenmiştir. Nitekim Allah Teâlâ burada: «Orada hîle yapsınlar için...» buyur­muştur. «Oranın ileri gelenlerini suçlular kıldık.» âyeti hakkında İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der; Oranın şerlilerine hâkimiyyet, güç ve kuvvet verdik de isyan ettiler. Bunu yaptıklarında ise onları azâb ile helak eyledik. Mücâhid ve Katâde ise «İleri gelen­lerini suçlular kıldık.)) âyetinde zikredilenlerin; oranın büyükleri oldu­ğunu söylemişlerdir. Ben derim ki: Bu, Allah Teâlâ'nın : «Uyarıcı gön­derdiğimiz her kasabanın varlıklıları dediler ki: Biz, sizin gönderildi­ğiniz şeyi inkâr edenleriz. Ve dediler ki: Biz malca ve evlâdca daha çoğuz. Hem biz azâb edilecekler değiliz.» (Sebe\ 34 - 35) kavli gibidir. Başka bir âyette ise şöyle buyurmaktadır : «Senden önce de herhangi bir kasabaya bir uyarıcı gönderdiğimiz vakit; o kasabanın varlıklıları sadece dediler ki: Doğrusu biz, babalarımızı bir din üzerinde bulduk ve onların izlerinde gitmekteyiz.» (Zuhruf, 23). Buradaki hileden mak-sad; onların süslü söz ve işlerle sapıklığa çağırmalarıdır. Nitekim Allah Teâlâ Nuh kavminden haber vererek : «Büyük büyük düzenler kurdular (Nûh, 22) buyurmaktadır. Başka bir âyette ise şöyle buyurmak­tadır : «Bir görseydin; hani zâlimler, Rablarınm huzurunda dikilmiş­ler bir kısmı bir kısmına söz atıyordu. Güçsüz sayılanlar, büyüklük tas-layanlara diyorlardı ki: Siz olmasaydınız, biz muhakkak inananlardan olurduk. Büyüklük taslayanlar, güçsüz sayılanlara: Size hidâyet gel­dikten sonra biz mi sizi ondan çevirdik? diyorlardı. Güçsüz sayılanlar da büyüklük taslayanlara dediler ki; Hayır, gece ve gündüz (işiniz) hilekârlıktı. Hani siz, bizim Allah'a küfretmemizi ve O'na eşler koş­mamızı emrediyordunuz...» (Sebe', 31-33). İbn Ebu Hatim, babası ka­nalıyla Süfyân'ın şöyle dediğini nakleder : Kur'an'daki her hîle keli­mesi amel (iş) anlamınadır.

Allah Teâlâ: «Halbuki yalnız kendilerine hîle yaparlar da farkına varmazlar.» buyurmaktadır ki; onların bu hilelerinin, sapıttırdıkları Kimseleri saptırmalarının vebali, ancak yine kendilerine dönecektir. Ni­tekim başka âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır : «Gerçekten onlar; hem kendi yüklerini, hem de kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri yük­lenecekler.» (Ankebût, 13), «Bilgisizlikle baştan çıkardıklarının yükle­rini de sırtlarlar. Dikkat edin, yüklendikleri yük, ne kötüdür!» (Nahl, 25).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Onlara bir âyet geldiği zaman; derler ki: Allah'ın peygamberlerine verilen bize de verilmedikçe asla îmân etmeyiz.» Onlara bir âyet, bir burhan ve kesin bir hüccet geldiğinde .«Allah'ın peygamberlerine verilen (risâleti melekler peygamberlere ge­tirdikleri gibi bize de getirmedikçe) asla îmân etmeyiz.» derler. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Bizimle karşılaşmayı ummayanlar : Bize melekler indirilmeli değil miydi veya Rabbımızı gör­meli değil miydik? derler.» (Furkân, 21). Allah Teâlâ : «Allah, risâleti nereye vereceğini en iyi bilendir.» buyurmaktadır. O, risâleti nereye koyacağını, buna yaratıklarından kimin en uygun olduğunu en iyi bi­lendir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur : «Ve dediler ki: Bu Kur'an, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi? Yoksa Rabbmm rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?» (Zuhruf, 31-32). Bu sözleriyle onlar, şunu kastediyorlardı: Bu Kur'an onların gözlerin­de saygıdeğer, Mekke ile Tâif'den büyük bir kişiye inseydi ya. Çünkü onlar —Allah onları daha da çirkinleştirsin— azgınlık, çekememezlik, inâd ve büyüklenmeleri yüzünden Allah Rasûlü (s.a.) nü küçümseyip hor ve hakîr görüyorlardı. Nitekim başka âyetlerde de yine onlardan ltaber vererek Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «O küfredenler, seni gördükleri zaman alaya almaktan başka bir şey yapmazlar. Ve : Tanrı­larınızı diline dolayan bu mudur? derler. İşte Rahmân'm kitabını inkâr edenler onlardır.» (Enbiyâ, 36), «Seni gördükleri vakit; Bu mu Allah'ın gönderdiği elçi? diye alaya almaktan başka bir şey yapmazlar.» (Fur-kân, 41), «Andolsun ki; senden önce de peygamberle alay edilmişti. Onlarla eğlenenleri alaya aldıkları şey çepeçevre kuşatıverdi.» (En'âm, 10). Bununla birlikte Hz. Peygamberin üstünlüğünü, şerefini, nesebini, evinin ve terbiye edildiği yerin, menşe'inin temizliğini itiraf etmektey­diler. O kadar ki; kendisine vahy gelmeden önce kendi aralarında ona «el-Emîn» ismini vermişlerdi. Hattâ Rûm kralı Heraklius, kâfirlerin o sıradaki reîsi Ebu Süfyân'a Hz. Peygamber hakkında; içinizde onun nesebi nasıldır? diye sorduğunda Ebu Süfyân bunu itiraf etmiş ve: O, içimizde neseb sahibidir, demişti. Heraklius'un; bu söylediklerini söy­lemezden önce onu yalanla itham eder miydiniz? sorusuna ise, hayır cevabım vermişti. Bu hadîs uzundur. Rûm kralı böylece, Hz. Peygam­berin niteliklerinin iyiliğine ve doğruluğuna, peygamberliğine ve getir­diklerinin sıhhatine hükmetmişti.

îmâm Ahmed der ki: Bize Muhammed İbn Mus'ab'ın... Vasile İbn Eskâ* (r.a.) dan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : Allah Teâlâ İbrahim evlâdından İsmail'i, İsmâîl oğullarından, Ki-nâne oğullarını, Kinâne oğullarından Kureyş'i, Kureyş'ten Hâşim oğul­lanın ve Hâşim oğullarından da beni seçmiştir. Bu hadîsi Evzaî'den rivayetle sâdece Müslim tahrîc etmiştir. Bu Evzaî, Abdurrahmân İbn Amr olup Şam halkının imâmı idi. Buhârî'nin Sahîh'inde Bbu Hüreyre (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muştur : Âdemoğulları; batınları içinden, batın batın en hayırlılarından gönderildi. Nihayet içinde bulunduğum batından (nesilden) gönderil­miş oldum.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Nuaym'ın... Muttalib İbn Ebu Veraa'dan rivayetine göre; Abbâs, şöyle demiştir: İnsanların söyledik­lerinin bir kısmı Hz. Peygamber (s.a.) e ulaştı. O minbere çıkıp: Ben kimim? diye buyurdu. Sen, Allah'ın elçisisin, demeleri üzerine; şöyle buyurdu: Ben, Abdülmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed'im, Al­lah Teâlâ yaratıkları yaratmış ve beni yaratıklarının en hayırlısı içinde kılmıştır. Onları iki bölük yapmış, beni en hayırlı bölük içinde kılmış­tır. Kabileleri yaratmış ve beni en hayırlı kabile içinde kılmıştır. Onları evler yapmış ve beni evlerin en hayırlıları içinde kılmıştır. Ben, evi en hayırlı olanınız, nefsi en hayırlı olamnızım. Allah Rasûlü —Allah'ın salavât ve selâmı onun üzerine olsun— doğru söylemiştir. Hz. Âişe (R. Anhâ) den rivayet edilen bir hadîste, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Cibril, bana dedi ki: Yeryüzünün doğusunu batısını dolaş­tım, Muhammed'den daha üstün bir kişi bulamadım. Yeryüzünün do­ğusunu batısını dolaştım. Bir babanın oğullan olan Hâşim oğullarından daha üstününü bulamadım. Hadîsi, Hâkim ve Beyhakî rivayet et­miştir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Bekr'in... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Muhakkak ki, Allah Teâlâ kulların kalblerine baktı ve Muhammed (s.a.) in kalbini kulların kalblerinin en hayırlısı bularak onu kendi nefsi için seçti ve risâletini onunla gön­derdi. Muhammed (s.a.) in kalbinden sonra kulların kalblerine baktı ve onun ashabının kaJblerini, kulların kalblerinin en hayırlısı bularak on­ları dini üzere çarpışan peygamberinin vezirleri yaptı. Müslümanların güzel gördükleri şey, Allah katında da güzeldir. Kötü gördükleri ise, Allah katında da kötüdür.

İmâm Ahmed der ki: Bize Şücâ İbn el-Velîd'in... Selmân'dan ri-vâyetinde,'o şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) bana: Ey Selmân, ba­na kızma, böyle yaparsan dininden kopmuş olursun, buyurdular. Ben : Ey Allah'ın elçisi, Allah bize seninle hidâyet vermişken, ben nasıl olur da sana buğz ederim? dedim. Arab'a kızarsın da böylece bana kızmış olursun, buyurdular.

İbn Ebu Hatim, bu âyetin tefsirinde şöyle der: Muhammed İbn Mansûr kanalıyla... Abdullah İbn Ebu Hüseyn'den nakledildiğine göre; o, şöyle demiş : Bir adam İbn Abbâs'ı mescidin kapısından girerken görmüş ve ona baktığında onu güzel bulmuştu. Bu kimdir? diye sordu­ğunda; Allah Rasûlü (s.a.) nün amcası oğlu İbn Abbâs'tır, denilince o da: «Allah, risâletini nereye vereceğini en iyi bilendir.» demiş. *

Allah Teâlâ'nın : «Suç işleyenlere, yapageldikleri hilekârlık yüzün­den Allah katında bir horluk ve şiddetli bir azâb erişecektir.» kavli Allah Teâlâ'dan şiddetli bir vaid ve peygamberlerine tâbi olmaktan, onların getirdiklerine boyun eğmekten büyüklenenlere kuvvetli bir tehdîddir. Kıyamet günü Allah'ın huzurunda onlara devamlı bir horluk ve zillet erişecektir. Onlar büyüklendikleri için Allah Teâlâ onlara bu zilleti vermiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur : «Bana kulluk etmeyi büyüklüklerine yediremiyenler hor ve hakir olarak cehenneme gireceklerdir.» (Ğâfir, 60). Allah Teâlâ : «Yapageldikleri hilekârlık yü­zünden şiddetli bir azâb erişecektir.» buyurur ki; hile, genellikle gizli olduğundan dolayı, buna tâm uygun bir ceza olarak şiddetli azâb ile mukabele göreceklerdir. Allah Teâlâ hiç kimseye asla zulmetmez. Nite­kim bir âyette : «O günde ki; sırlar yoklanıp meydana çıkarılacaktır.» (Tank, 9) buyuruyor ki, bütün gizlilikler ve kapalı şeylerle gönüller o gün açığa vurulacaktır. Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurur: Kıyamet günü her bir zâlimin ar­kasına bir bayrak dikilerek: Bu falan oğlu falanın zulmüdür, denile­cek. Bundaki hikmet şudur : Zulüm gizli olup insanlar ona muttali olmayınca, kıyamet günü yaptığına karşılık sahibi aleyhine yazılı bir bayrak haline gelecektir.[52]

 

125 — Allah; kimi hidâyete erdirmek isterse; onun kalbini İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse; onu da göğe yükseliyormuş gibi kalbini daraltır, sıkar. Allah; îmân etmeyenlerin üstüne, işte böylece murdarlık çökertir.

 

Göğsü Açılıp Daraltılanlar

 

Allah Teâlâ: «Allah kimi hidâyete erdirmek istense; onun kalbini İslâm'a açar. (Bunu ona kolaylaştırır, ve ona bir istek verir.)» buyu­ruyor ki bu, hayrın alâmetidir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle bu­yurur : «Allah'ın; gönlünü İslâm'a açtığı kimse, Rabbı katından (ge­len) bir nûr üzeredir.» (Zümer, 22), «Allah size îmânı sevdirmiş ve onu kalblerinize zînet yapmış. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin göster­miştir. Rüşdünü bulanlar, işte onlardır. (Huqurât, 7). «Allah; kimi hi­dâyete erdirmek isterse, onun kalbini İslâm'a açar.» âyeti hakkında tbn Aıbbâs şöyle der: Onun kalbini tevhîd ve ona îmân için genişletir. Ebu Mâlik ve birçokları da böyle söylemiş olup bu, açıktır.

Abdürrezzâk'ın Sevrî kanalıyla... Ebu Ca'fer'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber (s.a.) e : İnananların hangisi en akıl­lıdır? diye soruldu. Ölümü en çok anan ve ondan sonrası için hazırlığı en fazla olan, buyurdular. Hz. Peygamber (s.a.) e : «Allah kimi hidâ­yete erdirmek isterse; onun kalbini İslâm'a açar.» âyetini sorup dediler ki: Ey Allah'ın elçisi, onun kalbini nasıl açar? Allah Rasûlü : Bir nur­dur ki, ona bırakılır ve böylece kalbi ona açılır, genişler, /buyurdular. Kendisiyle bilinebilecek bir emaresi var mıdır? diye sordular. Allah Rasûlü şöyle buyurdu: Ebediyyet yurduna dönüş; gurur yurdundan uzaklaşma, ölümle buluşmadan Önce ölüm için hazırlık yapmak.

Bu hadîs, bir çok kanallardan ve birbirini güçlendirir mâhiyyetteki nakiller ile mürsel ve muttasıl olarak rivayet edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ: «Kimi de saptırmak isterse; onun kalbini daraltıp, sıkar.» buyuruyor. Müdlec kabilesinden ve çöl halkından olan »bedevi­lerden birisi, Ömer İbn el-Hattâb (r.a.) a sordu: «el-Haree nedir?» Ömer : «O, ağaçlar içinde öyle bir ağaçtır ki; ona ne bir ehlî hayvan, ne bir vahşî hayvan ve ne de başka bir şey ulaşamaz, dedi. Ve şöyle ilâve etti: İşte münafığın kalbi de böyledir. Ona hayırdan hiçbir şey ulaşa­maz. İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: Allah Teâlâ İslam'ı ona dar kılar, halbuki İslâm geniştir. Allah Teâlâ : «Allah, dinde size zorluk kıl-mamıştır.» (Hacc, 78) buyuruyor ki; İslâm hususunda size bir darlık yaratmamıştır. Mücâhid ve Süddî bu âyetteki kelime­lerini : Şüphe edici olaraJk açıklamışlardır. Atâ el-Horasânî ise bu keli­meleri; onda hayır için nüfuz edecek bir yer, delik yoktur, şeklinde açıklamıştır. İbn Cüreyc'den naklen İbn el-Mübârek de bu kimselerin kalblerinin «Allah'tan başka ilâh yoktur.» kelimelerine dar ve sıkı kı­lındığını, 'böylece bu kelimelerin onun kalbine giremeyeceğini ve o ki­şilerin bunun şiddet ve zorluğundan dolayı göğe yükseliyormuş gibi ola­cağını söylemiştir.

Süddî ise, «Göğe yükseliyormuş gibi» olmasının o kişinin göğsünün darlığından dolayı olduğunu söylemiştir. Atâ el-Horasânî de : «Göğe yükseliyormuş gibi...» âyeti hakkında şöyle der: Bu kişinin benzeri, göğe yükselmeye güç yetiremeyenin misâli gibidir. İkrime kanalıyla İbn Abbâs'tan rivayetle «Göğe yükseliyormuş gibi...» âyeti hakkında Hakem İbn Ebân şöyle der: Nasıl âdemoğlu göğe ulaşmaya güç yeti-remiyorsa; tevhîd ve îmân da o kişinin kalbine girmeye güç yetirenıez ki, Allah Teâlâ bunları onun kalbine soksun. Evzaî ise bu âyet hakkında şöyle der: Allah Te&l&'nın göğsünü daralttığı kişi; müslüman olmaya nasıl güç yetirebilir?

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bu; îmân kendisine ulaşmasın diye, Allah'ın kalbini şiddetle daralttığı kâfirin kalbi için verdiği bir örnektir. Onun îmânı kabulden yüzçevirmesi; imtina' etmesi ve îmânın ona ulaşmasına engel olan kalbinin darlığının misâli, onun göğe yük­selmekten imtina' etmesi, bundan âciz olmasıdır. Zîrâ bu; onun gücü, kuvveti dâiresinde değildir.

Allah Teâlâ: «Allah, îmân etmeyenlerin üstüne işte böylece mur­darlık çökertir.» buyuruyor. Allah Teâlâ nasıl ki, sapıttınlmasını dile­diği kişinin kalbini daraltırsa; aynı şekilde böyle kişinin, Allah- ve Ra-sûlüne îmân etmemekte direnen benzerlerinin üzerine şeytânı musallat eder. Şeytân da onu kandırıp Allah'ın yolundan çevirir. İbn Abbâs'tan ri­vayetle İbn Ebu Talha şeytân olduğunu söyler. Mücâhid ise bunun; kendisinde hayır bulunmayan her şey, olduğunu söylemiştir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de azâb anlamına geldiğini söyle­miştir.[53]

 

İzahı

 

Bu âyet-i kerîme; fıtratım şirk ile bozan, ruhunu kibir ve hased ile kirleten, insanları îmânın davetinden alıkoyan, kötülüklere bulan­mış olan ve İslâm'ı kabule yanaşmayan kâfirlerin vasfından ibarettir. Hak ile bâtılın açığa çıkmasına özen göstermeyen, bir şeye davet edil­diği zaman büyüklenen ve hased ederi, kişinin başkalarına tâbi olma­sını engelleyen, kötülüklerle kendini meşgul eden küfür erbabının vas­fından ibarettir. Bu gibi kimseler, başkalarına uymaktansa kendilerini önderliğe daha lâyık görürler. Küfür; düşünce serbestisini ve körce, sağırca taklîdden uzaklaşıp sağlam bir bakışla araştırmayı Önler. Kı­sacası topluma karşı çıkmak konusunda, irâde za'fından ibaret olan hâkimiyyet özgürlüğünü kişinin elinden alır. Böyle bir kişiye ilâhî da­vet sunulduğunda, göğsünde bir ağrı ve sıkıntı hisseder. Şiddetli bir rahatsızlık duyar. Bu ifâde, sıkıntının pekiştirilmesi sadedinde ve bu anlamda vârid olmuştur. (...) Kısacası o, göğsünün aşın derecede sı­kıştığım, kalbinin kendisine fısıldadığı şekilde taklîdden uzaklaşmayı gerektiren yeni bir şeyi kabule elverişli bir düşünce yapısına sâhib ol­madığını görür. Veya kendini 'önderliğe ve başkanlığa daha uygun gör­mesi hasebiyle bir başkasına bağlanıp tâbi olmayı, kendi kıskançlığıyla çelişen böbürlenmesini sarsan neden olarak görür. Bu durumda onun yapılan çağrıya icabet etmeyişi, hor görmesi ve acizlik duyması nede­niyle bir şeye ulaşmak için gökyüzüne tırmanmaktan âcia olduğunu hissetmesi gibidir. Veya derece derece gökyüzüne yükselme külfetin-deki acizliğinin benzeridir. Göğe çıkma ta'bîri, güç yetirilemeyen veya güç yetirilemeyecek kadar nefse ağır gelen işler için verilen bir örnektir.

Ey okuyucu; iyi bil ki: Bu âyet-i kerîme Kaderiyye, Cebriyye, Mu'-tezile ve Eş'arî'ler gibi kelâm ehlinin üzerinde mücâdele ettikleri en önemli tartışma konularından birini bahis konusu etmektedir. Allah tarafından daha önce vârid olan bir takdir ve hikmetli kanunlara da­yanan bir nizâm çerçevesinde mahlûkâtm yaratılmış olduğunu inkâr eden Kaderiyye der ki: Bu âyet-i kerîme çok açık olarak belirtiyor ki; Allah Teâlâ bir kulun hidâyete ermesini isterse, onun göğsünde İslâm'a karşı bir inşirah yaratır. Binâenaleyh o kişinin İslâm'ı kabul etmesi, Allah'ın yaratmasıyla olur. Bu yaratma, Önceden mevcûd olan bir tak-dîr uyarınca olmayıp düzensiz ve yeniden var olan bir yaratmadır. Kaderiyye'nin cebrî olanları derler ki: Mes'ele böyle olunca, kişinin müslü-man olması onun irâdesi, ihtiyarı ve kazanmasıyla değil, yalnızca Allah'­ın fiili iledir. Eş'arîler'den bir kısmı da derler ki: Bu konu kişinin kendi kazancı ile gerçekleşir ve ona nisbet edilir, fakat yaratma, Allah tarafın-dandır. Kişinin bu yaratmada bir etkisi yoktur. Her iki sözün özü birdir. Ve onlar derler ki: Tıpkı bunun gibi Allah Teâlâ kimi sapıklığa düşür­mek isterse, onun göğsünde bir sıkıntı ve darlık yaratır ve bu da onun îmâna girmesini önleyen küfürde dikilip kalmasını sağlayan bir neden olur. Mu'tezile ise âyet-i kerîme'yi kendi mezhefoleri doğrultusunda yo­rumlara götürürler ve derler ki: Kişinin îmânı da, küfrü de kendi bağım sız fiilinin sonucudur. Bir kısmı derler ki: îmân ve küfür mü'mini âhi-rette cennet yoluna, kâfiri de sapıklık yoluna götüren özel bir sebebtir... Bu konularda seçtkin görüş sahiplerinin ihtilâfa düşmelerinin sebebi; ken di görüşlerini sağlam esâslar olarak kabul edip Allah'ın kitabında yer alan nasslan ve Rasûlullah'ın sünnetinde vârid olan haberleri kendi görüşlerine göre yorumlayıp, mezheblerini takviye etmeye çalışmala­rıdır. Kendilerine muhalif olan düşmanlarının mezheblerini de ibtâle gayret etmelerindendir. Onlar, bu mezheblerin dayandığı kaidelerle il­gili her âyeti, başlı başına ve tek bir âyet olarak ele almakta ve bu fco-.nuyla ilgili diğer âyetlere dikkat etmemektedirler. Halbuki böyle yap­mış olsalar kitabın bütünüyle amel etmiş ve tamâmına inanmış olur­lardı. Her inancı veya her meseleyi topluca ele alan akıl sahiplerine gerçekler çok açık olarak belirir. Allah'ın kitabında hiçbir ihtilaflı nokta bulunmadığı ortaya çıkar. Çünkü «eğer o, Allah'tan başkasının katından olmuş olsaydı, onda pek çok ihtilâflar bulurlardı.» Allah'ın kitabı, Allah Teâlâ'nm herşeyi bir kader ile yarattığım ve önceden bir plan olmaksızın âni yaratmayla yaratmadığını belirtir. Keza Allah'ın kitabında; herşeyin ilâhî irâde ve meşiyyete bağlı olduğu ve Allah'ın meşiyyetinin nizâm ve takdiri gerektiren hikmetiyle beraber bulun­duğu, Allah'ın irâdesinin her türlü tutarsızlık, çelişki, manasızlık ve zor­lamadan münezzeh olduğu belirtilir. Yine Allah'ın kitabında; mükellef olan kulun îmânının kendi fiili ve seçmesi ile meydana geldiğini ve onun irâde ve seçmesini yaratanın Allah Teâlâ olduğu, böylece kulun fiil ve kazancının Allah'ın yaratma ve meşiyyetine aykırı olmadığı gibi, Al­lah'tan müstağni olarak, onun yardım ve desteğinden uzak olarak, bağımsız meydana gelmediği ifâde edilir. Her an Allah'ın inayetinin üzerinde olması hasebiyle; Allah'ın kulu amelinin yaratanı kıldığı dahi söylenir. Binâenaleyh her iki fiil arasındaki fark büyüktür. Ancak vah­yin nasslannm birleştirilmesi ile Allah'ın yaratıklar üzerindeki eşsiz hücceti aşikâr olur.

Tevfîk, Allah'a hâs özel bir inayettir. Allah onu, kullarından bir kısmına lütfeder. Allah Teâlâ risâleti nereye vereceğini nasıl en iyi bilirse; tevfîkini de nereye vereceğini en iyi bilendir. Allah Teâlâ, lüt­fettiği kişilere; kendi kazançları sonucunda ihsan ettiği gibi, bundan ayrı olarak onun için dilediği hayır ve maslahatı da lütfeder. Ve böy­lece o kişide, hem kendi payı ve çalışması ve hem de ilâhî tevfîk bir­leşir. Mahcûbiyyet de bunun tersinedir. Veya tevfîkin yok olması de­mektir. Bu sübjektif bir durumdur. Allah, horladığı kuluna asla zulmet­mez. Bazı şey, menfî olarak yorumlanır ama gerçekte o şeyin hakikati müsbet olur. Bazı şeyler de müsbet olarak yorumlanır da, gerçekte o şeyin hakikati menfî olur. Muhakkik İbn el-Kayyım; ilâhî tevfîkle, zil­leti açıklarken Medâric es-Salikîn isimli eserinde şöyle der: Allah'ı bi­len arifler, şu konuda icmâ' etmişlerdir: Tevfîk Allah'ın seni nefsine havale etmemesidir. Mahcubiyet ise, Allah'ın seni nefsinle başbaşa bı­rakmasıdır. Bu, öze âit olan ta'rîf olup, burada bizim söylediğimiz anlam açık olarak görülmektedir. Seni nefsine havale etmemesi demek; Allah'ın sana bütün kudretinin üstünde bir nimet lütfetmesi ve irâde­nin yöneldiği şeyin ötesinde nefsin için bilmediğin hayırları vermesidir. Senin gücünün dâhilinde bulunmayan, tek basma kendi çabanla ula­şamayacağın, bir kısmı kendi nefsine âit, bir kısmı da dışa âit olan hayırlara erdirerek başarabileceğin iyilikleri sana lutfetmesidir. Bu, tevfîkin müsbet mânâsıdır. «Mahcûbiyyet ise, Allah'ın. seni nefsinle başbaşa bırakmasıdır,» sözünün anlamı; senin, kazancınla elde edebi­leceğin konularda özel inayeti ile sana birşey lütfetmemesi ve gücünün ulaşamayacağı şeyleri sana vermemesi, böylece seni hayırdan ancak bildiğin ve sebeblerini araştırdığın takdirde gücünün yeteceği miktara muvaffak kılmasıdır. Senin gücün bildiğin herşeyde, hayır olduğu nok­tasına ulaşamaz. Çünkü senin bilgin, hayır olan herşeyi kuşatıcı dere­cede değildir. Sen, birçok şeyi bilmezsin. Çünkü sana ilimden çok az şey verilmiştir. Biz çoğunlukla cehaleti bilgi, kötülüğü hayır sanırız.[54]

 

126  — Ve işte budur Rabbinm dosdoğru yolu. Ger­çekten Biz, âyetleri, aklını başına alıp düşünen bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.

127  — Rabları katında selâmet yurdu onlara aittir, îşledikerinden ötürü Allah onların dostudur.

 

Selâmet Yurdu

 

Allah'ın yolundan sapan ve insanları bu yoldan çevirip alıkoyanla­rın yolu zikredildikten sonra, peygamberin kendisiyle gönderdiği en şerefli hidâyet ve hak dine işaretle «Ve işte budur Rabbımn dosdoğru yolu.» buyuruluyor. Ey Muhammed; Kur'an'ı vahyetmek suretiyle, sa­na' gönderdiğimiz bu din; Allah'ın dosdoğru yoludur. Nitekim Haris kanalıyla Ali'den Kur'an'ın sıfatına dâir rivayet edilen bir hadîste şöyle Duyurulur: O, Allah'ın dosdoğru yoludur. Allah'ın sapasağlam ipidir. O, hikmetli bir zikirdir. Hadîsi uzun şekliyle Ahmed ve Tirmizî rivayet ederler. Allah Teâlâ : «Gerçekten Biz, âyetleri aklını başına alıp düşü­nen (kendisinde bir anlayış ve kavrayış olup ta Allah ve Rasûlünden bunları anlayan) bir kavim için uzun uzadıya açıkladık.» buyuruyor. «Rabları katında (kıyamet günü) selâmet yurdu1 (olan cennet) onlara aittir.» Allah Teâlâ burada, cenneti selâmet yurdu olarak nitelemiştir. Nasıl ki onlar, dosdoğru yola girmek ve peygamberlerin izini, yolunu ta'kîb etmekle selâmete ermişler ve eğriliklerin âfetlerindn kurtulmuş-larsa; aynı şekilde selâmet yurduna ulaştırılacaklardır. «İşlediklerinden ötürü Allah onların dostu (koruyucusu), yardımcısı ve destekleyicisi-dir.» Salih amellerinin bir karşılığı olarak onları sever, nimet ve keremi ile onları cennetle mükâfatlandırır.[55]

 

İzahı

 

Cehennem ethli hakkındaki azâblar, bilinmeyen ilâhî meşiyyet sı­nırı ile sınırlıdır. Cennet ise bunun hilâfmadır. Bu husus aşağıda gele­cektir. Bazı insanların cehennemden çıkarılacağına dâir söylenenler herkes için caiz midir değil midir? Âyette şakiler olarak ifâde edilenler kâfirler midir, cehenneme girenler midir, yoksa mü'minlerden isyan edenler midir? Bu son meselede düşünenlerin zihnine ilk gelen sözler bunlardır. Nitekim Muhakkiklerden bazıları böyle demişlerdir. îbn Ab-bâs'tan nakledildiğine göre; bu âyet, şefaat edilerek cehennemden çı­karılmış olan büyük günâh işlemiş kimselere hâstır. Ve bundan istisna olarak, Allah dilediği bazı kimseleri cehennemde, dilediği, bazı kimse­leri de cennette devamlı kılacaktır. Hâlid İbn Mâdan ise; istisna edi­lenlerin, kıble ve tevhîd £hli olduğunu söylemiştir. Dahhâk'tan da böyle nakledilir. Katâde ise, der ki: Cehennemden bir topluluk çıkacaktır. Ancak biz Harûrâ halkının, yani büyük günâh işleyenlerin ebedî olarak cehennemde kalacaklarını söyleyen haricîlerin dediğini demiyoruz. îbn Abbâs'tan nakledilen bir rivayette; Allah; istisna ettiği kimseleri ye-memesini cehenneme emreder, denilir. Süddî ise der ki: Medenî âyetler cehennemde sürekli kalacakları belirttiğine göre bu âyet mensûhtur. (...) İmâm Tahâvî'nin Akide kitabının şerhinde bu konuda uzun ma'-lûmât vardır. Ancak Şârih bu bilgilerden sonra şöyle der: Yedincisi; sünnette vârid olduğu şekilde Allah Teâlâ dilediklerini cehennemden çıkarır. Sonra dilediklerini orada ibkâ edip, sonra cehennemi dilediği miktar devam ettirir ve arkasından' yokeder. Çünkü Allah Teâlâ cehen­nemin sona ereceği bir müddet bulunduğunu belirtmiştir. Sekizincisi; sünnette vârid olduğu gibi Allah Teâlâ cehennemden dilediklerini çı­karır. Orada kâfirleri .bırakır. Kâfirlerin oradaki kalışı, bitmez tüken­mez süredir. Şeyh Tahâvî'nin de belirttiği gibi, bu iki sözün dışındaki sözlerin hepsinin bâtıl olduğu açıktır. Bu iki söz, sünnet ehlinin görüşü­dür. Onun deliline bakılabilir.

(...................)

Ben derim ki: Cehennemin ebediyyeti ve sonsuzluğu ile, bunun aksine olan görüşlerin hepsi bu rivayetler üzerine dayanmıştır. Ceh-miyy'nin dediği gibi, yok olup gideceğini ve azabının biteceğini, ya da Muhyiddîn tbn el-Arâbî ve Abdülkerîm el-Cîlî gibi sûiîlerin söylediği gibi, azabın son bulup nimet haline dönüşeceği konusundaki görüşler de bunun içerisindedir. (...)

Cehennemin sürekliliğiyle ebediyyeti konusunda Şeyh'ül-tslâm İbn Teymiyye der ki: Bu konuda selef ve haleften bilinen yedi görüş vardır:

1- Cehenneme giren, oradan ebediyyen çıkmayacaktır. Hattâ oraya giren herkes ebediyyen oradan çıkamaz. Allah'ın izni ile sürekli orada kalır. Hâricilerin ve Mu'tezilîlerin görüşü budur.

2- Cehennem ehline bir süre azâb edilir, sonra azâb onların aleyhine döner ve ateş olma tabiatı üzerlerinde kalır ve tabiatlarına uygun olduğu için cehennemde kalmaktan zevk duyarlar. Vahdet-i vücûdculann önderi olan İbn Arabî et-Tâî'nin görüşü budur. (...)

3- Bir kısmı da derler ki: Cehennem ehli; belirli bir süreye kadar azâb edilirler, sonra cehennemden çıkarılırlar ve bunların yerine bir başka topluluk gelir. Bu görüşü yahûdîler Hz. Peygamber'e anlat­mışlar, Hz. Peygamber bu konuda onları yalanlamıştır. Nitekim Allah Teâlâ da Kur'an-ı Kerîm'inde onlann yalanlarını belirtmiştir.  (...)

4- Bir kısmı da derler ki: Cehennem ehli oradan çıkar. Ancak cehennem olduğu gibi, ateş olarak kalır kimse orada azâb görmez, tbn Teymiyye'nin  anlatıp  reddettiği  bu   görüşü  Kur'an  ve  sünnet  te reddeder.

5- Bazıları da derler ki: Cehennem kendiliğinden yok olur. Çün­kü cehennem, önce yokken sonra var edilmiştir. Sonradan varedilmiş olan şeyin, ebedî olarak bakî kalması muhaldir. Cehm İbn Safvân ve taraftarlarının görüşü budur. Onlara göre bu hususta cennetle cehen­nem arasında fark yoktur.

6- Bazıları da derler ki: Cehennem ehlinin hayatı ve hareketleri son bulur ve onların hepsi hareketsiz katı maddeler haline dönüşürler, hiçbir acı hissetmezler. Mu'tezile'nin imâmı olan Ebu'l-Hüzeyl el-Allâf bu görüşünü sonsuz sürece meydana gelmelerin imkânsız olduğu fikrine dayandırır. Ona göre, bu hükümde cennetle cehennem eşittir.

7- Bazıları da derler ki: Cehennemi, yaratıcısı olan Allah Te-bâreke ve Teâlâ yokeder. Çünkü Allah Teâlâ, cehennem için bir müddet halketmiştir ve bu müddet bitince, o da yok olur, azabı ortadan kalkar. İbn Teymiyye der ki: Bu görüş Ömer, İbn Mes'ûd, Ebu Hüreyre, Ebu Saîd ve diğerlerinden nakledilmiştir. (...)

Cehennemin devam edeceğini kabul edenler ise bu konuda altı görüş zikrederler:

1- Cehennem devam edecektir. İnsanlardan çoğunluk bu konuda sahabe ve tabiîn arasında icmâ' bulunduğunu, ihtilâf edilmediğini, öy­leyse ihtilâfın sonradan ortaya çıktığım ve bid'at ehlinin sözü olduğunu söylerler.

2- Kur'an;  cehennemin devam edeceğine dâir kesin delillerle bilgi vermiştir. Allah Teâlâ kendisinin azabının sürekli olduğunu, ce­hennemliklerin  üzerinden  azabının  eksilmeyeceğini,  onların  azabını yalnızca artıracağını, cehennemliklerin orada ebediyyen kalacaklarım, cehennemden çıkamayacaklarım, cehennemden  çıkarılmayacaklarını, Allah'ın cenneti kâfirlere haram kıldığını, deve iğnenin deliğinden ge­çinceye kadar cehennemliklerin cennete giremeyeceklerini, onların hak­kında ölümden başka karâr verilmeyeceğini ve azâblannın da hafîfle-tilmeyeceğini, cehennem azabının sürekli ve gerekli olduğunu âyetlerle ifâde etmiştir. Bu âyetler, cehennemin devanı ettiğini ve sürekliliğini ifâde eden kesin delillerdir.

3- Yaygın olan sünnetler; kalbinde zerre kadar îmân bulunan ki­şinin cehennemden çıkacağını, kâfirlerin ise çıkmayacağını haber ver­mektedir. Şefâatla ilgili hadîs te baştan sona kadar tevhîd ehli isyankâr­ların cehennemden çıkacaklarını sarahaten belirtmektedir. Bu, tevhîd ehli âsîlere hâs bir hükümdür. Şayet kâfirler de cehennemden çıkmış olsalardı onlar da muvahhidler durumuna gelirlerdi ki bu takdirde ce­hennemden çıkma hususu îmân ehline tahsis edilmiş olmazdı.

4- Rasûlullah (s.a.) bize, muayyen nakle hacet kalmaksızın dini­mizin zarurî olan noktalarını öğretmiş ve belletmiştir. Biz, onun dilin­den cennetin son bulmayacağım ve devam edeceğini öğrenmiş bulu­nuyoruz.

5- Selef ve sünnet ehlinin inancı; çok açık olarak cennet ve ce­hennemin yaratılmış olduklarını, bunların yok olmayacaklarını ve de­vam edeceklerini belirtmektedir. Bunların yok olmalarını söyleyenler; sâdece bid'at ehli kimselerdir.

6- Akıl; kâfirlerin sürekli olarak cehennemde kalmalarını ge­rektirir[56]

 

128 — O gün, onların hepsini toplar. Ey cin toplu­luğu; insanlardan bir çoğunu yoldan çıkardınız ha? On­ların dostları olan insanlar da diyecek ki: Rabbımız, ki­mimiz kimimizden faydalandık. Ve bizi takdir ettiğin ecs-limize ulaştık. Buyurur ki: Allah'ın diledikleri müstesna, devamlı kalmak üzere duracağınız yer ateştir. Muhakkak ki Rabbm Hakîm'dir, Alîm'dir.

 

Cin ve İnsanların Toplandığı Gün

 

Allah Teâîâ ey Muhammed, onlara anlatıp hatırlatacaklarında «Allah'ın, onların hepsini toplayacağı günü» de an buyuruyor ki; bura­da cinler ve dünyada iken onlara ibâdet eden, onlara sığınıp itaat eden, aldatmak üzere kiminin kimine süslü sözler fısıldadığı insanlardan dostları kasdediliyor. Sonra Allah Teâlâ onlara şöyle buyuruyor: «Ey cin topluluğu; insanlardan bir çoğunu yoldan çıkardınız ha?» Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır : «Ey Âdemoğullan; Ben size : Şeytâna tapmayın. O, muhakkak ki, sizin apaçık bir düşmanı-nızdır, diye ahdetmedim mi? Ve : Bana kulluk edesiniz, işte bu dosdoğru yoldur, diye. Andolsun ki, o sizden birçok nesilleri saptırmıştır. Hâlâ aklınızı başınıza almaz mısınız?» (Yâsîn, 60-62). «Ey cin topluluğu; insanlardan birçoğunu yoldan çıkardınız ha?» âyeti hakkında İbn Ab-bâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der : Onlardan bir çoğunu saptırdınız, demektir. Mücâhid, Hasan ve Katâde de böyle söylemiş­lerdir.

Allah Teâlâ : «Onların dostları olan insanlar da diyecek ki: Rab-bımız, kimimiz kimimizden faydalandık.» buyuruyor. Cinlerin dostları olan insanlar, Allah Teâlâ'nm bu sorusuna şöyle cevab vereceklerdir. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Hasan'dan rivayetine göre; o, bu âyet hakkında şöyle demiştir : Rabbınız, kıyamet günü cehennem halkını çok bulacak (veya çoğaltacak). Onların dostları olan insanlar: «Rabbımız, kimimiz, kimimizden faydalandık.» diyecekler. Hasan der ki: Kiminin kimisinden faydalanması; cinnin emretmiş ve insanın da yapmış olmasından başka bir şey değildir. Muhammed İbn Kâ'b ise, «Rabbımız, kimimiz kimimizden faydalandık.)) âyeti hakkında; dün­yadaki dostluktur, demiştir. İbn Cüreyc de şöyle diyor : Câhiliye dev­rinde kişi, bir yere iner (müsâfir olur) ve; bu vadinin büyüğüne sığı­nırım, derdi. İşte onların birbirlerinden faydalanmaları budur ve kıya­met günü bundan dolayı özür dileyeceklerdir. Cinlerin —zikredildiğine göre— insanlardan faydalanmasına gelince : Bu, cinlerin insanlardan elde etmiş oldukları, onların kendilerini büyütmeleri ve kendilerine sı­ğınmalarıdır. Böylece onlar : İnsanlara ve cinlere efendi olduk, diye­ceklerdir. «Ve bize takdir ettiğin ecelimize ulaştık.» âyetinde Süddî ölü­mün 'kasdedildiğini söylemiştir. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Allah'ın diledikleri müstesna, devamlı kalmak üzere sizin (ve dostlarınızın) du­racağı yer ateştir.» Âyetteki «Allah'ın diledikleri müstesna.» kısmındaki istisna anlamının, berzâh'a âit olduğu bazılarınca söylenmiştir. Diğer bazıları ise bunun, dünyaya râci' olduğunu söylerler. Bundan başka gö­rüşler de ileri sürülmüştür ki; bunlar Hûd süresindeki: «Gökler ve yer durdukça orada temelli kalacaklardır. Rabbmın dilediği müddet başka. Muhakkak ki Rabbm dilediğini yapandır.» (Hûd, 107) âyetinin tefsi­rinde anlatılacaktır.

Bu âyetin tefsirinde İbn Cerîr ve îbn Ebu Hatim, —Leys'in kâtibi— Abdullah İbn Salih kanalıyla... İbn Abbâs'ın şöyle dediğini rivayet ederler : «Allah'ın diledikleri müstesna, devamlı kalmak üzere dura­cağınız yer ateştir. Muhakkak ki Rabbın; Hakîm'dir, Alîm'dir.» Bu öyle bir âyettir ki; hiç kimsenin bu âyetle Allah Teâlâ üzerine yaratık­ları hakkında hüküm verip onları cennete ve ateşe indirmesi (yaraş­maz, gerekmez).[57]

 

129 — tşte böylece zâlimlerden kimini kimine kazan­dıklarından ötürü musallat ederiz.

 

Katâde'den rivayetle Saîd; bu âyetin tefsirinde şöyle der: Allah Tealâ insanlara amelleri ile dostlar kazandırır. İnanan, nerede ve nasıl olursa olsun, inananın dostudur. îmân ne temenni ne de süslenmedir. Katade'nin bu sözünü İbn Cerîr de tercih etmiştir, «tşte böylece zâlim­lerden kimini kimine musallat ederiz.» âyetinin tefsirinde yine Katâde'-den rivayetle Ma'mer şöyle der: Ateşte (cehennemde) kimisi kimisine tâbi olur. Mâlik İbn Dînâr da şöyle diyor: Zebur'da şöyle okudum: «Ben, münafıklardan münafıklarla intikam alırım, sonra da bütün mü­nafıklardan intikam alırım.» Bu, Allah'ın kitabındaki «İşte böylece zâ­limlerden kimini kimine musallat ederiz.» buyruğunun aynıdır. Abdur-rahmân İbn Zeyd îbn Eşlem ise «İşte böylece zâlimlerden kimini kimine musallat ederiz.» âyetinde; cinlerin zâlimleri ile, insanların zâlimleri­nin kasdedildiğini söyleyip : «Rahmân'ı anmaya göz yumana yanından ayrılmayacak bir şeytânı arkadaş veririz.» (Zuhruf, 36) âyetini oku­muş ve: Cinlerin zâlimlerini, insanların zâlimleri üzerine musallat kı­larız, demiştir. Hafız İbn Asâkîr, Abdülbâkî İbn Ahmed'in hal tercüme­sinde Saîd İbn Abdülcebbâr kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan merfû' olarak rivayet ediyor ki Rasûlullah (s.a.) ; Kim bir zâlime yardımcı olursa Allah Teâlâ onu, onun üzerine musallat kılar, buyurmuştur. Ancak bu, gaıâb bir hadîstir.

Âyet-i kerîme'nin anlamı şöyledir: Hüsrana uğratılmış bu insan­ların başına nasıl onları azdıran cinler grubunu musallat kılmışsak; zâ­limlere de aynısını yapar ve kimini kimine musallat ederiz. Kimini kimt ile helak ederiz ve zulümleri ile azgınlıklarının bir karşılığı olarak, ki­minden kimi ile intikam alırız.[58]

 

130 — Ey cin ve insan topluluğu; içinizden size âyet­lerimi anlatan, bu gününüzün gelip çatmasından sizi uya­ran peygamberler gelmedi mi? Derler ki: Ey Rabbımız, kendi hakkımızda şahidiz. Dünya hayatı onları aldattı da gerçek küfredenler olduklarına kendi aleyhlerinde şâ-hidlik ettiler.

 

Ey Cin ve İnsan Topluluğu

 

Bu da kıyamet günü Allah Teâlâ'nm cin ve insan kâfirlerini bir azarlamağıdır. O gün de en iyi bilen olduğu halde onlara şöyle soracak : «Elçiler, (peygamberler) onun risâletlerini onlara ulaştırmadı mı?» Bu, onları itirafa sevk için sorulacak bir sorudur. Allah Teâlâ buyuru­yor ki: «Ey cin ve insan topluluğu; içinizden size peygamberler gel­medi mi?)> Peygamberler sâdece insanlardan olup, cinlerden peygam­berler yoktur. Mücâhid, İbn Cüreye ve selef-halef âlimlerinden (imam­larından) bir çoğu, bu hususu açıkça belirtmişlerdir. İbn Abbâs der ki: Peygamberler, Âdemoğullarındandır. Cinlerden ise, sâdece inzâr edi­ciler, uyarıcılar vardır. İbn Cerîr, Dahhâk îbn Müzâhim'den; nakleder ki; O, cinlerden de peygamberler olduğunu iddia etmiştir. İddiasına bu âyeti de delil getirmektedir. Ancak onun bu hususta bu âyeti delil ge­tirmesi şüphelidir. Zîrâ âyetin bu hususa ihtimâli bulunmakla beraber açık değildir. Bu âyet, —en doğrusunu Allah bilir—: «İki denizi bir­birine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, bir­birinin sınırını aşamazlar... Her ikisinden de İnci ve mercan çıkar.» (Rahman, 19 - 22) âyetleri gibidir. Malûmdur ki; inci ve mercan sâ­dece tuzlu sudan çıkarılır, tatlı sudan değil. Ve bu açıktır. Hamd Allah'a mahsûstur. Bu cevabın aynısını İbn Cerîr de kaydetmiştir. Peygamber­lerin sâdece insanlardan olduğuna delil, Allah Teâlâ'nm şu sözleridir: «Nuh'a, ondan sonra gelen peygamberlere... vahyettiğimiz gibi, şüp­hesiz sana da vahyettik... Müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler olarak. Tâ ki peygamberler geldikten sonra insanların Allah'a karşı hüccetleri kalmasın,» (Nisa, 163-165). Allah Teâlâ İbrahim'den bahisle: «So­yundan gelenlere kitab ve peygamberlik verdik.)) (An'kebût, 27) buyur­muş ve peygamberlik ile kitabı İbrahim'den sonra onun zürriyyetine tahsîs ettiğini belirtmiştir. İnsanlardan hiç kimse; peygamberlik, İbrâ-hîm el-Halîl'den önce cinlerde idi, onun gönderilmesiyle (peygamberliği ile) cinlerden peygamberlik kalkmıştır, dememiştir. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Senden önce gönderdiğimiz bütün pey­gamberler de şüphesiz yemek yerler, sokaklarda gezinirlerdi.» (Furkân. 20), «Senden önce gönderdiğimiz elçiler de ancak kasabalar halkından, kendilerine vahyettiğimiz bir takım erkeklerdi.» (Yûsuf, 109). Bu hu­susta cinlerin insanlara tâbi olduğu da ma'lûmdur. Bu sebebledir ki, Allah Teâlâ; onlardan haber vererek şöyle buyurmaktadır: «Hani Kur'an dinlesinler diye, sana cinlerden bir taife yöneltmiştik. Hazır olunca demişlerdi ki: Susun. Kur'an tamâm olunca herbiri, birer uyarıcı olarak kavimlerine dönmüşlerdi. Ve demişlerdi ki: Ey kavmi­miz, doğrusu biz Musa'dan sonra indirilen ve kendinden öncekileri doğ­rulayan; hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitab dinledik. Ey kavmi­miz: Allah'ın davetçisine uyun, ona îmân edin ki; sizin günâhlarınızı bağışlasın ve sizi elim bir azâbtan kurtarsın. Allah davetçisine uyma­yan kimse bilsin ki; yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamaz. Ve onun için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklıkta­dırlar.» (Ahkâf, 29-32). Tirmizî ve başkalarının rivayet ettiği bir ha­dîste Allah Rasûlü (s.a.) onlara (cinlere) Rahman sûresini okumuştu. ((Ey insanlar ve cinler; sizin de hesabınızı ele alacağız. Böyleyken Rab-bınızın nimetlerinden hangisini yalan sayabilirsiniz?)) (Rahman, 31 -32) âyetleri onlara okumuş olduğu âyetlerin arasındaydı. Allah Teâlâ, bu âyet-i kerîme'de de şöyle buyurmaktadır : «Ey cin ve insan toplu­luğu; içinizden size âyetlerimi anlatan, bu gününüzün gelip çatmasın­dan sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?» derler ki: Ey Rabbımız, kendi hakkımızda şahidiz.» Peygamberlerin bize Senin risâletlerini ulaş­tırdığını, Sana kavuşmakla ve bu günün mutlaka vuku bulacağı ile bizi korkuttuğunu kabul ederiz.

«Dünya hayatı onları aldattı (dünyadaki hayatlarında ifrata gitti­ler, dünya hayatının süsleri, şehvetleri ile aklandıklarından dolayı, pey­gamberleri yalanlamak ve mucizelere muhalefet etmek suretiyle helak oldular. Dünyada peygamberlerin —Allah'ın salât ve selâmı onlara olsun— getirdiklerini) gerçek küfredenler olduklarına (kıyamet gü­nünde) kendi aleyhlerinde şâhidlik ettiler.»[59]

 

131  — Bu; Rabbmın, haberleri yokken, kasabalar hal­kını haksız yere helak edici olmadığından dolayıdır.

132  — Her  birinin  işlediklerine  karşılık   dereceleri vardır. Ve Rabbın onların işlediklerinden gafil değildir.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bu; Rabbının, haberleri yokken, ka­sabalar halkını haksız yere helak edici olmadığından dolayıdır.» Yani kendisine Allah'ın daveti ulaşmayanların haksızlığa uğratılıp ta azaba dûçâr olmamaları için peygamberler gönderilmesi ve kitablar indiril­mesi ile insanlar ve cinleri Biz ma'zûr kabıü etmedik. Fakat ümmet­lerin ma'zeretini kabul buyurarak, ancak kendilerine peygamberler gön­derdikten sonra azâb ettik. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Hiçbir ümmet yoktur ki; ona uyarıcı gelmiş olmasın.» (Fâtır, 24), «Andolsun ki, her ümmete; Allah'a ibâdet edin ve putlardan kaçının, diye peygamberler göndermişizdir.» (Nahl, 36), «Biz peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (İsrâ, 15), «İçine her bir topluluk atıldığında, bekçileri onlara sorarlar : Size bir uyarıcı gelmedi mi? Onlar : Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi ama, biz ya­lanladık... derler.» (Mülk, 8 - 9). Bu husustaki âyetler pek çoktur. İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerir der ki: «Haksız yere...» âyetinin iki şekilde anla­şılması ihtimâl dahilindedir:

Birincisi: Bu, Rabbmın, Allah'a şirk koşma ve benzeri zulümlerin­den dolayı haberleri yokken kasabalar halkını helak edici olmadığın­dan dolayıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : Allah, Allah'ın huc-cetlerinı kendilerine bildirecek, kendisine dönecekleri gündeki Allah'ın azabından onları korkutacak birisini göndermedikçe, onlara azabını he­men gönderecek değildir. Onların; bize müjdeleyici, ve korkutucu gel­medi, dememeleri için onları haberleri yokken azabı ile yakalayıvere-cek değildir.

İkinci tevcih ise şöyledir : Muhakkak ki bu; Rabbının, haberleri yokken, kasabalar halkını haksız yere helak edici olmadığından dola­yıdır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Allah Teâlâ onları uyarmaksızm pey­gamberler, âyetler ve ibretlerle hatırlatmaksızm helak edip onlara zulmedecek (haksızlık edecek) değildir. Allah Teâlâ kullarına asla zulmedici değildir.

İbn Cerîr, bunlardan birinci görüşü tercih eder. Şüphe yok ki, bu görüş daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Cerîr «Her birinin işlediklerine karşılık dereceleri vardır.» âyeti hakkında şöyle diyor : Al­lah'a itaat veya ma'siyet konusunda herkesin Allah Teâlâ tarafından ulaştırılacağı ameline göre derece ve mertebeleri vardır. Şayet ameli hayır ise; ulaştırılacağı dereceler hayır; ameli kötü ise; onlar da kötü olacaktır. Ben de derim ki: ((Her birinin, işlediklerine karşılık dereceleri vardır.» âyetinin, cin ve insan kâfirlerine âit olması muhtemeldir. Her birinin amellerine göre cehennemde dereceleri vardır. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur: ((Buyurur ki: Hepiniz için kat­merlidir.» (A'râf, 38), «Küfredip Allah yolundan alıkoyanlara, bozgun­culuk yaptıklarından dolayı azâb üstüne azâb arttırırız.» (Nahl, 88). Allah Teâlâ : «Ve Rabbm onların işlediklerinden gafil değildir.» buyuruyor. îbn Cerîr, bu âyet hakkında der ki: Ey Muhammed, onla­rın bütün bu amelleri, Rabbmın ilmi iledir. Onları sayar ve katında tesbît eder ki; O'na kavuştuklarında ve O'na döndüklerinde bu işledik­lerinden dolayı onlara uygun karşılıklar versin.[60]

 

133  — Rabbm müstağni ve rahmet sahibidir. İsterse; sizi giderir ve arkanızdan yerinize dilediğini getirir. Nite­kim sizi de başka bir kavmin soyundan getirmiştir.

134  — Muhakkak size va'd olunan; yerine gelecektir. Siz O'nu âciz kılacaklar değilsiniz.

135  — De ki: Ey kavmim; elinizden geleni yapın, doğ­rusu ben de yapacağım. Dünya evinin sonunun kimin ola­cağını bileceksiniz. Şurası muhakkak ki zâlimler; felah bulmazlar.

 

Rabbın İsterse Sizi Giderir

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «(Ey Muhammed) Rabbım (yaratık­larından her yönüyle) müstağni (onlar ise her durumlarında O'na muhtaçtır). Ve rahmet sahibidir.» Bununla birlikte O, onlara karşı rahmetlidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: «Şüphe­siz ki Allah; insanlara Rauf ve Rahîm'dir.» (Bakara, 143).

«(O'nun emrine muhalefet ettiğinizde) isterse sizi giderir ve ar­kanızdan yerinize dilediğini (ve O'na itâatla amellerde bulunacakları) getirir. Nitekim sizi de, başka bir kavmin soyundan getirmiştir.» O, buna Kâdir'dir. Bu, O'na kolaydır. Nasıl ilk nesilleri gidermiş ve on­lardan sonrakileri getirmişse, aynı şekilde bunları da giderip bir başka­larını getirmeye gücü yeter. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle, buyurmaktadır: «Ey insanlar; O dilerse sizi götürür de yerinize baş­kalarını getirir. Allah buna Kâdir'dir,» (Nisa, 133). <<Ey insanlar; siz­ler Allah'a muhtaçsınız. Allah ise Ğ-anî'dir, Hamîd'dir. İsterse sizi gi­derir ve yeni bir yaratık getirir. Bu, Allah'a göre güç değildir.» (Fâtır, 15-17), «Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer O'ndan yüz çevi­rirseniz; yerinize sizden başka bir kavmi getirir, sonra da onlar sizin benzerleriniz olmazlar.» (Muhammed, 38). Muhanımed İbn İshâk, Ya'-kûb İbn Utbe kanalıyla Ebân İbn Osman'ın «Nitekim sizi de başka bir kavmin soyundan getirmiştir.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Zürriyyet asıldır, zürriyyet nesildir.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Muhakkak size va'd olunan; yerine ge­lecektir. Siz O'nu âciz kılacaklar değilsiniz.» Ey Muhammed, onlara va'd olunan dönüşün, mutlaka vuku bulacağını onlara haber ver. «Siz O'nu âciz kılacaklar değilsiniz.» Sizler Allah'ı âciz bırakamazsınız. Siz­ler, parça parça olmuş toprak ve kemikler haline gelseniz bile; O sizi iade etmeye (tekrar diriltmeye ve kendine döndürmeye) güç yetiricidir. O, buna kadirdir ve hiçbir şey O'nu bundan âciz bırakamaz. Bu âyetin tefsirinde İbn Ebu Hatim der ki: Bize babanım... Ebu Saîd el-Hudrî (r.a.) den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a,) şöyle buyurmuştur : Ey Âdemoğlu; aklınız varsa, kendinizi ölülerden sayınız. Nefsim kudret elinde olan (Allah'a) yemîn ederim ki; «size va'd olunan mutlaka ye­rine gelecektir. Siz, O'nu âciz kılacaklar değilsiniz.» Allah Teâlâ'nm : «De ki: Ey kavmim; elinizden geleni yapın, doğrusu ben de yapacağım. Mutlaka bileceksiniz.» sözü şiddetli bir tehdîd ve kuvvetli bir vaîddir. Yani siz hidâyet üzere olduğunuzu sanmakta iseniz; yolunuzda devam ediniz. Ben de kendi yolumda devam edeceğim. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyuruyor : «İnanmayanlara de ki: Elinizden geleni yapın. Biz de yapacağız. Bekleyin, biz de bekleyeceğiz.» (Hûd, 121-122).

Allah Teâlâ: «Dünya evinin sonunun kimin olacağını (Benim mi yoksa sizin mi?) bileceksiniz. Şurası muhakkak ki; zâlimler felah bul­mazlar.» buyuruyor. Allah Teâlâ Hz. Peygamber (s.a.) e olan va'dini yerine getirmiş ve onu ülkelerde yerleştirmiştir. Ona Mekke'nin fethini hasîb etmiş, kavminden onu yalanlayan ve düşmanlık edenlere karşı muzaffer kılmış, onun işi ve durumu arap yarımadasının diğer yerlerin­de de yerleşmiştir. Yemen ve Bahreyn de böyledir. Bütün bunlar, onun hayatında olmuştur. Onun vefatından sonra halîfelerinin günlerinde diğer ülkeler, iklimler, köyler de fethedilmiştir. Allah Teâlâ başka âyet­lerde şöyle buyurmaktadır : «Allah; Ben ve Peygamberim elbette galip geleceğiz, diye yazmıştır.» (Mücâdile, 21), «Şüphesiz ki Biz, peygambe­rimize ve îmân etmiş olanlara hem dünya hayatında; hem de şâhidlerin şehâdet edecekleri günde, mutlaka yardım ederiz. O gün, zâlimlere ma'-zeretleri fayda vermez. La'net onların, yurdun kötüsü de onlarındır.» (öafir, 51 - 52), «Andolsun ki; Tevrât'dan sonra Zebur'la da; yeryüzüne ancak sâlih kullarınım mîrâsçı olduğunu yazmıştık.» (Enbiyâ, 105), «Rablan da peygambere vahyetti ki: Biz, zalimleri mutlaka helak ede­ceğiz. Onlardan sonra da yeryüzünde sizi yerleştireceğiz. Bu, maka­mımdan ve tehdidimden korkanlara va'dimdir,» (İbrahim, 13-14), «Allah; içinizden îmân edip sâlih amel işleyenlere va'detti üri; onlardan öncekileri nasıl halef kıldı ise, onları da yeryüzüne halef kılacak ve onlar için beğendiği dini temelli yerleştirecek, korkularını emniyete çevirecektir. Çünkü onlar, Bana kulluk eder ve hiçbir şeyi Bana şirk koşmazlar.» (Nûr, 55). Allah Teâlâ bu ümmet için bunları yapmış, gerçekleştirmiştir. Açıkta ve gizlide, önce ve sonra hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.[61]

 

136 — Onlar; Allah için, O'nun yarattığı ekin ve da­varlardan bir pay ayırdılar ve kendi zanlarına göre; bu, Allah'ındır, bu da koştuğumuz ortaklarımızındır, dediler. Ortaklarına ait olanlar Allah'a ulaşmazdı da, Allah'a ait olanlar ortaklarına giderdi. Ne kötüdür hükmedegeldik-leri şeyler.

 

Müşriklerin Uydurmaları

 

Bu, Allah Teâlâ'nın müşrikleri suçlamasıdır. Onlar bid'atlar, küfür ve şirkler uydurmuşlar; Allah Teâlâ her şeyin yaratıcısı ve onların şirk koştukları şeylerden yüce olduğu halde; O'nun yarattıklarından Allah'a bir pay ayırmışlardı; Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Onlar; Allah' için, O'nun yarattığı ekin (meyveler) ve davar­lardan bir pay ayırdılar.» Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ şöyle buyuru­yor. «Onlar; Allah için, O'nun yarattığı ekin (meyveler) ve davar­lardan bir pay ayırdılar. Kendi zanlarına göre; bu, Allah'ındır, bu da koştuğumuz ortaklanmızmdır, dediler. Ortaklarına âit olanlar Allah'a ulaşmazdı da, Allah'a âit olanlar ortaklarına giderdi, Ne kötüdür hükme-degeldikleri şeyler» âyeti hakkında Ali İbn Ebu Talha ve Avfî; İbn Ab-bâs'ın şöyle dediğini naklederler : Allah düşmanları; ekin ektiklerinde veya meyveleri olduğunda Allah'a 'bir pay, putlara bir pay ayırırlardı. Putların payından ekin, meyve veya başka bir şey olduğunda bunu muhafaza eder ve sayarlardı. Allah adına ayrılandan bir şey düştüğün­de bunu putlar için ayırdıklarına döndürürlerdi. Putlar için ayırdıkları su herhangi bir şeyi sularsa geçerlerdi. Allah için ayırdıklarını sularsa bunu da putlar adına sayar ve ayırırlardı. Allah için ayırmış oldukları ekin ve meyvelerden bir şey düşer ve putlar için ayırdıklarına karışır­sa; bu, fakirdir, deyip Allah için ayırdıkları kısma geri çevirmezlerdi. Allah için ayırmış oldukları su, onların önüne geçer ve putlar için ayrı­lanı sularsa bunu putlar için bırakırlardı. Mallan içinden beş defa do­ğurmuş (beşinci doğurduğu dişi olan) deveyi; adak devesini," on 'batın doğurmuş (veya yedi batın ikiz doğurmuş) deve ile on batın dölleyen erkek deveyi haram sayarlar, bunları putlara ayırırlar, sonra da bun­ları Allah için haram kıldıklarım iddia ederlerdi. Allah Teâlâ : «Onlar; Allah için, O'nun yarattığı ekin ve davarlardan bir pay ayırdılar...» buyurmuştur. Mücâhid, Katâde, Süddî ve birçokları böyle demişlerdir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de Tefsîr'inde şöyle der: Allah için ayırmış olduklarından her kestiklerini, Allah'ın ismi ile birlikte diğer, ilâhlarının ismini de anmadıkça kat'iyyen yemezlerdi. İlâhlar için ayır­dıklarına ise, o ilâhın ismiyle birlikte Allah'ın ismini anmazlardı. Ab­durrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem bu sözlerinden sonra «Ne kötüdür hükmedegeldikleri şeyler» kısmına. gelinceye kadar âyeti okudu. Yani onlar, ne kötü taksimde bulundular. Önce taksimde hatâ ettiler. Hal­buki Allah Teâlâ her şeyin Rabbı, mâliki ve yaratıcısıdır. Mülk O'nun-dur, her şey O'nun tasarrufunda, O'nun kudreti ve irâdesi altındadır. O'ndan başka tanrı ve O'nun dışında Rab yoktur. Sonra aslında bozuk olan ve kendi zanlarına göre yapmış oldukları taksime de uymayıp bunda da haksızlık yaptılar. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: «Onlar Allah'a kızlar isnâd ederler. O'nun sânı mü­nezzehtir. Kendileri de dilediklerine nail olmak isterler.» (Nahl, 57), «Ama onlar kullarından bir kısmını O'nun bir parçası saydılar. Gerçek­ten insan, apaçık bir nankördür.» (Zuhruf, 15), «Demek erkekler sizin, dişiler O'nun mu? Öyleyse bu insafsız bir paylaşma.» (Necm, 21 - 22).[62]

 

137 — Ve böylece onların ortakları; ortak koşanlar­dan bir çoğunu helake sürüklemek, dinlerini karmakarı­şık etmek için; çocuklarını öldürmelerini hoş göstermiştir. Şayet Allah dilemiş olsaydı; bunu yapamazlardı. Artık sen, onları uydurdukları o yalanları ile başbaşa bırak.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Nasıl ki bu müşriklere, Allah'ın yarat­tığı ekin ve davarlardan Allah için bir pay ayırmalarını, şeytânlar ken­dilerine güzel göstermişse; aynı şekilde, açlık korkusuyla çocuklarını öldürmeyi ve kız çocuklarım diri diri gömmelerini de onlara güzel gös­termiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha şöyle der: İşte böylece müşriklerden bir çoğuna Allah'a şirk koştukları ortakları, ço­cuklarını öldürmelerini hoş göstermiştir. Mücâhid onların ortaklarının, şeytânları olduğunu ve onlara çocuklarını fakirlik korkusuyla diri diri gömmeyi emrettiklerini söylemektedir. Süddî de şöyle der: Şeytânlar onlara; kız çocuklarını öldürmelerini emretmiştir. Bu, ya onları geri döndürüp helak etmeleri için, ya da dinlerini onlara karma karışık et­mek içindir. Kâtade ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Esiem de böyle söylemişlerdir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu sözleri gibidir : «Onlardan birine, bir kızı olduğu müjdelenirse; yüzü simsiyah kesilir. Kendisine verilen kötü müjde yüzünden halktan gizlenmeye çalışır.» (Nahl, 58 - 59), «Diri diri gömülen kız çocuklarına sorulduğu zaman; hangi suçtan ötürü öldürüldüğü.» (Tekvîr, 8 - 9). Onlar fakirlikten veya fakirlik korku­sundan da çocuklarını öldürmekteydiler ki; Allah Teâlâ onları, çocuk­larını bu sebeblerle Öldürmekten men'etmiştir. Zîrâ bütün bunlar, şey­tânın koyduğu kanunlar ve onun kendilerine hoş gösterdikleridir. Allah Teâlâ : «Şayet Allah dilemiş olsaydı; bunu yapamazlardı.» buyurmak­tadır ki; bütün bunlar O'nun dilemesi, irâdesi, meşiyyeti ve ihtiyarı ile meydana gelmiştir. Bundaki tâm hikmet Allah'a aittir. O, yaptığından sorulmayacak, fakat onlar sorulacaklardır. «Artık sen, onları uydur­dukları o yalanlan ile başbaşa bırak.» Allah Teâlâ seninle onlar ara­sında hükmünü verecektir.[63]

 

138 — Onlar bâtıl zanda bulunarak: Bu davarlar, bu ekinler haramdır, onları dilediğimizden başkası yiyemez. Bir takım hayvanların sırtları haramdır, dediler. Bir kısım hayvanların üzerine de O'na karşı iftira ederek; Allah'ın adını anmazlar. Allah; yapmakta oldukları iftiraları yü­zünden onları cezalandıracaktır.

 

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha der ki: On batın doğurmuş deve ile diğer haram kıldıkları şeylerdir. Mücâhid, Da/hhâk, Süddî, Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle demişlerdir. Katâde der ki: «Onların bu davarlar, bu ekinler haram­dır...» demeleri; şeytânların, onların mallarından bazılarım onlara kar­şı haram kılması ve bir zorlaştırmadan ibarettir. Bu, Allah Teâlâ'dan olmayıp şeytânlardandır. Zeyd İbn Eşlem ise  kelimesinin tefsirinde, bunları ilâhları için kapalı bir yere kapadıklarını söylemek­tedir. Allah Teâlâ : «Onlar bâtıl zanda bulunarak : onları dilediğimiz­den başkası yiyemez, dediler.» buyurmaktadır. Bu âyet, Allah Teâlâ'nın şu sözleri gibidir : «De ki: Allah'ın size gönderdiği, sizin bazılarını ha­ram, bazılarını helâl kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz? Allah mı size izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?» (Yûnus, 59), «Allah ne Bahîre'den, ne Sâibe'den, ne Vasîle'den, ne de Hâm'dan hiç­birisini meşru' kılmamıştır. Fakat o küfredenler, Allah'a karşı yalan uydururlar. Onların çoğunun ise akıllan ermez.» (Mâide, 103). Süddî der ki: Sırtları haram olan hayvanlar, beşincisi dişi olmak üzere, beş defa doğurmuş deve; dişi adak devesi ve on batın dölleyen erkek de­vedir. «Allah'ın adını üzerlerine anmadıkları hayvanlar»a gelince; bun­lar, doğurduklarında ve kestiklerinde Allah'ın adını anmazlar. Ebu Bekr İbn Ayyaş, Âsim İbn Ebu Necûd'un şöyle dediğini nakleder: Ebu Vaîl bana, «Bir takım hayvanların sırtları haramdır, dediler. Bir kısım hayvanların üzerine de O'na karşı iftira ederek; Allah'ın adını anmaz­lar.» âyetinden ne kasdedildiğini biliyor musun? diye sordu. Ben; hayır, deyince; beşincisi dişi olmak üzere beş batın doğuran devedir. Onun üzerine binerek hacca gitmezlerdi, dedi. Mücâhid ise şöyle der Deve­lerinden bir grubun üzerine hiçbir durumda; ne bindiklerinde, ne sağ-dıklannda, ne yüklediklerinde, ne çekip yürüttüklerinde ve ne de başka yaptıkları şeylerde Allah'ın adım anmazlardı. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Allah'a karşı iftira ederek (bunu Allah'ın dinine, şeriatına, yalan olmak üzere isnâd ederek. Halbuki Allah Teâlâ, onlara bunun için izin vermemiş ve buna razı da olmamıştır. Bu. sebeple) yapmakta olduk­ları (ve isnâd etmiş oldukları) iftiraları yüzünden onları cezalandıra­caktır.»[64]

 

139 — Bir de dediler ki: Şu davarların karınlarında bulunanlar yalnız erkeklerimiz içindir, kadınlarımıza ha­ram kılınmıştır. Ölü doğacak olursa; hepsi ona ortaktırlar. Allah onların bu vasıflandırmalarının cezasını verecektir. Muhakkak ki O, Hakîm'dir, Alîm'dir.

 

Ebu İshâk es-Sübey'î, Abdullah İbn Ebu Huzeyl kanalıyla İbn Ab-bâs'tan rivayet eder ki; o «Ve bir de dediler ki: Şu davarların karınla­rında bulunanlar ^yalnız erkeklerimiz içindir.» âyeti ile Süt'ün kasde-dildiğini söylemiştir. Avfî de îbn Afobâs'm : «Bir de dediler ki: Şu da­varların karınlarında bulunanlar, yalnız erkeklerimiz içindir.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder: Bu, süttür. Onu kadınlarına haram kılarlardı ve yalnızca erkekleri içerdi. Koyun; erkek kuzu doğurduğun­da, onu keserler ve bu kadınlara değil sâdece erkeklere âit olurdu. Dişi doğurduğunda ise; onu bırakır, kesmezlerdi. Şayet ölü doğacak olursa; hepsi bunda ortaktı. İşte Allah bunu yasaklamıştır. Süddî de böyle söyler. Şâ'bî ise burada; beşincisi dişi olmak üzere beş batın doğuran devenin kasdedildiğini, onun sütünden sâdece erkeklerin içtiğini, ölü doğacak olursa bunu erkek ve kadınların yediğini söyler. İkrime, Ka-tâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle söylemişlerdir. Mü­câhid : ((Bir de dediler ki: Şu davarlann karınlarında bulunanlar, yal­nız erkeklerimiz içindir, kadınlarımıza haram kılınmıştır.» âyeti hak­kında : Bu, dişi adak devesi ile sonuncusu dişi olmak üzere beş batın doğuran devedir, demiştir. Ebu'l-Âliye, Mücâhid ve Katâde : «Allah onların bu vasıflandırmalarının cezasını verecektir.» âyetinden ÂUah Teâlâ'nın : «Diliniz yalana alışmış olduğu için herşeye : Şu haranı, bu helâldir, demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz ki Allah'a karşı yalan uyduranlar, asla felah bulmazlar. Az bir geçim ve ardından onlara can yakıcı bir azâb vardır...» (Nahl, 116 -117) âyetinin kasdedildiğini söylemişlerdir. Muhakkak ki Allah Teâlâ «(Fiillerinde, sözlerinde, kanun koymasında ve takdirinde) hikmet sa­hibidir. (Hayrı ve şerri ile kullarının amellerini) en iyi bilendir.» ve bunlara karşı bunların tâm karşılığı olarak onların cezalarını vere­cektir.[65]

 

140 — Bilgisizlikleri yüzünden; çocuklarını beyinsiz­ce öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı Allah'a iftira ederek haram sayanlar; gerçekten hüsrana uğra­mışlardır. Onlar, şüphesiz sapıtmışlardır. Zâten hidâyete erenlerden olmamışlardı.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Bu işleri işleyenler, dünyada ve âhi-rette hüsrana uğramışlardır. Dünyada çocuklarını öldürmek suretiyle onları kaybetmişler, mallarını kendilerine daraltmışlar, kendiliklerin­den uydurarak bazı şeyleri kendilerine haram kılmışlardır. Âhirette ise Allah'a karşı yalan söylemeleri ve iftiraları ile yerlerin en kötüsüne varacaklardır. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurmaktadır : «De ki: Allah'a karşı yalan uyduranlar; hiç şüphesiz felah bulmaya­caklardır. Onlara bir müddet dünyada faydalanma vardır. Sonunda dönüşleri Bizedir. Biz de küfürlerinden dolayı kendilerine en şiddetli azabı tattıracağız.» (Yûnus, 69-70). Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh bu âyetin tefsirinde şöyle der : Bize Muhammed İbn Ahmed İbn İbrâ-hîm... îbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder: Aratan bilgisizliğini bil­mek, seni sevindirirse En'âm sûresinin yüzotuzuncu âyetinden sonrasını oku: «Bilgisizlikleri yüzünden çocuklarını beyinsizce öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı Allah'a iftira ederek haram sayanlar; gerçekten hüsrana uğramışlardır. Onlar şüphesiz sapıtmışlardır. Zâten hidâyete erenlerden olmamışlardı.»

Bu hadîsi Buhârî, Sahîh'inin «Kureyş/in Menkıbeleri» bölümünde kendi isnadı ile Ebu Nu'mân Muhammed İbn el-Fadl kanalıyla Ebu Bişr Ca'fer İbn Ebu Vahşiyye İbn İyâz'dan rivayet etmiş ve bu rivaye­tinde tek kalmıştır.[66]

 

141  — Çardaklı ve çardaksız bağları, tatlan değişik ekin ve hurmaları, zeytin ve narı, birbirine benzer ve ben­zemez şekilde yaratıp yetiştirmiş olan O'dur. Her biri mahsûl verdiği zaman, mahsûlünden yeyin, hasâd edildiği gün de, hakkını verin ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

142  — Davarlardan da yük taşıyacak ve kesim hay­vanı olarak yaratan O'dur. Allah'ın size verdiği rızıktan yeyin. Şeytânın izlerinden gitmeyin. Çünkü o, sizin apaçık bir düşmanmızdır.

 

Çardaklı ve Çardaksız Bağlar

 

Allah Teâlâ bu âyetlerde müşriklerin bozuk görüşleriyle tasarrufta bulunduklarını, bölümlere ve paylara ayırdıklarım, içlerinden bazısını haram, bazısını helâl saydıklarını; ekinleri, meyveleri ve hayvanları, her şeyi yaratanın kendisi olduğunu beyân ediyor. Ve : aÇardaklı ve çardaksız bağlar... yaratıp yetiştirmiş olan O'dur.» buyuruyor. İbn Ab-bâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha, âyetteki kelimesinin yükseltilmiş —başka bir rivayette ise insanların çubuklarını çardak üzerine kaldırmış olduğu— anlamına, kısmının ise yer­de ve dağlarda (kendiliğinden) çıkan meyveler anlamına geldiğini söy­lemiştir. İbn Abbâs'tan rivayetle Atâ el-Horasânî ; çu­bukları çardak üzerine kaldırılmamış asma olduğunu söylemiştir. Süddî de aynı açıklamayı getirir. İbn Cüreyc «Birbirine benzer ve benzemez şekilde...» âyeti hakkında: Görünüşte birbirine benzer, tatlarında birbirine benzemez, demiştir. Muhammed İbn Kâ'b «Her biri mahsûl ver­diği zaman mahsûlünden yeyin.» âyetinde, taze hurmasından ve yaş üzümünden yeyin, denilmek istendiğini söylemiştir. İbn Cerîr'in bazı­larından naklettiğine göre; Allah Teâlâ'nin «Hasâd edildiği gün de hak­kını verin.» âyetinde farz olan zekâtın kasdedildiğini söylemiştir. İbn Cerîr'in Amr kanalıyla... Enes İbn Mâlik'den rivayetine göre; o, «Ha­sâd edildiği gün de hakkını verin.» âyeti hakkında bunun; farz olan zekât olduğunu söylemiştir. Ali İbn Ebu Talha'nın İbn Abbâs'tan riva­yetine göre; «Hasâd edildiği gün de hakkını verin.» âyetinde, farz olan zekât kasdedilmektedir. Bu, ölçülüp ölçüsünün bilindiği gündedir. Saîd İbn el-Müseyyeb de böyle söyler. İbn Abbas'tan naklen Avfî de «Hasâd edildiği gün de hakkını verin.» âyeti hakkında şöyle der: Kişi, ekin ektiğinde hasâd günü hasadından hiçbir şey vermezdi. Allah Teâlâ : «Hasâd edildiği gün de hakkım verin.» buyurdu. Bu, ölçüsünün bilin­mesidir. Hakkı ise, insanların başaktan toplayıp devşirdiklerinin onda biridir.

İmâm Ahmed ve Sünen'inde Ebu Dâvûd, Muhammed İbn İshâk kanalıyla... Câbir İbn Abdullah'tan rivayet ediyorlar ki; Hz. Peygamber (s.a.) koparılan her on vesak hurmadan bir salkımın mescidde yoksul­lar için asılmasını emretmiştir. Bu hadîsin isnadı ceyyid ve kuvvetlidir. Tâvûs, Ebu'ş-Şa'sâ, Katâde, Hasan, Dahhâk ve İbn Cüreyc bunun zekât olduğunu söylerken; Hasan el-Basrî bunun hububat ve meyvelerden verilen sadaka olduğunu söylemiş, Zeyd İbn Eşlem de, bu görüşe uy­muştur. Diğerleri ise bunun zekât dışında başka bir hak olduğunu söy­lerler. Eş'as, Muhammed İbn Şîrîn ve Nâfi' kanalıyla İbn Ömer'den, onun «Hasâd edildiği gün de hakkını verin.» âyeti hakkında şöyle de­diğini nakleder: Onlar, zekât dışında bir şeyler verirlerdi. Bu hadîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir. Abdullah İbn Mübarek ve "başkaları, Abdülmelik İbn Ebu Süleyman kanalıyla Atâ İbn Ebu Rebâh'm «Ha­sâd edildiği gün de hakkını verin.» âyeti hakkında şöyle dediğini riva­yet ederler : O gün orada hazır bulunanlara kolaylarına gelen bir mik­tar (uygun görecekleri bir miktar) verirler. Mücâhid ise : Senin yanın­da yoksullar (o günde) hakîr bulunursa onlara ondan verirsin, demiş­tir. Abdürrezzâk, İbn Uyeyne kanalıyla... Mücâhid'in «Hasâd edildiği gün de hakkım verin.» âyeti hakkında şöyle dediğini nakleder; Ekin hasadı sırasında bir avuç, hurma kesimi sırasında bir avuç verir ve yoksulların kesimden sonra toplamalarına ses çıkarmaz. Sevrî'nin Ham-mâd'dan, onun İbrahim'den rivayetine göre; o, bir tutam kadar verir, demiştir. İbn el-Mübârek ise, Şüreyk kanalıyla... Saîd îbn Cübeyr'in; «Hasâd edildiği gün de hakkını verin, âyeti konusunda şöyle dediğini nakleder : Bu, zekâttan önce idi. Yoksullara hayvanının yemi için vereliği bir tutam veya bir avuç yoksulların hakkı idi. İtan Lehîa'nın... Saîd'den merfû' olarak rivayetine göre; «Hasâd edildiği gün de hak­kını verin.» âyeti hakkında şöyle buyrulmuştur : Başaktan düşeni. Ha­dîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir.

Diğerleri ise şöyle derler : Bunların hepsi vâcib idi. Sonra Allah Teâlâ bunları, öşür ve öşrün yansı ile neshetti, Bu görüşü İbn Abbâs, Muhammed İbn el-Hanefiyye, İbrahim en-Nehaî, Hasan, Süddî ve Atiy-ye el-Avfî'den rivayet eden İbn Cerîr bu görüşü tercih etmiştir. Ben de derim ki ; Bunun nesh olarak isimlendirilmesi, şüphelidir. Zîrâ bun­lar, aslında vâcib olan şeylerdi. Sonra beyânı geldi, verilecek miktarları açıklandı. Bunun, hicretin ikinci senesinde olduğunu söylerler. En doğ­rusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ, hurma hasâd edipte tasaddukta bulunmayanları bu­rada kötülemiştir. Nitekim Kalem sûresinde bahçe sâhiblerini zikreder­ken şöyle buyurur : «Biz, vaktiyle o bahçe sâhiblerini denediğimiz gibi bunları da denedik. Hani, sabaıh olunca onu mutlaka devşireceklerine ve biçeceklerine yemin etmişlerdi. Bir istisna da yapmıyorlardı. Ama on­lar daha uykudayken, Rabbmın katından gönderilen bir salgın onu sardı da, sabah erkenden birbirlerine seslendiler: Mahsûllerinizi dev-şirecekseniz, erkence çıkın, diye. Ve gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Sakın bugün hiçbir yoksul çıkmasın karşınıza ve oraya girmesin, diye. Güçleri yeter gibi erkenden gittiler. Onu gördüklerinde dediler ki: Her­halde biz yanlış geldik. Hayır belki de mahrum bırakıldık. Ortancaları dedi ki: Ben size demedim mi? Tesbîh etmeli değil miydiniz? Dediler ki: Tesbîh ederiz Seni Rabbımız. Gerçekten biz zâlimlerden olmuşuz. Şimdi birbirlerini yermeye başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize. Doğrusu azgınlarmışız biz. Belki Rabbımız bize, bundan daha iyisini verir. Doğrusu biz artık Rabbımızdan dilemekteyiz. Azâb işte böyledir. Fakat âhiret azabı daha büyüktür. Keski bilmiş olsalardı.» (Kalem, 17 - 33) Allah Teâlâ'nın «Ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.» kavlinin; vermede aşırı giderek ma'rûf (bilinen ve mûtad olan) un üstünde vermeyiniz, anlamında olduğu söylenmiştir. Ebu'1-Âli-ye der ki: Hasâd günü bir miktar verirlerdi. Sonra bunda rekabet ede­rek aşın gittiler ve Allah Teâlâ «Ve israf etmeyin.» âyetini indirdi. İbn Cüreyc der ki: Bu âyet, Sabit İbn Kays İbn Şemmâs hakkında nazil oldu. Hurma kesmiş ve bugün bana kim gelirse, ona mutlaka ye­direceğim, demiş ve yedirmişti. Nihayet akşam oiunca; kendisine hiç meyve kalmamıştı. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.» âyetini indirdi. Hadîsi İbn Cüreyc'den İbn Cerîr rivayet etmiştir. Atâ'dan rivayetle İbn Cüreyc; her şeyde israfı (aşırı gitmeyi) yasaklamıştır, der. İyâs îbn Muâviye de; Allah'ın emrine tecâvüz ettiğin her şey israftır, demiştir. Süddî ise «Ve israf et­meyin.» âyeti hakkında şöyle diyor: Mallarınızı verip te fakîr kalarak oturmayınız. Saîd İbn el-Müseyyeb ile Muhammed İbn Kâ'b da «Ve is­raf etmeyin.» âyeti hakkında: Sadakayı men'etmeyiniz. (sadaka ver-memezlik etmeyiniz). Böyle yaparsanız asî olursunuz, demişlerdir.

Sonra tbn Cerîr, Atâ'nm; bu, her şeydeki israfı (aşırı gitmeyi) yasaklamadır, şeklindeki görüşünü tercih etmiştir. Şüphesiz bu, sahîh bir görüştür. Fakat —en doğrusunu Allah bilir— zahir olan, âyetin baş kısmında «Her biri mahsûl verdiği zaman, mahsûlünden yeyin, ha-sad edildiği gün de hakkını verin.» buyurulduğuna göre israfın; yeme­ye râci' olmasıdır. Yani yemede aşırı gitmeyiniz. Zîrâ onda, hem akla ve hem de bedene zarar vardır. Nitekim başka bir âyette de : «Ve yeyin, için, ama israf etmeyin.» (A'râf, 31) buyurulmaktadır. Buhârî'nin Sa-hîh'inde rivayet edilen muallak bir hadîste ise şöyle buyurulur:

îsrâf ve kibir olmaksızın yeyin, için, giyinin ve tasadduk edin. Bu ifâde, işte bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Davarlardan da yük taşıyacak ve kesim hayvanı olarak yaratan O'dur.» buyuruyor. [67] Yük taşıyacak ve döşek ya­pılacak hayvanları sizin için yaratmıştır. Burada yük taşıyacak hay­vanlardan maksadın, yük yüklenecek develer, döşek yapılacakların da onların küçükleri olduğu söylenmiştir. Nitekim Sevrî, Ebu İshâk kanalıyla... Abdullah'dan rivayet ediyor ki: «Yük taşıyacaklar» ifâ­desi yüklenen develerdir. «Kesini hayvanı olarak» ifâdesi ise, devele­rin küçükleridir. Bu hadîsi Hâkim rivayet ederek sahîh olduğunu, ancak Buhârî ile Müslim'in tahrîç etmediklerini söyler. İbn Abbâs : Yük taşıyacak olanlar develerin büyükleri, döşek yapılacaklar da kü­çükleridir, demiştir. Mücâhid de böyle söyler.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, ((Davarlardan da yük taşıyacak ve kesim hayvanı olarak...» âyeti hakkında şöyle diyor: Yük taşıyacaklar; deve, at, katır, merkeb ve yük yüklenen her hayvandır. Kesim hayvanı olacaklara gelince; bunlar koyunlardır. Bu görüşü ter-cîh eden İbn Cerîr; öyle sanıyorum ki; bunlara kesim hayvanı denil­mesi ancak yere yakınlıklarından dolayıdır, demiştir. Rebî, İbn Enes, Hasan, Dahhâk ve Katâde yük taşıyacakların, deve ve inek; kesim hayvanı olacakların da koyun olduğunu söylerler. Süddî de şöyle der: Yük taşıyacaklar, develerdir. Kesim hayvanı olacaklar ise; sütten ke­silmiş deve yavrusu, dana ve koyunlardır. Üzerine yük yüklenen her şey yük taşıyanlar grubuna girer. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de şöyle der: Yük taşıyacaklar, bindiklerinizdir. Kesim hayvanı ola­caklar ise, yediğiniz ve sağdiklarınızdir. Koyuna yük yüklenmez, onun etini yersiniz, yününden döşek ve örtüler edinirsiniz. Bu âyet-i kerîme'-nin tefsirinde Abdurrahmân'm söyledikleri güzel olup Allah Teâlâ'nm şu âyetleri de buna şehâdet etmektedir (bunu desteklemektedir) : «Gör­mezler mi ki; kendi gücümüzle onlar için hayvanlar yarattık. Kendileri bunlara sâhib bulunmaktadırlar. Ve onları kendilerinin buyruğuna ver­dik, Onlardan kimisi binekleridir, kimisinden de yerler.» (Yâsîn, 71 -72), «Sizin için hayvanlarda da âyetler vardır. Size onların karınlarm-daki fışkı ile kan arasından; içenlerin boğazından kolaylıkla geçen dup­duru süt içiririz... Yünlerinden ve yapağılarından, kıllarından bir za­mana kadar giyimlik, döşemelik ve ticâret kumaşı verdi.» (NahI, 66-80), «Allah; binek olarak kullanasımz ve yiyesiniz diye, davarları sizin için yaratandır. Onlarda sizin için daha nice faydalar vardır. Gönülleriniz-deki arzulara, onlara binerek ulaşırsınız. Onlarla ve gemilerle taşınır­sınız. Allah size âyetlerini gösterir. Allah'ın âyetlerinden hangisini inkâr edersiniz?» (Ğafir, 79-81).

Allah Teâlâ: «Allah'ın size verdiği rızıklardan yeyin.» buyuruyor. Meyvelerden, ekinlerden ve hayvanlardan yeyiniz. Bunların hepsi, Al­lah tarafından yaratılmış ve size nzık kılınmıştır.

«Şeytânın izlerinden gitmeyin.» Allah'a iftira ederek meyve ve ekinlerden Allah'ın kendilerine nzık olarak verdiklerini haram kılan müşriklerin, şeytânın yollarına ve emirlerine uyduğu gibi siz de uyma­yın. «Çünkü o, (şeytân, ey insanlar) sizin apaçık bir düşmanınızdır.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Muhakkak ki şeytân; sizin düşmanınızdır. Öyleyse siz de onu düşman edininiz. O taraftar­larını ancak çılgın alevli ateşin yârânı olmaya çağırır.» (Fâtır, 6), «Ey Âdemoğullan, şeytân ana ve babanızı ayıb yerlerini kendilerine göster­mek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardıysa; sakın size de bir fitne yapmasın.» (A'râf, 27), «Şimdi siz beni bırakıp da size düşman olan, onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Zâlimler için ne kötü bedeldir bu.» (Kehf, 50). Bu hususta Kur'an-ı Kerîm'de pek çok âyet vardır[68]

 

143  — Sekiz çift; koyundan iki, keçiden iki. De ki • İki erkeği mi, iki dişiyi mi veya iki dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kıldı? Eğer sâdıklardan iseniz, bana bilgiye dayanarak haber verin.

144  -t- Deveden de iki, sığırdan da iki. De ki: İki er­keği mi, iki dişiyi mi veya iki dişinin rahimlerinde bulu­nanı mı haram kıldı? Yoksa Allah; size bunları buyurur­ken, siz orada mı idiniz? İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kimdir? Muhakkak ki Allah, zâlimler güruhunu hidâyete erdir­mez.

 

Câhîliyet Gelenekleri

 

Allah Teâlâ bu âyetlerde, İslâm öncesi arapların bilgisizliğini be­yân ediyor. Onlar, hayvanlardan bazılarını haram sayarlar, paylara ve cinslere ayırırlardı. Sonuncusu dişi olmak üzere beş defa doğurmuş de­ve, dişi adak devesi, on batın doğurmuş. (veya yedi batın ikiz doğur­muş) deve, on batın döllemiş erkek deve ve hayvanlardan, ekinler­den ve meyvelerden kendiliklerinden uydurmuş oldukları diğer cins­ler. Allah Teâlâ önce çardaklı ve çardaksız bahçeler yarattığını, hay­vanlardan yük taşıyacak ve döşek yapılacakları yarattığını beyân bu­yurup, sonra da erkeği ve dişisiyle beyaz koyun, siyah koyun —ki bu keçidir—, erkeği ve dişisiyle deve, aynı şekilde inekten ibaret hayvan­ların sınıflarını beyân buyuruyor. Allah Teâlâ bunlardan hiç birisini ve bunların yavrularını haram kılmamıştır. Bilakis bunların hepsi yemek, binmek, yüklemek, sağmak ve diğer faydalanma yollarıyla istifâde et­meleri için Âdemoğullanna âmâde kılınmıştır. Nitekim başka bir âyet-, te Allah Teâlâ: «Sizin için hayvanlardan sekiz çift indirmiştir.» (Zü-mer, 6) buyurmaktadır.

Allah Teâlâ'nın : «Veya iki dişinin rahimlerinde bulunanları mı haram kıldı?» sözü onların : Şu davarların karınlarında bulunanlar; yalnız erkeklerimiz içindir, kadınlarımıza haram kılınmıştır, sözlerine cevab teşkil eder. Allah Teâlâ : «Eğer sâdıklardan iseniz, bana bilgiye dayanarak haber verin.» buyuruyor. Bana kesin bilgiye dayanarak ha­ber veriniz : Sizin haram kılındığını sandığınız sonuncusu dişi olmak üzere beş batın doğuran deveyi, adak devesini, on batın doğuran de­veyi ve on batın dölleyen erkek deve, ile benzerlerini Allah Teâlâ -bize nasıl haram kılmıştır? İbn Abbâs'tan rivayetle Avfî der ki: «Sekiz çift; koyundan iki, keçiden iki.» âyeti dört çifttir. «Deveden de iki, sığırdan da iki. De ki: İki erkeği mi, iki dişiyi mi haram kıldı?» Allah Teali burada buyuruyor ki: Ben bunlardan hiç birini haram kılmadım. «Eğer sâdıklardan iseniz, bana bilgiye dayanarak haber verin.)) Allah Teâlâ burada da : «Hepsi helâldir.» buyuruyor.

Allah Teâlâ'nın : «Yoksa Allah; size bunları buyururken, siz orada mı idiniz?» sözü; onların bu hayvanlardan haram kıldıklarını kendilik­lerinden uydurdukları haram kılmaları hususunda Allah'a iftirada bu­lunmalarından dolayı onlarla alaydır. «İnsanları bilgisizce saptırmak için Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zâlim kimdir? (elbette ondan daha zâlim hiç kimse yoktur.) Muhakkak ki Allah zâlimler gü­ruhunu hidâyete erdirmez.» Bu âyetin hükmü altına girenlerin ilki, Amr İbn Lühayy İbn Kamea'dır. Peygamberlerin dinini değiştirenlerin ilki odur. Adak devesini başı boş bırakan, yedi batın çift doğuran de­veyi haram kılan, on batın dölleyen erkek deveyi muhafaza eden odur. Nitekim bu husus sahîh bir hadîste belirtilmiştir.[69]

 

145 — De ki: Bana vahyolunanlar arasında; haram dediklerinizi yiyecek kişiye murdar oldukları için; ölüden, dökülen kandan, domuz etinden —ki pistir— ve Allah'tan başkasının adına kesildiğinden dolayı fısk olandan başka haram olan bir şey bulamıyorum. Haddi aşmamak ve is­tememek üzere., kim de bunlardan yemeye mecbur kalır­sa, muhakkak ki Rabbın Ğafûr'dur, Rahîm'dir.

 

Bana Haram Kılınanlar

 

Allah Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed   (s.a.) e emrederek şöyle buyuruyor: Allah'a iftira edip O'nun nzık olarak verdiklerini haram sayan şu heriflere söyle : «Bana vahyolunanlar arasında yiyecek kişiye haram olan bir şey bulamıyorum.» Bunun anlamının; sizin haram kıl­dıklarınızdan hiçbir şeyi bunun dışında haram olarak görmüyorum, şeklinde olduğu söylenmiştir. Yine bunun anlamının; bunun dışında hayvanlardan haram hiçbir şey görmüyorum, olduğu da söylenilmiş­tir. Buna göre, daha sonra Mâide sûresinde yeralacak olan haram kıl­malar ve bu hususta vârid olan 'hadîsler bu âyetin mefhûmunu neshet-miş oluyor. Bazıları bunu, nesholarak isimlendirirler. Ancak müteahhi-rîn'den birçokları, buna nesh demezler. Zîrâ bu, aslı mübâh olanın kaldırılması kabîlindendir. En doğrusunu Allah bilir.

İbn Afobâs'tan rivayetle Avfî kısmım, dökülmüş kan olarak tefsir etmiştir. İkrime de «Dökülen kandan...» âyeti hak­kında şöyle demiştir : Şayet bu âyet olmasaydı, yahûdîlerin uyduğu, pe­şinden gittiği gibi insanlar, damarlarda olanların (kanın) peşinden ko­şarlardı. Hammâd, İmrân İbn Hudeyr'in şöyle dediğini nakleder: Ebu Miclez'e; boğazlanan hayvanın başından bulaşan kanı, içinde kırmı­zılık görünen kabı sordum. Şöyle dedi: Allah Teâlâ, ancak dökülen kanı yasaklamıştır. Katâde de şöyle der : Allah Teâlâ, kanlardan dökül­müş olanı haram kılmıştır. Kanın karıştığı ete gelince; bunda bir beis yoktur. İbn Cerîrder ki: Bize Müsennâ'nm... Kâsım'dan rivayetine göre; Hz. Âişe, yırtıcı hayvanların etlerinde, kabta bulunan kan ve kırmızılıkta bir beis görmez ve bu âyeti okurdu. Bu hadîs; sahihtir, garîbdir.

Humeydî, Süfyân kanalıyla, Amr İbn Dinar'ın şöyle dediğini nak­leder: Câbir İbn Abdullah'a : Onlar, Allah Rasûlü (s.a.)nün Hayberin fethi sırasında ehlî eşek etlerini yasakladığını iddia ediyorlar, dedim. Şöyle karşılık verdi : Bunu Allah Rasûlü (s.a.)nden naklen Hakem İbn Amr söylerdi. Fakat şu âlim —ki İbn Abbâs'ı kasdediyor— bunu ka­bul etmez ve : «De ki: Bana, vahyolunanlar arasında; haram olan bir şey bulamıyorum.» âyetini okurdu. Hadîsi bu şekilde Buhârî de Ali îbn el-Medînî kanalıyla Süfyân'dan rivayet etmiştir. Keza Ebu Dâvûd da, bunu İbn Cüreyc kanalıyla Amr İbn Dinar'dan tahrîc etmiştir. Hadî­si, Hâkim de Müstedrek'inde rivayet etmiştir. Bununla birlikte Hadis; Buhârî'nin Sahîh'inde benim gördüğüm gibidir.

Ebu Bekr İbn Merdûyeh ve Müstedrek'inde Hâkim, Muhammed İbn Ali kanalıyla... İbn Abbâs'ın şöyle dediğini naklederler: Câhiliye halkı bazı şeyleri yer ve bazı şeyleri de hoşlanmayarak terkederlerdi. Allah Taâlâ Peygamberini gönderdi, kitabını indirdi, helâlini helâl kıldı, haramını haram kıldı. O'nun helâl kıldığı helâl, haram kıldığı da haramdır. Hakkında hüküm indirmediği şey ise affedilmiştir. Bunun akabinde İbn Abbâs : tcDe ki: Bana vahyolunanlar arasında... ha­ram olan hiçbir şey bulamıyorum.)) âyetini sonuna kadar okudu. Ha­dîsin lafzı İbn Merdûyeh'indir. Hadîsi yalnız başına Ebu Dâvûd da, Muhammed İbn Hârûn kanalıyla... Ebu Nuâym'dan rivayet eder. Hâ­kim ise bu hadisin isnadının sahih olduğunu, Buhârî ile Müslim'in tah-rîc etmediklerini söyler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Affân'ın... İbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Şevde Bint Zem'a'nm bir koyunu Öldü. Bu ko­yunu kasdederek; ey Allah'nı elçisi, falanca öldü, dedi. Allah Hasûlü : Derisini niçin almadınız? diye sordu. O: Ölmüş bir koyunun derisini mi alalım? diye sordu. Allah Rasûlü kendisine : Muhakkak ki Allah Teâlâ: «De ki: Bana vahyolunanlar arasında; haram dediklerinizi yi­yecek kişiye murdar oldukları için; ölüden, dökülen kandan, domuz etinden... başka haram olan bir şey bulamıyorum.» buyuruyor. Siz onu yemeyeceksiniz ki. Onu tabaklayıp istifâde edeceksiniz. Şevde Bint Zem'a, birisini gönderip o koyunun derisini soydurdu, tabakladı ve ondan bir kırba (su kabı) edinip, yanında yırtılıncaya kadar kullan­dı. Bu hadîsi veya bir benzerini Buhârî ile Neseî, Şa'bî kanalıyla... Şev­de Bint Zem'a'dan rivayet etmişlerdir.

Saîd İbn Mansûr der ki: Bize Abdülazîz İbn Muhammed'in, îsâ İbn Nümeyre'den, onun da babasından rivayetine göre; o, şöyle de­miştir : İbn Ömer'in yanında idim. Birisi ona kirpi yemeyi sordu. İbn Ömer, «De ki: Bana vahyolunanlar arasında; haram dediklerinizi yi­yecek kişiye... haram olan bir şey bulamıyorum.» âyetini okudu. Onun yanında bulunan bir yaşlı, şöyle dedi: Ebu Hüreyre'yi şöyle derken işit­tim : Hz. Peygamber (s.a.)in yanında (kirpi yemek) zikredildiğinde şöyle buyurdular : O, murdarlardan bir murdardır, İbn Ömer : Şayet Hz. Peygamber (s.a.) bunu söylemişse; o, onun söylediği gibidir, dedi. Hadîsi Ebu Dâvûd, Ebu Sevr'den, o da Saîd İbn Mansûr'dan rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ «Haddi aşmamak ve (fazlasını) istememek üzere bun­lardan yemeye mecbur kalırsa...» buyurmaktadır ki; kim bu âyet-i ke-rîme'de haram kılınanlardan bir şeyi, haddi aşma arzusu olmaksızın yemeye mecbur kalırsa; «Muhakikak ki Rabbın (onun için) Ğafûr'dur, Rahîm'dir.» Bu âyetin tefsiri, daha önce Bakara sûresinde (Bakara, 173) geçmişti. Onunla yetiniyoruz.

Bu âyet-i kerîme'nin sevkedilişinden maksad; kendiliklerinden ve bozuk görüşleriyle, sonuncusu dişi olmak üzere; beş batın doğuran de­veyi, adak devesini, on batın doğuran deveyi, on batın dölleyen erkek deveyi ve benzerlerini kendilerine haram kılan müşriklerin bu görüş­lerini reddetmektedir. Allah Teâlâ bu âyette elçisine; Allah Teâlâ'nın ona vahyettikleri içinde bunların haram olduğunu bulamadığını ha­ber vermesini emretmektedir. Ancak bu âyette zikredilen ölü, dökülen kan, domuz eti ve Allah'tan başkasının adına kesilenler haram kılın­mıştır. Bunun dışındakiler, haram kılınmamıştır. Bunlar hakkında hü­küm bildirilmemiştir. O halde bunların haram, olduğunu nasıl iddia edebilirsiniz? Allah Teâlâ haram kılmadığı halde, siz neden dolayı bunları haram kılıyorsunuz? O takdirde bunun dışında diğer şeylerin haram kılınması sözkonusu olmayacaktır. Nitekim âlimlerin mezheb-lerinden meşhur olan görüşe göre; eşeklerin, yırtıcı hayvanların ve kuşlardan tırnaklı olanların etlerinin yasaklandığına dâir haberler gelmiştir.[70]

 

146 — Yahûdî olanlara da bütün tırnaklıları haram kıldık. Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık. Bunlardan sırtlarına ve bağırsaklarına yapışan ve kemiğe karışan müstesnadır. Biz, onları zulümlerinden dolayı cezaya çarptırdık. Biz, elbette sâdıklarızdır.

 

Yahudilere Haram Kılınanlar

 

îbn Cerîr der ki: Allah Teâlâ : «Yahûdî olanlara bütün tırnaklıları haram kıldık.» buyuruyor. Bunlar, hayvanlar ve kuşlardan deve, deve kuşu, yabanî ve evcil ördek gibi parmak araları ayrık (yarılmış) ol­mayanlardır.

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha; «Yahûdî olanlara bü­tün tırnaklıları haram kıldık.» âyeti hakkında şöyle der: Bunlar, deve ve deve kuşudur. Mücâhid ve bir rivayette Süddî de böyle söylemiş­tir. Saîd îbn Cübeyr ise şöyle der: Bunlar, parmak aralan açık olma­yanlardır. Saîd îbn Cübeyr'den gelen rivayetlerden birinde ise o, şöy­le demiştir: Parmak aralan aynlmış olmayan her şey. Horoz da bun­lardandır. Katâde, «Yahûdî olanlara bütün tırnaklılan haram kıldık.» âyeti hakkında şöyle der: Bunlann; deve ve deve kuşu, kuşlardan ba-zılan ve balıklar olduğu söylenirdi. Bir rivayette ise bunlann deve ve deve kuşu olduğu söylenmiştir. Yahudilere kuşlardan ördek ve benzer­leri ile, parmak aralan yarık olmayan her şey haram kılınmıştı.

İbn Cüreyc; Mücâhid'in «Bütün tırnaklılar» hakkında şöyle dedi­ğini nakleder: Şakşak, deve kuşu ve deve. Ben, Kasım İbn Ebu Bez-ze'ye; Şakşak nedir? diye sordum. Şöyle cevab verdi: Hayvanların, ayaklarında ayrık olmayandır. Ayak (parmak) araları açık olanı ya-hûdîler yerdi. Hayvanların (tavukların) ve serçelerin ayaklan (ayak parmaklan) açıktı. Yahudiler onlan yerlerdi. Develerin tırnaklan, deve kuşunun tırnaklan, yaban ördeğinin tırnaklan açılmamıştı ve Yahudiler deveyi, deve kuşunu, yaban ördeğini, parmak aralan açıl­mamış her şeyi ve vahşî eşeği yemezlerdi.

Allah Teâlâ: «Sığır ve koyunun iç yağlarını da üzerlerine haram kıldık.» buyuruyor. Süddî der ki: İç yağları ile, böbrek yağlan kasde-dilmiştir. Yahudiler; bunları İsrâîl haram kılmıştır; biz de haram kılı­yoruz, derlerdi. İbn Zeyd de aynı görüşü paylaşır. Katâde ise; bunla-nn iç yağlan ve kemiğe sanlı olmayan yağlar olduğunu söylemiştir. İbn Abbas'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha: «Bunlardan sırtlanna ya­pışanlar müstesnadır.» âyetinde, kemiğe yapışan iç yağlannın kasde-dildiğini söylemiştir. Süddî ve Ebu Salih de; kalça (kuyruk veya kıç) nın, sırtlara yapışan etlerden olduğunu söylemişlerdir.

Âyetteki kelimesi hakkında Ebu Ca'fer îbn Cerîr Tabe-rî der ki: Bu kelime çoğul olup tekili dır. Bun­lar, karında dolanıp kangal olan, toplanan (bağırsaklar) dır. Bunlar süt bezleri olup dışkı yerleri anüs olup «Merâbîd» diye de isimlendirilir. Bağırsaklar buradadır.

Buna göre; âyetin mânâsı şöyle oluyor : «Sığır ve koyunlann sırt­larına ve bağırsaklanna karışanlar dışında, bunların iç yağlarım on­lara haram kıldık.» İbn Abbâs'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, kelimesinin; anüs anlamına geldiğini söyler. Mücâhid ise;

bu kelimenin, anüs ve kann boşluğu olduğunu söylemektedir. Saîd İbn Cübeyr, Dahhâk, Katâde, Ebu Mâlik ve Süddî de böyle söylerler. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem; bunun, ortasında midenin bulun­duğu karın boşluğu, süt bezeleri olduğunu söyler. Arap dilinde buna denilir.

Allah Teâlâ: «Ve kemiğe kansan müstesnadır.» buyuruyor ki; iç yağlarından kemiğe karışanlar, onlara helâl kılınmıştır. İbn Cüreye der ki: Kalça yağlan, kuyruk sokumu kemiğine karışmıştır ve bu he­lâldir. Ayaklarda, böğürde, başta, gözde kemiğe karışan etler helâldir. Bu sözlerin bir benzerini Süddî de söylemiştir.

Allah Teâlâ: «'Biz onları, zulümlerinden dolayı cezaya çarptırdık.» buyuruyor. Bu sıkıştırmayı onların zulümlerinden, Bizim emirlerimize karşı gelmelerinden dolayı onlara bir ceza olarak verdik. Nitekim Allah Teâlâ, başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Yahudilerin zulümleri ve birçok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden dolayı; kendileri­ne, helâl kılınmış şeyleri yasakladık.» (Nisa, 160) Allah Teâlâ: «Biz, elbette sâdıklanzdır. (Onları bununla cezalandırmamızda elbette ada­letli davranmışızdır.)» buyurmuştur. İbn Cerîr der ki: Ey Muhammed; bizim, bunu onlara, haram kıldığımıza dâir vermiş olduğumuz haber­de elbette sâdıklanzdır. Değilse bunu İsrâîl —onların sandıklan gibi— kendisine haram kılmış değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Abdullah İbn Abbâs der ki: Ömer İbn Hattâb (r.a.)a Semure'nin içki sattığı haberi ulaştı; Allah, Semure'yi kahretsin. Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu bilmiyor mu? «Allah Yahudilere la'net etsin, onlara iç yağlan haram kılınmıştı da onu eritip sattılar.» dedi. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim, Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla... Hz. Ömer'den tahrîc etmişlerdir. Leys şöyle diyor: Bana Yezîd İbn Ebu Habîb'in... Câbir İbn Abdullah'tan rivayetine göre; Allajı Rasûlü (s.a.) Mekke'nin fethi senesi şöyle buyurmuştur : Muhakkak ki Allah ve Ra­sûlü içki, ölü (eti), domuz ve putlann satışım haram kılmıştır. Ey Allah'ın elçisi; ölülerin iç yağlan hakkında ne buyurursun? Onunla deriler yağlanır, gemiler boyanır ve insanlar onu çıra olarak kullanır, denildiğinde; hayır, o haramdır, buyurdu. Sonra Allah Rasûlü (s.a.); şöyle devam etti: Allah, yahûdîleri kahretsin; Allah Teâlâ onlara, iç yağmı haram kıldığında onu erittiler ve sonra da satıp parasını yedi­ler. Bu hadîsi bir topluluk, muhtelif kanallarla Yezîd'den rivayet et­mişlerdir. Zührî de, Saîd İbn el-Müseyyeb kanalıyla Ebu Hüreyre'den Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu nakleder : Allah, yahûdî­leri kahretsin, onlara iç yağı haram kılındı da onu satıp parasım ye­diler. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim, Abdan kanalıyla... Zührî'den riva­yet etmişlerdir. İbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed îbn Abdullah İbn İbrahim'in... İbn, Abbâs'tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) makam (-ı İbrâhîm) m arkasında oturuyorlardı. Gözlerini göğe dikerek üç kere; Allah yahûdîlere lanet etsin. Muhakkak Allah Teâlâ onlara iç yağını haram kılmıştı. Onlar da bunu satıp ücretini yediler. Allah Teâlâ bir kavme bir şeyin yenmesini yasaklamışsa; mutlaka onlara bunun ücretini de haram kılmıştır. İmâm Ahmed der ki: Bize Ali îbn Âsım'ın... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) mescid-de; Hıcr'e dönük olarak oturuyorlardı. Göğe bakıp güldüler ve şöyle buyurdular: Allah Teâlâ yahûdîlere la'net etsin. İç yağları onlara ha­ram kılınmıştı. Onlar bunu sattılar ve bedellerini yediler. Muhakkak ki Allah Teâlâ; bir kavme bir şeyin yenilmesini haram kıldığında, an­lara bunun bedelini de haram kılmıştır. Hadîsi Ebu Dâvûd da Hâlid ,el-Hazzâ kanalıyla rivayet etmiştir. A'meş, Cami' İbn Şeddâd kana­lıyla... Üsâme İbn Zeyd'den rivayet ediyor ki; o, şöyle demiştir: Al­lah Rasûlü (s.a.) hasta iken, onu ziyaret etmek üzere yanına gitmiş­tik. Onu uyur bulduk. Yüzüne Aden örtülerinden bir örtü örtülmüş­tü. Yüzünü açıp şöyle buyurdular: Allah Teâlâ yahûdîlere la'net et­sin. Koyunların iç yağlarını haram sayıyorlar da, bunların bedelleri­ni yiyorlar. Bir rivayette ise şöyle buyurmuştur: Onlara iç yağlan ha­ram kılınmıştı. Bunları sattılar ve bedellerini yediler.[71]

 

147 — Seni yalanlarlarsa; de ki: Rabbımız geniş rah­met sahibidir. O'nun gücü günahkârlar güruhundan dön­dürülemez.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed; sana muhalif olan müşrikler, yahûdîler ve onların benzerleri seni yalanlarlarsa; Rabbı­mız geniş rahmet sahibidir, de. Bu ifâde; Allah'ın geniş rahmetini di­leme ve Allah'ın elçisine tâbi olmaya teşvikten ibarettir. «O'nun gücü günahkârlar güruhundan döndürülemez.» kısmı da Peygamberlerin sonuncusu olan Allah Rasûlü'ne muhalefetten onları sakmdırmadır. Çok kere Allah Teâlâ Kur'an'da, teşvik ve korkutmayı birlikte zikre­der. Nitekim şu âyetlerde durum böyledir: «Şüphe yok ki Rabbın, ce­zası pek çabuk olandır. Ve muhakkak ki O, Gafur, Rahîm'dir.» (En'âm, 165) «Doğrusu, insanların zulmetmelerine rağmen Rabbın, mağfiret sahibidir. Şüphesiz ki Rabbının cezalandırması şiddetlidir.» (Ra'd, 6). ((Kullanma bildir ki: Muhakkak Ben Gafur, Rahîm olanım. Ve mu­hakkak ki azabım da elem verici bir azâbdır.» (Hicr, 49-50), «Günâh­ları bağışlayan, tevbeyi kabul eden, cezası şiddetli olandır.» (Ğâfir, 3), «Doğrusu Rabbının yakalayışı amansızdır.. Önce yaratıp sonra tekrar­layan O'dur O. O, Gafûr'dur, Vedûd'dur.» (Bürûc, 12-14). Bu hususta­ki âyetler pek çoktur.[72]

 

148  — Şirk koşanlar  diyecekler ki: Eğer Allah dile-seydi biz de atalarımız da şirk koşmazdık. Hiçbir şeyi ha­ram da kılmazdık. Onlardan öncekiler de, Bizim gücümü­zü tadana kadar böyle dediler. De ki: Bize karşı yanınız­da ortaya koyabileceğiniz bir bilgi var mı? Siz ancak zan-na uyuyorsunuz ve siz sâdece yalanlar atıyorsunuz.

149  — De ki: Üstün ve mükemmel hüccet Allah'ın­dır. Eğer O, dileseydi hepinizi birden hidâyete kavuştu­rurdu.

150 — De ki: Muhakkak Allah, şunu haram kıldı diye, bildiğini söyleyecek şâhidlerinizi getirin. Eğer onlar şâhid-lik ederlerse; sen de onlarla beraber olup tasdik etme. On­lar Rablarına başkalarını denk tutuyorlar.

 

Erişilmez Hüccet Allah'ındır

 

Bu, Allah Teâlâ'nm zikretmiş olduğu bir münazara ve müşrikle­rin şirk koşmalarında, haram kılmalarında dayandıkları bir şüpheyi belirten bir ifâdedir. Onlar diyorlar ki: Allah Teâlâ, onların içinde bulundukları şirk koşmayı ve onların haram kıldıklarını haram kıl­malarını bilmektedir. O, bize îmânı ilham etmek veya bizimle küfür arasına engel koymak suretiyle bunu değiştirmeye kadirdir. Ama de­ğiştirmemiştir. O halde bu, bütün bu olanlar, O'nun irâdesi ve dileme­siyle olduğuna, O'nun bizden bu hususlarda hoşnûd olduğuna delâlet eder. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Eğer Allah dile­seydi biz de, atalarımız da şirk koşmazdık. Hiçbir şeyi haram da kıl­mazdık.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Ve derler ki: Eğer Rahman dilemiş olsaydı,- biz onlara kulluk etmezdik.»

 (Zuhruf, 20), «Şirk koşanlar dediler ki: Allah düşeydi ne biz, ne de babalarımız O'ndan başka bir şeye tapınırdık...» (Nahl, 35). Allah Teâlâ burada: «Onlardan öncekiler de böyle dediler.» buyuruyor ki; onlardan önce sapıtanlar, bu şüphe ile sapıtmışlardır. Bu, geçersiz ve bâtıl bir delildir. Zîrâ eğer bu delil sıhhatli olsaydı; Allah Teâlâ on­lara gücünü tattırmaz, onlan helak etmez, onlara şerefli elçilerini göndermez ve müşriklere acı intikamını tattırmazdj.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: Bize karşı yanınızda (Allah'ın sizin içinde bulunduğumuz durumdan hoşnûd olduğuna dâir) ortaya koyabileceğiniz bir bilgi var mı? Siz ancak zanna (vehme, hayâle ve bozuk inançlara) uyuyorsunuz. Ve siz sâdece (Allah'a karşı, ileri sür­düğünüz şeylerde Allah adına) yalanlar atıyorsunuz.»

İbn Abbâs'tan rivayetle, Ali İbn Ebu Talha şöyle demiştir: Allah Teâlâ: «Eğer Allah dileseydi, biz de şirk koşmazdık.», «Onlardan ön­cekiler de böyle dediler.» Ve sonra da: «Şayet Allah dileseydi; onlar şirk koşmazlardı.» buyurmaktadır. Onlar: «Bizim ilâhlara ibâdetimiz, bizi Allah'a yaklaştıracaktır.» dediler. Allah Teâlâ da bunların, kendi­lerini Allah'a yaklaştırmayacağını haber verdi. «Şayet Allah dilesey­di; onlar şirk koşmazlardı.» âyetinde ise: Şayet Ben dileseydim, on­ların hepsini hidâyet üzere birleştirirdim, buyurmaktadır,

Allah Teâlâ : «De ki: Üstün ve mükemmel hüccet Allah'ındır. Eğer O, dileseydi hepinizi birden hidâyete kavuştururdu.» âyetinde peygam­beri (s.a.)ne şöyle buyurmaktadır : «Ey Muhammed, onlara de ki : (Hi­dâyete erdirdiklerinin hidâyetinde ve sapıttırdıklarının sapıttırılma-sında) üstün ve mükemmel hüccet (en mükemmel ve tam hikmet) Allah'ındır. Eğer O, dileseydi hepinizi birden hidâyete kavuştururdu.» Bunların hepsi Allah'ın kudreti, dilemesi ve ihtiyarı iledir. Bununla birlikte O, inananlardan hoşnûd olur ve kâfirleri sevmez. Nitekim Al­lah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «Şayet Allah dile­seydi; onları hidâyet üzerinde birleştirirdi.» (En'âm, 35), «Eğer Rab-bın dileseydi; yeryüzündeki insanların hepsi îmân ederlerdi.» (Yûnus, 99), «Rabbın dileseydi; bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Onlar ise hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onlan, bunun için yaratmıştır. Rabbı-nın rahmet ettikleri müstesnadır. Bununla beraber Rabbınm şu sözü de tamamen yerine gelmiştir: Şüphesiz ki Ben; cehennemi hep insan ve cin ile dolduracağım.» (Hûd, 118-119). Dahhâk der ki: Allah'a is­yan eden kimsenin hiçbir delili yoktur. Kullarına karşı en mükemmel delil Allah'ındır.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «De ki: "Muhakkak Allah, şunu haram kıldı diye, bildiğini söyleyecek şâhidlerinizi getirin.» Halbuki bunlar; sizin kendiliğinizden haram kıldıklanmzdır. Ve Allah'a karşı atmış olduğunuz iftiralardır. «Eğer onlar şâhidlik ederlerse; sen de onlarla be­raber olup da tasdik etme.» Zîrâ onlar şâhidlik etseler bile, bu, her­halde yalandır. «Âyetlerimizi yalanlayanların ve âhirete inanmayan­ların heveslerine uyma. Onlar Rablarına başkalarını denk tutmakla (O'na şirk koşuyorlar).»[73]

 

151 — De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri haram kıl­dığım ben söyleyeyim; O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, anaya-babaya iyilik edin. Fakirlik korkusuyla çocukları­nızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkını veren Biziz. Kö­tülüğün gizlisine de, açığına da yaklaşmaym. Hak ile ol­madıkça, Allah'ın haram kıldığı bir cana kıymayın, işte aklınızı başınıza alasınız diye size bunları emretti.

 

Rabbınızın Size Haram Kıldığı Şeyler

 

Dâvûd el-Evdî'nin Şa'bî kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Kim, Allah Rasûlü (s.a.)nün üzerinde müh­rü bulunan sayfasını okumak İsterse şu âyetleri okusun : «De ki: Ge­lin, Rabbınızın size neleri haram kıldığını ben söyleyeyim; O'na hiç­bir şeyi ortak koşmayın... işte sakınasınız diye size bunları emretti.»

Hâkim Müstedrek'inde der ki: Bize Merv'de Bekr îbn Muhammed es-Sayrafî'nin... îbn Abbâs'tan rivayetine göre; o, En'âm sûresinde muhkem âyetler vardır. Bunlar kitabın aslıdırlar, demiş ve sonra: «De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri haram kıldığını ben söyleyeyim...» âyetlerini okumuştur. Hadîsi rivayetten sonra Hâkim, isnadının sa­hih olduğunu, Buhârî ile Müslim'in tahrîc etmediklerini söyler. Ben de derim ki: Bu hadîsi Zübeyr ve Kays İbn er-Rebî', Ebu İshâk ka­nalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Yine Hâkim, Müstedrek'inde Yezîd îbn Hârûn kanalıyla... Ubâde İbn Sâmit'ten rivayet ediyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) : Hanginiz bana şu üç şey üzerine bîat eder? buyurmuş ve: «De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri haram kıldığım ben söyleyeyim...» âyetlerini sonuna kadar okumuştur. Daha sonra da şöyle buyurmuştur : Kim bu bîatına vefa gösterirse; onun mükâfatı Allah'a aittir. Kim de bunlardan bir şey eksiltirse; Allah Teâlâ ona dünyada iken bir şey verirse bu, onun için bir ceza olur. Kimi de âhirete bırakırsa, işte onun işi Allah'a kalmış­tır : Dilerse azâb eder, dilerse bağışlar. Hâkim, bu hadîsin de isnâdı-mn sahîh olduğunu, fakat Buhârî ile Müslim'in tahrîc etmediklerini söyler. Ancak Buhârî ile Müslim, Zührî kanalıyla... Ubade'den rivayet edilen: Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmamak üzere bana bîat ediniz... hadîsinde birleşmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Âyetin tefsirine gelince: Allah Teâlâ, peygamberi ve Rasûlü Mu-hammed- (s.a.) e hitâb ile şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed, Al­lah'tan başkasına tapman, Allah'ın kendilerine verdiği nzıklan haram kılan, çocuklarını öldüren o müşriklere söyle : Onların bütün bu yaptık­ları, kendi görüşleri ile ve şeytânların onları aldatmasıyla olmuştur. On­lara söyle : Gelin (zan, iftira ve yalan olarak değil, gerçek olarak, Allah tarafından bir vahiy ve emir olarak), Rabbınızm size neleri haram kıldı­ğını ben söyleyeyim. (Size anlatıp haber vereyim.) : O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın...»

Buhârî ve Müslim'de Ebu Zerr (r.a.) den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü : Cibril bana geldi ve, ümmetimden her kim ki Allah'a hiçbir şeyle şirk koşmaksızın ölürse; cennete girecektir, diye müjde verdi, 'buyurdular. Ben: Zina edip hırsızlık yapsa da mı? diye sordum. Zina edip hırsızlık yapsa da, buyurdular. Beri : Zina edip hırsızlık yapsa da mı? dedim. Zina edip hırsızlık yapsa da, buyurdular. Ben : Zina edip hırsızlık yapsa da mı? dedim. Zina edip hırsızlık yapsa ve içki içs* de, buyurdular. Rivayetlerin bazısında, Allah Rasûlü (s.a.) ne bu soruları soranın Ebu Zerr olduğu belirtilmiştir ki, bunların üçüncüsünde Hz. Peygamber (s.a.) : Ebu Zerr'in burnu yere sürtülse de, buyurmuşlardır. Ebu Zerr hadîsin tamâmından sonra : Ebu Zerr'in burnu yere sürtülse de, dermiş.

Bazı müsned ve Sünen'Ierde Ebu Zerr'den rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır:

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Âdemoğlu; sen Bana duâ edip Ben­den umduğun sürece senden olan şeyleri (günâhları) bağışlarım da hiç aldırmam. Ey âdemoğlu şayet günahların gökyüzünü kapîasa, sonra benden bağışlanma dilesen, seni bağışlarım da hiç aldırmam. Ey âdem­oğlu şayet bana dünya dolusu günâhlarla gelsen, sonra bana şirk koş­mamış olarak ulaşsan, ben de sana dünya dolusu mağfiret ile gelirim. Kur'an-ı Kerînı'de bu hadîse şâhid olmak üzere Allah Teâlâ şöyle bu­yurmaktadır : «Allah kendisine ortak koşmayı bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.» (Nisa, 48). Müslim'in Sahîh'inde İbn Mes'ûd'dan rivayet edilen bir hadîste

Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmaksızın Ölen kimse cennete girer, du­yurulmuştur. Bu husustaki âyetler ve hadîsler pek çoktur.

îbn Merdûyeh'in Ubâde ve Ebu'd-Derdâ'dan rivayet ettiği bir ha­dîste şöyle buyurulur:

Parça parça kesilseniz veya asılsanız, veya yakılsanız bile Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın. İbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Avf el-Hımsî'nin... Ubâde İbn Sâmit'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) bize, yedi haslet tavsiye etti: Yakılsanız, parça parça kesilseniz ve asılsanız bile Allah'a hiçbir şeyle ortak koş­mayın, buyurdu.

Allah Teâlâ : «Anaya, babaya iyilik edin.» buyurmaktadır ki; size tavsiyede bulunup, ana-babaya iyilik yapmanızı emretmiştir. Nitekim başka bir âyette de şöyle buyurur: «Rabbın buyurmuştur ki: Kendi­sinden başkasına ibâdet etmeyesiniz, ana ve babaya iyi davranasmız.» (İsrâ, 23). Allah Teâlâ birçok yerde, kendine itaat ile birlikte ana-ba­baya iyiliği de emretmiştir.. Nitekim : «Bana ve ana-babana şükret. Dönüş ancak Banadır. Şayet onlar, seni körü körüne Bana şirk koşman için zorlarlarsa; onlara itaat etme. Ve dünya işlerinde onlarla iyi ge­çin. Bana dönenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz yine Banadır. O zaman Ben size, yaptıklarınızı bildiririm.» (Lukmân, 14 -15) buyurmak suretiyle, onlara iyiliği emretmiştir. Şayet onlar, müşrik dahi olsalar bu onlara aittir. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur : «Hani, İsrâiloğullarından; Allah'tan başkasına ibâdet etmeyin; ana-babaya... iyilik yapın, diye söz almıştık.» (Bakara, 83). Bu husustaki âyetler pek çoktur. Buharı ve Müslim'de İbn Mes'ûd'dan rivayete göre, o şöyle demiştir. Allah Rasûlü (s.a.) ne; amellerin hangisi Allah'a daha se­vimlidir? diye sordum. Vaktinde kılınan namazdır, buyurdular. Sonra hangisi? diye sordum. Ana-babaya iyiliktir, buyurdular. İbn Mes'ûd der ki: Bunları bana, Allah Rasûlü (s.a.) haber verdi. Daha fazlasını isteseydim, o da arttırırdı. Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh kendi isnadı ile Ebu'd-Derdâ ve übâde İbn Sâmit'den rivayet ediyor ki; onlardan her biri şöyle demiştir : Dostum (s.a.) bana şöyle vasiyyette bulundu : Ana-babana itaat et. Onların lehine dünyadan feragat etmeni isteseler dahi bunu yap. Fakat bu iki hadîsin de isnadında, zayıflık vardır. En doğrusunu Allah bilir.

Allah Teâlâ : «Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin de onların da rızkım veren Biziz.» buyuruyor. Allah Teâlâ babalara ve ecdada iyiliği emrettikten sonra, çocuklara ve torunlara iyiliği de he­men bunun peşinden getirerek : «Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öl­dürmeyin.» buyuruyor. Onlar (müşrikler), şeytânların kendilerine gü­zel ve hoş göstermesi ile çocuklarını öldürürlerdi. Utanma korkusuyla kızları diri diri gömerler, fakirliğe düşme korkusuyla bazan da erkek çocuklarını öldürürlerdi. Bu sebepledir ki, Buhârî ile Müslim'de Abdul­lah İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayet edilen bir hadîste İbn Mes'ûd şöyle der : Ben : Ey Allah'ın elçisi, hangi günâh en büyüktür? diye sordum. Seni yaratmış olduğu halde Allah'a şirk koşmandır, buyurdular. Sonra hangisi? diye sordum. Seninle beraber yiyecek korkusuyla çocuğunu öldürmendir, buyurdular. Sonra hangisi? diye sordum. Allah Rasûlü : Komşunun hanımı ile zina etmendir, buyurup : «Onlar ki, Allah'ın yanında başka bir tanrıya tapıp yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar, zina etmezler.» (Furkân, 68) âyetini okudu. Âyet-i kerîme'deki kelimesini, İbn Abbâs, Katâde ve Süddî; fakirlik olarak açıklamışlardır. Yani böylece anlam : Meydana gelmiş olan fakirliğinizden dolayı onları öldürmeyiniz, şeklindedir. Allah Teâ­lâ İsrâ sûresinde de : «Çocuklarınızı fakirlik korkusuyla öldürmeyin.» buyurmaktadır. Yani ilerde fakirlik meydana gelir korkusuyla çocuk­larınızı öldürmeyin, demektir. Bu sebepledir ki o âyette: «Onların da sizin de rızkınızı veren Biziz.» buyurulup çocukların rızkı ile başlanmış­tır. Böylece anlam şöyle olacaktır: Onlar sebebiyle fakir düşeceğiniz­den korkmayınız. Onlann rızkı, Allah üzerinedir. Bu âyette ise, mey­dana gelmiş bir fakirlik söz konusu olduğu için «Sizin de onlann da rız­kını veren Biziz.» buyurmuştur. Burada önemli olan budur. En doğru­sunu Allah bilir.

Allah Teâlâ'nın : «Kötülüğün gizlisine ele açığına da yaklaşmayın.» sözü: «De ki: Rabbım, açığıyla gizlisiyle tüm hayasızlıkları, günâhı, Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.» (A'râf, 33) âyeti gibidir. Bunun tefsiri daha önce «Günâhın açığını da, gizlisini de bırakın.» (En'âm, 120) âyetinde geç­mişti. Buharı ve Müslim'de İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayet edildiğine gö­re; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Allah'tan daha kıskanç hiç kimse yoktur. Bunun için kötülüğün gizlisini de, açığını da haram kılmıştır. Abdülmelik İbn Umeyr'in... Sa'd İbn Ubâde'den rivayetinde; o, şöyle demiştir : Bir kişiyi kadın­larla birlikte görseydim, hiç acımaksızm kılıçla ona vururdum (onu kılıçla Öldürürdüm). Bu, Allah Rasûlü (s.a.) ne ulaşınca şöyle buyur­dular : Sa'd'ın kıskançlığına mı şaşıyorsunuz! Allah'a yemin ederim ki ben; Sa'd'dan daha kıskancım. Allah Teali benden daha da kıs­kançtır. Bu sebepledir ki; kötülüğün açığını da, gizlisini de haram kılmıştır. Hadîsi, Buhârî ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Ebu'l-A'lâ'nın Ebu Salih kanalıyla Ebu Hüreyre'den rivayetine göre : Ey Allah'ın elçisi, biz kıskançlık yapıyoruz, denildiğinde Allah Rasûlü şöyle bu­yurdular : Allah'a yemîn ederim ki; ben de kıskancım. Allah ise ben­den daha kıskançtır. Bu kıskançlığındandır ki, kötülükleri yasaklamış­tır. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet ederken, Kütüb-i Sitte sahihlerinden hiçbirisi tahrîc etmemiştir. Ancak Tirmizî'nin şartlarına uygundur. Tirmizî bu isnâd ile şu hadîsi rivayet etmiştir: Ümmetimin ömürleri altmış ile yetmiş arasıdır.

Allah Teâlâ : «Hak ile olmadıkça Allah'ın haram kıldığı bir cana kıymayın.» buyuruyor. Bu ifâde; Allah Teâlâ'nın te'kîdle yasakladığı ifâdelerdendir. Aksi takdirde zâten maksad, açığı ve gizlisiyle kötülük­lerden yasaklama belirtilirken zikredilmişti. Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ûd (r.a.) dan rivayete göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuş­lardır : Şu üçten biri ile olması dışında; Allah'tan başka ilâh olmadığı­na, benim Allah'ın elçisi olduğuma şehâdet eden müslüman kişinin kanı helâl değildir : Zina eden evli, bir can karşılığı olan can ve dinini terke-derek cemâatten ayrılan.

Müslim'in lafzına göre ise hadîsin baş kısmı şöyledir: Kendisinden başka ilâh olmayan (Allah'a) yemîn ederim ki; müslüman bir adamın kanı helâl olmaz... A'meş der ki: Bu hadîsi İbrahim'e naklettim. O da bana Esved kanalıyla Hz. Âişe'den bu hadîsin bir benzerini rivayet etti.

Ebu Dâvûd ve Neseî, Hz. Âişe (R. Anha) den rivayet ediyorlar ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur.

Şu üç hasletten biri mukabili olması dışında, müslüman bir kişi­nin kanı helâl olmaz : Evli (olduğu halde) zina eden recmedilir. Bir adamı kasden öldüren, öldürülür. İslâm'dan çıkıp Alladı ve Rasûlü ile harbeden öldürülür veya asılır veya oradan sürülür. Hadîsin lafzı Neseî'nindir.

Mü'minlerin emîri Osman İbn Affân (r.a.) dan rivayet edildiğine göre; o, muhasara altında iken şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işittim : Müslüman bir kişinin kanı, ancak şu üç şeyden biri karşılığında helâldir: Müslüman olduktan sonra kâfir ol­mak, evlendikten sonra zina etmek, bir can karşılığı olmaksızın bir canı öldürmek. Allah'a yemin ederim ki, ne câhiliye devrinde ve ne de İs­lâm'da iken zina yapmadım. Allah bana hidâyet bahşettikten sonra, bu dinime karşılık bir bedel temenni etmedim. Bir nefsi de öldürmedim. Beni neye karşılık öldüreceksiniz? Hadîsi İmâm Ahmed, Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce rivayet etmişler; Tirmizî, hadîsin hasen olduğunu söyle­miştir.

Ehl-i harb olan ve kendisine emân verilmiş olan zimmînin öldürül­mesi hususunda, yasaklayıcı hadîsler vârid olmuştur. Nitekim Buhârî, Abdullah İbn Amr'dan rivayet eder ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyur­muşlardır : Kim bir zimmîyi öldürürse; cennet kokusunu duyamaz. Halbuki onun kokusu, kırk yıllık mesafeden duyulur. Ebu Hüreyre (r.a.) den rivayete göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Allah'ın ve Rasûlünün zimmeti üzerinde olan bir zimmîyi öldüren kim­se, Allah'ın zimmetini bozmuş olur. Bu kişi cennet kokusunu duyamaz. Muhakkak ki onun kokusu; yetmiş yıllık yoldan duyulur. Hadîsi İbn Mâce ve Tirmizî rivayet etmişler, Tirmizî; hasendir, sahihtir demiştir,

Allah Teâlâ :  ((İşte iyice düşünesiniz (Allah'ın emrini ve yasağım anlayasmız)  diye size bunları emretti.» buyurmuştur.[74]

 

152 — Yetimin malına; erginlik çağına gelinceye ka­dar o en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın. Ölçüyü, tartıyı da tâm ve doğru yapın. Biz kimseye, gücü­nün yettiğinden başkasını yüklemeyiz. Söylediğiniz zaman da —akraba dahi olsa— âdil olun. Allah'ın ahdini de yeri­ne getirin. İşte iyice düşünesiniz diye size bunları emretti.

 

Yetîm Malına El Uzatmayın

 

İbn Abbas'tan rivayetle Atâ İbn Sâib der ki: Allah Teâlâ : «Yeti­min malına; erginlik çağma erinceye kadar o en güzel olanından başka bir şekilde yaklaşmayın.» Ve : «Yetimlerin mallarını zulmen yiyenler...» (Nisa, 10) âyetlerini indirince; yanında yetîm bulunanlar, gidip yi­yecek ve içeceklerini yetîmlerinkinden ayırdılar. Yetimlerin yiyecek ve içeceklerinden artanlar; onlar yeyinceye veya bozuluncaya kadar ayrı bı­rakılıyordu. Bu, onlara zor geldi ve durumu Allah Rasûlü (s.a.) ne anlat­tılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için ıslâhta bulunmak hayırlıdır. Eğer kendileriyle birara-da yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir.» (Bakara, 220) âyetini in­dirdi de yiyecek ve içeceklerini yetimlerinkiyle karıştırdılar. Hadîsi Ebu Dâvûd rivayet etmiştir.

«Erginlik çağma erinceye kadar» âyeti hakkında Şa'bî, Mâlik ve seleften birçokları; baliğ oluncaya kadar, diye mânâ vermişlerdir. Süddî ise; otuz yaşma ulaşıncaya kadar, demiştir. Kırk yaşına, altmış yaşma ulaşıncaya kadar da denilmiştir. Ancak bu görüşlerin hepsi de maksad-dan uzaktır. En doğrusunu Allah bilir.

«Ölçüyü ve tartıyı da tâm ve doğru yapın.» âyetinde Allah Teâlâ, hem almada ve hem de vermede adaletli davranılmasmı emretmekte­dir. Allah Teâlâ, bu hususta adaleti terkedenleri şöyle tehdîd ediyor: «Ölçüde ve tartıda hîle yapanların vay haline. Onlar ki insanlardan bir şey aldıkları zaman, kendileri, ölçerek tâm alırlar. Ama onlara bir şey ölçüp tartarak verdikleri zaman, eksik tutarlar. Onlar kendilerinin dirütileceklerini sanmıyorlar mı? Büyük bir gün için. Ki, insanlar o gün; âlemlerin Rabbının huzurunda duracaklar.»   (Mutaffifîn, 1-6).

Allah Teâlâ Ölçü ve tartıda eksiltme yapmış olan bir ümmeti bu sebeple helak etmiştir. Ebu îsâ et-Tirmizî'nin el-Câmi' isimli eserinde Htiseyn İbn Kays, Ebu Ali er-Rahabî kanalıyla... İbn Abbâs'tan rivayet eder ki; Allah Rasûlü, ölçü ve tartı ile uğratanlar için şöyle buyurmuşlardır: Siz, öyle bir iş üstlendiniz ki; sizden önce geçen ümmetler, bu yüzden helak olmuştur. Tirmizî; bu hadîsin, sâdece Hüseyn İbn Kays kanalıyla merfû' olarak rivayetini bildiklerini, bu zâtın ise zayıf olduğunu söyler. Bu hadîs ayrıca, sahîh bir isnâd ile İbn Abbâs'tan mevkuf olarak riva­yet edilmiştir. Ben de derim ki: îbn Merdûyeh tefsîr'inde Şüreyk kana­lıyla... İbn Abbâs'tan rivayet ediyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle bu­yurdular : Ey efendiler topluluğu, Allah Teâlâ sizi iki hasletle müjdele­miştir ki, bunlarla geçmiş nesiller helak olmuştur. Bu iki haslet ölçü ve tartıdır.

Allah Teâlâ: «Biz, kimseye gücünün yettiğinden başkasını yükle­meyiz.» buyuruyor ki; kim hakkı yerine getirme ve alma hususunda çalışır ve bütün gücünü kullandıktan sonra hatâ ederse; bunun bir mahzuru yoktur. İbn Merdûyeh, Bakıyye kanalıyla... Said İbn el-Mü-seyyeb'den rivayet ediyor ki; Allah Rasûlü (s.a.) «Ölçüyü ve tartıyı da tâm ve doğru yapın. Biz kimseye, gücünün yettiğinden başkasını yüklemeyiz.» âyeti hakkında şöyle buyurmuşlardır: Kim, ölçü ve tartıda hakkı yerine getirirse; Allah Teâlâ onun ölçü ve tartıda doğru olmak hususundaki niyetini bilir ve onu cezalandırmaz. İşte «Gücünün yetmesi» kavlinin te'vîli budur. Bu hadîs mürsel ve garîbtir.

Allah Teâlâ'nın «Söylediğiniz zaman da —akraba dahi olsa— âdil olun.» kavli; O'nun şu emri gibidir : «Ey îmân edenler; Allah için ada­leti gözeten şâhidler olun.» (Mâide, 8). Nisa süresindeki «Ey îmân eden* ler; kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa Allah için şâhid olarak adaleti gözetin. İster zengin, ister fakîr olsun; onları Al­lah'ın koruması daha uygundur. Adaletinizde heveslere uymayın. Eğer doğru söylemekte dilinizi bükerseniz veya şâhidlikten yüz çevirirseniz; Allah, yaptıklarınızdan haberdârdır.» (Nisa, 135) âyeti de buna ben­zemektedir. Allah Teâlâ; işlerde, sözlerde yakma ve uzağa adaletli dav­ranmayı, her zaman ve her halde herkese adaletli davranmayı emret­mektedir.

Allah Teâlâ : «Allah'ın ahdini yerine getirin.» buyuruyor. İbn Cerîr der ki: Allah'ın size olan vasiyyetlerine (emirlerine) vefa gösteriniz. Buna vefa göstermek ise; size olan emir ve yasaklarında O'na itaat etmeniz, kitabı ve elçisinin sünneti ile amel etmenizdir. İşte, Allah'ın ahdine vefa budur.

«İşte, iyice düşünesiniz diye size bunları emretti.» âyetinde Allah Teâlâ «İşte, size tavsiye ettiklerimiz, emrettiklerimiz ve kesinleştirdiklerimiz bunlardır. Umulur ki, iyice düşünürsünüz. (Nasihat alır ve bun­dan önce yapagelmekte olduklarınızı bırakırsınız.)» buyuruyor.[75]

 

153 — Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın, ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır. İşte, sakmasınız diye size bunları emretti.

 

Sırât-ı Müstakim

 

İbn Abbâs'tan rivayetle Ali îbn Ebu Talha, «Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır.», «Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin.» (Şûra, 13) ve Kur'an'daki benzer âyetler hakkında şöyle der: Allah Teâlâ inananlara cemâat olmayı emretmekte, ihtilâf ve ayrılıktan men'etmektedir. Onlardan ön­cekilerin sâdece Allah'ın dini hususundaki düşmanlıkları ve münâka­şaları yüzünden helak olduklarını kendilerine haber vermektedir. Bu sözün bir benzerini Mücâhid ve birçokları da söylemiştir. İmânı Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Esved îbn Amir'in... Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) eliyle yere bir çizgi çizerek; işte Allah'ın dosdoğru yolu budur, buyurdular. Bu çizgi­nin sağma ve soluna çizgi çizip; işte bu yollardan üzerinde bir şeytân bulunup ta ona çağırmayan hiç birisi yoktur, buyurdular «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır.» âyetini okudular. Hadîsi Hâkim de Asamm kanalıyla... Ebu Bekr İbn Ayyâş'dan rivayet etmiş ve sahih olduğunu, Buhârî ile Müslim'in tahrîc etmediklerini söyle­miştir. Bu hadîs ayrıca Kays kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan merfû' olarak rivayet edilmiştir. Bu hadîsi Yezîd İbn Hârûn, Müsedded; Neseî, Yahya îbn Habîb İbn Arabî ve İbn Hibbân Kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan rivayet ederler. îbn Cerir ise, Müsennâ Jkanalıyla...' Hammâd İbn Zeyd'den ri­vayet etmiştir. Hadisi îshâk kanalıyla Hammâd îbn Zeyd'den bu şe­kilde rivayet eden Hâkim; hadîsin sahîh olduğunu, Buhârî ile Müs­lim'in tahrîc etmediklerini söyler. Yine bu hadîsi Neseî ve Hâkim, Ah­med İbn-Abdullah İbn Yûnus kanalıyla... Abdullah İbn Mes'ûd'dan merfû' olarak rivayet ederler. Ebu Bekr îbn Merdûyeh de hadîsi Yahya el-Hamanî kanalıyla... Ebu Zerr'den rivayet etmiştir. Hakim, bu hadîsin iki kanaldan rivayetinin sahih olduğunu söylemiştir. Herhalde bu ha­dîs Âsim İbn Ebu'n-Necûd kanalıyla... İbn Mes'ûd'dan rivayetle mev-cûd olsa gerektir. En doğrusunu Allah bilir. Hâkim der ki: î'timâd edilemeyecek bir yoldan ve Şa'bî kanalıyla Câbir'den rivayet edilen bir hadîs te bu hadîse şehâdet etmektedir. Hâkim; bu sözüyle, İmâm Ahmed'in rivayet ettiği şu hadîse işaret etmektedir: İmâm Ahmed ve Abd İbn Humeyd —Lafız İmâm Ahmed'indir— derler ki: Bize Ab­dullah İbn Muhammed'in... Câbir'den rivayetine göre; o, şöyle demiş­tir : Biz.Hz. Peygamber (s.a.) in yanında oturuyorduk. Önlerine şöyle bir çizgi çizip, işte bu, Allah'ın yoludur, buyurdular. Bunun sağına ve soluna ikişer çizgi çizip; işte bunlar şeytânın yoludur, buyurup ellerini ortadaki çizginin üzerine koydular. Sonra «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; son­ra sizi O'nun yolundan ayırır. İşte, sakınasınız diye size bunları em­retti.» âyetini okudular. Hadisi' İbn Mâce, Sünen'inin «Kitâb'üs-Sünne» bölümünde Bezzâr kanalıyla... Ebu Hâlid el-Ahmer*den rivayet etmiş­tir. Ben de derim ki: Hafız îbn Merdûyeh iki tarîkten ve Ebu Saîd el-Kindî kanalıyla... Câbir'den.rivayet ediyor ki; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.), bir çizgi çizdiler. Bunun sağına ve soluna da birer çizgi çizip ellerini ortadaki çizginin üzerine koydular ve: «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun.» âyetini okudular. Ancak bu hususta mu'temed olan, merfû' olmasında ihtilâf olmaikla bir­likte İbn Mes'ûd'un hadîsidir. Bu hadîs ondan mevkuf olarak da riva­yet edilmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Muhammed İbn Abd'ül-A'lâ'nın... Ebân'dan rivayetine göre; bir adam İbn Mes'ûd'a; Sırât-ı Müstakim nedir? diye sordu. O, şöyle karşılık verdi: Muhammed (s.a.) bizi, onun başında bı­rakmıştır. Onun öbür ucu cennettedir. Sağında ve solunda yollar var­dır. Buralarda, geçenleri oralara çağıran kişiler vardır. Kim bu yollara girerse yolu cehenneme varır. Sırât-ı müstakîm'e giren kişiyse onunla cennete ulaşır. Bu sözlerinden sonra İbn Mes'ûd: «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun. Başka yollara uymayın ki; sonra sizi O'nun yolundan ayırır...» âyetini okudu.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Süvâr Ebu'I-A'lâ'nın... Nuvâs İbn Sim'ân'dan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurdular: Allah Teâlâ, Sırât-ı Müstakîm'e bir misâl vermiştir. Onun iki yanında, açık kapılan bulunan iki sûr (kale) vardır. Kapıların üzerinde salıve­rilmiş perdeler vardır. Sırât-ı Müstâkîm'in kapısında bir davetçi şöyle demektedir : Ey insanlar, Sır|t~ı Müstakîm'e topluca girin, dağılmayın.

Sırât-ı Müstakîm'in ortasında da bir davetçi vardır. İnsan Öbür kapı­lardan birini açmak istediğinde : Yazıklar olsun sana, onu açma. Şayet onu açacak olursan helak olursun, der. Sırât-ı Müstakim, İslâm'dır. İki sûr, Allah'ın hadleridir. Açık kapılar, Allah'ın haramlarıdır. Sırât-ı Müstakîm'in başındaki davetçi, Allah'ın Kitabıdır. Sırât-ı Müstakîm'in ortasındaki davetçi ise, her müslümanın kalbinde bulunan Allah'ın vaizidir, (nasîhatçisidir.) Hadîsi Tirmizî ve Neseî, Ali İbn Hicr —Neseî, Amr İbn Osman'ı da ekler— kanalıyla... Nüvâs İbn Sim'ân'dan rivayet etmişler, Tirmizî hadîsin hasen, garîb olduğunu söylemiştir.

Allah Teâlâ «Ona hemen uyun, başka yollara uymayın.» âyetinde; kendi yolunu tekil olarak zikretmiştir. Zîrâ hak birdir. Dağınık olması ve birçok şubeleri bulunması sebebiyle ise diğer yollan çoğul olarak zik­retmiştir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurur: «Allah, inananla­rın dostudur. Onları karanlıktan aydınlığa çıkarır. Küfredenlerin dost­ları ise, Tâğût'tur. Onları, aydınlıktan karanlıklara çıkarır. İşte onlar, ateş yaranıdırlar. Onlar, orada temelli kalacaklardır.» (Bakara, 257).

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ahmed İbn Sinan el-Vâsitî'nin... Ubâde İbn Sâmît'ten rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Hanginiz şu üç âyet üzerine benimle bîatleşir? buyurup üç âyetin sonuna kadar «De ki: Gelin, Rabbınızın size neleri 'harfim kıldığını ben söyleyeyim...» âyetlerini okumuşlar ve şöyle buyurmuşlardır : Kim bunlara vefa gös­terirse; onun ecri Allah'adır. Kim bunlardan bir şey eksiltir de Allah dünyada iken onu yakalarsa bu; onun cezası olur. Kimi de âhirete bıra­kırsa; onun işi Allah'a aittir. Dilerse cezalandırır, dilerse bağışlar.[76]

 

154  — Sonra Biz Musa'ya bir bütün halinde, her şeyi apaçık göstermek, hidâyet ve rahmet olmak üzere o kitabı verdik. Belki Rablarına kavuşacaklarına artık inanırlar.

155  — işte şu da indirdiğimiz kitabdır, mübarektir. Öyleyse ona uyun ve sakının ki merhamet olunasınız.

 

Hz. Musa'ya Verilen Kitab

 

Allah Teâlâ burada, «Ve şüphesiz ki bu; Benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun.» âyeti ile Kur'an'a işaret ettikten sonra: «Sonra Biz. Musa'ya o kitabı verdik.» buyurmak suretiyle, Tevrat'ı ve Tevrat'ın gönderildiği Hz. Musa'yı işaret ediyor. Allah Teâlâ çok yerde Kur'an ve Tevrat'ı birlikte zikretmiştir: «Daha önce de rehber ve rahmet ola­rak Musa'nın kitabı (vardı). Bu ise... Arab lisanıyla indirilmiş doğru­layıcı bir kitabdır.» (Ahkâf, 12), «De ki: Musa'nın insanlara bir nûr ve hidâyet olmak üzere getirdiği ve sizin de parça parça kâğıtlar haline koyup açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz o kitabı kim indirdi?...» (En'âm, 91), «İşte şu da indirdiğimiz kitabdır, mübarektir...» Allah Teâlâ müşriklerden söz ederek te, şöyle buyurmaktadır: «Ama onlara katımızdan gerçek gelince : Musa'ya verilenler gibi ona da verilmeli değil miydi? derler. Daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? Birbirine destek olan iki büyücü, demişlerdi. Biz, hepsini inkâr edenleriz, demişlerdi.» (Kasas, 48). Cinlerden haber vererek de şöyle buyurur : «Ve demişlerdi ki: Ey kavmimiz. Doğrusu biz, Musa'dan sonra indirilen ve kendinden öncekileri doğrulayan, hakka ve dosdoğru yola ileten bir kitab dinledik.» (Ahkâf, 30).

Allah Teâlâ : «Bir bütün halinde, her şeyi apaçık göstermek üzere» buyuruyor. Ona indirdiğimiz kitabı tâm, kâmil ve onun şeriatında ge­rek duyulan her şeyi içerir biçimde ona verdik. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır : «Biz ona levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık...»  (A'râf, 145).

Allah Teâlâ: «İhsan sahibi olana» buyurmaktadır ki bu; onun ameldeki iyiliği ile Bizim emirlerimize ve tâatımıza uymasının bir kar­şılığıdır. Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «İyiliğin karşılığı, iyilikten başka bir şey midir?» (Rahman, 60), «Hani îbrâ-hîm'i, Rabbı bir takım kelimelerle imtihan etmişti de, o da bunları ta­mamlayınca Allah : Ben seni insanlar üzerine imâm (rehber) kılaca­ğım, demişti.» (Bakara, 124), «İçlerinden de sabrettikleri zaman, em­rinizle doğru yola götürecek kılavuzlar ta'yîn ettik. Ve onlar, âyetleri­mizi çok iyi biliyorlardı.» (Secde, 24).

Ebu Ca'fer er-Râzî'nm Rebî' İbn Enes'den rivayetine göre; o, ((Sonra biz Musa'ya bir bütün halinde o kitabı verdik.» âyeti hakkında şöyle demiştir : O, Allah'ın kendisine verdiklerinde ihsan sahibidir. Ka-tâde ise şöyle der : Kim dünyada ihsan ederse, âhirette kendisi için (ih­san) tamamlanır. îbn Cerîr sözün takdirini şöyle yapmaktadır : Sonra biz Musa'ya kitabı onun ihsanını tamamlamak üzere verdik. O, bt açıklaması ile âyetteki kelimesini masdariyye yapmaktadır

Diğerleri ise, burada bu kelimenin anlamında olduğunu söy­lerler, îbn Cerîr der ki : İbn Mes'ûd'dan nakledildiğine göre; o, âyeti «İhsanda bulunanlara tamamlamak üzere» şekJınde okurmuş. İbn Ebu Necîh'in Mücâhid'den rivayetine göre; o, «İhsanda bulunana tamamlamak üzere» âyeti hakkında şöyle demiş­tir : İnananlar ve ihsanda bulunanlar üzerine Ebu Ubeyde de böyle söy­lemiştir. Beğavî der ki: İhsan sahibi olanlar; peygamberler ve inanan­lardır. Yani Hz. Musa'nın onlara üstünlüğünü bize göstermiştir.

Ben de derim ki: Allah Tealâ : «Buyurdu ki: Ey Mûsâ, risâlet ve kelâmımla seni insanlar arasından seçtim..,» (A'râf, 144) buyurmuştur. Ancak bu ifâde; Allah'ın Hz. Musa'yı, peygamberlerin sonuncusu Mu-hammed (s.a.) ve İbrahim Halil (a.s.) üzerine seçmiş olmasını gerek­tirmez. İbn Cerîr der ki: Ebu Amr İbn el-Alâ'nın Yahya İbn Ya'mer'den rivayetine göre; o, âyetteki kelimesini merfû' olarak ve ile okurmuş. Ancak bu kırâetin Arap dili ba­kımından doğru bir açıklaması varsa da, cevaz verilecek bir kırâet de­ğildir. İbn Cerîr ve Beğavî'nin naklettiklerine göre; bu âyetin anlamı­nın; Allah'ın kendisine olan ihsanlarını artırmak ve tamamlamak üze­re... şeklinde olduğu söylenilmiştir. Birinci açıklama ile bunun arasın­da bir çelişki sözkonusu değildir. Ve açıkladığımız gîbi İbn Cerîr, bu iki açıklamayı te'lîf etmiştir. Hamd Allah'a mahsûstur.

Allah Teâlâ'nın : «Her şeyi apaçık göstermek, hidâyet ve rahmet olmak üzere» kavli Allah'ın ona indirmiş olduğu kitabı övmesidir. «Bel­ki Rablanna kavuşacaklarına inanırlar. İşte şu da indirdiğimiz kitab-dır, mübarektir. Öyleyse ona uyun ve sakının ki, merhamet olunasınız.» âyetinde Kur'an'a uymaya davet edilmektedir. Kur'an'a uyup onunla amel edenler, dünya ve âhirette bereketle vasıflandırmaktadırlar.[77]

 

156 — Demeyesiniz ki: Bizden önce kitab, yalnız iki topluluğa indi. Bizim ise onlarmkinden hiç haberimiz yok.

157 — Veya demeyesiniz ki: Bize de o kitab indiril-seydi, muhakkak ki onlardan daha fazla hidâyete ererdik. İşte size Rabbmızdan apaçık hüccet, hidâyet ve rahmet gelmiştir. Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayandan ve on­lardan yüzçevirenden daha zâlim kimdir? Biz, âyetlerimiz­den yüzçevirenleri bu yüzden azabın kötüsüyle cezalan­dıracağız.

 

İbn Cerîr der ki : Bu âyetin anlamı şöyledir : Bu, Öyle bir kitabdır ki «Bizden önce kitab, yalnız iki topluluğa indi.» demeyesiniz diye biz onu indirdik. Yani böylece onların ma'zeretleri kalmayacaktır. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Yaptıklarından ötürü başlarına bir musibet geldiği zaman : Rabbımiz, bize bir peygam­ber gönderseydin de âyetlerine uysak ve mü'minlerden olsak olmaz mıydı? derler.»   (Kasas, 47).

İbn Abbas'tan rivayetle Ali İbn Ebu Talha, «Bizden önce yalnız iki topluluğa» âyetinde kasdedilenlerin; Yahûdî ve Hıristiyanlar ol­duğunu söylemiştir. Mücâhid, Süddî, Katâde ve birçokları da böyle de­mişlerdir. Allah Teâlâ onların: «Bizim ise onlannkinden hiç habe­rimiz yok.» dediklerini bildiriyor. Yani, biz onların söylediklerini anla­mıyoruz. Zîrâ onlar, bizim dilimizi konuşmuyorlar. Bununla birlikte biz, onların bulundukları durumdan habersiziz.

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Veya demeyesiniz ki: Bize de o kitab indirilseydi, muhakkak ki onlardan daha fazla hidâyete ererdik.» Sizin böyle demek için hiçbir gerekçe ve deliliniz kalmasın diye, size bu kitabı indirdik ; «Bize de o kitab indirilseydi, muhakkak ki onlara verilenler hususunda onlardan daha fazla hidâyete ererdik.» Bu sebepledir ki, burada : «işte size Rabbmızdan apaçık hüccet, hidâyet ve rahmet gel­miştir.» buyurulmaktadır. Allah Teâlâ'dan Arap asıllı bir peygamber olan Muhammed (a.s.) in diliyle size Kur*an-ı Azîm gelmiştir. Onda helâl ve haramın açıklaması vardır. Kalblere hidâyet, ona uyan ve ar­dınca giden kulları için Allah'ın rahmeti vardır.

«Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüz çevi­renden daha zâlim kimdir?» Allah Rasûlü'nün getirdiğinden faydalan­mayan, ona gönderilene uymayan, ondan başkasını terketmeyerek Al­lah'ın âyetlerine uymaktan yüzçevirenden daha zâlim kimdir? Süddî; bu âyete, insanları çeviren ve bundan alıkoyandan daha zâlim kimdir? şeklinde mânâ verir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde âyetteki kısmını, ondan yüzçeviren olarak tefsir etmişlerdir. Fakat burada Süddî'nin sözü daha kuvvetlidir. Zîrâ Allah Teâlâ, «Artık Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve onlardan yüzçevirenden daha zâlim kimdir?» buyurmaktadır. Nitekim bu sûrenin başında: «Onlar hem bundan vazgeçmeye çalışırlar, hem de kendileri uzaklaşırlar. Onlar sâ­dece kendilerini helake sürüklerler.» (En'âm, 26) buyurmuş, başka bir âyette ise «Küfredip Allah yolundan alıkoyanlara, bozgunculuk yap­tıklarından dolayı azâb üstüne azâb arttırırız.» (Nahl, 88) buyurmuş­tur. Burada ise : «Biz, âyetlerimizden yüzçevirenleri bu yüzden azabın kötüsüyle cezalandıracağız.» demiştir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâ-de'nin söylediğine göre; «Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan ve on­lardan yüzçevirenden daha zâlim kimdir?» âyeti ile îmân etmeyenler ve onunla amel etmeyenler kasdedilmiş olabilir. Nitekim başka bir âyette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «İşte o tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. Fakat yalanlamış yüz çevirmiştir.» (Kıyâme, 31-32). Bu ve benzeri âyetlerle kâfirlerin hem kalben yalanladıkları, hem de uzuv-larıyla ameli de terk ettikleri ifâde edilmiştir. Fakat birinci anlam, daha kuvvetli ve açıktır. En doğrusunu Allah bilir.[78]

 

158 — Onlar hâlâ kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabbmm gelmesini veya Rabbınm âyetlerinden bi­rinin gelmesini mi bekliyorlar? Rabbınm âyetleri geldiği gün; kişi daha önceden inanmamış veya îmânından bir hayır kazanmamışsa îmânı ona hiç fayda vermez. De ki: Bekleyin, doğrusu biz de bekleyenlerdeniz.

 

Allah Teâlâ kâfirleri, elçilerine karşı gelenleri, âyetlerini yalanla­yanları ve yolundan yüzçevirenleri tehdîdle şöyle buyuruyor : «Onlar hâlâ kendilerine meleklerin gelmesini, yahut Rabbmm gelmesini —ki bu kıyamet günü olacaktır— veya Eabbının âyetlerinden birinin gel­mesini mi bekliyorlar?» Bu, kıyamet gününden Önce onun alâmetleri ve şartlarından olmak üzere meydana gelecektir. Nitekim Buhârî bu âyetin tefsirinde şöyle der : Bize Mûsâ İbn İsmail'in... Ebu Hüreyre'-<len rivayetinde Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Güneş ba­tıdan doğmadıkça, kıyamet kopmaz. İnsanlar onu gördüğünde, yeryü­zünde olanlar îmân edecektir. İşte bu, «Kişi daha önceden inanmanuş-sa; îmânı ona hiçbir fayda vermez.» diye işaret edilen zamandır. Bize İshâk'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü : Güneş ba­tıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar, onun batıdan doğduğu­nu gördüklerinde, toptan îmân edeceklerdir. Bu, kişiye îmânının fayda vermeyeceği zamandır, buyurup sonra bu âyeti okumuşlardır. Bu ha­dîs, bu iki kanaldan rivayet edilmiştir. Bunlardan birinci şekliyle ha­dîsi, Tirmiz: dışındaki diğer hadisçiler kitablannda muhtelif kanallar­dan olmak üzere İmâre İbn Kâ'kâa İbn Şübrüme kanalıyla... Ebu Hü­reyre'den tahrîc etmişlerdir. Buhârî, hadîsi ikinci kanaldan babasının ismini belirtmeksizin İshâk'dan rivayet etmiştir. Bu râvînin, İshâk İbn Mansûr veya îshâk İbn Nasr olduğu söylenilmiştir. [79] Hadîsi, Müslim de Muhanımed İbn Râfi* kanalıyla Abdürrezzâk'dan rivayet etmiştir. Bu hadîs, muhtelif kanallardan olmak üzere Ebu Hüreyre'den rivayetle vârid olmuştur. Hadîsin A'lâ İbn Abdurrahmân İbn Ya'kûb —Huraka'-nın kölesi— kanalıyla... Ebu Hüreyre'den rivayetini sâdece Müslim al­mıştır.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb'in... Ebu Hüreyre'den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır : Üç şey vardır ki, bunlar çıktığında; kişi daha önceden inanmamış veya îmânından bir hayır kazanmamışsa, ona îmânı hiç fayda vermez. Güneşin batıdan doğması, Deccâl ve Dâbbet'ül-Arz. İmâm Ahmed tarafından Vekî' kana­lıyla... Ebu Hüreyre'den rivayet edilen hadîste «Ve duman» fazlalığı vardır. Hadîsi Müslim, Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe ve Züheyr İbn Harb kanalıyla Vekî'den; Tirmizî başka bir şekliyle Fudayl İbn Gazvân'dan; İshâk İbn Abdullah el-Fervî ise, Mâlik kanalıyla... Ebu Hüreyre'den ri­vayet etmiştir. Ancak İshâk İbn Abdullah el-Fervî'nin zayıf olması se­bebiyle, kitab sahibi muhaddislerden hiç kimse, hadisi bu şekliyle tahrîc etmemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

îbn Cerîr der ki: Bize Rebî' İbn Süleyman'ın... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır : Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. Güneş batıdan doğunca, bütün insanlar îmân edecektir. İşte bu; «Kişi, daha önceden inanmamış veya îmânın­dan bir hayır kazanmamışsa îmânının ona hiçbir fayda vermeyeceği» zamandır. Hadîsi İbn Lehîa, A'rac kanalıyla Ebu Hüreyre'den; Vekî de Fudayl İbn Gazvân kanalıyla... Yine Ebu Hüreyre'den rivayet etmiş­lerdir. Bu kanallardan hepsini Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh tefsirinde zikretmiştir.

İbn Cerîr der ki: Bize Hasan İbn Yahya'nın... Ebu Hüreyre'den rivayetine göre; Allah Rasûlü şöyle buyurmuşlardır: Kim güneş ba­tıdan doğmadan önce, tevbe ederse tevbesi kabul olunur. Hadîsi Kü-tüb-i Sitte sahihlerinden hiçbirisi tahrîc etmemiştir.

Buhârî, Müslim ve başka eserlerde muhtelif kanallardan olmak üzere İbrâhîm İbn Yezîd'in babasından, onun da Ebu Zerr Cündeb İbn Cünâde'den rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Güneş bat­tığında nereye gider biliyor musun? diye sordu. Ben; bilmiyorum dedim. Şöyle buyurdular: Muhakkak ki o Arş'm önüne varır, sonra secdeye kapanır ve kendisine; dön denilinceye kadar durur. Ey Ebu Zerr ona; geldiğin yere geri dön, denilmesi yakındır. İşte bu, «Kişi daha önceden inanmamışsa imânının ona hiçbir fayda vermeyeceği zamandır.»

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Süfyân'ın... Huzeyfe İbn Esîd Ebu Serîha el-Ğıfârî'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Biz kıyameti tartışırken; Allah Rasûlü (s.a.) odadan bizim yanımıza çıktı ve şöyle buyurdu : Siz, on alâmet görmedikçe kıyamet kopmaz : Güne­şin batıdan doğması, duman, Dâbbet'ül-Arz, Ye'cûc ve Me'cûc'un çık­ması, Meryem Oğlu İsa ve Deccâl'in çıkması, biri batıda, biri doğuda ve biri Arap yarımadasında olmak üzere üç yer batması, insanların ge­celedikleri yerde geceleyecek, istirâhate çekildikleri ve öğle uykusuna çekildikleri yerde öğle uykusuna çekilecek ve insanları sürükleyecek bir ateşin Aden çukurundan çıkması. Hadîsi, bu şekilde Müslim ve dört sünen sahibi Fürât el-Kazzâz kanalıyla... Huzeyfe îbn Esîd'den rivayet etmişlerdir. Tirmizî hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler.

Sevrî'nin Mansûr kanalıyla... Huzeyfe İbn el-Yemmân'dan rivaye­tine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü'ne; ey Allah'ın elçisi, güne­şin batıdan doğmasının alâmeti nedir? diye sordum. Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdular : O gece; iki gece miktarı oluncaya kadar uza­yacak. Gece namaz kılmakta olanlar, ondan önce nasıl amelde bulunu­yorlarsa öylece yapacaklar. Yıldızlar yürümeyecek ve yerinde dura­caklar. Onlar uyuyacaklar sonra kalkıp namaz kılacaklar, sonra tekrar uyuyacaklar. Sonra tekrar kalkacaklar. (?) Gece bu kadar uzaymca, in­sanlar korkacaklar ve sabaha çıkamayacaklar. Onlar, güneşin doğudan doğmasını beklerlerken batıdan doğuverecek. İnsanlar bunu görünce îmân edecekler. Ama îmânları onlara fayda vermeyecek. Hadîsi İbn Merdûyeh rivayet etmiştir. Ancak bu şekilde Kütüb-i Sitte'de yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed'in Vekî' kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî, Sa'd îbn Mâlik İbn Sinan'dan, onun da Hz. Peygamber (s.a.) den rivayetine göre; o, «Rabbının âyetleri geldiği gün, kişiye îmânı hiç fayda vermez.» âyeti hakkında bu; güneşin batıdan doğmasıdır, buyurmuştur : Ha­dîsi Tirmizî, Süfyân İbn Vekî'den, o da babasından rivayet etmiş ve garîb olduğunu söylemiştir. Hadîsi bazıları da rivayet etmişler ve Hz. Peygamber'e ulaştırmamışlardır. Tâlût İbn Abbâd kanalıyla... Ebu Ümâme Sudeyy îbn Aclân'dan rivayet edilen bir hadîste Allah Rasûlü (s.a.) : Alâmetlerin ilki; güneşin batıdan doğmasıdır, buyurmuştur. Âsim İbn Ebu'n-Necûd kanalıyla... Safvân İbn Assâl'dan rivayete göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş: Allah Teâlâ batı tarafından tevbe için genişliği yetmiş yıl olan bir kapı açmıştır. Bu kapı, güneş batıdan doğmadıkça kapanmaz. Hadîsi Tirmizî .rivayet etmiş, Neseî sahihtir, demiştir. İbn Mace de uzun bir hadîste bunu rivayet etmiştir.

îbn Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Ali îbn Duhyem'in... Abdullah İbn Ebu Evfâ'dan rivayetine göre; o, Allah Rasûlü (s.a.) nü şöyle buyururken işitmiş : İnsanlara bu gecelerinizle üç geceye denk bir gece mutlaka gelecek. Bu gece gelince, âbidler (çokça nafile ibâdette bulunanlar) onu bilecekler. Onlardan birisi kalkıp duasını okuyacak. Sonra uyuyacak, sonra kalkıp duasını (âdet haline getirmiş olduğu zikrini) okuyacak, sonra tekrar uyuyacak. Onlar bu halde iken, in­sanlar bağırışarak, bu nedir? deyip mescidlere sığınacaklar. Birden güneşin batıdan doğduğunu görüp hep birden feryâd-ü figân edecekler. Güneş, gökyüzünün ortasına gelince; geri dönecek ve sonra doğuş yerinden doğacak. İşte o sırada kişiye îmânı fayda vermeyecek. Hadis bu şekliyle garîb olup Kütüb-i Sitte'de yoktur.

İmâm Ahmed der ki: Bize İsmail İbn İbrahim'in... Ebu Zür'a İbn Amr îbn Cerîr'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Müslümanlardan üç kişi Medine'de Mervân'ın yanına oturmuşlar, onu dinliyorlardı. O, kıyamet alâmetlerinden bahsediyordu. Şöyle konuştu : Bunların ilki, Deccâl'in çıkmasıdır. Bu üç kişi, Abdullah İbn Amr'a gidip kıyamet alâ­metleri konusunda Mervân'dan işittiklerini ona naklettiler de şöyle dedi: Mervân bir şey söylememiş. Bu hususta Allah Rasûlü (s.a.) nden bir hadîs ezberledim ve henüz unutmadım. Allah Rasûlü (s.a.) nün şöyle buyurduğunu işittim : Kıyamet alâmetlerinden ilk çıkacak olan; güneşin batıdan doğması, Dâbbe'nin kuşluk vakti çıkmasıdır... Bun­lardan hangisi diğerinden önce ise, ikincisi hemen onun peşindendir. Sonra Abdullah —ki o kitablan okuyordu— şöyle dedi: Öyle sanıyorum ki; onların ilk çıkacak olanı, güneşin batıdan doğmasıdır. Güneş her batışında Arş'ın altına gider, secdeye kapanır, dönüş için izin ister.

Allah Teâlâ onun batıdan doğmasına hüknıedinceye kadar dönüş için ona izin verilir ve her zaman yaptığı gibi yapmaya devam eder. Arş'ın altına gelir, secde eder, dönüş için izin ister. Kendisine hiçbir cevab ve­rilmez. Sonra dönüş için tekrar izin ister, kendisine hiçbir cevab veril­mez. Sonra tekrar izin ister ve kendisine hiçbir cevab verilmez. Nihayet geceden Allah'ın dilediği kadar bir süre geçince ve kendisine dönüş izni verildiğinde doğuya yetişemeyeceğini anlayarak; Rabbım; doğu ne ka­dar uzak? İnsanlar için benim yerimi kim tutacak? der. Ufulk, bir halka gibi olunca dönüşüne izin verilir ve kendisine; yerinden doğ, denilir. Güneş, insanlara batıdan doğar. Daha sonra Abdullah : «Kişi daha ön­ceden inanmamışsa, îmânı ona hiçbir fayda vermez...» âyetini okudu. Hadîsi Müslim, Sahîh'inde; Ebu Dâvûd ve İbn Mâce de Sünen'lerinde, Ebu Hayyân Yahya İbn Saîd et-Teymî kanalıyla Ebu Zür'a îbn Amr İbn Cerîr'den rivayetle tahrîc etmişlerdir.

Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Yahya İbn Hâlid İbn Hibbân'ın... Abdullah îbn Amr İbn el-Âs'dan rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: Güneş batıdan doğunca; İblîs, secdeye kapanır ve; ey tanrım, dilediğine secde etmem için bana emret, diye nida eder. Zebanileri yanına toplar. Onlar; ey efendiler, nedir bu yalvarma? derler. Rabbımdan belli bir vakte kadar mühlet vermesini istemiştim. İşte o belli vakit budur, der. Sonra Dâbbet'ül-Arz, Safâ'da bir çatlak (yarık) tan çıkar. Onun adımını ilk atacağı yer, Antakya'dır. İblîs'e vanp onun ağzına gem takacaktır. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir ve isnadı da zayıftır. Herhalde Abdullah İbn Amr'm Yermûk günü bulduğu iki yük hayvanında (olan kitablardan) alınmıştır. Merfû' olarak rivayeti ise nıünkerdir. En doğrusunu Allah bilir.

Abdullah İbn Amr, Abdurrahmân İbn Avf, Muâviye İbn Ebu Süf-yân'dan —Allah onların hepsinden hoşnûd olsun— rivayet edilen di­ğer bir hadîste İmâm Ahmed der ki: Bize; Hakem İbn Nâfi'nin... İbn es-Sa'dî'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) : Düşman harbe de­vanı ettiği sürece hicret kesilmez, buyurdular. Muâviye, Abdurrahmân İbn Avf, Abdullah İbn Amr İbn eUÂs dediler ki: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Muhakkak ki hicret, iki haslettir : Birisi, senin kötülükleri terketmendir. Diğeri Allah ve Rasûlüne hicret etmendir. Tevbe kabul edildiği sürece, hicret kesilmeyecektir. Tevbe ise, güneş batıdan doğuncaya kadar makbul olacaktır. Güneş batıdan doğunca, her kalb içindekilerle birlikte mühürlenecek ve insanlann ameli ken­dilerine yetecektir. Bu hadîsin isnadı hasendir. Kütüb-i Sitte sahiple­rinden hiç birisi tahrîc etmemişlerdir. En doğrusunu -Allah bilir.

Avf el-A'râbî der ki: Muhammed îbn Şîrîn kanalıyla... İbn Mes'ûd' dan rivayete göre; o, şöyle dermiş : Kıyamet alâmetlerinden dördü dişında zikredilenler geçmiştir: Güneşin batıdan doğması, Deccâl, Dâb-bet'ül-Arz, Ye'cûc ve Me'cûc'un çıkması. Amellerin sona erdirileceği (mühürleneceği) ne alâmet ise güneşin batıdan doğmasıdır. Allah Teâ-lâ'nın : «Rabbbının âyetleri geldiği gün...» buyurduğunu işitmedin mi? Burada güneşin  batıdan doğması  kaydedilmektedir.

Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh Tefsîr'inde Abd'ül-Mün'im İbn İd-ris kanalıyla... İbn Abbâs'tan merfû' olarak uzun, garîb, münker bir hadîs rivayet eder. Bu hadîste denilir ki: «O gün, güneş ve ay yanyana doğarlar. Göğün yansına gelince dönerler ve sonra oldukları yere avdet ederler, kısmı da vardır. Bu, gerçekten garîb ve hattâ münker bir ha­dîstir. Şayet merfû' olduğu ileri sürülürse uydurmadır. Ancak İbn Ab-bâs veya Vehb İbn Münebbih de mevkuf olursa —ki böyle olması doğrüya daha yakındır— bu takdirde münker olmaz. En doğrusunu Allah bilir.

Süfyân'ın Mansûr kanalıyla... Hz. Âişe'den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Kıyamet alâmetlerinin ilki çıkınca, kalemler atılır hafaza melekleri hapsedilir ve cesedler, amellere şâhidlik ederler. Hz. Âişe'nin bu sözünü, İbn Cerir rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ: «Kişi, daha önceden inanmamışsa... îmânı ona hiç fayda vermez.» buyuruyor. Kâfir o gün îmâna gelirse; işte bu kendisin­den kabul edilmez. Bundan önce inanmış olanlara gelince; amelinde ihlâslı olan büyük bir hayırdadır. Şaşırtılmışlardan olup ta o esnada tevbe edenlerin tevbesi ise, kabul edilmez. Nitekim daha önce geçen hadîsler de buna delâlet etmektedir. ((îmânından bir hayır kazanma-mışsa» âyeti de buna hamledilir. Daha önce amel-i sâlihte bulunma-mışsa, (ondan sonra) sâlih ameller işlemesi ona fayda vermez.

Allah Teâlâ'nın: «De ki: Bekleyin, doğrusu Biz de bekleyenler­deniz.» kavli, kâfirlere, îmânı geciktirenlere ve tevbesini, tevbenin fayda vermeyeceği bir zamana bırakanlara şiddetli bir tehdîd ve kuvvetli bir vaîddir. Bu hüküm, kıyamet vaktinin yaklaşması ve alâmetlerinin or­taya çıkması sebebiyle güneşin batıdan doğması sırasındadır. Allah Te­âlâ başka âyetlerde de şöyle buyurur : ((Onlar kıyamet saatinin ansızın gelip çatmasından başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmet­leri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?» (Muhammed, 18), «Baskınımızı görünce : Yalnız Allah'a inandık ve O'na koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, dediler. Ama bizim baskınımızı görüp te öylece inanmaları kendilerine fayda vermedi...» (Ğafir, 84-85).[80]

 

159 — Dinlerini parça parça edenler, bölük böluK olanlar yok mu? Senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onla­rın işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarını kendilerine haber verecektir.

 

Dînlerini Parça Bölük Edenler

 

Mücâhid, Katâde, Dahhâk ve Süddî bu âyetin Yahudi ve Hıristi­yanlar hakkında nazil olduğunu söylerler. Avfî'nin îbn Abbâs'tan «Din­lerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu...» âyeti hak­kındaki rivayetine göre; Yahûdî ve Hıristiyanlar Muhammed (s.a.) in gönderilmesinden önce ihtilâfa düşmüşler ve parçalanmışlardı. Muham­med (s.a.) gönderilince: «Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu; senin onlarla hiçbir alâkan yoktur...» âyeti indirildi.

İbn Cerîr der ki: Bana Saîd İbn Amr'ın... Ebu Hüreyre'den riva­yetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki bu ümmet içinde «Dinlerini parça parça edenler, böltik bölük olanlar var­dır. Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur.)) Onların da seninle hiçbir alâkası yoktur. Onlar, bu ümmetin bid'at şüphe ve sapıklık yolunda olanlarıdır. Bu hadîsin isnadı sahîh değildir. Zîrâ hadîsin isnâdmdaki Abbâd İbn Kesîr metruktür. Hadîs uydurma olmayıp, Abbâd îbn Ke-sîr'in bu hadîsi merfû' olarak rivayeti bir vehimdir. Hadîsi Süfyân es-Sevrî, Leys İbn Ebu Süleym kanalıyla Ebu Hüreyre'den rivayet etmiştir ki; Ebu Hüreyre, «Dinlerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu...» âyet-i kerîme'si bu ümmet hakkında nazil olmuştur, demiş­tir. Ebu Ümâme'den rivayetle Ebu Gâlib «bölük bölük olanlar» âyetiyle kasdedilenler; haricîlerdir, demiştir. Bu görüş, Ebu Ümâme'den merfû' olarak rivayet edilmişse de sahîh değildir. Şu'be'nin Mücâlid kanalıy­la... Ömer'den rivayetine göre;'Allah Rasûlü (s.a.) Hz. Âişe'ye: «Din­lerini parça parça edenler, bölük bölük olanlar yok mu...» âyeti hak­kında şöyle buyurmuştur: Onlar, bid'at ehlidirler. İbn Merdûyeh'in ri­vayet ettiği bu hadîs de garîb olup, merfû' olarak rivayeti sahîh de­ğildir.

Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre; bu âyet, Allah'ın dininden ayrılan ve ona muhalif olan herkes hakkında umûmîdir. Allah Teâlâ elçisini, hidâyetle ve hak din ile Allah'ın dinini bütün dinlere üstün kılmak için göndermiştir. O'nun şeriatı tek olup onda ihtilâf ve ayrılık yoktur. Kim, bu dinde ihtilâfa düşer arzular ve sapıklıklardan ibaret diğer din sahihlerinde olduğu gibi «bölük bölük olursa»; Allah Teâlâ onların içinde bulunduğu durumdan elçisini temize çıkarmaktadır. Al­lah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur : «Dinden Nuh'a buyurduğu­nu, size de teşrî' buyurdu. Sana vahyettiğimizi... Dine bağlı kalın ve onda tefrikaya düşmeyin, diye.» (Şûra, 13). Bir hadîste ise şöyle buyu-rulur : Biz peygamberler topluluğu; baba bir kardeşlerizdir. Dinimiz birdir. İşte bu, Sırât-ı Müstakîm'dir. Rasûllerin getirmiş olduğu, tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdettir. Din, rasûllerin şeriatına sarılmaktır. Buna muhalif olan şeyler; sapıklıklar, bilgisizlikler, indî görüşler ve arzulardan ibarettir. Rasûller, bunlardan uzak ve temizdirler. Nitekim Allah Teâlâ burada «Senin onlarla hiçbir alâkan yoktur.» buyurmak­tadır.

Allah Teâlâ'nm: «Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra O, ne yaptıklarım kendilerine haber verecektir.» kavli şu sözü gibidir: «Muhakkak ki îmân edenler; yahûdîler, sâbiîler, hıristiyanlar, mecûsî-ler, puta tapanlar arasında kıyamet günü Allah kesin hükmünü vere­cektir.» (Hacc, 17). Sonra Allah Teâlâ, kıyamet günündeki hükmünü ve adâletindeki lutfunu beyân etmeye başlayarak, müteâkib âyette şöyle buyuruyor : «Kim bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır. Kim de bir kötülükle gelirse; o, ancak misliyle cezalandırılır. Ve onlara haksız­lık edilmez.»[81]

 

160 — Kim, bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı var­dır. Kim de bir kötülükle gelirse; o, ancak misliyle ceza­landırılır. Ve onlara haksızlık edilmez.

 

Bir İyiliğe On Misli Var

 

Bu âyet-i kerîme mücmel bırakılan, «Kim, bir iyilikle gelirse; ona, daha iyisi vardır.» (Nemi, 89; Kasas 84) âyet-i kerîme'lerini açıklamak­tadır. Bu âyete mutabık olarak hadîs-i şerifler vârid olmuştur. Nitekim İmâm Ahmed İtan Hanbel —Allah ona rahmet eylesin— der ki: Bize Affân'ın... İbn Abbâs'tan, onun da Allah Rasûlü (s.a.) nden.naklet­tiğine göre; o, şöyle buyurmuştur: Muhakkak ki Rabbımız Rahîm'dir. Kim, bir iyilik yapmaya niyyet eder onu yapmaz ise; ona bir iyilik ya­zılır. Eğer yaparsa; ondan yediyüze, daha çok katlarına kadar iyilik yazılır. Kim bir kötülüğe niyyet eder ve onu yapmaz ise; ona, bir iyilik yazılır. Eğer işlerse bir tek olarak yazılır veya Allah Teâlâ onu siler. Sâdece helaki kesinleşen, hidâyet kapılan kendine kapanan kimseyi Allah helak eder. Hadîsi Buhârî, Müslim ve Neseî, Ebu Osman kana­lıyla rivayet" etmişlerdir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Muâviye'nin... Ebu Zerr (r.a.) den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.), şöyle buyurmuştur: Allah Teâlâ buyurur ki : «Kim, bir iyilik işlerse; ona, on misli vardır. Ve ben arttırırım. Kim, bir kötülük işlerse; onun cezası, misli iledir veya ben bağışlarım. Kim yeryüzü dolusu hatâ işler; sonra hiçbir şey ile şirk koşmaksızın, bana kavuşursa; ona bunun bir misli bağışlama veririm. Kim, bana bir karış yaklaşırsa; ona bir arşın, kim bana bir arşın yak­laşırsa; ona da bii kulaç, yaklaşırım. Kim, bana yürüyerek gelirse; ben ona, koşarak gelirim. Bu hadîsi Müslim, Ebu Küreyb kanalıyla... A'meş'den; İbn Mâce ise, Ali İbn Muhammed et-Tanâfisı kanalıyla Ve-kî'den rivayet etmiştir.

Hafız Efou Ya'lâ el-Mavsılî der ki: Bize Şeybân'ın... Enes İbn Mâ-lik'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle -buyurmuştur:

Kim bir iyiliğe niyyet eder ve onu işlemez ise; kendisine bir iyilik yazılır. Eğer işlerse; on iyilik yazılır. Kim, bir kötülüğe niyyet eder ve onu işlemezse; ona hiçbir şey yazılmaz. Şayet işlerse; ona bir kötülük yazılır.

İyi bil ki; bir kötülüğü terkedip işlemeyen kimseler, üç kısımdır: Bir kısmı, Allah için terkeder. Allah Teâlâ için bundan vazgeçmesi sebe­biyle, ona bir iyilik yazılır. Bu, amel ve niyyettir. Bu sebepledir ki; ona bir iyilik yazılacağına dâir hadîsler vârid olmuştur. Nitekim sahîh hadîs­lerden birinin lafzı şöyledir: O, ancak bunu benim için terketmiştir. Bir kısmı ise, unutarak bunu terkeder. Bu ne lehine, ne de aleyhinedir. Zîrâ o, bir hayra niyyet etmemiş, kötülük de yapmamıştır. Bir kısmı da acizliğinden ve sebeblerine başvurup kendisini ona yaklaştıran şey­lere ulaştıktan sonra tenbelliğinden terkeder. Bu tür kimselerse onu yapmış durumundadırlar. Nitekim Buhârî ve Müslim'de rivayet edilen bir hadîste şöyle buyurulmuştur: İki müslüman kılıçlarıyla karşı kar­şıya geldiklerinde; hem katil, hem de maktul (öldürülen) cehennemlik­tir. Ey Allah'ın Rasûlü; katilin durumu belli, fakat öldürülenin durumu nedir? diye sordular. Allah Rasûlü : Muhakkak ki o da arkadaşını öldürmeye arzulu (hırslı) idi, buyurdular.

İmâm Ebu Ya'lâ el-Mavsılî der ki: Bize Mücâhid İbn Musa'nın... Enes'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Kim bir iyiliğe niyyet ederse; Allah Teâlâ ona, bir iyilik yazar. Eğer onu işlerse, kendisine on iyilik yazılır. Kim, bir kötülüğe niyyet ederse; onu işleyinceye kadar ona 'bir şey yazılmaz. Şayet onu işlerse; kendisine bir kötülük; terkederse bir iyilik yazılır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: O, bunu ancak Benim korkumdan terketmiştir. Hadîsin lafzı, Mücâhid îbn Musa'nındır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân İbn Mehdî'nin... Harîm îbn Faik el-Esedî'den rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : İnsanlar dört, ameller altı kısımdır. İnsanlar: Dünya ve âhirette bolca verilmiş; dünyada bolca verilmiş, âhirette daraltılmış; dünyada kendisine az verilmiş, âhirette çofkça verilmiş; dünya ve âhi­rette mutsuzla*1 olmak üzere dört sınıfa ayrılır. Ameller ise : Vâcib kı­lan iki amel; misli misliyle olan amel; on katı olan amel; yediyüz katı olan amel olmak üzere altı sınıfa ayrılır. Vâcib kılan iki amel şudur: Kim, Allah'a hiçbir şeyle ortak koşmayıp mü'müı ve müslüman olarak ölürse, cennet kendisine vâcib olur. Kim de kâfir olarak ölürse; cehen­nem kendisine vâcib olur. Kim, bir iyiliğe niyyet eder de işlemez ise; Allah Teâlâ onun bunu kalbinde hissetmiş ve kalbine yerleştirmiş ol­duğunu, bunu yapmaya arzulu olduğunu bilir ve kendisine bir iyilik yazılır. Kim de bir kötülüğe niyyet ederse, bu onun aleyhine yazılmaz. Kim, onu (kötülüğü) işlerse; kendisine bir kötülük yazılır ve o, arttı-nlmaz. Kim, bir iyilik yaparsa; bu, kendisi için on misli ile olur. Kim, Allah yolunda bir infâkta bulunursa; bu da kendisi için yediyüz katma çıkarılır. Hadîsin bir kısmını Neseî ve Tirmizî, Rakîn îbn Rebî' kana­lıyla... Harîm îbn Fâtik'ten rivayet etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

îbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu ZürVnın... Amr İbn Şuayb'dan onun babasından, onun da dedesinden rivayetine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Cum'a'da üç kişi hazır bulunur : Kişi vardır faydasız yere onda hazır bulunur. İşte cum'a'dan bunun nasibi budur. Bir kişi de vardır U; duâ ile onda hazır bulunur. Bu kişi Allah'a duâ eder de Allah dilerse ona verir, dilerse vermez. Bir kişi de vardır ki; cum'a'da susma ile hazır bulunur. İşte bu cum'a, onun için gelecek cum'aya ve üç gün fazlasına kadar bir keffârettir. Zîrâ Allah Teâlâ: «Kim bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır.» buyurmuştur. Hafız Ebu'l-Kâsım Taberânî der ki: Bize Hâşim îbn Mersed'in... Ebu Mâlik el-Eş'arî'den rivayetine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Cum'a; kendisiyle peşinden gelen cum'a arasında üç gün fazlasıyla keffârettir. Zîrâ Allah Teâlâ : «Kim bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır.» buyurmuştur. Ebu Zerr (r.a.) den ri­vayete göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kim, her ay üç gün oruç tutarsa; bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibidir. Hadîsi İmâm Ahmed, bu lafızlarla rivayet etmiştir. Neseî, İbn Mâce ve Tirmizî'nin rivayetlerinde ise, şu fazlalık vardır: Allah Teâlâ kitabın­da bunun tasdiki olarak: «Kim, bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır.» âyetini indirmiştir. Bir günün mukabili, on gündür. Hadîsi ri­vayet ettikten sonra Tirmizî; bunun, hasen bir hadîs olduğunu söyler. İbn Mes'ûd; «Kim, bir iyilikle gelirse; ona, onun on katı vardır.» âyetini: Kim lâ ilahe illallah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) ke­limesi ile gelirse şeklinde; «Kim de, bir kötülükle gelirse.» âyetini de; kim de şirk ile gelirse, diye t&fsîr etmiştir. Bu görüş, seleften bir toplu­luktan da nakledilmiştir. Bu hususta merfû* bir hadîs de vârid olmuş­tur. Bu hadîsin sıhhatini en iyi Allah bilir. Ama onun ben sahîh bir rivayetini görmedim. Bu husustaki hadîs ve eserler, gerçekten çoktur. Ancak zikredilenleri yeterli göniyoruz. Güvenimiz Allah'adır.[82]

 

161  — De ki: Şüphesiz Rabbım, beni dosdoğru yola iletti. Hâlis muvahhid olan -İbrahim'in dinine. Ibrâhîm müşriklerden olmadı.

162  — De ki: Muhakkak benim namazım, ibâdetle­rim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı olan Allah için­dir.

163  — O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben, böylece emro-lundum. Ve ben, müslümanların ilkiyim.

 

İbrahim'in Hanîf Dini

 

Allah Teâlâ rasûUerin efendisi, Peygamberi   (s.a.) ne;  kendisini Sırât-ı Müstakîm'e ulaştırarak nimet ihsan ettiğini, haber vermesini emrediyor. O Sırât-ı Müstakîm'de ne bir eğrilik, ne de bir sapma var­dır. «O, dosdoğru yoldur. Muvahhid olan İbrahim'in dinidir. İbrahim müşriklerden olmamıştır.» Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyu­rur : «Kendini bilmezden başka kim İbrahim'in dininden yüz çevirir?» (Bakara, 130), «Ve Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçmiş ve babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır.» (Hacc, 78), «Muhakkak ki İbrahim, başlıbaşma bir ümmetti. Allah'a itaat ederdi ve bir muvahhiddi. Hiçbir zaman için müşriklerden olma­mıştır, Rabbının nimetlerine şükrederdi. Onu beğenip seçmiş, kendisini doğru bir yola iletmişti. Dünyada : Muvahhid olarak İbrahim'in dinine uy. O, hiçbir zaman müşriklerden olmadı, diye vahyettik.» (Nahl, 120-123).

Hz. Peygamber'e İbrahim'in Hanîf dinine uymasının emredilmiş olması; İbrahim'in bu hususta, ondan daha kâmil olmasını gerektir­mez. Zîrâ Hz. Peygamber, bu emri tâm olarak uygulamış ve kendisin­den önce hiç kimseye verilmemiş olan bu din ile kemâl derecesine er­dirilmiştir. Bu sebepledir ki peygamberlerin sonuncusu, mutlak olarak Âdemoğlunun efendisi ve bütün yaratıkların hattâ İbrâhîm el-Halîl (a.s.) in dahî göz dikip arzuladığı makâm-ı mahmûd'un sahibi ol­muştur.

İta Merdûyeh der ki: Bize Muhammed İbn Abdullah İbn Hafs'ın... ton Ebzâ' dan, onun da babasından rivayetine göre; Allah Ra-sûlü (s.a.) sabaha çıktıklarında şöyle derlerdi: İslâm dini, ihlâs keli­mesi, peygamberimiz Muhammed'in dini ve muvahhid olarak İbrahim'in milleti üzere sabahladık. O (îbrâhîm) müşriklerden olmadı. İmâm Ah-zned der ki: Bize Yezîd'in... İta Abbâs'tan rivayetine göre; Allah Ra-sûlü (s.a.) ne dinlerin hangisi Allah'a en sevimlidir? diye soruldu. Şöyle buyurdular: Hoş görülü Hanîf dini.

Yine Ahmed der ki: Bize Süleyman İbn Davud'un... Âişe (R. Anhâ) den rivayetine göre; o, şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) ha-beş'lilerin oyunlarına bakabilmem için ben usanıp oradan ayrılıncaya kadar çenemi omuzlarına koydular. Abdurrahmân'ın babası kendisine Urve'nin şöyle dediğini nakleder: Âişe'nin haber verdiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.), o gün şöyle buyurmuş : Yahudiler muhakkak bizim dîni­mizde genişlik olduğunu bileceklerdir. Muhakkak ki ben, hoşgörülü Hanîf dini ile gönderildim. Hadîsin aslı, Buhârî ile Müslim'de tahrîc edilmiştir. Ziyâde edilen kısmın ise, muhtelif kanallardan şâhidleri var­dır. Bunun kanallarını Buhârî şerhinde genişçe aldım. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.

Allah Teâlâ : «De ki: Muhakkak benim namazım, ibâdetlerim, ha­yatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı olan Allah içindir.» âyetinde Hz. Peygamberin Allah'tan başkasına ibâdet eden, O'ndan başkası adına kurbân kesen müşriklere muhalif olduğunu bildirmesi emredilmektedir. Muhakkak onun namazı Allah içindir. İbadetleri tek ve ortağı olmak­sızın O'nun isminedir. Allah Teali, başka bir âyette de şöyle buyur­maktadır : «Öyle ise Rabbın için namaz kıl ve kurbân kes.» (Kevser, 2). Yani namazını ve kurbânını, sâdece O'na tahsis et. Müşrikler, putlara tapar ve onlara kurbân keserlerdi. Allah Teâlâ peygamberine, onlara muhalefet etmesini ve onların içinde bulundukları durumdan ayrıl­masını; bil&rek, niyyet ve azimle Allah için ihlâsa yönelmesini emret­mektedir. Mücâhid, «Muhakkak benim namazım, ibâdetlerim...» âyeti hakkında şöyle demiştir: İbâdetler; hacc ve umre'de kurbân kesmek­tir. Sevrî'nin Süddî kanalıyla rivayetine göre; Saîd İbn Cübeyr, ibâdet­lerin; kurban kesmek olduğunu söylemiştir. Süddî ve Dahhâfc da böyle söyler.

tbn Ebu Hatim der ki: Bize Muhammed İbn Avfın... Câbir İbn Abdullah'tan rivayetine göre, o şöyle demiştir : Allah Rasûlü (s.a.) hay­rana günü iki koç kurbân kesti ve onları kurbân ederken şöyle buyurdu: Yüzümü bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ben, asla müşriklerden olmadım. Muhakkak benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Bununla emrolundum ve ben, müslümanların ilkiyim.

«Ve ben, müslümanların ilkiyim.» âyet-i kerîme'sihin tefsirinde Katâde; bu ümmetten müslümanların ilkiyim, demek olduğunu söyle­miştir. Bu, onun söylediği gibidir. Muhakkak ki Hz. Peygamberden ön­ceki peygamberlerin hepsi, İslâm'a davet etmişlerdi. İslâm'ın aslı ise, tek ve ortağı bulunmayan Allah'a ibâdettir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette : «Senden önce gönderdiğimiz her peygamber'e; Benden başka tanrı yoktur. Bana kulluk edin, diye vahyetmişizdir.» (Enbiyâ, 25) bu­yururken Nuh'un kavmine şöyle dediğini haber vermektedir: «Yüzçe-virirseniz; zâten ben, sizden Öğütlerimin karşılığı olarak bir mükâfat veya ücret istemedim. Benim mükâfatımı, ancak Allah verir. Ben, müs-lümanlardan olmakla emrolundum.» (Yûnus, 72). Başka bir âyette ise şöyle buyurur: «Kendini bilmezden başka kim, İbrahim'in dininden yüzçevirir? Andolsun ki, dünyada onu seçmiştik. Şüphesiz o, âhirette de sâlihlerdendir. Hani, Rabbı ona: Teslîm ol, buyurduğu zaman, o da; âlemlerin Rabbına teslîm oldum, demişti. îbrâhîm bunu, oğullarına da tavsiye etti. Ya'kûb da: Ey oğullarım, Allah sizin için dinini seçti. Onun için siz de yalnız müslüman olarak can verin, dedi.» (Bakara, 130-132). Yusuf (a.s.) un dilinden de şöyle der: «Rabbım Sen bana, mülk verdin ve sözlerin te'vîlini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yara­tanı; Sen, dünyada da âhirette de benim velîmsin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlüılere kat.» (Yûsuf, 101), Mûsâ (a.s.) nın dilinden de şöyle demişti: «Ey kavmim; eğer siz, gerçekten Allah'a îmân etmiş-seniz ve teslîm olmuşsanız O'na güvenin. Onlar da : Biz, yalnız Allah'a güvenip dayandık. Ey Rabbımız, bizi o zâlimler güruhu ile sınama. Mer­hametinle o kâfirler güruhundan bizi kurtar, dediler.» (Yûnus, 84 - 86). Allah Teâlâ başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır: «Doğrusu, Tev­rat'ı Biz indirdik. Onda hidâyet ve nûr vardır. Kendilerini Allah'a tes­lim etmiş peygamberler, yahûdîlere onunla; Rabba kul olanlarla, bil­ginler de Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükmederlerdi...» (Makie, 44), «Hani, ben havarilere : Bana ve peygamberime îmân edin, diye vahyetmiştim de: İnandık, şâhid ol ki; biz müslümanlanz, de­mişlerdi.»  (Mâide, 111).

Allah Teâlâ peygamberlerini İslâm ile gönderdiğini haber ver­miştir. Fakat onlardan bir kısmı, diğer bir kısmını nesneden ve kendi­lerine has şeriatlarına göre derece derecedirler. Bu durum; ebedî olarak neshedilmeyecetk (kaldırılmayacak) olan dâima muzaffer, kıyamet ko-puncaya kadar alemleri dikilmiş olarak kalacak olan, Hz. Muhammed (s.a.) in şeriatı ile diğerlerinin neshine (kaldırılmasına) kadar böylece devam edegelmiştir. Bu sebebledir ki; Hz. Peygamber : Biz peygamber­ler topluluğu; baba bir kardeşleriz; dinimiz birdir, buyurmuştur. «Evlâd el-AUât»; baba bir, anneler ayrı kardeşlerdir. Anneler derecesinde olan şeriatlar, muhtelif olsa dahi tek ve ortağı olmayan Allah'a ibâdet edilen din birdir. Nitekim «İhvet el-Ahyâf» da bunun tersidir ki; bunlar, muh­telif babalardan bir annenin oğullarıdır. «İhvet el-A'yân» ise; aynı baba ve anneden olan kardeşlerdir. En doğrusunu Allah bilir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Ebu Saîd'in... Hz. Ali (r.a.) den rivaye­tine göre; Allah Rasûlü (s.a.), iftitâh tekbîri aldığında şöyle dermiş : Ben yüzümü, bir muvahhid olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben, asla müşriklerden değilim. Muhakkak benim namazım, ibâ­detlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbı olan Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Bununla emrolunduk ve ben, müslümanlann ilki­yim. Allah'ım Sensin Melîk, Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Sensin Rabbını, ben Senin kulunum. Ben, nefsime haksızlık ettim (zulmettim). Ve günâhımı itiraf ettim. Benim bütün günâhlarımı bağışla. Senden başka günâhları bağışlayacak yoktur. Beni, en güzel ahlâka ilet. En güzel ahlâka Senden başka ulaştıracak yoktur. Ahlâkın kötüsünü ben­den uzaklaştır. Senden başka onu benden uzaklaştıracak yoktur. Müba­rek ve yücesin. Senden bağışlanma isterim, Sana tevbe ederim. Daha sonra, Allah Rasûlü'nün rükû'da, secdede ve teşehhüdde söylediklerini de içeren hadîsin tamâmını zikreder. Hadîsi, Müslim de Sahihinde riva­yet etmiştir.[83]

 

164 — De ki: Ben, Allah'tan başka bir Rab mı araya­cağım? Halbuki O, her şeyin Rabbıdır. Herkes ne kazanır­sa kendine aittir. Yük yüklenen kimse, başkasının yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbımzadır. Artık O, size ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, Allah'a şirk koşanlara; yalnız O'nun için ve ihlâs ile ibâdet ve O'na tevekkül etme hususların­da «De ki: Ben, Allah'tan başka bir Rab mı arayacağım? Halbuki O, herşeyin Rabbıdır. (O, beni terbiye edip korur, işimi idare eder. Ben ancak O'na tevekkül eder ve ancak O'na dönerim. Zîrâ her şeyin Rabbı ve sahibi O'dur. Yaratma ve işler O'nundur.)» Bu ayette, tevekkülün sâdece Allah'a tahsîs edilmesi (sâdece Allah'a tevekkül edilmesi) emre-dilmektedir. Nitekim bundan önceki âyette de ibâdetin, ortağı olmaksı­zın sâdece O'na tahsîs edilmesi bildirilmekteydi. Çok kere bu mâna, diğeri ile birlikte getirilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ; kullarına, bir âyette şöyle demelerini öğütlemektedir; «Ancak Sana ibâdet eder ve ancak Senden yardım dileriz.» (Fatiha, 5). Başka âyetlerde de şöyle buyurur : «Öyleyse O'na ibâdet et ve O'na güven.» (Hûd, 123), «De ki: O, Rahmandır. Biz, O'na inandık ve O'na dayanıp güvendik.» (Mülk, 29), «Doğunun ve Batının Rabbıdır. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse O'nu vekîl edin.» (Müzzemmil, 9). Bunun benzeri başka âyetler de vardır.

Allah Teâlâ'nm: «Herkes ne kazanırsa kendine aittir. Yük yükle­nen kimse, başkasının yükünü taşımaz.» sözü; Allah Tealâ'nm, kıyamet günü vuku bulacak olan cezalandırması, hükmü ve adaletini haber ver­mektedir. O günde nefisler, ancak amelleri karşılığında cezalandırıla­caktır : Amelleri hayır ise; cezaları hayır, amelleri kötü ise; karşılığı da kötü olacaktır. Hiç kimsenin hatâsı bir başkasına yüklenmeyecektir. Bu, Allah Teâlâ'nm adaleti gereğidir. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Yükü ağır olan kimse; onun yüklenilmesini istese, yakını bile olsa ondan bir şey yüklenmez.» (Fâtır, 18), «Kim de inanmış olarak sâlih ameller işlerse; o, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden kork­maz.» (Tâhâ, 112). Tefsir âlimleri der ki; Hiç kimsenin üzerine başkasının kötülükleri yüklenmez. Kişinin iyiliklerinden eksiltmek, haksızlık edilmek suretiyle zulmedilmeyecektir. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle 'buyurur : «Her nefis kazandığı ile bağlıdır. Ancak sağcılar müs­tesnadır.» (Müddessir, 38-39). Sağcılar dışında her nefis, kötü ameli mukabilinde rehin tutulmuştur. Sağcıların sâlih amellerinin bereketi, zürriyyetlerine de dönecektir. Nitekim Tûr sûresinde şöyle Duyurul­maktadır : «îmân edip te soyları da kendilerine tâbi olanlar; onlara (cennetteki yüksek derecelere) soylarım da kattık. (Her ne kadar sâlih amellerde olmasa da onlar îmânın aslında ortaktılar.) Ve onların işle­diklerinden hiçbir şey eksiltmedik. (Zürriyyetlerini onların seviyesine çıkarmak için, onların amellerinden alıp ta diğerlerine katmadık. Bila­kis Allah Teâlâ kendi lutfu keremi ve babalarının amellerinin bereke-tiyle, onları babalarının derecelerine yükseltmiştir.) Herkes kazandığı (kötülük) ile bağlıdır.» (Tûr, 21).

Allah Teâlâ buyuruyor ki: ((Sonunda dönüşünüz, Rabbınızadır. Ar­tık O, size ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.» Siz, bulun­duğunuz hal üzere amellerinize devam ediniz; biz de olduğumuz halde amel edicileriz. Siz de, biz de Allah'ın huzurunda duracağız. O bize amel­lerimizi, size de amellerinizi ve dünya yurdunda ihtilâf edegeldiklerinizi haber verecektir. Allah Teâlâ başka bir âyette de şöyle buyurur: «De ki: Bizim işlediğimiz suçlardan siz sorumlu olamazsınız, biz de sizin yaptıklarınızdan sorumlu olmayız. De ki: Rabıtanız, aramızı birleştirir, sonra da aramızda hak ile hükmeder. Fettan, Alîm O'dur.» (Sebe', 25-26).[84]

 

165 — Sizi, verdikleriyle denemek için yeryüzünün halifeleri yapan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün kı­lan; O'dur. Şüphe yok ki O, Gafur, Rahîm'dir.

 

Allah Teâlâ: «Sizi yeryüzünün halîfeleri yapan O*dur.» Sizi nesil be nesil, asır be asır seleften sonra halef olarak "yeryüzünü i'mâr eden­ler kılmıştır. Bu açıklama, îbn Zeyd ve başkalarına aittir. Nitekim Allah Teâlâ, başka âyetlerde de şöyle buyurmaktadır : «Şayet dileseydik, yer­yüzünde sizin yerinizi tutacak melekler var ederdik.» (Zuhruf, 60), «Sizi yeryüzünün halîfeleri kılan...» (Nemi, 62), «Yeryüzünde bir ha­lîfe yaratacağım.»  (Bakara, 30), «Rabbınızın, düşmanınızı yok etmesi ve yeryüzünde sizi onların yerine geçirmesi umulur. Ve o zaman nasıl davranacağınıza bakacaktır.»  (A'râf, 129).

Allah Teâlâ : «Ve kiminizi kiminize derecelerle üstün kılan O'dur.» buyuruyor ki; kendi katında bir hikmetten dolayı sizleri, renk, şekil, görünüş, iyilik ve kötülük, huy ve azıklarda derece derece kılmıştır. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyurur: «Dünya hayatında onların maişetlerini Biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine derecelerle üstün kıldık.» (Zuhruf, 32), «Bak, nasıl onları birbi­rine üstün kıldık. Elbette ki âhiret, dereceler bakımından da büyüktür, üstünlük bakımından da.»  (İsra, 21).

Allah Teâlâ «Verdikleriyle sizi denemek için...» buyurmaktadır. Size nimet olarak verdikleriyle sizi denemek, sizi bunlarla imtihan et­mek için. Zengini zenginliği ile deneyip ondan şükredip etmediğini sormak; fakiri de fakirliği ile deneyip ondan sabredip etmediğini sor­mak için.

Müslim'in Sahîh'inde Ebu Nadra kanalıyla, Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet edildiğine göre; Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuşlardır: Mu­hakkak dünya tatlıdır, yeşildir. Allah Teâlâ, dünyada ne gibi ameller yaptığınızı görmek için, sizi orada halîfeler kılmıştır. Dünyadan sakının. Kadınlardan da sakının. Muhakkak ki îsrâiloğuHan, ilkin kadınla fit­neye düşmüşlerdir. Allah Teâlâ'nın : «Şüphe yok ki Rabbın; cezası pek çabuk olandır. Ve muhakkak ki O; Gafur, Rahîm'dir.» -kavli, hem bir korkutma ve hem de bir teşviktir. O'na isyan eden ve elçilerine karşı gelenlere O*nun hesabı ve azabı pek çabuktur. Onu seven; haberine ve emrine uyan kimselere «muhakkak ki Gafur, Rahîm'dir.» Muhammed İbn îshâk der ki: Kullara merhamet eder. Muhammed İbn tshâk'ın bu sözünü îbn Ebu Hatim rivayet etmiştir.

Allah Teâlâ KurWda, bu iki sıfatı çok kere birlikte zikreder. Ni­tekim şu âyetlerde durum böyledir: «Kullanma bildir ki; muhakkak Ben Gafur, Rahîm olanım. Ve muhakkak ki, azabım da eleni verici bir azâbdır.» (Hicr, 49 - 50), «Doğrusu, insanların zulmetmelerine rağmen, Rabbın mağfiret sahibidir. Şüphesiz ki, Rabbının cezalandırması şid­detlidir.» (Ra'd, 6) Tergîb ve terhîbi içeren başka âyetler de vardır. Allah Teâlâ bazan kullarını, teşvîk eder. Cenneti anlatarak ve kendi katında olanlara kullarını çağırır. Bazan da kullarını korkutur. Ce­hennemi ve ondaki azâblan, kıyamet ve korkularını zikrederek kendine çağırır. Herkesi kendi durumuna göre te'sîr etsin diye bazan bununla, bazan onunla çağırmaktadır. Allah Teâlâ bizleri emrettiklerine itaat eden, yasaklayıp men'ettiklerini terkeden, haber verdiklerini doğrula­yanlardan kılsın. Muhakkak ki O yakındır, duayı işitip icabet edendir. Cevâd'dır, Kerîm'dir, Vehhâb'dır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdurrahmân'm... Ebu Hüreyre'den ri­vayet ettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur : Eğer mü1 min Allah katındaki cezayı bilseydi; kimse cenneti ümîd etmezdi. Ve Eğer kâfir, Allah katındaki rahmeti bilseydi; hiç kimse cennetten ümidi­ni kesmezdi. Allah Teâlâ yüa rahmet yaratmış; bunlardan birini, birbir­lerine onunla merhamet etsinler diye, yaratıklarının arasına koymuş­tur. Doksandokuzu ise Allah katındadır. Hadîsi, Kuteybe kanalıyla... A'lâ'dan rivayet eden Tirmizî, hasen olduğunu söyler. Müslim de hadîsi Yahya İbn Yahya, Kuteybe ve Ali İbn Hacer kanalıyla... A'lâ'dan riva­yet etmiştir.[85]

 

İzahı

 

Ey dinine sağlamca sarılan müslüman; bu ümmetin geçmişlerin­den hak ehli olanlar, sünnet üzere İslâm'a uydukları ve bu yolda yü­rüdükleri için sünnet ve cemâat ehli diye isimlendirilmişlerdir. Bu, Hz. Peygamber'in Kur'an-ı Kerîm'i Allah'ın emir buyurduğu şekilde açık­larken ta'kîb ettiği davranış tarzının adıdır. Allah Teâlâ buyuruyor ki, «Sana da zikri indirdik ki; insanlara, kendilerine neyin indirildiğini açıklayasın.» Sahâbe'den büyük bir cemâat da, bu hükmü uygulamak üzere benimsemişlerdir. İmâm Ahmet İbn Hanbel merhum; dinî icmâ'm hüccet olma durumunu, Sahâbe'nin icmâ'ına münhasır kabul etmekle isabet göstermiştir. Bazı ferdlerin, cumhûr'un amel ettiklerinin dışın­da davrandıklarına dâir nakledilen haberlerdeki istisnaî haller, icmâ' olarak kabul edilemez. Cumhûr'un ameli, sünnet ve cemâat'm görü­şüdür. Yalnız başına sözlerle maksad, kesin olarak te'vîle ihtimâl bı­rakmayacak şekilde açıklanamaz. Halbuki fiiller, böyle değildir. Sözler, ne kadar açık ve seçik olursa olsun, fiiller kadar vazıh değildir. Bunun için Hz. Ali (Kerremallahü Vechehu) Abdullah İbn Abbâs'ı haricîlere karşı gönderdiği zaman; şöyle demişti: Onları sünnet'e yönelt. Çünkü Kur'an'm pekçok şekilleri vardır. Hz. Ali'nin sünnet'le kasdettiği şey; bizim zikrettiğimiz gibi, hadîsçilerin ıstılahı anlamıyla ve diğer şeriat bilginlerinin kavlî ve benzeri sözler şeklindeki anlayışlarından farklı olarak lügata uygun olan mânâdır. Kavlî haberler, pekçok şekillerde yorumlanabilir. Te'vîl ehlinin; hadîslerin ifâdesinde yöneldikleri izah tarzları, Kur'an'dan daha çok çeşitli olabilir. Zîrâ hadîsler Kur"an'dan fesahat, belagat ve beyân bakımından çok geridedirler. Bunun için Kur'an-ı Kerîm, dinin amelî hükümlerini açıklamak konusunda çok kısa hükümler koymuş ve bunların izahını Rasûlullah'm davranışına bırakmıştır. Hz. Peygamber de Kur'an'ın açıklanması konusunda kendi davranışını örnek göstererek; «Benim nasıl namaz kıldığımı görüyorsa­nız öylece kılın,» buyurmuştur.

Ben bu girizgâhı, bazı fakîhlerle tefsir bilginlerinin Necm süresin­deki; «Hiç bir yüklenen, başkasının yükünü yüklenmez. İnsan için ça­lışmasından başka bir şey yoktur.» âyetini tefsir ederken hamlettikleri anlamlara muttali' olursan yanılmaman için kaydetmiş bulunuyorum. Bu kişiler, sözlerin yerlerini değiştirerek bazam sakat te'vîllere, bâtıl nesih İddialarına tevessül etmektedirler. Bazan da bu iki âyetin Hz. İbrahim ile Musa'nın şeriatına ait olup bizim şeriatımızla ilgili olma­dığı safsatasıyla veya bu âyetlerin nıüslümanlara değil, kâfirlere mah­sûs olduğu iddiasıyla tahrifata tevessül etmektedirler.

Bunlar, bu iki âyetin muhtevasının dinin ana kaidelerinden ve İs­lâm'ın bütün peygamberlerin lisanıyla sabit olan esâslarından oldu­ğunu görememektedirler. Birçok âyet-i kerîme'nin, lafzı veya mânası ile bu âyetleri te'yîd ettiğinden gafildirler. Nitekim En'âm sûresinin yüzaltmışbeşinci ve Fâtır sûresinin onsekizinci âyeti ile; kurtuluş ve hüsrana, cennet ve cehenneme dâir vârid olan pekçok âyetler, insanla­rın ancak amellerine göre mükâfata ereceklerini bildiren âyetler, hasr sîgasıyla çok güçlü olarak bu gerçeği ortaya koymaktadır. Bunun için bütün dinlerin esâsı olan tevhîd, bu gerçekle dile getirilmiştir. Dinin temeli sayılan bu cezaî kaide, tefsirimizde mufassal olarak açıkladığı­mız ve bazı âyetlerde belirttiğimiz gibi tevhidi takrir edici niteliktedir.

Son zaman mukallidlerinin gafletlerinin ve te'vile yeltenişlerinin sebebi; onların kendi milletleri ve bağlı bulundukları mezheb ehli ara­sında yaygın olan her türlü bid'atı doğru saymaya çalışmalarmdandır. Bunlar, hiçbir delile dayanmazlar ama te'vîl sapıklığım da elden bı­rakmazlar. Halbuki mezheb mensûblarından görüş sahibi olanlar, kitab ve sünnet'te kendi mezheblerini te'yîd edici nitelikte buldukları delil­leri alırlar ve bunun dışındakiler! bir nevi te'vîlle ya da delilsiz ve dayanaksız olarak nesih iddiası ile yorumlamaya çalışırlar.

Bu kör mukallidler, yalnızca kendi ibâdetlerini ölülere hediyye etmek için insanlara fetva vermekle yetinselerdi mesele önemli ol­mazdı. Ne var ki, bazı hadîs ehli sünnet bilginleri de; babaların ve an­nelerin tutmadıkları oruçları çocuklarının tutabileceğine, vermedikleri sadakaları verebileceklerine, kurbânlarını kesebileceklerine, dirilerin ibâdetlerinden ölülerin mutlak şekilde faydalanacaklarına dâir kanâat-lar serdederek onlara tâbi olmuşlardır. Onlar, yalnızca sorunun sorul­duğu vak'alara dâir olan husûsî halleri ve şâri'in sağlam olarak ifâde ettiği hasr anlamına gelen hükümleri anlamayarak mutlak mânâda kabul etmişlerdir. Nitekim «onun yerine velîsi oruç tutar» hadisinde velîden maksadın, kişinin oğlu olduğu ve böylece diğer âyetlerle uyum sağlayabileceği açıktır. Zîrâ sarih ve kesin esâslar olmaları hasebiyle âyetleri te'vîl etme imkânı yoktur. Bu ifâdenin bütün velîlere hanıle-dilmesi için, sarîh hükmün te'vîli imkânsızdır. Kaldı ki, bu hadîsi riva­yet eden Hz. Âişe (r.a.), çok açık olarak birinin bir 'başkasının yerine oruç tutmasının caiz olmayacağını ifâde etmiştir. Bunu yaparken de, daha önce geçtiği gibi umûmî nasslarla amel etmiştir. Halbuki Tahâvî gibi bazı hadîs bilginleri, bu hükmün mensûh olduğunu söylemişlerdir.,

(...)

Müslümanların ölülerine ve dirilerine duâ, etmeye gelince; bu bir ibâdettir. Ancak sevabı duâ edilene ulaşmaz. Duanın sevabının hediye edilmesi konusunda, herhangi bir rivayet mevcûd değildir. Duânm se­vabı; ister Allah kabul etsin, ister kabul etmesin, sâdece duâ edene aittir. Allah duayı kabul ederse, duâ edilene bunun faydası dokunur. İster ölüler için, ister diriler için duanın kabul edilmiş olması, şer'î kaideleri nakzedici nitelikte olamaz. Keza Allah Teâîa'nın kâinata vaz'ettiği kanunları da geçersiz kılamaz. Biz, bunun mâhiyyetiyle ilgili meseleyi Allah'a bırakır, duânm bizden önce geçmiş olan mü'min kar­deşlerimize fayda sağlayan ve bunun mü'minlerin dünya ve âhiret mutluluğuna erişmelerini, te'mîn eden bir ibâdet olduğunu bilmekle yetiniriz. Duânm dışındaki ibâdetlere gelince; bunlarda yalnızca ço­cuklara o ibâdeti icra etme izni verilmiştir. Kişinin çocuğu, kendisinin mahsûlü olması hasebiyle, babanın çocuğun amelinden faydalanması genel kaidenin dışına çıkıcı mâhiyyet arzetmez. Eğer izin umûmî ol­saydı; bu izinle sahabenin pekçoğu amel ederdi. Müstefîz ve mütevâtir olarak bu davranışları bize nakledilirdi. Çünkü bu davranışların nakli için, pek çok gerekçe bulunmaktadır. İnsanoğlu, âdeti ve tabiatı îcâbı; ölüleriyle ilgili konuya özen gösterir. Tâbiîn'den olan râvîler, sahâbe'-nin bütün davranışlarıyla ilgili gördükleri ve bildikleri herşeyi bize intikâl ettirmişlerdir. Ben bunu yazdıktan sonra, Allâme İbn el-Kay-yim'in bu mesele konusundaki görüşlerini Rûh isimli kitabında nasıl ortaya koyduğunu inceledim ve onun her zaman âdeti olduğu gibi konuyu uzun uzadıya açıklamaya çalıştığını gördüm. (...) Bu konuda İbn el-Kayyim der ki: Bu husus, selef-i sâlihîn tarafından bilinmeyen bir husustur. Onlar, hayır konusunda son derece titiz davranmalarına rağmen, geçmişlerden bu hususta hiçbir haber vârid olmamıştır. Ra-sûlullah (s.a.) da onlara bu hususu irşâd etmemiştir. Halbuki duâ istiğ­far, sadaka, hacc ve oruç gibi konularda onlan yönlendirmiştir. Eğer Kur'an okumanın sevabı ölülere erişecek olsaydı; Rasûlullah bunu da onlara gösterir ve on'ar da böyle yaparlardı, denilirse, buna şöyle cevab verilir: Bu suâlin İrâd edilişinin sebebi; şayet hacc, oruç, duâ ve istiğfar gibi ibâdetlerin sevabının ölüye ulaşacağını kabul etmek ise; onu kabul eden kişiye şöyle denilir: Bu amellerin sevabının ölüye ulaşmasını gerektiren ve Kuf'an okumanın sevabının ölüye ulaşmasını önleyen hususiyyet nedir? Bu, benzer haller arasında ayırım yapmak değil midir? Söylenen şeylerin hiçbirinin ölüye ulaşmayacağım itiraf etmek ise; bu husus kitâb, sünnet, icmâ, ve şer*î kaidelerle demlendi­rilmiş bir husustur. Bunun selef-i sâlihîn arasında yayılmamış olması­nın sebebine gelince; onların Kur'an okuyup Ölülere hediyye eden va­kıfları yoktu. Böyle bir şeyden haberdâr değillerdi. Bu gün insanların yapageldikleri gibi, Kur'an okumak için kabristana gitmiyorlardı. Sa­habeden ve geçmişlerden hiçbirisi, yanlarında bulunan insanlara oku­nan Kur'an'm sevabının falanca ölüye gideceğini, sadakanın ve orucun sevabının falanca ölünün olacağını söylediklerine dâir- bir rivayet nak-ledilmemiştir. Sonra, bunu iddia edenlere denilir ki: Selef-i sâlihın'den hiçbir kimseden; Allah'ım şu orucun sevabını falancaya yaz, dediğine dâir bir haber nakledilmiş midir? O, buna müsbet cevab vermekten âciz kalır. Çünkü geçmişler, iyi davranışları gizleme konusunda çok titiz hareket ediyorlardı. Binâenaleyh onlar, yaptıkları ibâdetin seva­bını ölülere ulaştırması için Allah'ı şâhid tutacak derecede bilgisiz de­ğillerdi.

Denilirse ki: Hz. Peygamber, onlar için oruç tutulup sadaka veril­mesini tavsiye etmiş, ancak Kur'an okunmasına müsâade etmemiştir. Denilir ki: Rasûlullah (s.a.) onlara böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu husus kendilerinden sâdece cevab sadedinde sâdır olmuştur. Meselâ bir kişi, ölülerin yerine hacc etmeyi sormuş, ona izin vermiş, şu kişi sada­kayı sormuş ona izin vermiştir. Ve onlan başka konularda engelleme­miştir. Öyleyse mücerred niyyet ve tutmaktan ibaret olan orucun se­vabının ölüye ulaşmasıyla, Kur'an okuma ve zikrin sevabının ulaşması arasında ne gibi fark vardır? Selef-i sâlihîn'den hiçbir kimsenin böyle yapmadığına dâir söyledikleri söz ise, bilgisine söylenmiş bir sözdür. Çünkü bu, bilinmeyen bir şeyin reddi konusunda şehâdettir. Belki de Selef-i sâlihîn böyle yapıyorlardı da kimse onların yaptıklarım bilmi­yordu? Gaybları bilen Allah'ın onların niyyet ve maksadlanndan haber­dâr olması yeterlidir. Daha önce de geçtiği gibi hediyye ediyorum, di­yerek niyyet etmek ve söylemek şart değildir. Meselenin Özü şudur: Sevâb, bir amel işleyenin malıdır. Kişi onu birine teberru' ederse veya müslüman kardeşine hediyye ederse, Allah Teâlâ bunu ona ulaştırır. (...) Öyleyse Kur'an okumanın sevabını, böyle bir kaideden istisna eden ve kişinin okuduğu Kur'an'ın sevabının kardeşine ulaşmasını ön­leyen engel nedir? Halk böyle davranmaktadır. Hattâ diğer çağlardaki ve şehirlerdeki münkirler bile ulemâdan red gelmeksizin böyle hare­ket etmişlerdir.  (İbn el-Kayyim'in ifâdeleri burada son buluyor.)

Allah'ın tevfîk ve hidâyetine dayanarak ben derim ki: Allah şey­himiz ve üstadımız İbn el-Kayyim'i bağışlasın. Çok açık olan bu konu­da şayet gaflete düşmemiş olsaydı, böylesine hatâları irtikâb etmezdi. Biz burada, bu hatâlardan bazılarına yer vereceğiz. Gaflete düşmeyen ve bilgisinden hiçbir şey kaçıp kurtulmayan Allah'a hamd ve tesbîh ederiz.

İbn el-Kayyim'in; soranın maksadı, hacc ve oruç gibi ibadetlerin sevabının ölüye ulaşacağım kabullenmek ise, Kur'an'm sevabının ölüye ulaşmasını önleyen nedir? sözüne biz kendi metodumuza göre şöyle cevab veririz. Bunu önleyen; Kur'an-ı Kerîm'in; herkesin amelinin kendisine hâs olduğunu, başkalarının üzerine yüklenilmeyeceğim ifâde eden yukarıdaki âyetidir, deriz. Bu soruyu soran kişi; Hz. Peygamber'in, babasına ve annesine farz olan hacc ve orucu kendisinin yerine getirip getiremeyeceğini soran kişiye izin verdiğini bildiren hadîsi esâs almak­tadır. Keza sadaka da böyledir. Fakat anne ve babanın vasiyyet et­memiş olduğu hallerde çocuklar bunu yapabilirler mi yapamazlar mı? Hz. Peygamber bu soruyu soranlara; onların üzerindeki kul borçlarım ödedikleri gibi Allah'ın borçlarını da ödeyebileceklerini bildirmiştir. Keza onların yerine sadaka vermelerine izin vermiştir. Bu, anne ve babanın üzerine farz bulunan haklar konusunda, böyledir. Ya da anne ve babadan birinin, vasiyyet edebileceği beklenen bir dav­ranışı, anne ve babaların yerine çocukların îfâ etmesidir. Ya da on­lar adına teberru'da bulunmasıdır. Bu durum, ferdlere tek tek farz olmayan hacc ve oruç gibi namaz dışı farizalarla Kur'an okumak gibi değildir. Keza ferdlerin mülkü olan mal gibi de değildir. Çün­kü ölünün malı evlâdına intikâl eder. Keza sahîh hadîste babanın kazancı gibi kabul edilen evlâdın kazancı cinsinden de değildir...

İbn el-Kayyim'in namaz, sadaka ve hacc gibi konulara hadîste izin verildiğini, kırâete izin verilmediğini belirten ifâdesine gelince. Hz. Peygamberin başlangıçta bu noktada bizzat kendisinin ilk adımı at­mamış olmasının bunun dinden olmadığına delil olarak getirmek doğ­ru değildir. (...) Orucun sevabının ölüye ulaşıp ta zikrin sevabının ölüye ulaşmaması arasındaki farka gelince; az önce açıkladığımız gibi, orucun sevabının ölüye ulaşacağının mutlak anlamda bir mânâ ifâde ettiğinin delili yoktur. Yani her ölünün yerine tutulan orucun ona ulaşağına dâir bir delil yoktur ki, diğerleri buna kıyâs edilsin. Çünkü bu konuda vârid olan hadîste zikredilen husus; çocuğun, babasının ye­rine babasının borcunu ödeyebileceğine dâirdir. Yoksa kendisinin bu ameli yapıp sevabını başkasına hediyye edebileceğine dâir bir emir yoktur. Binâenaleyh burada söz konusu olan husus, kıyâsın aksinedir dolayısıyla ona kıyâs yapılamaz...

Bu konuda bilginler arasında ihtilâf bulunduğu meşhurdur. Nite­kim yukarda belirttiğimiz gibi; İbn el-Kayyim de bu hususu ifâde et­miştir. Dirilerin hareketlerinden biriyle ölülerin ruhları faydalanır mı faydalanmaz mı? Sünnet ehlinin icmâ' ettiğine göre, dirilerin hareket­lerinden iki hareketten ölü faydalanır : Birincisi; ölenin sağ iken sebeb olduğu davranışlar. İkincisi de müslümanların onun için duâ ve istiğ­far etmesidir. Hacc ve sadakaya gelince bu konu tartışmalıdır. Bunların sevabından ölüye ulaşan nedir? İnfâk sevabı mı, yoksa amel sevabı mı. Cumhûr'un kanâatına göre, bizzat amelin sevabı ölüye ulaşır. Hane-fîlerden bir kısmına göre; ancak infâk sevabı ölüye ulaşır. İbn el-Kayyim sonra oruç, namaz, Kur'an okuma ve zikir gibi bedenî ibâdetlerdeki ihtilâfı da naklederek der ki: Ahmed İbn Hanbel'in mezhebiyle selef-i sâlihînin görüşüne göre bunlar da ölüye ulaşır. Delil olarak ta şunu zikreder : Gûyâ Ahmed İbn Hanbel'e denilmiş ki; kişi namaz, sadaka ve benzeri amellerden yarısını babasına, yansını annesine gönderebi­lir mi? O; umarım, demiş. Görülüyor ki, Ahmed İbn Hanbel kesin cevab vermiş değildir. Ayrıca sorulan konu, anne ve babanın çocukların dav­ranışından faydalanıp faydalanmayacağına hâs bir sorudur. Ahmed İbn Hanbel'in umduğu iconu, nassm dışına çıkan bir hal değildir. An­cak namaz meselesi müstesnadır. Sonra İbn el-Kayyim der ki: Şafiî ve Mâliki mezhebinin meşhur görüşüne göre; bunlar ölüye ulaşmaz. Bazı bid'at ehli kelâmcılar derler ki; ölüve hiçbirşey ulaşmaz. Ne duâ, ne de başkası.

Ben derim ki (Reşîd Rızâ) ben bunu kaydettikten sonra, Hanbelî mezhebinin fürûa dâir kitablanna baş vurdum. Ve onların bu konuda, pekçok ihtilaflı görüşlere sâhib olduklarını gördüm. Hanbelî bilginler­den nakledilen en sağlam ve sünnet'e en uygun görüş; Şeyh'ül İslâm îbn Teymiyye'nin görüşüdür. İbn Teymiyye önce, anne ve babanın ye­rine çocukların borçlan ve ibâdetleri îfâ etmelerinin caiz olmayacağı­na dâir görüşleri beyân ettikten sonra, bazılarının hayatta iken caiz olacağını söylediklerini zikreder. Meselâ çocuğun ilk safta babasını öne çekmesi gibi. Sonra der ki: Selef-i sâlihîn'den hiç birinin, bu gibi ibâ­detleri müslümanlann ölülerine hediyye etme âdetleri yoktu. Sâdece onlar için <iuâ ederlerdi ve bu, onlar için bir çıkışı gerektirmezdi. (...)

İbn Âbidîn Hanefî mezhebinin bu konudaki görüşünü Fetâvâ el-Hamîdiyye kitabının Tenkîhi isimli eserinin sonunda kaydeder. Buna göre duanın ölülere faydası olduğu konusunda ulemâ icmâ' etmiştir. Ancak Kur'an okumanın sevabının, ölülere ulaşıp ulaşmayacağı ko­nusunda bilginler ihtilaflıdırlar. Kul öldüğü zaman ameli biter. Ancak üç şey müstesnadır... Hadîsini delil getirerek, okunan Kur'an'm seva­bının ölüye ulanacağını tercih edenlerin görüşü, mutlak mânâda bir delile dayanmaz. Daha önce de zikrettiğimiz gibi, bunun olmayacağına delâlet eder. Sonra der ki: Hafız İbn Hacer'e; Kur'an okuduktan son­ra duâ ederek : Allah'ım, okuduğum Kur'an'm sevabım veya 'bir mislini daha fazla artırarak Efendimiz Hz. Peygamberin şerefine ihdâ ediyo­rum, diyen kişilerin söyledikleri sözdeki ziyâdeliğin ne mânâya geldiği sorulduğunda, o şöyle demiştir: Bu, son zamandaki kurrânın İcadıdır. Geçmişlerin böyle bir şey söylediklerini bilmiyorum. (...)

Sonra İbn Abidîn der ki: Daha sonraki bilginlerden Sübkî, Barizi gibi alimler ile İbn Akîl gibi önceki Hanbelî bilginlerinden bir kısmı, Ali İbn el-Muvaffak'a uyarak buna cevaz vermişlerdir. Bu, Cüneyd'in tabakasından bir zâttır. Ebu Abbâs Muhammed İbn İshâk en-Nisâ-bûrî gibi önceki zevat da Kur'an'm sevabım Hz. Peygambere hediyye ederlermiş. İzz îbn Abdüsselâm da buna cevaz verenlerdenmiş. İbn Teymiyye ise bunu hoş karşılamaz, aksine bid'attır der. îbn Kâdî Şahne bunu men'edermiş. îbn el-Attâr men'edilmesi gerektiğini kabul eder­miş. İbn el-Cevzî der ki: Geçmişlerden bu konuda hiçbir şey rivayet edilmemiştir. Biz onlara uyarız. (...)

Bu konudaki sözün özüne gelince : Mesele, taatobüdî bir mesele olup kitâb ve sünnetin nasslan ve selef-i sâlihîn'den ilk neslin uygulamaları karşısında durmak îcâbeder. Biz, Kur'an'm sahîh nasslan ve hadîs-i şeriflerin sahîh ifâdelerine göre, insanların âhirette ancak yaptıkla­rının karşılığını göreceğini kabul ederiz. Çünkü Allah Teâlâ: «O gün hiç bir nefis, bir nefis için hiç bir şeye sahip değildir.» buyuruyor. Keza «Babanın oğluna, çocuğun babasına hiç bir şeyle engel olama­yacağı günden korkun.» buyuruyor. Hz. Peygamber de yakınlarına ve akrabalarına Rabbının emrini teblîğ ederken «İyi davranın, ben sizi Allah'a karşı koruyamam.» dediği, amcasına, halasına ve hanımların efendisi olan kızma «Sizi Allah'a karşı müdâfaa edemem.» buyurduğu kesindir. Anketteki kurtuluşun esâsı; îmân, sâlih amel ile ruhun arın­masına bağlıdır. Sevâb ise; kişinin, işleyip yaptığı şeyin kendine te'sîr etmesi ve böylece etkisini kendinde görmesidir. Nitekim birçok âyet-i kerîme'de ve hadîs-i şeriflerde bu konu açıklanmıştır.

Ancak cenaze namazında ve diğer zamanlarda mü'minlerin, ölüleri ve dirileri için duâ etmeleri buyurulmuştur. Duâ, bir ibâdettir. İster kabul edilsin, ister kabul edilmesin sevabı o ibâdeti yapana aittir. Dua­lar çelişik olacağı için, şer'an ve aklen her duanın kabul edilmesi im­kânsızdır.

Çocukların anne ve babaları için duâ edip sadaka vermelerinin, üzerlerine vâcib olan oruç, zekât ve kurbân gibi vecîbeleri kaza etme­lerinin caiz olduğuna dâir haberler vârid olmuştur. Biz, bunların hik­metini ve haklarındaki nasslan açıkladık. Anlaşılan odur ki: Anne ve babalar, çocuklarından bir kısmının yaptıkları bazı amellerden yarar­lanırlar. Çünkü şeriatı koyan yaratıcı, çocukları anne ve babalarına ilhak etmiş ve tıpkı insanların borçlarını ödedikleri gibi, Allah'ın borç­larım da ödeyebilmek için çocukların anne ve babaların yerine kâim olacağını belirtmiştir. Keza anne ve babalar, çocukların duaları saye­sinde hayra nail olurlar ki, bu bizzat duanın kendisi değildir. Ne var ki ceza ve kurtuluşun ana kaynağı, kişinin kendi ameline dayanır, çocuk­larının ameline dayanmaz. Böylece nasslann arasını birleştirmek müm­kün olur.

Kim, hidâyete uymak ister ve takvaya erişmek isterse dini hevesine tâbi kılmaktan kaçınsın, sahih nasslann karşısında dursun ve bu ko­nuda selef-i sâlihîn'in yoluna uysun. Bid'atı teşvik eden sonraki bazı kimselerin kıyâslarından uzak dursun. Şayet şeytân, sana gerçekleri ters gösterir de, yanlışları süslerse ve senin din bakımından sahabe ve tâbiîn'den daha doğru yolda ve daha mükemmel olmak imkânına sâhib olduğunu söylerse; kendi nefsini faziletler ve farzlarla muhasebe et. Bunların karşısında yerinin ne olduğuna bak. Eğer sen, gurur ve kibir gözleriyle de olsa onlardan birinin yansına veya daha azına ulaşabil­diğini görürsen, bu takdirde daha fazla yapmak senin için ma'zûr ola­bilir. Ne varki bunu, aldanmış aşın câhillerden veya çarpılmış deliler­den başka hiç kimse iddia edemez. Bid'atlara tapanların çoğunluğu, farzlan edâ etmek veya sünnetlere devam etmek konusunda yayadır­lar. Bir kısmı da fuhuş ve kötülüklerde ısrar ederler. Tıpkı âdetlere ve kabirlere bağlanmakta ısrar ettikleri gibi. Tıpkı kabirleri bayram yeri haline getirdikleri gibi ve kabirlerde kadın erkek, çoluk çocuk toplan­dıkları gibi. Özellikle Ramazân ve Kurbân bayramı geceleriyle Receb ayının ilk cum'a gecesi kabirlerde toplanıp kurbânlar kesip çeşitli ye­mekler pişirip, yeyip, içip, eğlenip gittikleri gibi. Burada körlerden pa­rayla kiraladıklan kişilere Kur'an okutup bunun ötesinde hiçbir amel yapmadıkları gibi. Bunların okuduktan Kur'an ve zikirler, anlamsız bid'atlardan ibarettir. Çünkü bazı mubahlar, burada senin için mek­ruh ve yasak haline gelebilir.

Kabirlerde yapılan bu ihtifaller için hiçbir önleyici emir vârid ol­mamış olsa, Abdullah İbn Abbâs'ın sahîh bir senedle naklettiği ve üç sünen kitabında yer alan şu hadîs-i şerif bunu önlemek için kâfidir: Allah Teâlâ, kabirleri ziyaret ederek üzerlerini mescid edinip çıra yakanlara la'net etmiştir. Ne var ki.bunların hepsi, dinî adet haline dö­nüşmüş kesin hükümler şeklini almıştır. Bunun için kayıdlı vakfiyeler kurulmuş, câhil şeriat yetkilileri bunun cevazına fetva vermiş ve ilim ve irfan sahibi olduğunu söyleyenler de bu sofralardan yer olmuşlardır. Bunlar, ilim ve irfan dellâlı sapıklar ve saptırıcılardır. Halbuki saha­belerden bir kısım ve diğer selef bilginleri; avamın farz sanmasını ön­lemek için, Tsaman zaman bazı sünnetleri bile terk ederlerdi. Bunu ya­parken, Hz. Peygamberin bazı faziletlerin farz olmasından çekinerek onları işlemeyi bırakması prensibine uyarlardı. Ne var ki onlardan son­ra bir nesil gelmiş, farzları kısmışlar, sünnetleri ve ibâdetleri bırakmış­lar ve bu tür bid'atlara bağlanmışlardır. Öyle ki bunlar, bu bid'atları İçin cum'aları ve bayramları terk etmektedirler. Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Ulu Allah'a mahsûstur.[86]

 

 

 



[1] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2549-2550

[2] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2552

[3] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2552-2553

[4] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2575-2576

[5] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2577-2579

[6] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2586-2589

[7] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2592-2593

[8] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2594-2595

[9] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2597-2598

[10] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2606-2609

[11] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2609-2612

[12] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2612-2615

[13] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2615-2621

[14] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2630-2631

[15] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2632-2633

[16] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2634-2640

[17] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2648-2651

[18] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2671-2673

[19] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2674-2675

[20] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2675-2682

[21] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2682-2686

[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2686-2688

[23] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2688-2689

[24] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2690-2691

[25] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2691-2700

[26] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2700-2705

[27] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2707-2712

[28] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2721-2724

[29] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2725-2729

[30] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2730-2731

[31] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2734-2737

[32] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2739-2741

[33] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2744

[34] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2749-2758

[35] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2759-2760

[36] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2764-2770

[37] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2770-2772

[38] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2772

[39] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2786-2789

[40] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2789-2791

[41] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2791-2792

[42] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2792-2794

[43] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2794-2796

[44] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2796-2797

[45] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2797-2800

[46] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2806-2807

[47] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2807

[48] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2808

[49] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2809

[50] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2809-2816

[51] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2816-2817

[52] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2818-2822

[53] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2822-2824

[54] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2824-2826

[55] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2827

[56] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2827-2830

[57] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2830-2831

[58] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2832

[59] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2833-2834

[60] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2835-2836

[61] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2836-2838

[62] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2838-2839

[63] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2840

[64] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2841-2842

[65] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2842-2843

[66] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2843-2844

[67] «Kesim hayvanı, diye çevirdiğimiz kelimesi aynı zamanda döşek yapılacak hayvan anlamına da gelir

[68] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2844-2848

[69] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2849-2850

[70] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2850-2853

[71] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2853-2856

[72] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2856

[73] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2857-2859

[74] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2859-2864

[75] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2865-2867

[76] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2867-2869

[77] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2870-2871

[78] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2872-2873

[79] İbn Hacer; bu zâtın, İshâk İbn Nasr olduğu görüşünün daha kuv­vetli olduğunu söyler

[80] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2873-2878

[81] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2879-2880

[82] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2880-2883

[83] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2883-2886

[84] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2887-2888

[85] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2888-2890

[86] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 6/2890-2898

Free Web Hosting