İSRÂ SÛRESİ3

İsrâ ve Mi'râc Konusunda Vârid Olan Hadisler3

Konunun Açıklanması22

İzahı23

İsrâ ve Mi'râc Hâdisesinin Tahlili23

Miracın Hakikati26

İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri30

Mi'râcın Bir Başka Cephesi32

Rasûlullah (s.a.) Gerçekten Allah'ı Gördü mü?. 33

İsrailoğullarına Verilen Emir34

Bu Kur'an. 35

Gece ve Gündüz Mucizesi36

İzahı37

Oku Kitabını37

Kim Hidâyete Ererse. 38

Kendisine Risâletitı Ulaşmadığı Kimselerin Durumu. 38

Müşriklerin Çocukları41

Müminlerin Çocukları42

Geçici Dünya ve Kalıcı Âhiret43

Rabbımıı Buyrukları44

İntak ve İsraf46

Zenginlik ve Cimrilik. 47

Çocukları Öldürmek. 48

Katil49

Ölçü ve Tartı49

Kibir50

Rabbının Hikmetleri51

Her Şey Allah'ı Teşbih Eder52

İzahı53

Bütün Kâinat Allah'ı Tesbîh Eder53

Atomların Dünyası63

Rabbın En İyi Bilendir69

Âyetlerin Gelişi70

İzahı71

Melekler ve Âdem.. 72

Sizin Rabbımz O'dur Ki74

Âdemoğıülantun Değeri75

İzahı75

Namaz Kıl77

Makâm-ı Mahmûd. 78

Şifâ ve Rahmet Kaynağı Kur’an. 83

Rûh. 84

İzahı85

Kur'an'ın, Benzerini Getirsinler96

Mucize İsteyenler97

Gerçek Hidâyet100

Gökleri ve Yeri Yaratan Onları Yaralamaz mı?. 100

İzahı101

İnsanlık Tarihi Boyunca Ahi ret Düşüncesi107

Musa'ya Verilen Dokuz Mucize. 115

En Güzel İsimler Rahmanındır117


İSRÂ SÛRESİ

 

(Mekke'de nazil olmuştur.)

 

Rahman, Rahim olan Allah'ın adıyla.

1 — Sânı yücedir o Allah'ın ki; kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mes-cid-i Aksâ'ya götürmüştür. Bir kısım âyetlerimizi göstere­lim diye. Muhakkak ki O'dur O, Sernî', Basîr.

 

Allah Teâlâ kendi zâtını övüyor ve kendisinden başkasının güç ye-tiremeyeceği kudreti nedeniyle kendi şanını ta'zîm ediyor. O'ndan baş­ka ilâh yoktur. Kulunu geceleyin yürüten Allah'tan başka ilâh yok­tur. Yani Muhammed (s.a.) i, Mescid-i Harâm'dan —yani Mek­ke'deki mescidden— Mescid-i Aksâ'ya İlya (Kudüs) daki mukad­des eve gecenin karanlığında götüren O'dur. O îlyâ ki; İbrahim Halîlullah'tan beri peygamberlerin menbaıdır. Bunun için bütün peygamberler orada toplanmış ve o kendilerine kendi yerlerin­de ve yurtlarında imamlık etmiştir. Bu da Hz. Peygamber'in en büyük önder ve en önde giden reîs olduğunu gösterir. Allah'ın salât ve selâ­mı onun ve diğer peygamberlerin hepsinin üzerine olsun. «Çevresini mübarek kıldığımız» bitkiler ve meyvelerle kutlu kıldığımız. «Bir kı­sım âyetlerimizi (ona yani Hz. Muhammed'e) gösterelim diye.» Nite­kim Allah Teâlâ bir başka sûrede şöyle buyurmaktadır : «Doğrusu o, Rabbının büyük âyetlerinden bir kısmını görmüştür.»  (Necm, 18).

Bu konuda vârid olan sünnet ve hadîsleri aşağıda zikredeceğiz. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. «Muhakkak ki O'dur O, Semî', Basîr.» İster mü'min olsun, ister kâfir, ister bu sözü doğrula-sın, ister yalanlasın kullarının sözlerini işiten O'dur. Yaptıklarını gö­ren O'dur. O, her birine dünya ve aşirette müstehak olduklarını ve­rendir.[1]

 

İsrâ ve Mi'râc Konusunda Vârid Olan Hadisler

 

I — Enes İbn Mâlik'in Rivayeti:

Abdülazîz İbn Abdullah der ki : Bize Süleyman, Şerik İbn Abdul­lah'tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Enes İbn Mâlik'in, Rasûlullah (s.a.) in Kâ'be mescidinden mi'râca götürüldüğü gece hakkında şöyle dedi­ğini işittim: Hz. Peygamber Mescid-i Harâm'da uyumakta iken, ona vahyedilmezden önce üç nefer geldi. İçlerinden birincisi; o hangisidir? dedi. Diğeri; ortada olandır ve O en hayırlılarıdır, dedi. Öbürü ise : En hayırlılarını alın, dedi. O gece Hz. Peygamber onları görmemişti. Ni­hayet ertesi gece kalbi gören ve gözü uyuyup kalbi uyumayanların gö­receği şekilde —Peygamberler böyledirler, gözleri uyur kalpleri uyu­maz— Onunla konuşmaksızm onu götürdüler. Zemzem kuyusunun ya­nma koydular. Sonra Cebrâîl onlardan teslim aldı. Cebrâîl, Rasûlul-lah'ın boğazından gırtlağına kadar olan kısmını yardı. Göğsünü ve karnını boşalttı ve eliyle onu zemzem suyunda yıkadı. Nihayet karnı­nı arıttı. Sonra kendisine altından bir tas getirildi, içinde hikmet ve îmânla bezenmiş bir kap vardı. Onunla göğsünü ve boğazmdaki da­marları sıvazladı. Sonra yardığı yeri tekrar kapadı ve Allah Rasûlünü dünya semâsına çıkardı. Dünya göğünün kapılarından bir kapıyı çal­dı. Gök ehli; kimdir o? diye seslendiler. Cibril diye karşılık verdi. Be­raberinde kim var? dediler. Cebrâîl: Beraberimde Muhammed (s.a.) var, dedi. O peygamber olarak gönderildi mi? dediler. Cebrâîl; evet, dedi. Onlar; merhaba, hoş geldi, safâlar getirdi, dediler ve gök ehli onu muştuladılar. Gök ehli Allah kendilerine bildirinceye kadar yeryüzü için Allah'ın onunla neyi murâd ettiğini bilmiyorlardı. Dünya göğün­de Hz. Âdem'i buldu. Cibril ona; bu, babandır kendisine selâm ver, de­di. O; Âdem'e selâm verdi. Âdem kendisinin selâmını iade ederek; merhaba, hoş geldin, hoş geldin ey oğul, dedi. Ne güzel oğulsun sen. O bir de baktı ki dünya göğünde uzanıp giden iki ırmak vardır. Ey Ceb­râîl bu iki ırmak da nedir? dedi. Cebrâîl; bunlar Nîl ve Fırat'ın kökü­dür, dedi. Sonra onunla birlikte gökte yollarına devam etti. Bir de ne görsün, bir başka nehir daha var. Üzerinde de inci ve zebercedden bir köşk var. Elini vurdu, baktı ki o misktir. Ey Cibril bu nedir? dedi. Ceb­râîl; Rabbmın seni kendisi ile sevindirdiği senin için sakladığı Kevser işte budur, dedi. Sonra ikinci göğe yükseldi. Orada da melekler birin­cideki gibi; kimdir o? dediler. Cibril, dedi. Beraberindeki kim? dediler.

Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem, dedi. Ona peygamberlik ve­rildi mi? dediler. Evet, dedi. Merhaba, hoş geldi safâlar getirdi, dedi­ler. Sonra üçüncü göğe yükseltti onu. Birinci ve ikincidekilerin dedik­leri gibi oradakiler de dediler. Sonra onu dördüncüye yükseltti. Aynı şekilde dediler. Sonra onu beşinci göğe yükseltti. Aynı şekilde dediler. Sonra onu altıncıya yükseltti. Onlar da aynı şekilde dediler. Sonra onu yedinci göğe yükseltti. Onlar da aynı şekilde dediler. Her gökte pey­gamberler vardı. Enes bunların adını sıralamıştı ama ben içlerinden ikinci gökte İdrîs'in, dördüncü gökte Harun'un, beşincide de adını ha­tırlamadığım bir başkasının, altıncı gökte İbrahim'in ve yedinci gökte Musa'nın bulunduğunu hatırımda tuttum. Allah Musa'ya konuşması ile üstünlük bahsetmişti. Mûsâ dedi ki: Rabbım kimsenin benden da­ha üstününe yükseltileceğini sanmıyorum. Sonra Hz. Peygamberi Al­lah'tan başka kimsenin bilemeyeceği daha üstün yerlere yükseltti. Ni­hayet Sidre el-Müntehâ'ya geldi. İzzet sahibi Rabb Cebbâr-ı Zülcelâl'a yaklaştı, aşağıya sarktı iki yay aralığı kadar, hattâ daha az (Kabe Kavseyni ev Ednâ) olmuştu. Nihayet Allah Teâlâ, orada vahyettikleri arasında ümmetine de her gün ve gecede elli vakit namaz diye vah-yetmişti. Sonra Hz. Peygamber inmiş ve Musa'ya uğramıştı ki, Mûsâ onu yanında tuttu. Ve dedi ki: Ey Muhammed Rabbm sana ne ah­detti? O; her gece ve gündüzde elli vakit namaz ahdetti, dedi. Mûsâ dedi ki: Ümmetin buna güç yetiremez, dön de Rabbın senin ve üm­metin için bunu hafifletsin. Hz. Peygamber bu konuda istişare eder­cesine Cibril'e yöneldi. Cibril de ona; evet dercesine işaret etti ve ister­sen peki, dedi. Ve kendisini Cebbâr-ı Zülcelâl'in huzuruna yükseltti. O'nun huzurunda iken dedi ki: Ey Rabbım bizim için hafiflet, çün­kü ümmetim buna güç yetiremez. Bunun üzerine Allah Teâlâ ondan on vakit namazı indirdi. Sonra o, Musa'ya döndü, Mûsâ onu yanında tuttu. Nihayet beş vakit namaz kalıncaya kadar Mûsâ onu her sefe­rinde Rabbına geri gönderiyordu. Sonra Mûsâ, beş namaz kısmında onu tuttu ve dedi ki: Ey Muhammed, Allah'a yemîn olsun ki ben, kav­mim olan İsrâiloğullarını bundan daha az bir şeye yönlendirdim, on­lar zayıf kaldılar ve terkettiler. Senin ümmetin ise beden, gönül, ce-sed, gözler ve kulaklar bakımından çok daha zayıftırlar. Öyleyse dön de 'Rabbm bunu sana hafifletsin. Hepsinde de Hz. Peygamber istişare etmek için Cibril'e yönelirdi. Cibril bundan kaçınmazdı. Beşincide onu yine yükseltti. O dedi ki; ey Rabbım, benim ümmetim cesed, kalb, ku­laklar ve bedenler bakımından zayıftırlar. Bizim için hafiflet. Cebbâr-ı Zülcelâl, ey Muhammed, dedi. O, emrin başımla gözüm üstüne buyur, dedi. O buyurdu ki: Sana ana kitabda farz kıldığım gibi, Benim katımda söz değiştirilmez. Buyurdu ki: Her iyiliğe on katı vardır. O ana kitabda ellidir. Senin üzerine yükleneni ise beştir. Hz. Peygamber Hz. Musa'ya döndü. O; nasıl yaptın? dedi. Hz. Peygamber bizim için ha­fifletti ve bize her iyiliğe on katını verdi, dedi. Mûsâ dedi ki: Doğru­su Allah'a andolsun ki ben, İsrâiloğullanna bundan daha azını götür­düm, onlar bunu terkettiler. Rabbına dön, senin için yine hafifletsin Rasûlullah (s.a.) : Ey Mûsâ, doğrusu Allah'a andolsun ki ben Rabbı-mın huzuruna gidip gelmekten utanır oldum, dedi. Hz. Mûsâ da; Al­lah'ın adıyla in, dedi. Enes İbn Mâlik der ki o uyandığında Mescid el-Harâm'da idi.

Buhârî bu rivayeti Kitab et-Tevhîd'de böylece nakleder. Hz. Pey­gamberin sıfatı bahsinde de îsmâîl İbn Ebu Üvey kanalıyla... Süley­man İbn Bilâl'den bu hadîsi nakleder.

Müslim ise bu hadîsi Hârûn İbn Saîd kanalıyla... Süleyman İbn Bilâl'den nakleder. Ancak biraz fazla, biraz az takdim ve te'hirli ola­rak rivayet eder. Burada râvîler arasında yer alan Şerîk İbn Abdullah İbn Ebu Nemr, hadîsi iyi ezberlememiş ve yazmamıştır. Bu sebepten hadîsi muzdaribdir. Nitekim bu husus diğer hadîslerin açıklanması es­nasında gelecektir. Bazıları da bunu daha sonra vuku bulacak mi'râc hâdisesi için hazırlık olarak kabul ederler. Doğrusunu en iyi Allah bi­lir

Hafız Ebu Bekr el-Beyhaki der ki: Şerîk'in hadîsinde münferid kaldığı fazlalıklar vardır. Hz. Peygamberin Rabbmı gördüğünü İddia edenlerin mezhebine göre; Şerîk'in bu hadîsi münferid hadîstir. Bu­nunla hadîsteki şu ifâde kasdediliyor: Sonra Rabb-i İzzet'in yanına yaklaştı, aşağıya indi iki yay aralığı kadar, hattâ daha az, vardı. Ha­fız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Âişe, İbn Mes'ûd ve Ebu Hüreyre'nin sözü bu âyetlerin Cibril'i gördüğüne hamledişleri şeklindedir ki bu hu­sus daha da doğrudur. Bu konuda gerçek, Beyhakî'nin söylediği ifâ­dedir. Çünkü Ebu Zerr şöyle demiştir : Ey Allah'ın Rasûlü, Rabbını gör­dün mü? O şöyle buyurmuştur: Bir nurdur, O'nu nasıl görebilirim ki. Bir başka rivayette "de : Ben, bir nûr gördüm, demiştir. Bunu Müslim —Allah ona rahmet eylesin— tahrîc eder.

Necm süresindeki ((Sonra yaklaştı ve sarktı» kavliyle kasdedilen; Cibril Aleyhisselâm'dır. Nitekim Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde sabit olduğuna göre, mü'minlerin annesi Hz. Âişe ve Abdullah İbn Mes'­ûd, böyle demişlerdir. Müslim'in Sahîh'inde Ebu Hüreyre (r.a.) den de böyle menkûldür. Bu âyetîh bu şekilde tefsir edilişine karşı çıkan hiç bir sahabe bilinmemektedir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan İbn Mûsâ,.. Enes İbn Mâlik'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Bana burak getirildi. O, merkebden büyükçe, katırdan küçük durumda, beyaz bir hayvan­dı. Ayağını gözünün uzandığı en son noktaya koyardı. Ona bin­dim. Beni götürdü. Nihayet Beyt el-Mukaddes'e geldim. Hayvanı pey­gamberlerin bağladıkları halkaya bağladım. Sonra içeri girdim ve ora­da iki rek'at namaz kılıp çıktım. Sonra Cebrail bana biri içki, biri süt dolu iki kap getirdi. Ben .sütü tercih ettim. Cebrail dedi ki: Fıtrata uydun. Sonra beni dünya göğüne yükseltti. Cebrail kapının açılması­nı istedi. Kimsin sen? denildi. Cebrail, dedi. Beraberinde kim var? de­nildi. O; Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denildi. Cebrail; evet o peygamber olarak gönderildi, dedi. Bunun üzerine bize kapı açıldı. Bir de baktım ki ben Âdem ile beraberim. O beni ağırladı ve hayır dua­da bulundu. Sonra bizi ikinci göğe yükseltti. Cebrâîl kapının açılma­sını istedi. Kimsin sen? denildi. O; Cebrâîl, dedi. Beraberindeki kim? denildi. O; Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denildi. Cebrâîl; o gön­derildi, dedi. Bize kapı açıldı. Bir de baktım ki ben iki halam oğlu Yah­ya ve îsâ ile karşı karşıyayim. Her ikisi beni ağırladılar ve benim için hayır duada bulundular. Sonra biz üçüncü göğe çıktık. Cebrâîl kapı­nın açılmasını istedi. Kimsin sen? denildi. Cebrâîl, dedi. Beraberindeki kim? denildi. O; Muhammed, dedi. O peygamber olarak gönderildi mi? denildi. O; evet peygamber olarak gönderildi, dedi. Bunun üzerine bi­ze kapı açıldı. Bir de baktım ki; ben Yûsuf'un yanındayım. Ve gördüm ki ona güzelliğin yarısı verilmiş. O, beni ağırladı ve benim için hayır duada bulundu. Sonra biz dördüncü göğe çıktık. Cebrâîl kapının açıl­masını istedi. Kimsin sen? denildi. O; Cebrâîl, dedi. Beraberindeki kim? denildi, Muhammed, dedi. O peygamber olarak gönderildi mi? denildi. Cebrâîl; evet gönderildi dedi. Bunun üzerine kapı açıldı bir de bak­tım ki; ben İdrîs ile karşı karşıyayım. O, beni ağırladı ve hayır duada bulundu. Sonra Hz. Peygamber dedi ki: Allah Teâlâ onun için «Ve onu yüce bir yere yükselttik» buyurur. Sonra biz beşinci göğe çıktık. Ceb­râîl kapının açılmasını istedi. Kimsin sen? denildi, Cibril, dedi. Bera­berindeki kim? denildi. Muhammed, dedi. O peygamber olarak gön­derildi mi? denildi. O; evet peygamber olarak gönderildi, dedi. Bize kapı açıldı bir de baktım ki Hârûn ile karşı karşıyayım, O beni ağır­ladı ve hayır duada bulundu. Sonra biz altıncı göğe çıktık. Cebrâîl ka­pının açılmasını istedi. Kimsin sen? denildi. Cebrâîl, dedi. Beraberin­deki kim? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denildi. Cebrâîl; o gönderildi, dedi. Bize kapı açıldı. Birden ben Mûsâ ile karşılaştım. Beni ağırladı ve hayır duada bulundu. Sonra biz yedinci göğe çıktık. Cebrâîl, kapının açılmasını istedi. Kimsin sen? denildi. Cibril, dedi.

Beraberindeki kim? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denil­di. Gönderildi, dedi. Bunun üzerine bize kapı açıldı. Bir de baktım ki ben, İbrahim ile karşı karşıyayım. Ve o, Beyt el-Ma'mûr'a dayanmış. Baktım ki oraya her gün yetmiş bin melek giriyor, sonra bir daha ge­ri dönmüyor. Sonra beni Sidre el-Müntehâ'ya götürdü. Baktım ki ora­nın yaprakları fil kulağı gibi, meyveleri de küp gibi. Allah'ın emri onu kuşatınca o değişti. Allah'ın yaratıklarından hiç kimse onun güzelli­ğini tavsif edemez. Hz. Peygamber buyurdu ki: Allah Teâlâ bana vah-yedeceğini etti. Ve her gece ve gündüzde elli namaz farz kıldı. Sonra in­dim ve Musa'ya uğradım. O, dedi ki: Rabbın ümmetine ne farz kıldı? Her gece ve gündüzde elli namaz, dedim. O, Rabbına dön hafifletil­mesini iste, çünkü ümmetin buna güç yetiremez, ben îsrâiloğullanm tecrübe ettim, dedi. Hz. Peygamber der ki: Ben Rabbıma döndüm ve dedim ki: Ey Rabbım, ümmetime Jıafîflet. O, benden beşini indirdi. Döndüm Musa'ya geldim. Dedi ki ne yaptın? Beşini indirdi, dedim. Mûsâ dedi ki: Ümmetin buna güç yetiremez. Rabbına dön ve ümme­tin için hafifletilmesini iste. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben Rab-bımla Mûsâ arasında gidip geliyordum ve her seferinde beşer beşer dü­şüyordu. Ve nihayet buyurdu ki: Ey Muhammed, her gün ve gecede beş namaz, her namaza on bedel. Böylece hepsi elli yapar. Kim de bir iyiliği kasdeder ve işleyemezse, ona bir sevâb yazılır. Şayet işlerse on sevâb yazılır. Kim de bir kötlüğü kasdeder ve işlemezse ona bir şey yazılmaz. İşleyecek olursa bir tek kötülük yazılır. Ben indim Musa'ya vardım ve durumu haber verdim. Mûsâ dedi ki; Rabbına dön ve ken­disinden ümmetin için hafifletilmesini iste. Çünkü ümmetin buna güç yetiremez. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki : Ben Rabbıma döndüm fakat haya ettim.

Bu hadîsi Müslim Şeybân İbn Ferrûh kanalıyla Hammâd İbn Se-leme'den bu şekilde rivayet eder ki, bu rivayet Şerîk'in rivayetinden da­ha sahihtir. Beyhakî de der ki: Bu ifâde gösteriyor ki; mi'râc hâdi­sesi, Hz. Peygamberin Mekke'den mukaddes eve götürüldüğü gece ol­muştur. Onun söylediği bu söz, şüphe ve tartışma götürmez gerçeğin kendisidir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk... Enes İbn Mâlik'den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) a mi'râc'a çıkarıldığı gece binmek üzere eğerli ve yularlı bir Burak getirildi. Buna binmek Hz. Peygambere zor geldi. Cibril Aleyhisselâm dedi ki: Seni bunun üzerine taşıyan nedir? Allah'a andolsun ki Allah katında senden daha şerefli hiç bir kimse ona binmedi. Enes îbn Mâlik der ki: Rasûlullah (s.a.) kan-ter içinde kaldı. Bu hadîsi Tirmizî de, îshâk İbn Mansûr kanalıyla Abdürrezzâk'dan nakleder ve; bu garîb bir hadîstir, ondan başka bir kimseden nak­ledildiğini bilmiyoruz, der.

Yine İmâm Ahmed der ki bize Ebu Muğîre... Enes İbn Mâlik'den naklettiler ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle demiş: Rabbım Azze ve celle be­ni katına yükselttiği gece bir topluluğa rastladım ki; bakırdan tırnak­ları vardı. Tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini paralıyorlardı. Bun­lar kimdir ey Cebrail? diye sordum. Cebrâîl dedi ki: Bunlar insanla­rın etini yiyenler ve namuslarına tecâvüz edenlerdir. Ebu Dâvûd bu hadîsi Safvân İbn Amr kanalıyla Abdürrezzâk'dan ve Enes'in yer al­madığı bir tarîk ile rivayet eder. Allah en iyisini bilendir.

Yine İmâm Ahmed der ki: Bize Vekf... Enes'den nakleder ki, Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mi'râc'a çıkarıldığım gece Mûsâ Aleyhisselâm'a rastladım. O, kabrinde ayağa kalkmış namaz kılıyordu. Bu hadîsi Müslim de Hammâd îbn Seleme kanalıyla Süleyman ibn Tarhân ve Sabit el-Benânî'den Enes İbn Mâlik'e ulaşan bir rivayetle nakleder. Neseî ise; bu rivayetin Süleyman, Sabit ve Enes kanalıyla nakledilenden daha sahîh olduğunu söyler. Ebu Ya'lâ el-Mavsılî, Müs-ned'inde der ki: Bize Vehb îbn Bakiyye Enes'den nakletti ki, o şöyle demiş : Peygamberin ashabından bir kısmının bana bildirdiğine göre; Hz. Peygamber, mi'râc'a çıkarıldığı gece Hz. Musa'ya rastlamış. O, kabrinde namaz kılıyormuş. Ebu Ya'lâ der ki: Bize İbrahim îbn Mu-hammed... Mu'temir kanalıyla babasından nakleder ki; o, Enes'in şöy­le dediğini işitmiş : Hz. Peygamber mi'râc'a çıkarıldığı gece Musa'ya rastlamış. Mûsâ kabrinde namaz kılıyordu. Enes der ki: Zikredildiği-ne göre, Hz. Peygamber Burâk"üzerinde taşınmıştır. O hayvanı ya da atı bağlamıştı. Ebubekir demiş ki: Ey Allah'ın Rasûlü onu bana an­lat. Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Burak şöyle ve şöyledir. Bunun üzerine Hz. Ebubekir; ben şehâdet ederim ki sen Allah'ın Rasûlüsün, demiştir. Ve Hz. Ebubekir Burak'ı görmüştü.

Hafız Ebu Bekr Ahmed İbn Amr el-Bezzâr Müsned'inde der ki: Bize Seleme İbn Şerîk... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Ben uykuda iken birden Cibril Aleyhisse-lâm geldi. İki omuzumun arasına vurdu. Kalktım, kuş yuvası gibi iki yuvanın bulunduğu bir ağaca çıktım, Cebrâîl o yuvalardan birine, ben de diğerine oturdum. Bismillah deyip yükseldi ve ötelerin ötesine ka­dar gitti. Ben gözümü çevremde dolaştırıyordum. Göğe elimle dokun­mak isteseydim dokunurdum. Cibril bana yöneldi. Sanki o, bir eğerin atın sırtına yapışması gibi yerinde yapışmıştı, ondan hiç ayrılmıyor­du. Onun Allah Teâlâ'nın bilgisi konusundaki üstünlüğünü anladım. Bana göklerin kapılarından bir kapı açıldı. En büyük nuru gördüm.

Perdenin ötesinde inci ve yâkût refrefi vardı. Allah Teâlâ dilediği ka­dar şeyi bana vahyetti. Hafız Ebu Bekr der ki : Bu hadîsi, Enes'ten başka kimsenin rivayet ettiğini bilmiyorum. Ebu İmrân'dan da Haris İbn Abîd'den başka bir kimsenin bu hadîsi rivayet ettiğini görmedim. O, Basra'lı meşhur bir kişi idi. Hafız Beyhakî, Delâil en-Nübüvve isim­li eserinde bu hadisi Ebu Bekr el-Kâdî kanalıyla ...Saîd İbn Mansûr'-dan rivayet eder ve aynı senedleri zikreder. Başkası da bu hadîsin so­nunu şöyle ifâde eder: Benim önümde veya perdenin ötesinde inci ve yâkût refrefi belirivermişti. Sonra da Beyhakî der ki: Haris İbn Abîd böyle rivayet etmiştir. Bu hadîsi Hammâd İbn Seleme de... Muham-med İbn Umeyr îbn Utârid'den nakleder. Şöyle ki: Rasûlullah (s.a.) ashabından bir topluluk ile beraberken Cibril Aleyhisselâm kendisine gelmiş ve belini dürtmüş. O, Cebrail'le beraber iki kuş yuvası gibi bir şeyin bulunduğu bir ağaca gitmiş. İki kuş yuvasından birine o, diğe­rine Cebrâîl oturmuş. Rasûlullah demiş ki : O, bizi ufka varıncaya ka­dar yükseltti. Eğer elimi göğe uzatmış olsaydım ona erişirdim. Bir se­bebe asıldı ve nûr indi. Cibrîl sanki (devenin hamutunun sırtına ya­pışması gibi) yapışıp bayılıverdi. Ben onun haşyetinin benim haşye­timden daha üstün olduğunu anladım. Bana şöyle vahyedildi: Hü­kümdar peygamber mi, kul peygamber mi? Ve cennette sen nereyi is­tersin? Cibrîl uzandığı yerden bana îmâ ederek tevazu' göstermemi işaret etti. Ben de; hayır, kul peygamber, dedim. Ben derim ki: Bu hadîs eğer sahih ise, olayın isrâ gecesinden başka bir gecede vuku bul­muş olması gerekir. Çünkü hadîste Beyt el-Mukaddes zikredilmediği gibi göğe çıkış da zikredilmemiştir. Binâenaleyh bu olay, bizim bahis mevzuu ettiğimiz mi'râc gecesinden başka bir zamanda olmuştur. Al­lah en iyisini bilendir.

Yine Bezzâr der ki bize Amr İbn îsâ... Enes İbn Mâlik'den nak­letti ki; Hz. Muhammed (s.a.) Aziz ve Celîl olan Rabbını görmüştür. Bu hadîs garîbdir.

Ebu Ca'fer İbn Cerîr der ki: Bize Yûnus... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki; o, şöyle demiştir: Cibrîl Aleyhisselâm Hz. Peygambere Bu-râkı getirdiğinde, sanki o, kuyruğunu oynatıyordu. Cibrîl ona; dur ya Burak, dedi. Allah'a andolsun ki senin binitinin benzeri yoktur. Ra­sûlullah (s.a.) Burak üzerinde yürüdü. (Hz. Peygamber der ki:) Ben yolun kenarında yaşlı bir kocaya rastladım. Ey Cibrîl bu nedir? de­dim. Cibrîl; yürü ya Muhammed, dedi. Râvî der ki Allah'ın yürüme­sini istediği mikdarda yürüdü. Bir de baktı ki yolun bir köşesinde uzak­laşan birisi kendisini çağırıyor; gel ya Muhammed, diyor. Cibrîl ona dedi ki: Yürü ya Muhammed. O da Allah'ın yürümesini istediği kadar yürüdü. Râvî der ki: Ona yaratıklardan büyük bir kalabalık rast­ladı ve kendisine: Selâm olsun sana ey evvel, selâm olsun sana ey âhir, selâm olsun sana ey haşir, dediler. Cibril ona dedi ki: Ya Mu-hammed, onların selâmını iade et. Hz. Muhammed de onların selâmı­nı iade etti. Sonra üçüncü bir kalabalığa rastladı. Onlara da ilk söy­lediği gibi söyledi. Sonra üçüncüye, sonra Beyt el-Mukaddes'e ulaştı. Orada kendisine su, içki ve süt sunuldu. Rasûlullah (s.a.) sütü aldı. Cibril ona dedi ki: Sen fıtratı tutturdun. Eğer suyu içseydin ümme­tin suya dalar ve sen de suya boğulurdun. İçkiyi içseydin sen de azı-tırdın ümmetinde azıtırdı. Sonra ona Hz. Âdem ve diğer peygamber­ler (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) gönderildi. Rasûlullah (s.a.) o gece onlara imamlık etti. Sonra Cibril ona dedi ki: Yolun kenarında gördüğün yaşlı kocaya* gelince; o, dünyadır. Dünyanın ömrü o yaşlı kocanın ömründen daha fazla kalmamıştır. Kendisine dönmeni isteye­ne gelince; o, Allah düşmanı İblîs'tir. Senin kendisine meyletmeni is­tedi. Sana selâm verenlere gelince; bunlar, îbrâhîm, Mûsâ ve îsâ Aley-hisselâm'dır. Beyhakî, Delâil en-Nübüvve isimli eserinde bu hadîsi Vehb kanalıyla rivayet eder. Bu hadîsin lafızlarında kısmen garîblik ve mün-. kerlik vardır. Enes İbn Mâlik'den nakledilen bir başka rivayette de ger­çekten garîblik ve münkerlik bulunmaktadır. Bu rivayeti Neseî'nin Sünen'inin seçmelerinde mevcûddur, ancak büyük Sünen'inde görme­dim. Neseî der ki: Bize Amr İbh Hişâm... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Merkebden büyükçe, katır­dan küçükçe bir hayvan getirildi. Ayağım gözünün uzandığı noktaya kadar basardı. Ben onun üzerine bindim. Cibril Aleyhisselâm vardı. Yürüdüm. Cibril; in ve namaz kıl, dedi. Ben de indim ve namaz kıl­dım. Nerde namaz kıldın biliyor musun? dedi. Taybe'de (Taybe Me­dine'nin ismi) namaz kıldın, Hicret edilecek yer orasıdır, dedi. Sonra; in, namaz kıl, dedi. Ben de indim, namaz kıldım. Nerde namaz kıl­dım? dedim. Tûr-i Sina'da. Allah Teâlâ'nın Mûsâ Aleyhisselâm'la ko­nuştuğu yerde, dedi. Sonra; in ve namaz kıl, dedi. Ben de namaz kıl­dım. Nerde namaz kıldın biliyor musun? dedi. Beyt el-Lahm'de, îsâ Aleyhisselâm'ın doğduğu yerde, dedi. Sonra Beyt el-Mukaddes'e gir­dim. Benim için peygamberler toplandı. Cibril beni öne sürdü ve on­lara imâm oldum. Sonra beni dünya göğüne yükseltti. Bir de baktım ki Adem Aleyhisselâm orada bulunuyor. Sonra beni ikinci göğe yük­seltti. Baktım ki orada teyzem oğlu îsâ ve Yahya Aleyhisselâm var. Sonra beni üçüncü göğe yükseltti. Baktım ki orada Yûsuf Aleyhisse­lâm var. Sonra teni dördüncü göğe yükseltti. Baktım ki orada Hâ-rûn Aleyhisselâm var. Sonra beni beşinci göğe yükseltti. (Baktım ki orada İdrîs Aleyhisselâm var. Sonra beni altıncı göğe yükseltti. Bak­tım ki orada Mûsâ Aleyhisselâm var. Sonra beni yedinci göğe yük­seltti. Baktım ki orada İbrahim Aleyhisselâm var. Sonra beni yedi gö­ğün üstüne çıkardı. Sidre el-Müntehâ'ya geldim. Beni bir titreme kap­ladı secdeye kapandım. Bana denildi ki: Doğrusu Ben gökleri ve yeri yarattığım gün sana ve ümmetine elli namazı farz kıldım. Kalk, sen ve ümmetin onu edâ edin. Dündüm İbrahim Aleyhisselâm'a geldim. Bana hiç bir suâl sormadı. Sonra Musa'ya geldim. Mûsâ : Allah sana ve ümmetine ne kadar farz kıldı? dedi. Ben; elli namaz, dedim. Mûsâ de­di ki: Ne sen, ne de ümmetin onu yerine getirmeye güç yetiremezsi-niz. Öyleyse dön ve Rabbmdan hafifletilme iste. Ben Rabbıma dön­düm, bana on namaz indirdi. Sonra Musa'ya gittim, tekrar dönmemi emretti. Döndüm, Rabbım bana on namaz hafif lettj. Sonra beş nama­za kadar döndürüldüm. Mûsâ dedi ki: Rabbına git, hafifletilmesini is­te. Çünkü İsrâiloğullarının üzerine iki namaz farz kılındı da onu ye­rine getiremediler. Ben; Rabbım Azze ve Celle'ye döndüm ve hafiflet­mesini istedim. Buyurdu ki: Ben gökleri ve yeri yarattığım günde sa­na ve ümmetine elli namazı farz kıldım. Beş, elli yerinedir. Git, sen ve ümmetin onu yerine getirin. Bunun üzerine anladım ki; bu, Allah Azze ve Celle'nin karârıdır. Ve dönüp Musa'ya geldim. Mûsâ; geri git, dedi. Ben Allah Teâlâ'nm kesin karârının bu olduğunu bildim ve bir daha dönmedim.

Bu Hadîsin Bir Başka Tarîki de Şöyledir :

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam.... Enes İbn Mâlik'in şöyle dediğini nakletti: Hz. Peygamber geceleyin Beyt el-Mukaddes'e yü­rütüldüğünde Cibril kendisine merkebden büyük katırdan küçük bir hayvan getirdi. Cibril Hz. Peygamberi onun üzerine bindirdi. Adımı­nı gözünün uzandığı en son noktaya basardı. Beyt el-Mukaddes'e ulaşıp Muhammed Aleyhisselâm'ın kapısı denilen yere vardığımda orada bulunan taşa geldim. Cibril eliyle taşı deldi. Ve sonra Burak'ı bağladı. Sonra Mescidin içerisinde duruncaya kadar yükseldiler. Cib­ril dedi ki: Ey Muhammed, Rabbından sana Hûr el-în'i göstermesini istedin mi? Hz. Peygamber; evet, dedi. Cebrail dedi ki: Öyleyse o ka­dınların yanma var. Onlara selâm ver, kendileri kayanın solunda otur­maktadırlar. Rasûlullah dedi ki: Ben, onların yanma vardım ve kendi­lerine selâm verdim. Onlar selâmımı iade ettiler. Sizler kimlersiniz? dedim. Onlar: Biz hayırlı güzelleriz, İyi bir topluluğun hanımlarıyız. O topluluk temizlendiler kirlenmediler. Namaza durdular zorlanmadı­lar, sonsuzlaştılar ölmediler, dediler.

Hz. Peygamber buyurdu ki: Sonra orada fazla durmadım ayrıldım.

Nihayet büyük bir kalabalık toplandı. Sonra müezzin ezan okudu ve namaza duruldu. Hz. Peygamber dedi ki: Biz saflar halinde ayağa kalk­tık. Kim bize imâm olacak diye bekliyorduk. Cebrail Aleyhisselâm eli­mi tuttu ve beni öne itti. Ben de onlara namaz kıldırdım. Namaz bitin­ce Cebrâîl dedi ki: Ey Muhammed, arkanda namaz kılanların kim ol­duğunu biliyor musun? Ben; hayır, dedim. Cebrâîl; arkanda Allah Azze ve Celle'nin gönderdiği her peygamber namaz kıldı, dedi.

Hz. Peygamber buyurdu ki: Sonra Cebrâîl elimden tuttu ve beni göğe yükseltti. Kapıya vardığımızda kapının açılmasını istedi. Kimsin sen? dediler. O; ben Cebrail'im, dedi. Beraberindeki kim? dediler. O; Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Cebrail; evet, dedi. Hz. Peygamber der ki: Kapıyı açtılar ve sana da beraberindekine de mer­haba hoş geldiniz dediler. Hz. Muhammed der ki: Ortasına gelince bir de baktım ki orada Âdem var. Cebrâîl bana dedi ki: Ey Muhammed, baban Âdem'e selâm vermez misin? Hz. Peygamber der ki: Evet, dedim varıp ona selâm verdim. O da benim selâmımı iade ederek, merhaba yavrum, sâlih peygamber, dedi. Hz. Peygamber der ki: Sonra beni ikin­ci göğe yükseltti, açılmasını istedi. Kimsin sen? dediler. Cibril, dedi. Beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi rni? dediler. Evet, dedi. Ona göğü açarak merhaba sana ve beraberindekine, dediler. Bir de baktım ki orada îsâ ve teyzesi oğlu Yahya Aleyhimesselâm var. Hz. Peygamber buyurdu ki : Sonra beni üçüncü göğe çıkardı. Açılmasını istedi; kimsin sen? dediler. Cibril, dedi. Beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Bunun üzerine açıverdiler ve; merhaba sana ve beraberindekine, dediler. Bir de bak­tım ki orada Yûsuf Aleyhisselâm var. Sonra beni dördüncü göğe çıkar­dı. Açılmasına istedi. Kimsin sen? dediler. Cibril, dedi. Beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Göğü onun için açtılar ve dediler ki : Merhaba sana ve beraberindekine. Bir de baktım ki orada İdrîs Aleyhisselâm var. Hz. Peygamber buyurdu ki: Sonra beni beşinci göğe yükseltti ve açılmasını istedi. Kimsin sen? dediler. Cibril, dedi. Ya beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet dedi. Onlar açıp; merhaba sana ve bera­berindekine, dediler. Bir de baktım ki orada Hârûn Aleyhisselâm var. Sonra beni altıncı göğe yükseltti ve açılmasını istedi. Kimsin sen? dedi­ler. Cibril, dedi. Beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gön­derildi mi? dediler. Evet, dedi. Açtılar ve; merhaba sana ve beraberinde­kine, dediler. Bir de baktım ki orada Mûsâ Aleyhisselâm var. Sonra beni yedinci göğe yükseltti. Cibril açılmasını istedi. Kimsin sen? dediler. Cib­ril, dedi. Beraberindeki kim? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Bunun üzerine açıp; merhaba sana ve bera-berindekine, dediler. Bir de baktım ki orada İbrahim Aleyhi&selâm var. Cibril dedi ki: Ya. Muhammed, atan İbrahim'e selâm vermez misin? Hz. Peygamber diyor ki: Evet, dedim ve varıp ona selâm verdim. O, selâmımı iade etti ve; merhaba sana ey oğlum, ey sâlih peygamber, dedi. Sonra beni yedinci göğün ortasına kadar götürdü. Nihayet üze­rinde yâkût, inci ve zeberced bulunan çadırların yeraldığı bir ırmağa ulaştırdı. Çadırın üzerinde yeşil bir kuş vardı. Gördüğüm kuşların en güzeliydi. Dedim ki: Ey Cibril, bu kuş ne kadar güzel? Cibril dedi ki: Ey Muhammed, onun yenmesi kendisinden de güzel. Sonra devam etti: Bu nehir hangi ırmak biliyor musun? Hz. Peygamber der ki: Hayır, dedim Cebrail; bu Kevser ırmağıdır. Allah onu sana verdi. Bir de baktım ki onda altın ve gümüşten kaplar var. Yâhût ve zümrütten çakılların üze­rinden akıyor. Suyu sütten daha ak. Hz. Peygamber der ki: Ben o al-tın kaptan birini aldım, o suya daldırdım ve alıp içtim. Bir de ne gö­reyim baldan daha tatlı, miskten daha güzel kokulu. Sonra beni götür­dü nihayet bir ağaca yardık. Orada her renkten 'bir bulut beni kapladı. Cebrail beni bıraktı ve bsn, Allah Azze ve Celle'ye secde ederek ken­dimden geçtim. Allah Azze ve Celle bana buyurdu ki: Ey Muhammd, doğrusu Ben gökleri ve yeri yarattığımda sana ve ümmetine elli vakit namazı farz kıldım. Kalk, sen ve ümmetin onu yerine getirin.

Hz. Muhammed der ki: Sonra bulut kayboluverdi ve Cibril elimden tuttu. Ben hızlıca döndüm ve İbrahim'in yanına geldim. O bana bir şey demedi. Sonra Musa'ya geldim. O dedi ki: Ey Muhammed ne yaptın? Ben dedim ki: Rabbım bana ve ümmetime elli namazı farz kıldı. Mûsâ dedi ki: Ne sen, ne de ümmetin buna güç yetiremezsiniz. Dön, Rabbın-dan senin için hafifletmesini iste. Ben, hızlıca döndüm, ağacın yanma vardığımda yine bir bulut beni kapladı ve Cebrail benim yanımdan ayrıldı. Ben secde ederek kendimden geçtim ve dedim ki: Rabbım, bana ve ümmetime elli namazı farz kıldın. Ama ne ben ne de ümmetim buna güç yetiremeyiz. Bizim için hafiflet. Cenâb-ı Allah buyurdu ki: Ben sizin için on indirdim. Hz. Muhammed der ki: Sonra üzerimden bulut kayboldu ve Cibril elimden tuttu. Hızlıca oradan ayrıldım. İbra­him'in yanma vardım, o bana bir şey demedi. Sonra Musa'ya vardım; dedi ki; Ne yaptın ya Muhammed? Ben; Rabbım, bana on indirdi, de­dim. Mûsâ dedi ki: Kırk namaz. Ne sen, ne de ümmetin buna güç yeti­remezsiniz. Dön, Rabbına da kendisinden sizin için hafifletmesini di­le. Sonra râvî hadîsi diğer rivâyetlerdeki gibi beşer namaz İndirilen şekilde zikrediyor. Mûsâ Hz. Peygamberin yine Rabbına dönüp hafif­letmesini dilemesini istiyorsa da Hz. Peygamber diyor ki: Ben, Allah Teâlâ'dan daha fazla hafifletmesini istemekten haya ettim. Hz. Pey­gamber buyurdu- ki: Sonra vazgeçtim. RasûluIIah (a.s.) Cibril'e dedi ki: Neden her göğe gittiğimde beni güler yüzle ağırladılar. Yalnız bir kişi güler yüzlü değildi. Ben, ona selâm vprdim o selâmımı iade etti, beni ağırladı, fakat gülmedi. Cibril dedi ki: Ya Muhammed, o cehenne­min bekçisi olan Mâlik'tir. Yaratıldığı günden beri gülmedi. Eğer bir kişiye gülecek olsaydı, elbette sana gülerdi. Râvî der ki: Sonra Hz. Peygamber bineğine bindi ve ayrıldı. O bir süre yol almıştı ki Ku-reyş'li bir kervana rastladı; üzerinde biri siyah biri beyaz olan iki çuva­lın bulunduğu bir devenin yemek taşıdığını gördü. Devenin hizasına gelince deve ürktü ve döndü. O deve bağırarak çöktü. Sonra Hz. Pey­gamber döndü. Sabah olunca kavmine başından geçenleri haber verdi. Müşrikler Hz. Peygamberin sözünü duyunca Hz. Ebubekir'e gelip; ey Ebubekir arkadaşında bir şeyler mi var? dediler. Bu gece bir aylık me­safeye gidip döndüğünü haber veriyor. Hz. Ebubekir dedi ki: Eğer bunu o söylemişse, muhakkak doğru söylemiştir. Biz onun için bundan daha ötesini tasdik ederiz, onun göklerden haber aldığını doğrularız. Müşrik­ler Hz. Peygambere dediler ki: Söylediğinin delili nedir? Hz. Peygam­ber dedi ki: Kureyş'li bir kervana rastladım. O falanca, yerdeydi. Ker­van bizden ürktü ve yön değiştirdi. O kervandan bir devenin üzerinde siyah ve beyaz çuval bulunmaktadır, bağırıp yıkıldı, dedi. Kervan dö­nünce durumu sordular onlar da Hz. Peygamberin anlattığı şekilde haber verdiler. Bu sebeple Hz. Ebubekir'e «Sıddîk» ismi verildi. Sonra Hz. Peygamber'e; seninle beraber Musa ve îsâ da varmıydı? diye sordu­lar. Hz. Peygamber; evet, dedi. Onları bize vasfet, dediler. Hz. Peygam­ber, peki, dedi. Hz. Mûsâ esmer tenli bir kişidir, sanki Ummânlı Ezd kabilesinin erkekleri gibidir. Hz. îsâ ise orta boylu uzuncadır. Kızıla ça­lar gibidir. Sanki saçlarından inci cevher dökülür gibidir. Bu rivayet garîblikler ve acâyibliklerle doludur.

II- Enes îbn Mâlik'in, Mâlik îbn Sa'saa Kanalıyla Rivayeti: Mâlik İbn Sa'saa'dan rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurdu :

Bir kerresinde ben, Beytullah'ın yanında uyku ile uyanıklık arası bir halde bulunuyordum. Allah Rasûlü burada, iki kişi arasındaki bir kişiden de bahsetti. Bana birisi gelip göğsümü yardı ve kalbimi çıkardı. Sonra içi îmân ve hikmet dolu bir tas getirildi ve boğazımdan karnımın altına kadar yarıldı. Karnım zemzem suyuyla yıkandıktan sonra içine îman ve hikmet dolduruldu. Daha sonra bana katırdan küçükçe, mer-kebden büyükçe beyaz renkli bir binek getirildi ki, o, Burâktır. Cibril'le beraber gittim. Nihayet dünya göğüne vardık. Kimdir o? denildi. Cibril, dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed, dedi. O'na Peygamberlik verildi mi? denildi. Evet, dedi. Merhaba ona; bu ne güzel geliştir, de­nildi. Âdem'e vardım. Ve Ona selâm verdim. Âdem merhaba oğul, mer­haba ey peygamber, dedi. Sonra ikinci semâya çıktık. Kimdir o? de­nildi. Cibril, dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed, dedi. O gön­derildi mi? denildi. Evet, dedi. Merhaba ona, bu ns £üzel geliştir, de­nildi. Orada Yahya ve îsâ'ya vardım. Merhaba ey kardeş, ey peygam-beraber gittim. Nihayet dünya göğüne vardık. Kimdir o? denildi. Cibril, dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denildi. Evet, dedi. Merhaba ona, bu ne güzel geliştir, denildi. Orada Yûsuf'a gittim ve selâm verdim. Merhaba ey kardeş, ey peygamber, dedi. Sonra dördüncü semâya geldik. Kimdir o? denildi. Cibril, dedi. Yanındaki kim? denildi. Muhammed (s.a.), dedi. O gönderildi mi? de­nildi. Evet, dedi. Merhaba ona, bu ne güzel geliştir, denildi. Orada İd-rîs ile karşılaştım. Ve ona selâm verdim. Merhaba ey kardeş, ey pey­gamber, dedi.

Sonra beşinci göğe vardık. Kimdir o? denildi. Cibril, dedi. Yanın­daki kimdir? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? denildi. Evet, dedi. Merhaba ona, bu ne güzel geliştir, denildi. Orada Hârûn ile karşı­laştık. Ona selâm verdim. Merhaba ey kardeş, ey peygamber, dedi. Son­ra altıncı göğe eriştik. Kimdir o? denildi. Cibril dedi. Yanındaki kim­dir? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? Merhaba ona, bu geliş ne güzel bir geliştir, denildi. Orada Mûsâ ile karşılaştım. Ve Ona selâm verdim. Kardeşe, peygambere merhaba, dedi. Ben, Musa'yı bırakıp ge­çince Mûsâ ağlamaya başladı. Niye ağlıyorsun? denildi. O da, Ey Rab-bım benden sonra gönderilen şu genç peygamberin ümmetinden cenne­te girenler, benim ümmetimden cennete girenlerden daha çoktur (onun için ağlıyorum) dedi.

Sonra yedinci göğe geldik. Kapının açılmasını istedi. Kimdir o? denildi. Cibril, dedi. Yanındaki kimdir? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? Merhaba ona, bu ne güzel geliştir, denildi. İbrahim'in yanına vardım, selâm verdim. Merhaba ey peygamber, dedi.

Sonra bana Beyt el-Mâmûr gösterildi. Gördüm ki orada her gün yetmiş bin melek namaz kılıyor. Çıktıklarında artık bir daha oraya dön­müyor, (melekler'in sayısının ne derece çok olduğunu anlatmaya ça­lışıyor olmalı) Sonra karşıma Sidre el-Müntehâ çıkarıldı. Bir de gör­düm ki, Sidre ağacının yemişleri Hecer destileri gibidir. Yapraklan da fillerin kulakları gibidir. Kökeninden dört nehir fışkırır. İki nehir açık, iki nehir de gizli. Ben: Ey Cibril, bu nedir? dedim. O dedi ki * Gizli olan iki nehir, cennetteki iki nehirdir. Açık olan ise Nil ve Fırat'tır. Sonra benim üzerime elli vakit namaz farz kılındı. Ben dönüp Mû-sâ'ya uğradığımda; Musa, ne yaptın? diye sordu. Bana elli vakit namaz farz kılındı, dedim. Mûsâ; ben insanları senden daha iyi bilirim. Ben İsrâiloğulları ile çok uğraştım. Senin ümmetin buna hiç güç yetire-mez. Binâenaleyh sen Rabbına dön (ümmetin için hafifletmesini iste) dedi. Ben de dönüp niyaz ettim. Kırk vakit farz kılındı. Bunun üzerine dönüp Musa'ya geldim. Mûsâ evvelkisi gibi tavsiye etti. Bu defa otuza indirildi. Ben yine Musa'ya geldim. Mûsâ da eskisi gibi öğüt verdi. Ben de Rabbıma niyaz ettim, yirmiye indirildi. Ben yine Musa'ya dö­nüp geldim. Mûsâ da Önceki gibi tavsiyede bulundu. Ben yine Rabbı­ma niyaz ettim. Ona indirildi. Dönüp Musa'ya geldim. Mûsâ bana ev­velki gibi söyledi. Ben de Allah'a niyaz eyledim ve bu defa beş vakit namazla emrolundum. Bunun üzerine Musa'ya dönüp geldim. Mûsâ ne yaptın? diye sordu. Ben; her gün beş vakit namazla emrolundum, dedim. Mûsâ aynı şeyleri söyledi. Ben: Artık teslimiyet gösteriyo­rum, dedim de şöyle nida olundu. Farzlarımı imza ve irâde eyledim, kullarımdan fazlasını hafifletip indirdim. Bu hadîsi Buhârî ve Müs-Tlim Katâde kanalıyla aynı şekilde rivayet etmişlerdir.[2]

lir — Enes îbn Mâlik'in Ebu Zerr'den Rivayeti:

Buhârî der ki: Bize Yahya İbn Bükeyr... Ebu Zerr (r.a.) den nak­letti ki Rasûlullah  (s.â.)  şöyle buyurmuş :

Ben Mekke'de iken evimin tavanı yarıldı. Cibril Aleyhisselâm indi. Göğsümü yardıktan sonra zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hik­met ve îmân ile dolu altın bir tas getirip içindekini göğsümün içine boşalttı ve göğsümü kapadı. Sonra elimden tutup beni semâya doğ­ru çıkardı. Dünya göğüne vardığımda Cibril Aleyhisselâm göğün hâ-zin'ine; aç, dedi. Kimdir o? deyince; Cibril, dedi. Beraberinde kimse var mı? deyince, evet, Muhammed Aleyhisselâm benimle beraber, dedi. O gönderildi mi? deyince, evet, dedi. Açılınca dünya göğünün üstüne çıktık. Bir de ne göreyim birisi oturmuş sağ tarafında birta­kım karaltılar, sol, tarafında da diğer karaltılar var. Sağ tarafına baktığında gülüyor, sol tarafına baktığında ağlıyor. Hoş geldin, safa getirdin ey sâlih peygamber, hoş geldin safa getirdin ey sâlih oğul, dedi. Cibril'e bu kim? dedim. Âdem Aleyhisselâm'dır, sağında solun­da olan bu karaltılar da çocuklarının ruhlarıdır. Sağında olanlar cen­net ehli, solunda olan karaltılar da cehennem ehlidir. Sağına bakın­ca güler, soluna bakınca ağlar, dedi. Derken beni ikinci semâya doğ­ru çıkardı. Hâzin'e; aç, dedi. Hâzin de evvelkinin söylediklerini söy­ledikten sonra açtı.

Enes İbn Mâlik der ki: Ebu Zerr  (r.a.)  Hz. Peygamberin göklerde Âdem, İdrîs, Mûsâ, îsâ, İbrahim Aleyhisselâm'ı bulduğunu söy­lediyse de, ayrı ayrı yerlerini söylemedi. Sâdece Âdem'i dünya göğün­de, İbrahim'i altıncı gökte bulmuş olduğunu söyledi. Enes İbn Mâlik der ki: Cibril Aleyhisselâm Hz. Peygamber ile birlikte İdrîs peygam­bere uğradıklarında, İdrîs Aleyhisselâm : Hoş geldin, safâlar getirdin ey sâlih peygamber, hoş geldin safâlar getirdin ey sâlih kardeş, demiş. Hz. Peygamber bu kim? diye sorunca; Cibril Aleyhisselâm : Bu İdrîs'tir, demiş. Sonra Musa'ya uğradım. O da; hoş geldin, safa getirdin ey sâ­lih peygamber, hoş geldin safa getirdin ey sâlih kardeş, dedi. Bu kim? diye sordum; bu Musa'dır, dedi. Sonra İsa'ya uğradım. O; hoş geldin safa getirdin ey sâlih kardeş, hoş geldin safa getirdin ey sâlih pey­gamber, dedi. Bu kim? dedim. Bu îsâ'dır, dedi. Sonra İbrahim'e uğra­dım. Merhaba ey sâlih peygamber, hoş geldin safa getirdin ey sâlih oğul, dedi. Bu kim? dedim. Bu İbrahim Aleyhisselâm'dır, dedi.

Muhammed İbn Şihâb ez-Zührî der ki: Bana İbn Hazm'ın bil­dirdiğine göre; Abdullah İbn Abbâs ve Ebu Habbe el-Ansârî şöyle der­lermiş : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sonra Cibril beni yukarıya gö-türe götüre nihayet kalemlerin cızırtılarını duyacak kadar yüksek bir yere çıktım. İbn Hazm ve Enes İbn Mâlik derler ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Allah Azze ve Celle ümmetime elli vakit namazı farz kıldı. Ben bununla döndüm ve Musa'ya uğradım. Allah ümmetine neyi farz kıldı? dedi. Elli vakit namaz farz kıldı, dedim. Rabbına dön çün­kü ümmetin buna .güç yetiremez, dedi. Döndüm Allah Teâlâ bir kıs­mını indirdi. Ben Musa'nın yanma dönüp; bir kısmını indirdi, dedim. O; Rabbına dön, zîrâ ümmetin buna güç yetiremez, dedi. Ben, Rabbı-ma döndüm ve bir kısmını indirdi. Musa'nın yanına döndüğümde; Rabbına dön çünkü ümmetin buna güç yetiremez, dedi. Bir daha dön­düm ve Allah Teâlâ : Onlar beştir ama ellidir. Benim katımda karâr değiştirilmez, buyurdu. Musa'nın yanma vardım, O; Rabbına dön, dedi. Ben de artık Rabbımdan utanır oldum, dedim. Sonra Sidre el-Mün-tehâ'ya birlikte varıncaya kadar Cebrail beni götürdü. Sidre'yi öyle renkler kaplamıştı ki onlar nedir bilemem. Sonra cennete konuldum ki içinde birçok inciden kubbeler vardı. Toprağı da misk idi.

Bu; Buhârî'nin Kitâb'üs - Salât'daki lafzıdır. Aynı lafzı Buhârî, Benî İsrail ve Hacc konusunda da zikretmiştir. Peygamberlerin hadîs­leri konusunda da bir başka kanalla Yûnus'tan bu hadîsi rivayet eder. Müslim de Sahîh'inde îmân kitabında Harmele kanalıyla Yûnus'tan bu hadîsi rivayet eder.

İmâm Ahmed der ki: Bize Afvân... Abdullah İbn Şakîk'den nak­letti ki; o, şöyle demiş : Ebu Zerr'e dedim ki: Eğer Allah'ın Rasûlünü görmüş olsaydım, ona sorardım. Ebu Zerr neyi sorardın? dedi. Abdul­lah İbn Şakîk : Ben, ona Rabbını görüp görmediğini sorardım, dedi. Ben bunu ona sordum ve şöyle buyurdu : Ben O'nu nûr olarak gör­düm, nuru nasıl görebilirim ki. Ahmed İbn Hanbel'ln rivayetinde böyle vârid olmuştur. Müslim de Sahîh'inde bu hadîsi Ebu Bekr İbn Ebu Şeybe kanalıyla... Abdullah İbn Şakîk'den rivayet eder. Keza Mu-hammed İbn Beşşâr kanalıyla Abdullah İbn Şakîk'den rivayet eder ki; o, şöyle demiştir: Ebu Zerr'e eğer Rasûlullah'ı görmüş olsaydım ona bunu sorardım, dedim. O; neyi sorardın? dedi. Abdullah İbn Şakîk dedi ki: Ben, ona Rabbını gördün mü? diye sorardım. Ebu Zerr dedi ki: Ben ona bunu sordum, o da; nûr olarak gördüm, dedi.

IV- Enes İbn Mâlik'in Übeyy İbn Kâ'b el-Ansârî'den Rivayeti:

Übeyy İbn Kâ'b'ın anlattığına göre, Rasûllullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Ben, Mekke'de iken evimin tavanı açıldı. Cibril indi ve göğ­sümü açtı. Sonra onu zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve îmân dolu, altından bir tas getirdi, onu kalbime boşaltıp kapadı. Sonra elim­den tutup beni göğe yükseltti. Dünya göğüne gelince, o açıldı. Kim­dir o? deyince; Cibril, dedi. Beraberinde kimse var mıdır? deyince; evet, beraberimde Muhammed var, dedi. O peygamber olarak gönde­rildi mi? deyince; evet, dedi ve kapı açıldı. Dünya göğüne y'ikseldi-ğimizde bir adam gördük ki sağında siyahlar, solunda siyahlar *ardı. Sağma bakınca güler, soluna bakınca ağlardı. O; merhaba sâlih pey-gamber ve sâlih oğul, dedi. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben Cibril'e kimdir bu? dedim. O; bu, Âdem'dir, şu sağında ve solunda duran ka­raltılar ise çocuklarının zürriyetidir. Sağında bulunan karaltılar cen­net ehli, solunda bulunan karaltılar da cehennem ehlidir. Sağ tarafına bakınca güler, sol tarafına bakınca ağlar. Hz. Peygamber dedi ki: Sonra Cibril beni yükseltti, nihayet ikinci göğe getirdi. Oranın hâzinine; aç, dedi. Oranın hâzini, dünya göğünün hâzininin söylediğini söyledi. Son­ra ona kapı açıldı. Enes der ki: Anlatıldığına göre Hz. Peygamber göklerde Âdem, İdrîs, Mûsâ, îsâ, İbrahim peygamberleri görmüş, an­cak onların yerlerinin nasıl olduğunu bana belirtmemişti. Sâdece o, Hz. Âdem'i dünya göğünde, İbrahim'i de altıncı gökte gördüğünü söy­lemişti. Enes der ki: Cibril Aleyhisselâm ve Hz. Peygamber îdrîs Pey­gambere rastlayınca, o şöyle dedi: Merhaba sâlih peygamber ve sâlih kardeş. Hz.' Peygamber dedi ki: Ey Cibril, bu kimdir? dedim. O; bu, İdrîs'tir, dedi. Hz. Peygamber dedi ki : Sonra Musa'ya rastladım. O; merhaba sâlih peygamber ve sâlih kardeş, <Jedi. Ben; bu kimdir? dedim.

Cibril; bu, Musa'dır, dedi. Sonra ben, îsâ'ya rastladım. O; merhaba sâlih peygamber ve sâlih kardeş, dedi. Ben; bu kimdir? dedim. Cib­ril; bu, Meryem Oğlu îsâ'dır, dedi. Hz. Peygamber der ki: Sonra îb-râhîm'e rastladım. O; merhaba sâlih peygamber ve sâlih oğul, dedi. Ben bu kimdir? dedim. Cebrail; bu, İbrahim'dir, dedi, İbn Şihâb der ki: Bana tbn Hazm'ın bildirdiğine göre; îbn Abbâs ve Ansârdan olan Ebu Habbe derlerdi ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Sonra beni yükseltti, öyle bir seviye önümde belirdi ki; ben, kalemlerin cızırtısını işitiyordum. İbn Hazm ve Enes İbn Mâlik derler ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Allah Teâlâ ümmetime elli namazı farz kıldı. Mûsâ ba­na dedi ki: Habbma niyazda bulun, çünkü ümmetin buna güç yetire-mez. Hz. Peygamber dedi ki: Rabbıma niyazda bulundum, o bir kıs­mını indirdi. Bunun üzerine Musa'ya dönüp durumu haber verdim. O; Rabbma dön çünkü ümmetin buna güç yetiremez, dedi. Ben de döndüm. Rabbım buyurdu ki: o, hem beştir hem ellidir, Benim katım­da söz değiştirilmez. Hz. Peygamber der ki: Bunun üzerine Musa'ya döndüm; Mûsâ; Rabbma niyazda bulun, deyince; artık ben Rabbım-dan utandım, dedim. Hz. Peygamber der ki: Sonra beni götürdü, ni­hayet Sidre el-Müntehâ'ya vardım. Hz. Peygamber der ki: Sidre el-Müntehâ'yı ne olduğunu bilmediğim renkler kaplamıştı. Sonra cenne­te girdirildim, orada inciden kubbeler vardı ve toprağı da miskti. Ab­dullah tbn Ahmed İbn Hanbel babasının Müsned'inde böyle rivayet eder. Ancak bu rivayet Kütüb-i Sitte'de. yoktur. Bu rivayet Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Yûnus kanalıyla Ebu Zerr'den benzer ifâdeler­le geçmiştir. Allah en iyisini bilendir.

V- Zübeyde İbn Husayb el-Eslemî'nin Rivayeti:

Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Bize Abdurrahmân... Büreyde'den nakletti ki; o, Rasûlullah şöyle buyurdu: demiş : Ben, geceleyin gö­türüldüğüm sırada Cibril Beyt el-Mukaddes'teki kayayı getirdi, par­mağını onun üzerine koyup yardı ve Burak'ı oraya bağladı. Sonra Bez-zâr der ki: Bu ifâdeyi Zübeyr İbn Cünâde'den yalnızca Ebu Nümey-le'nin rivayet ettiğini biliyorum. Bu hadîsi yalnızca Büreyde'den öğ­renmiş bulunuyoruz. Tirmizî Camii'nin tefsir bölümünde Yâkûb İbn İbrahim kanalıyla onu Ebu Nümeyle'den nakleder ve; garîbtir, der.

VI- Câbir İbn Abdullah'ın Riyâyeti:

Bize Ya'kûb... Ebu Seleme'den nakletti ki, o; Câbir İbn Abdul­lah'ın şöyle anlattığını duydum, demiştir. O da; Rasûlullah (s.a.)  ı şöyle derken duydum demiştir : Ben, Beyt el-Mukaddes'e yürütüldü­ğümde Kureyş'liler beni yalanlayınca Kâ'be'de Hicr'de dikildim. Allah Teâlâ bana Beyt el-Mukaddes'i ayan beyân gösterdi. Ben ona bakarak Beyt el-Mukâddes'in alâmetlerini Kureyşlilere haber veriyordum. Bu hadîsi, Buhârî ve Müslim muhtelif yollarla Zührî'den naklederler.

Beyhakî der ki: Bize Ahmed İbn Hasan... İbn Şihâb ez-Zührî'den nakletti ki; o Saîd İbn elnMüseyyeb'in şöyle dediğini duydum, demiştir. Hz. Peygamber Beyt el-Mukaddes'e vardığında orada İbrâhîm, Mûsâ ve îsâ ile buluştu. Ve orada kendisine iki kâse getirildi. Bir kâsede süt, bir kâsede içki vardı. Bu iki kâseye baktı, sonra süt kâsesini aldı. Cib­ril dedi ki: İsabet ettin ve fıtratın doğru yolunu buldun. Eğer içkiyi seçseydin, ümmetin azıtırdı. Sonra Rasûlullah (s.a.) Mekke'ye döndü ve kendisinin geceleyin yürütüldüğünü haber verdi. Birlikte namaz kıldığı insanlardan pek çoğu bunda fitneye düştüler ve aldandılar. îbn Şihâb der ki: Ebu Seleme'nin ifâdesine göre; Kureyş'lilerden bir grup Ebubekir'in yanma gittiler -veya benzer bir ifâde kullanmıştır- ve, senin arkadaşında bir şeyler var mı? dediler. Kendisinin bir gecede Beyt el-Mukaddes'e gidip sonra Mekke'ye döndüğünü iddia ediyor. Ebubekir dedi ki: Öyle mi dedi? Evet, dediler. Ebubekir dedi ki: Eğer o, böyle demişse; ben onun doğru söylemiş olduğuna şehâdet ederim. Onlar; sen bir gecede Şam'a gidip sabah olmadan Mekke'ye dönebile­ceği konusunda onu doğruluyor musun? dediler. Ebubekir; evet ben cnun için bundan daha ötesini, gökten haber aldığını doğruluyorum, dedi. Ebu Seleme dedi ki: Bunun, üzerine Hz. Ebubekir'e «Sıddîk» sı­fatı verildi. Ebu Seleme şöyle der: Ben Câbir İbn Abdullah anlatırken duydum ki o, Rasûlullah'ı şöyle buyururken dinlemiş. Ben, Beyt el-Mukaddes'e götürüldüğüm zaman Kureyş'liler beni yalanlayınca Hicr'de durdum. Allah Teâlâ bana Beyt el-Mukaddes'i ayan beyân gösterdi ve ben oradaki işaretleri Kureyş'lilere bildirirken bu gösteri­len şekle bakıyordum.

VII- Huzeyfe İbn El-Yemmân'm Rivayeti:

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Nadr Zürr İbn Hü-beyş'ten nakletti ki; o, şöyle demiş : Huzeyfe İbn el-Yemmân'a var­dım. O Hz. Muhammed'in mi'râc'a çıkarıldığı geceden söz ediyordu. Hz. Peygamber şöyle demişti: Gittik ve nihayet Beyt el-Makdis'e var­dık. Sonra Huzeyfe dedi ki; o ikisi buraya girmediler. Zürr İbn Hubeyş der ki: Ben; hayır Rasûlullah {s.a.) o gece1 oraya girdi ve içinde na­maz kıldı, dedim. Huzeyfe; adın nedir senin ey dazlak? dedi. Yüzünü tanıyor fakat adını bilmiyorum. Zürr : Ben; Zürr İbn Hubeyş'im, dedi.

Huzeyfe dedi ki: Rasûlullah (s.a.) m o gece orada namaz kıldığını nereden biliyorsun? Zürr der ki: Ben; bunu Kur'an haber veriyor, de­dim. Huzeyfe dedi ki: Kim Kur'an'la konuşursa, o gâlib gelir, oku. Zürr İbn Hubeyş dedi ki: Ben «Şanı yücedir o Allah'ın ki; kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götürmüştür...» âyetini okudum. Huzeyfe dedi ki: Ey dazlak, orada namaz kıldığına dâir bir şey var mı? Ben; hayır dedim. Ebu Huzeyfe dedi ki: Allah'a andolsun ki Rasûiullah (s.a.) orada o gece namaz kıl­madı. Şayet kılmış olsaydı, orada kıldığı namaz sizin üzerinize de ya­zılırdı. Nitekim Beyt el-Atîk'de kıldığı namaz, sizin üzerinize farz kı­lınmıştır. Allah'a andolsun ki onlar Burak'tan ayrılmadılar, nihayet kendilerine göklerin kapıları açıldı. Cenneti ve cehennemi gördüler. Âhiret va'dini bütünüyle gördüler. Sonra da başta olduğu gibi hemen geri döndüler. Zürr İbn Hubeyş dedi ki : Sonra ön dişleri görününceye kadar güldü. Ve onun kaçmaması için Burak'ı bağladığından söz eder­ler. Halbuki görüleni ve görülmeyeni bilen Allah onu müsahhar kıl­mıştır. Ben dedim ki: Ey Ebu Abdullah, Burak nasıl bir hayvandır? O dedi ki: Şöyle uzunca, bembeyaz bir hayvandır. Adımı ğöz alacak kadardır. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî, bu hadîsi Hammâd İbn Seleme ve Âsim kanalıyla Zürr İbn Hubeyş'ten nakleder. Tirmizî ve Neseî de Tefsîr'inde Âsim kanalıyla -ki o Âsim İbn Ebu Necûd'dur- rivayet eder, der. Tirmizî; hasen ve sahihtir, der. Huzeyfe'nin söylemiş olduğu bu söz kabule şayan değildir. Halbuki Rasûlullah (s.a.) m hayvanı hal­kaya bağladığı ve Beyt el-Makdis'te namaz kıldığı daha önce geçtiği şekilde sabittir. Allah en doğrusunu bilendir.

VIII- Ebu Saîd Sa'd İbn Mâlik İbn Sinan el-Hudrî'nin Rivayeti:

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî, Delâil en-Nübüvve isimli kitabında der ki : Bize Muhammed İbn Abdullah el-Hâfız... Ebu Saîd el-Hudrî'-den rivayet eder ki; Rasûlullah'a ashabı şöyle demiştir : Ey Allah'ın Rasûlü, senin geceleyin götürüldüğün olaydan bize haber ver. Allah'­ın Rasûlü demiş ki: Azîz ve Celîl olan Allah : «Sânı yücedir o Allah'ın ki; kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek kıldığı­mız Mescid-i Aksâ'ya götürmüştür. Bir kısım âyetlerimizi gösterelim diye. Muhakkak ki O'dur O, Semî, Basîr.» buyuruyor. Ebu Saîd el-Hudrî dedi ki: Rasûlullah (s.a.) onlara haber vererek şöyle buyurdu : Ben, akşamleyin Mescid el-Harâm'da uyuyorken biri gelip beni uyan­dırdı. Uyandığımda bir şey göremedim. Bir de baktım ki hayâl gibi bir şekil ile karşı karşıyayım. Gözümle onu izledim, nihayet mescidin dışına kadar çıktım.   Bir de baktım ki;  ben, sizin şu hayvanlarını- za, şu katırlarınıza daha az benzeyen bir hayvanın üzerindeyim. İki kulağı sakat olan bu hayvana Burak deniyordu.. Benden önce peygamberler de ona binerlerdi. Ayağım gözünün uzandığı noktaya kadar basardı. Ben ona bindim ve üzerinde yürüdüğüm bir sırada anî­den sağımdan bir seslenen şöyle seslendi: Ey Muhammed, bana bak, sana sorayım, ey Muhammed bana bak, sana sorayım. Ben, cevab ver­medim ve yanında da durmadım. Ben hayvanın üzerinde yürüdüğüm sırada bir de baktım ki solumdan bir seslenen beni çağırdı: Ey Mu­hammed, bana bak, sana sorayım. Ben ona da cevab vermedim ve ya­nında durmadım. Ben böylece giderken bir de baktım ki kollarını sıva­mış bir kadın. Üzerinde Allah'ın yarattığı her zînetten süsler var. De­di ki: Ey Muhammed, bana bak, sana sorayım. Ben ona da bakmadım ve yanında durmadım. Nihayet Beyt el-Makdis*e vardım ve hayvanı­mı peygamberlerin bağladıkları halkaya bağladım. Cibril Aleyhisse-lâm bana iki kap getirdi: Birisi içki, diğeri süt kabıydı. Ben sütü iç­tim ve içkiyi bıraktım. Cibril Aleyhisselâm dedi ki: Fıtrata uydun. Ben; AUahu Ekber, Allahu Ekber, dedim. Cibril dedi ki: Şu yanında ne gö­rürsün? Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben yürürken birden beni bir çağıran sağımdan çağırdı ve ey Muhammed; bana bak, sana sorayım, dedi. Ben ise cevab vermedim ve yanında durmadım. Cibril dedi ki; işte o çağıran yahûdîdir. Eğer sen ona cevab verseydin veya yanında durmaydın, senin ümmetin de yahûdîleşirdi. Hz. Peygamber dedi ki: Ben yürüdüğüm sırada bir çağıran solumdan çağırdı ve; ey Muham­med, bana bak, sana sorayım, dedi. Ben ona bakmadım ve yanında da durmadım. Cibril Aleyhisselâm dedi ki: İşte o çağıran da Hrİstiyan-lardır. Eğer sen ona cevab verseydin, ümmetin Hristİyan olurdu. Hz. Peygamber dedi ki: Ben yürürken kolları yırtık bir kadın gördüm, üze­rinde Allah'ın yarattığı her türlü zînetten süs vardı. Ve bana; ya Mu­hammed, bana bak, sana sorayım, dedi. Ben de ona cevab vermedim ve yanında durmadım. Cebrail dedi ki: İşte o da dünyadır. Şayet sen ona cevab verip yanında dursaydın, senin ümmetin dünyayı âhirete tercih ederlerdi. Hz. Peygamber buyurdu ki: Sonra ben ve Cibril Beyt el-Mukaddes'e girdik. Her birimiz ikişer rek'at namaz kıldık. Sonra âdemoğullarının ruhlarının göğe yükseldiği bir yükseltici getirildi. On­dan daha güzel bir yükselticiyi mahlûkât görmemiştir. Görmez misin ölünün gözü açıldığı zaman, göğe doğru bakar. Bunun sebebi; göğe doğru yükselen yükselticiye hayretle bakmasıdır. Hz. Peygamber dedi ki: Ben ve Cibril onunla yükseldik. Bir de baktım ki; ben, «tsmâîl» denilen bir meleğin yanındayım. O, dünya göğünün sahibidir. Yanın­da yetmiş bin melek vardı. Her melekle birlikte yüz bin melekten müteşekkil ordusu bulunuyordu. Hz. Peygamber dedi ki: Allah Teâlâ «Rabbının askerlerini ondan başkası bilemez,» buyuruyor. Cibril, gök kapısının açılmasını istedi. Kimdir o? denildi. Cibril, - dedi. Beraberin­deki kimdir? denildi. Muhammed'dir, dedi. O peygamber olarak gön­derildi mi? denildi. Evet, dedi. Bir de baktım ki; ben, Allah'ın yarat­tığı suret üzere Hz. Âdem'le karşı karşıyayim. Ona mü'min zürriyet-lerinin ruhları sunulur ve o der ki: Temiz bir ruh, temiz bir nefis onu yücelerin yücesine (İlliyyîn) koyun. Sonra ona, soyundan kötü insan­ların ruhları sunulur ve o; kötü bir rûh, kötü bir nefis onu Siccîne ko­yun, der.

Sonra bir süre gittim ve bir de baktım ki; orada üzerinde seril­miş etlerin bulunduğu bir sofra var. Kimse ona yaklaşmıyor. Sonra başka sofralar gördüm. Üzerinde kokmuş ve bozulmuş etler vardı. Ora­da insanlar gördüm, bu etleri yiyorlardı. Dedim ki: Ey Cibril, bunlar kimlerdir? Cibril dedi ki: Bunlar senin ümmetinden helâli terk edip haram yiyenlerdir. Hz. Peygamber dedi ki: Sonra biraz daha gittim ve bir de baktım ki; karınları evler gibi olan bir topluluk var. Onlar­dan birisi kalktığında hemen yıkılır ve der ki: Allah'ım kıyamet kop­masın. Hz. Peygamber dedi ki: Bunlar, Firavun hanedanının yolu üze-rindeydiler. Yolcular geliyor ve onları çiğniyorlardı. Hz. Peygamber de­di ki: Onların Allah Azze ve Celle'ye yalvararak çığlık attıklarını duy­dum. Ve dedim ki: Ey Cibril, bunlar kimlerdir? Bunlar ümmetinden .faiz yiyenlerdir. Onlar; ancak şeytân çarpmış kimselerin kalktığı gibi kalkarlar, dedi. Hz. Peygamber dedi ki: Sonra az bir müddet daha git­tik bir de baktım ki; dudaklan deve dudağı gibi olan bir toplulukla karşı karşıyayım. Onlar ağızlarını açıyorlardı ve o kor ateşten ağız­larına sokuluyordu. Sonra altlarından çıkıyordu. Onların da Allah Az­ze ve Celle'ye yalvarıp gürültü ettiklerini duydum ve; bunlar kimdir ey Cibril? dedim. Bunlar; senin ümmetinden yetimlerin mallarım zulmen yiyenlerdir. Onlar; karınlarına ancak ateş yerler ve yakında cehenne­me ulaşacaklardır, dedi. Sonra bir müddet daha gittim birden meme­lerinden bağlanmış kadınlar gördüm. Bunlar da Allah Azze ve Celle'­ye yalvararak ses çıkarıyorlardı. Dedim ki: Ey Cibril, bu kadınlar da kimlerdir? Bunlar senin ümmetinden zina edenlerdir, dedi.

Hz. Peygamber der ki: Sonra az bir müddet daha gittim bir de baktım ki; bir topluluk, yan taraflarından etler kesiliyor ve ağızlarına lckma olarak veriliyor. Sonra onlara; ye, tıpkı kardeşinin etini yemiş olduğun gibi, deniyordu. Dedim ki: Ey Cibril, bunlar kimlerdir? Bun­lar ümmetinden laf götürüp getiren, ağzı geveze insanlardır, dedi.

Hz. Peygamber diyor ki: Sonra ikinci göğe yükseldik bir de baktim ki; Allah Azze ve Celle'nin yarattığı mahlûkâtm içinde en güzel olan bir erkekle karşı karşıyayım. Güzellikte o kişi insanlara öylesine üstün olmuş ki, ayın ondördüncü gecesi ayın diğer yıldızlara üstün­lüğü gibi. Dedim ki: Ey Cibril kimdir bu? O; bu, kardeşin Yûsuf'tur. Beraberinde de kavminden bir topluluk var. Ona selâm verdim, o da bana selâm verdi. Sonra üçüncü göğe çıktım. Bir de baktım ki; Yahya ve îsâ Aleyhisselâm ile beraberlerinde kavimlerinden bir topluluk var. O ikisine selâm verdim, onlar da bana selâm verdiler. Sonra dördün­cü göğe çıktım. Bir de baktım ki; İdrîs var. Allah onu üstün bir yere yükseltmiş. Ben ona selâm verdim, o da bana selâm verdi. Sonra be­şinci göğe çıktım. Orada Harun'la karşılaştım. Sakalının yarısı beyaz, yarısı siyahtı. Sakalı neredeyse göbeğine değecekti. Dedim ki: Ey Cib­ril kimdir bu? Cebrail dedi ki: Bu, kavmi tarafından sevilmiş olan Hâ-rûn İbn İmrân'dır. Beraberinde de kendi kavminden bir topluluk var. Ben ona selâm verdim, o da bana selâm verdi. Sonra altıncı göğe yük­seldim, orada Mûsâ İbn İmrân'la karşılaştım. O esmer tenli, çok saçlı bir adamdı. Eğer üzerinde iki gömlek bulunsaydı, saçları gömleğin dı­şına taşardı ve baktım ki o, şöyle diyor: Halk, benim Allah katında şundan daha üstün olduğumu iddia ediyor. Halbuki Allah katında şu, benden daha değerlidir. Hz. Peygamber diyor ki: Ey Cibril kimdir bu? dedim. Bu, kardeşin îmrân Oğlu Mûsâ Aleyhisselâm'dır, Beraberinde de kavminden bir topluluk var, dedi. Ben ona selâm verdim, o da ba­na selâm verdi. Sonra yedinci/göğe yükseldim. Orada babamız, Rah-mân'ın dostu İbrahim'le karşılaştım, belini Beyt el-Ma'mûr'a daya­mıştı. Erkeklerin en güzeli gibiydi. Dedim ki: Ey Cibril kimdir bu? Bu, baban Halîlulrahmân'dır, beraberinde de kavminden bir topluluk var, dedi. Ona selâm verdim, o da bana selâm verdi. Bu sırada ümmetim­den iki bölük gördüm. Bir bölüğün üzerinde, kâğıt gibi beyaz elbiseler vardı. Bir bölüğün üzerinde de kül rengi elbiseler vardı. Hz. Peygam­ber diyor ki: Beyt el-Ma'mûr'a girdim, üzerinde beyaz elbise olanlar da benimle beraber girdiler. Kül rengi elbiseli olanlar ise içeri girdiril­mediler. Benimle gelenler hayır üzereydiler. Ben ve beraberimdekiler Beyt el-Ma'mûr'da namaz kıldık. Sonra ben çıktım, onlar da beraber geldiler. Hz. Peygamber der ki: Beyt el-Ma'mûr'da her gün yetmiş bin melek namaz kılar. Sonra kıyamet gününe kadar bir daha oraya hiç dönmezler.

Hz. Peygamber der ki: Sonra bana Sidre el-Müntehâ gösterildi. Bir de baktim ki oradaki her yaprak, bu ümmeti kaplayacak derecede. Ve yine baktım ki orada Selsebîl denilen bir kaynak fışkırıyor ve bun­dan iki nehir ayrılıyor. Biri Kevser, diğerine Rahmet nehri deniyor.

Orada yıkandım benim gelmiş geçmiş günâhlarımın hepsi bağışlandı. Sonra ben cennete götürüldüm. Beni bir câriye karşıladı. Ona; ey câ­riye sen kiminsin? dedim. O, ben Zeyd İbn Hârise'nin câriyesiyim, de­di. Baktım ki orada bozulmamış sudan nehirler, tadı değişmemiş süt­ten ırmaklar, içenlere zevk veren içkiden ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar akmaktadır. Ve yine gördüm ki; orada narlar kova büyüklü­ğünde. Kuşlan ise sizin uzun boyunlu Buhtî deveniz gibi. Bu sırada Hz. Peygamber şöyle dedi: Muhakkak ki Allah; sâlih kulları için göz­lerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer kalbine gelmeyen şey­ler hazırlamıştır. Sonra bana cehennem gösterildi: Orada Allah'ın aza­bını, kızgınlığını ve gazabını gördüm. Cehenneme taşlar ve demirler atılmış olsaydı onları da yerdi. Bilâhare cehennemin kapıları r.."\me kapandı. Sonra ben, Sidre el-Müntehâ'ya iletildim. O, beni kaplayıver-di. Onunla aramda iki yayın aralığı kadar ya vardı ya yoktu. Hz. Pey­gamber der ki: Sidre el-Müntehâ'nın her bir yaprağından bir melek iniyordu. Bana elli namaz farz kılındı. Sonra buyuruldu ki: Her iyili­ğine karşılık on iyilik vardır. Bir iyilik yapmak isteyip de yapmadığın takdirde; sana bir iyilik yazılır. Yaptığın takdirde; on iyilik yazılır. Bir kötülük yapmak isteyip de yapmadığın takdirde; sana hiç bir şey ya­zılmaz. Eğer yaparsan; sana tek bir kötülük yazılır. Sonra Musa'ya döndürüldüm. Mûsâ dedi ki: Rabbm sana ne emretti? Elli namaz, de­dim. O; Rabbına dön ve ümmetin için hafifletilmesini niyaz et. Çün­kü ümmetin buna güç yetiremez. Güç yetiremeyince de küfreder. Rab-bıma döndüm ve; ey Rabbım ümmetime hafiflet, çünkü o ümmetlerin en zayıfıdır, dedim. Bunun üzerine benden on indirilerek kırk kılındı. Ben, Mûsâ ile Rabbım arasında gidip gelmeye devam ettim. Musa'ya her geldiğimde o, ilk söylediği gibi söylüyordu. Nihayet ona döndü­ğümde; Rabbın'sana ne emretti? dedi. Ben de on namaz emretti, de­dim. Mûsâ dedi ki: Rabbına dön, ümmetin için hafifletmesini niyaz et. Rabbıma döndüm ve; ey Rabbım, ümmetim için hafiflet. Çünkü o, ümmetlerin en zayıfıdır, dedim. Bunun üzerine benden beş daha in­dirdi ve böylece beş namaz kaldı. Bu esnada huzurunda bulunan me­leklerden birisi bana şöyle seslendi: Farzlarımı tamamladım kullan­ma yeterince hafiflettim ve onlara her iyiliğe mukabil benzer on iyi­lik verdim. Sonra Musa'ya dönüm, o; Rabbın sana ne emretti? dedi. Ben de, beş namaz, dedim. O; Rabbına dön ve hafifletmesini niyaz et, çünkü bu onun için hiç de önemli değildir, ümmetin için hafifletme­sini İste. Ben dedim ki: Rabbıma o kadar gittim ve niyaz ettim, ki ar­tık gitmeye utanıyorum.

Sonra Hz. Peygamber sabahleyin hayret verici haberi Mekke'lilere anlattı ve şöyle dedi: Dün gece ben Beyt el-Makdis'e gittim. Oradan göklere çıkarıldım ve şunu şunu gördüm. Ebu Cehil tbn Hişâm dedi ki: Muhammed'in dediğine hayret etmiyor musun? O dün gece Ku­düs'e gittiğini iddia ediyor. Sonra da sabahleyin yanımızda oluvermiş. Halbuki bizlerden birimiz bineğiyle bir ayda oraya gider ve bir ayda ancak dönebilir. Bu dediğin iki aylık yolu bir tek gecede aşmış. Ebu Saîd el-Hudrî der ki: Hz. Peygamber onlara Kureyş'lilerin kervanını haber verip şöyle dedi: Ben göğe doğru çıktığımda onları falanca, falanca yerde gördüm içlerinden bir deve ürkmüştü. Dönüşümde onu Akabe'nin yanında gördüm. Ve onlara her kişiyi devesiyle birlikte te­ker teker haber verdim. Şu devesi, şu yükle yüklü, dedi. Ebu Cehil ise; bize bazı şeyleri bildiriyor, dedi. Müşriklerden bir adam kalkıp dedi ki: Ben insanlar arasında Beyt el-Makdis'i en iyi bilenim. Onun yapısı nasıldır? Şekli nedir? Dağa yakınlığı ne kadardır? Eğer Mu-hammed doğru söylüyorsa size onu bildiririm, eğer yalan söylüyorsa onu da bildiririm. O müşrik geldi ve dedi ki: Ey Muhammed, ben in­sanlar arasında Kudüs'ü en iyi bilenim. Onun yapısı nasıldır bana bil­dir. Onun şekli nasıldır? Dağa yakınlığı ne derecedir? Ebu Saîd el-Hud­rî der ki: Rasûlullah (s.a.) in gözünün önüne oturduğu yerde Beyt el-Makdîs getirildi. Bizden birimizin evine bakması gibi Rasûlullah da ona baktı. Yapısı şöyle ve şöyledir, şekli şöyle ve şöyledir, dağa yakın­lığı şu kadardır, dedi. Öbür adam da; doğru söylersin deyip arkadaş­larına vardı ve Muhammed söylediğinde doğrudur, ya da buna benzer bir şey söyledi.

İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberî de, bu hadîsi uzun olarak Mu­hammed İbn Abd'ül-A'lâ kanalıyla... Ebu Saîd el-Hudrî'den yukarda geçen ifâdelerle zikretmiştir. Keza İbn Ebu Hatim de babası kanalıy­la... Ebu Saîd el-Hudrî'den bu rivayeti nakletmiş, diğerlerinin ifâde­lerinden daha düzgün, daha güzel ve üslûblu biçimde uzun olarak zik­retmiştir. Ancak bunda garîblik ve münkerlik vardır. Ayrıca Beyhakî bu olayı, Nûh İbn Kays kanalıyla Ebu Hârûn el-Abdî'den rivayet et­miştir ki, onun adı İmâre îbn Cüveyn'dir. Bu zât hadîs imamları ya­nında zayıf kabul edilmiştir. Biz bu zâtın rivayetini, sâdece Beyhakî naklettiği için ve ayrıca diğer hadîslerdeki rivayetleri doğrulayan ifâ­deler bulunduğu için buraya kaydettik.

Ebu Osman İsmâîl İbn Abdurrahmân... Yezîd İbn Ebu Hâtim'den nakleder ki; o şöyle demiş : Rü'yâmda Rasûlullah (s.a.) ı gördüm ve dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü ümmetinden Süfyân es-Sevrî denilen bir adam var. Onda bir fenalık var mıdır, yok mudur? Rasûlullah; onda hiç bir kötülük yoktur, dedi. Ebu Hârûn el-Abdî, Ebu Saîd el-Hudrî'-den senin mi'râca çıktığın geceyi bize anlattı ve senin gökte şunları gördüm dediğini söyledi. Sen bu hadîsi söyledin mi söylemedin mi? de­dim. Rasûlullah (s.a.) bana; evet, söyledim, dedi. Sonra dedim ki: Ey Allah'ın Rasûlü, senin ümmetinden bazı kişiler senin gece yürüyüşün hakkında acâyib şeyler naklediyorlar. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onlar; kıssacılarm sözlerinden ibarettir.

IX- Şeddâd İbn Evs'in Rivayeti

İmâm Ebu îsmâîl Muhammed İbn İsmâîl et-Tirmizî der ki: Bize îshâk İbn İbrahim... Şeddâd İbn Evs'den şöyle dediğini nakletti: Ey Allah'ın Rasûlü, senin gece yürüyüşün nasıl oldu? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ben ashabımla birlikte Mekke'de yatsı namazını gecike­rek kılmıştım. Bu sırada Cebrâîl bana beyaz bir hayvan getirdi. Mer-kebden büyükçe katırdan küçükçe idi. Ve; bin, dedi. Ona binmek ba­na zor geldi. Bunun üzerine Cebrâîl, kulağından onu tutup beni üze­rine bindirdi. Hayvan yürüdü, bizi uçuruyordu. Öyle ki ayağını gözü­nün ulaştığı yere basıyordu. Nihayet bizi hurmalıklı bir arazîye götür­dü, beni orada indirdi. Ve; namaz kıl, dedi. Ben namaz kıldım. Sonra bindik. Nerede namaz kıldın biliyor musun? dedi. Ben; en iyisini Al­lah bilir, dedim. Yesrib'de, güzellikler yurdunda namaz kıldın, dedi. Hayvan bizi uçururcasma götürüyordu, gözünün eriştiği yere tırnağını basıyordu. Sonra bir yere ulaştık. Cebrâîl; in dedi, indim. Sonra; na­maz kıl, dedi. Namaz kıldım. Sonra bindik. Dedi ki: Nerde namaz kıl­dın biliyor musun? Ben en iyisini Allah bilir, dedim. Dedi ki: Med-yen'de, Musa'nın ağacının yanında namaz kıldın. Sonra hayvan bizi uçururcasma götürdü. Ayağını gözünün erdiği yere basıyordu. Niha­yet bir yere vardık, karşımızda köşkler belirdi. İn, dedi indim, namaz kıl, dedi kıldım. Sonra bindik, nerede namaz kıldın biliyor musun? de­di. Ben; Allah en iyisini bilendir, dedim. Beyt el-Lahm'de, Meryem Oğlu îsâ Mesih'in olduğu yerde namaz kıldın, dedi. Sonra hayvan bizi gö­türdü, bir şehre Yemen tarafındaki kapısından girdik. Mescidin ön ta­rafına geldi ve oraya hayvanı bağladı. Biz mescide, güneşle ayın eğim gösterdiği kapısından girdik. Ben o mescidde, Allah'ın dilediği kadar namaz kıldım ve çok fazla susuzluk hissettim. Bana iki kap getirildi, birinde süt, diğerinde bal vardı. Her ikisi birlikte uzatıldı, ben hangi­sini alayım diye düşünürken, Allah Azze ve Celle bana hidâyet nasîb etti de, sütü aldım ve içtim. Ve kab alnıma değinceye kadar hepsini içip bitirdim. Önümde minbere yaslanmış bir İhtiyar vardı. Dedi ki: Arkadaşın fıtratı aldı. O doğru yola iletilecektir. Sonra hayvan bizi götürdü, nihayet şehrin bulunduğu vâdîye girdik. Bir de baktık ki; ce­hennem toz gibi beliriyor. Şeddâd İbn Evs der ki: Ey Allah'ın Rasû­lü, onu nasıl buldun? dedim. Rasûlullah buyurdu ki: Sıcak su kayna­ğı gibi. Sonra benden uzaklaştırıldı. Bu sırada falanca ve falanca yer­de Kureyş kervanına rastladık. Develerinden birini yitirmişlerdi. Onu falanca toplamıştı. Ben onlara selâm verdim. Bazıları dediler ki: Bu, Muhammed'in sesidir. Sonra Mekke'de sabah olmadan önce, ashabı­mın yanma geldim. Ebubekir (r.a.) bana gelerek dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü bu gece neredeydin? Ben, senin bulunacağın yerlerde seni ara­dım. Hz. Peygamber dedi ki: Biliyor musun, ben bu gece Beyt el-Mak-dis'e götürüldüm? Ebubekir dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, orası bir ay­lık yoldur. Onu bana anlat, Rasûlullah dedi ki: Bana bir yol açıldı, ben oraya bakıyor gibiydim. O bana ne sorarsa, onu kendisine bildiri-yordum. Ebubekir dedi ki: Ben, senin Allah'ın Rasûlü olduğuna şehâ-det ederim. Müşrikler ise dediler ki: İbn Ebu Kebşe'ye bakın. Bu gece Beyt el-Makdis'e gittiğini iddia ediyor. Şeddâd İbn Evs der ki: Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Benim söylediğim sözün delili olarak size bildireyim ki; falanca ve falanca yerde sizin kervanınıza rastla­dım. Onlar develerini yitirmişlerdi. Falanca onu bulmuştu ve onlann bulundukları yer şu kadar şu kadar mesafededir, falanca gün de bura­ya geleceklerdir. Kervanın önünde siyah bir deve var, üzerinde siyah bir örtü bulunmaktadır. İki de siyah çuval vardır. O gün olunca halk onların gelişini beklemeye koyuldu. Nihayet günün yarısına yaklaşıl­dığında, kervan döndü. Önlerinde Rasûlullah (s.a.) in anlattığı deve bulunuyordu. Beyhakî de iki yoldan Ebu îsmâîl et-Tirmizî kanalıyla bu hadîsi rivayet etmiştir. Hadîsin bitiminde de, bunun isnadı sahihtir, bu olay parça parça olarak başka hadîslerde rivayet edilmiştir, înşaal-lah elimize geçeni biz zikredeceğiz, der. Sonra bu hadîse delil olmak üzere isrâ olayıyla ilgili pek çok hadîs anlatır. Bu hadîsi Şeddâd İbn Evs'den uzun olarak İmâm Ebu Muhammed Abdurrahmân îbn Ebu Hatim de Tefsîr'inde, babası kanalıyla tshâk İbn İbrahim'den nakle­der. Şüphesiz ki Şeddâd İbn Evs'den nakledilen bu hadîs birçok bölüm­ler ihtiva etmektedir. Beyhâkî'nin dediği gibi, içinden bir kısmı sahih­tir. Bir kısmı da münkerdir. Nitekim Beyt el-Lahm'de peygamberin na­maz kılmış olması ve Ebubekir Sıddîk'm Beyt el-Makdis'in niteliğini sorması ve daha diğerleri bu meyândadır. Allah en iyisini bilendir.

X- Abdullah îbn Abbâs'ın Rivayeti:

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Osman İbn Muhammed... Abdullah İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakletti: Hz. Peygamber gecele­yin yürütüldüğü sırada cennete girdi ve orada bir fısıltı işitti. Dedi ki; ey Cibril bu nedir? Cebrail; bu müezzin Bilâl'dir, dedi. Rasûlullah (s.a.) insanların yanına gelince: Bilâl kurtuldu, onu falanca falanca yerde gördüm, dedi. İbn Abbâs der ki: Hz. Peygamber Mûsâ Aleyhissslâm ile karşılaştı, Mûsâ Aleyhisselâm onu ağırladı ve; merhaba ümmî pey­gamber, dedi. Hz. Peygamber onun esmer benizli, uzun orta boylu, sa­çı kulaklarının hizasında veya daha yukarıda olduğunu bildirdi. Hz. Peygamber; ey Cebrail bu kimdir? dedi. Cebrail; bu, Musa'dır, dedi. Hz. Peygamber gitti ve îsâ ile karşılaştı. îsâ onu ağırladı ve peygam­ber; ey Cebrail bu kimdir? dedi. Cebrail; bu, İsa'dır, dedi. Hz. Peygam­ber gitti; yaşlı, heybetli bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar onu ağırladı, o ihtiyara selâm verdi. Hepsi peygamberi selâmlıyordu, Hz. Peygamber; ey Cibril, bu kimdir? dedi. Cebrail; bu, baban İbrahim'dir, dedi. îbn Abbâs der ki: Hz. Peygamber ateşe baktı bir de ne görsün, bir toplu­luk leş yiyorlar. Ey Cebrail kimdir bunlar? dedi. Cebrail; bunlar insan­ların etlerini yiyenlerdir, dedi. Sonra gerçekten kırmızı ve mavi bir adam gördü. Ey Cebrail bu kimdir? dedi. Cebrail; bu, deveyi kesen adamdır, dedi. İbn Abbâs der ki: Hz. Peygamber Mescid-i Aksâ'ya ge­lince, namaza durdu. Sağa sola bakındı, bir de ne görsün peygamber­lerin hepsi toplanmış onunla birlikte namaz kılıyorlar. Namazı bitirin­ce iki kâse getirildi. Biri sağdan diğeri soldan sunuldu. Birinde süt, diğerinde bal vardı. Hz. Peygamber sütü aldı, ondan içti. Elinde kâse olan kişi dedi ki: Sen fıtratı tutturdun. Bunun isnadı sahihtir, ancak hadîs imamları tahrîc etmemişlerdir.

Bu Hadîsin Bir Başka Rivayeti:

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan... Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletti: Geceleyin Hz. Peygamber Beyt el-Makdis'e götürül­dü. Sonra aynı gece geri getirildi. Hz. Peygamber, geceleyin gidiş-geli-şini anlattı ve Beyt el-Makdis'in alâmetiyle Kureyş'lilerin kervanları­nın işaretini söyledi. Bazı kişiler dediler ki: Biz, Muhammed'in söyle­diğini tasdik etmeyiz. Onlar küfür elbisesi giyindiler. Allah Teâlâ, Ebu Cehil ile birlikte onların boynunu vurdu. Ebu Cehil ise dedi ki: Mu-hammed bizi zakkum ağacıyla korkutuyor. Üzüm ve hurma getirin de yiyelim, zakkûmlanalım, dedi. Hz. Peygamber Deccâl'i göz görüşüyle gördü, rü'yâ görüşüyle değil. îsâ'yı da, Musa'yı da, İbrahim'i de. Hz. Peygambere Peccâl sorulduğunda şöyle dedi: Ben onu büyük cüsseli, bembeyaz birisi olarak gördüm. İki gözünden birisi sağlamdı. O, yıldız gibi bir inciydi. Başının saçları bir ağacın dallan gibiydi. îsâ'yı da bem­beyaz gördüm. Saçı kısaydı, gözü keskindi, yaratılış bakımmdan karnı büyükçeydi. Musa'yı da esmer tenli, siyah biri olarak gördüm. Saçı fazlaydı, yaratılışı şiddetliydi. İbrahim'i gördüm, ancak onun hangi uzvuna baktımsa onun benim gibi olduğunu, arkadaşınızın aynı oldu­ğunu gördüm. Cebrail, bana Mâlik'e selâm vermemi söyledi, ben de ona selâm verdim. Bu hadîsi Neseî, Ebu Zeyd Sabit İbn Yezîd kanalıy­la Abdullah İbn Abbâs'tan rivayet eder ve isnadının sahîh oldu&unu söyler.

Hadisin Bir Başka Kanaldan Rivayeti:

Beyhakî der ki bize Ebu Abdullah el-Hâfız... Ebu'l-Âliye'den"riva­yet etti ki; o, şöyle demiş : Bize peygamberimizin amcasının oğlu Ab­dullah îbn Abbâs anlattı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Geceleyin götürüldüğümde, Mûsâ İbn İmrân'ı gördüm. O, uzunca boy­lu, kısa saçlı idi ve Şenûe erkeklerine benziyordu. Meryem Oğlu îsâ'yı gördüm. Yaratılışı düzgündü. Kırmızı ile beyaz arasındaydı, saçları düzdü (kıvırcık değildi). Cehennemin hâzini Mâlik ile Deccâl'ı gör­düm. Allah Teâlâ âyetlerinde onları göstermişti. Sonra, «Onunla kar­şılaşacağınızdan şüphede olmayın» âyetini okudu. Katâde bu âyeti şöy­le tefsir ediyor : Muhakkak ki Allah Nebî'si Mûsâ ile karşılaşmıştır. Ve «onu İsrâiloğullarma hidâyet rehberi kıldık» âyetinizde Musa'nın îs-râiloğullarma önder olduğu şeklinde tefsir ediyordu. Müslim Sahîh'in'-de bu hadîsi Abd İbn Humeyd kanalıyla Şeybân'dan rivayet eder. Bu-hârî ve Müslim ise Şu'be kanalıyla Katâde'den muttasıl olarak bu ha­dîsi rivayet eder.

Bir Başka Yoldan Rivayeti:

Beyhakî der ki: Bize Ali İbn Ahmed İbn Abdan... Abdullah İbn Abbâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Mi'râca çı­karıldığım gece, çok güzel bir koku ile karşılaştım. Bu ne kokusudur? dedim. Dediler ki: Firavun'un kızının ve çocuklarının taraklarının ko­kusudur. Tarağı elinden düşmüştü. O sırada Allah'ın adıyla diyerek almak istedi. Firavun'un kızı; babamın adıyla, dedi. O; benim, senin ve babanın Rabbı olan Allah'ın adıyla, dedi. Firavun'un kızı; senin ba­bamdan başka bir Rabbın mı var? deyince, o; evet, benim, senin ve babanın Rabbı olan Allah, dedi. Bunun üzerine Firavun onu çağırdı ve dedi ki: Senin benden başka Rabbın mı var? O; evet, benim ve se­nin Rabbın olan Allah Azze ve Celle, dedi. Firavun emretti, bakırdan bir parça kızartıldı, sonra onunla dağlanmasını bildirdi. Kadın dedi ki: Benim, senden bir isteğim var. Firavun neymiş o? dedi. Kadın de­di ki; Benim ve çocuklarımın kemiğini bir yerde toplayasm. Firavun; peki Öyle olsun, bizim üzerimizde hakkın olduğu için bunu yapalım, dedi. Firavun emretti; onları birer birer attılar. Nihayet içlerinden me­me emen birine varınca, o dedi ki: Anneciğim çekinme gir, sen muhakkak hak üzeresin. Dördü birlikte çocukken böyle konuştular. Yû­suf, Cüreyc'in arkadaşı, îsâ İbn Meryem Aleyhisselâm da buna şehâ-det ettiler. Bu rivayetin isnadında bir beis yoktur. Ancak hadis imam­ları tahrîc etmemişlerdir.

Bir Başka Yoldan Rivayeti:

İmâm Ahmed der ki bize Muhammed İbn Ca'fer... Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletti. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Mi'râca çıkarıldığım gecenin, ertesi sabah Mekke'de oldum. Durumumdan en­dişelenerek halkın beni yalanlayacağını bildim. Hz. Peygamber bu şe­kilde yalnız basma üzüntülü halde oturmuşken, Allah düşmanı Ebu Cehil geldi ve onun yanına oturarak onunla alay edercesine : Ne o bir şeyler mi var? dedi. Rasûlullah (s.a.); evet, dedi. Ebu Cehil neymiş o? dedi. Rasûlullah (s.a.); bu gece ben götürüldüm, dedi. Ebu Cehil; ne­reye? dedi. Hz. Peygamber; Beyt el-Makdis'e, dedi. Ebu Cehil; sonra -sabahleyin aramıza geri mi döndün? dedi. Hz. Peygamber; evet, dedi. Ebu Cehil; halkı çağırınca Hz. Peygamberin aynı şeyi söylediğini in­kâr etmesinden korkarak, onu yalanlamadı ve; ister misin kavmini ça­ğırayım da bana anlattıklarını onlara da anlatasm? dedi. Rasûlullah (S.a.); peki, dedi. Ebu Cehil; ey Kâ'b İbn Lüeyy oğulları koşun gelin, dedi. Bunun üzerine meclis kaynadı ve çevreden insanlar gelip ikisi­nin yanma oturdular. Ebu Cehil Hz. Peygambere; bana anlattıklarını kavmine de anlat, dedi. Rasûlullah (s.a.); bu gece ben götürüldüm, de­di. Onlar nereye? deyince; Beyt el-Makdis'e, dedi. Onlar; sonra sabah­leyin de aramızda mı oldun? dediler. Hz. Peygamber; evet, deyince; iç­lerinden kimisi alkış tutarak, kimisi de yalana hayret içerisinde elini başına koyarak dediler ki; sen, bize Kudüs'teki mescidi tavsif edebi­lir misin? Aralarında Kudüs'e gidip mescidi görmüş olanlar vardı. Ra­sûlullah (s.a.) buyurdu ki: Ben onlara Kudüs'teki mescidin nitelikle­rini anlatıyordum ve bazan nitelikler birbirine karışır gibi olmuştu. Benim yanıma mescid getirildi ve sanki Akil'in evinin önüne konul­muş gibi ona bakıyordum. Abdullah İbn Abbâs der ki: Hz. Peygam­ber orayı öylesine güzel tavsif etmişti, ancak ben onları ezberleyeme-dim. Abdullah İbn Abbâs der ki: Halk; anlattığın şeyler Allah'a an-dolsun ki doğrudur, onlarda] isabet ettirdin, dediler. Neseî bu hadî­si, Avf İbn Ebu Cemile kanalıyla tahrîc eder. Beyhakî de Nadr kana­lıyla Avf îbn Ebu Cemile el-Arabî'den nakleder. O güvenilir imamlar­dan biridir.

XI- Abdullah İbn Mes'ûd'un Rivayeti;

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî der ki: Bize Ebu Abdullah el-Hâfız..

Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) geceleyin yürütüldüğünde Sidre el-Müntehâ'ya vardı. O altıncı gökte­dir. Çıkılacak şey oraya kadar varır ve ondan sonra alıkonulur. Ve iniş orada son bulur. Yukardan inenler oraya kadar iner ve* oradan sonra tutuluverirler. Çünkü Sidre'yi kuşatan şey kuşatmıştır. Sidre'yi altın­dan bir örtü kuşatmıştır. Rasûlullah (s.a.) a beş namaz ile Bakara sûresinin son kısımları orada verilmiştir. Allah'a şirk koşmayarak gü­nâh işleyenlere mağfiret orada verilmiştir. Müslim, Sahîh'inde Muham-med İbn Abdullah kanalıyla Abdullah İbn Nümeyr'den ve Abdullah İbn Mes'ûd'dan bu hadîsi zikreder. Beyhakî sonra şöyle der : Abdullah İbn Mes'ûd'un zikrettiği bu hadîs, mi'râc hadîsinin bir parçasıdır. Enes İbn Mâlik, Mâlik İbn Sa'saa kanalıyla Hz. Peygamberden, Ebu Zerr de Hz. Peygamberden bu olayı rivayet etmiştir. Sonra Beyhakî bu hadîsi, bir kere de mürsel olarak o ikisini zikretmeden rivayet etmektedir. Ay­rıca Beyhakî yukarıda geçen üç hadîsi zikretmiştir. Ben derim ki: Ab­dullah İbn Mes'ûd'dan bundan daha geniş olanı rivayet edilmişse de, onda garabet bulunmaktadır. Hasan İbn Arafe'nin meşhur hadîs cüz'-ünde rivayet ettiğine göre; Mervan İbn Muâviye, Ebu Zabyân el-Cen-bîden şöyle dediğini nakleder : Biz Ebu Ubeyde İbn Abdullah'ın, yani İbn Mes'ûd'un ve Muhammed İbn Sa'd İbn Ebu Vakkâs'ın yanında oturuyorduk. O ikisi otururken Muhammed İbn Sa'd, Ebu Ubeyde'ye şöyle dedi: Babanın rivayet ettiği Hz. Peygamberin isrâ hâdisesini bi­ze anlat. Ebu Ubeyde dedi ki: Hayır, sen babandan duyduğunu bize anlat. Muhammed dedi ki: Ben sana sormadan evvel sen bana sorsay-dın anlatırdım. Ebu Zabyân der ki: Ebu Ubeyde, babasından sorulan şeyi anlatmaya başladı ve şöyle dedi: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Cebrâîl bana merkebden büyükçe, katırdan küçükçe bir hayvan getir­di ve beni üzerine bindirdi. Sonra hayvan bizi hızla götürmeye koyul­du. Bir tepeye tırmandığında arka ayakları ön ayaklarının seviyesin­de oluyordu. Bir tepeyi indiğinde ön ayakları arka ayaklarının seviyesinde oluyordu. Nihayet orta, uzunca boylu, esmer tenli bir adama rastladık. Sanki o Ezd Şenûe kabilesinin erkeklerindendi. Ve o yüksek sesle; ona ikram ettim, lütfettim, diyordu. Hz. Peygamber bu­yurdu ki: Onun yanına vardık ve kendisine selâm verdik. O da selâ­mımızı iade etti ve dedi ki: Ey Cibril, beraberinde bulunan bu kişi kimdir? Bu, Ahmed'dir, dedi. Merhaba ümmî Arap peygambere, dedi. O ki Rabbının risâletini tebliğ etti ve ümmetine nasîhatta bulundu, diye ekledi, Hz. Peygamber diyor ki: Sonra gittik ve ben; ey Cibril kimdir bu? dedim. Bu İmrân Oğlu Musa'dır, dedi. Hz. Peygamber diyor ki: Kime kızıyor? dedim. Cebrâîl, Rabbına senin için, dedi. Rab-bına karşı sesini yükseltiyor ha? dedim. Cebrâîl dedi ki: Allah onun kızgınlığını bilmektedir. Sonra gittik ve bir ağaca rastladık. Yüksek ağaçlar gibi meyvesi vardı, altında da bir yaşlı ve ailesi oturuyordu. Hz. Peygamber buyurdu ki: Bana Cibril baban İbrahim'e var, dedi. Ona vardım ve selâm verdim. O da selâmı iade etti. İbrahim dedi ki: Ey Cibril, yanındaki kimdir? O oğlun Ahmed'dir, dedi. İbrahim; mer­haba ümmî peygambere, dedi. O ki Rabbımn risâletini tebliğ etti ve ümmetine öğüt verdi. Yavrucuğum; sen bu gece Rabbınla buluşacak­sın. Senin ümmetin, ümmetlerin en sonuncusu ve en güçsüzüdür. Eğar ümmetin konusunda niyazın olabilecekse, onu yap. Hz. Peygamber di­yor ki: Sonra gittik ve nihayet Mescid-i Aksâ'ya vardık. İndim, hay­vanı mescidin kapısında bulunan ve peygamberlerin hayvanlarını bağ­ladıkları halkaya bağladım. Sonra Mescide girdim. Rükû'da kıyamda ve secdeye varmış kimseler arasında peygamberleri tanıdım. Sonra ba­na iki kâse getirildi. Bal ve süt vardı. Ben sütü aldım, içtim. Cebrâîl Aleyhisselâm omuzuma vurarak dedi ki: Sen fıtratı seçtin, Muham-med'in Rabbına andolsun ki, sonra namaz kılındı ben onlara imâm ol­dum. Sonra dönüp geldik.

Bu hadîsin isnadı garîb olup, muhaddisler onu tahrîc etmemişler­dir. Bu hadîsteki garîblikler şunlardır : Peygamberlerin, önce Hz. Pey­gambere suâl sormaları sonra onun peygamberlerden ayrıldıktan son­ra suâl sormasıdır. Halbuki sahîh hadîslerde meşhur olan rivayet da­ha önce geçen gibidir. Şöyle ki; Cebrâîl ona önce peygamberleri tanı­tıyor ve giderek selâm vermesini söylüyordu. Yine bu hadîste peygam­berlerin Hz. Peygamberin mescide girmesinden önce toplandıkları be­lirtilmektedir. Doğrusu ise; onların göklerde toplanmış olmaları, sonra onlarla birlikte Beyt el-Makdis'e inmeleri ve orada namaz kılmaları­dır. Sonra da Burak'a binerek Mekke'ye doğru hareket etmiş olması­dır. Allah en iyisini bilendir.

Bu Hadisin Bir Başka Yoldan Rivayeti :

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyin... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mi'râca götürüldü­ğüm gece İbrâhîm, Mûsâ ve îsâ ile karşılaştım. Onlar, kıyametin du­rumunu tartışıyorlardı. Hz. Peygamber dedi ki : Bu konuda meseleyi İbrâhîm Aleyhisselâm'a götürdüklerinde, o; ben onu bilmem, dedi. Sonra konuyu Mûsâ Aleyhisselâm'a götürdüler o da; benim bu konu­da bilgim yoktur, dedi. Bunun üzerine meseleyi îsâ Aleyhisselâm'a sordular. O da; onun zamanını Allah Azze ve Celle'den başka kimse bilmez, dedi. Rabbımın bana verdiği ahde göre Deccâl çıkacaktır. Benim yanımda iki tane kamçı vardı. Deccâl beni görünce bakırın, kur­şunun eriyişi gibi eriyecektir. O beni gördüğünde, Allah onu helak ede­cektir. Öyle ki taş ve ağaç bile; ey müslüman altımda bir kâfir var, gel cnu öldür, diyecektir. Sonra Allah onları helak edecek, ve insanlar ülkelerine, yurtlarına döneceklerdir. Bu sırada her yönden çoğalan Ye'cûc ve Me'cûc çıkacak, onların ülkelerini çiğneyecektir. Neye rast­larlarsa cnu mahvedeceklerdir. Hangi suya ulaşırlarsa onu içecekler­dir. Sonra insanlar bana gelip dert yanacaklar, ben de onlar için düş­manlarının aleyhinde Allah'a dua edeceğim, Allah onları helak edip öldürecek ve öyle ki, yeryüzü onların kokularının pisliği ile dolup ta­şacak. Sonra Allah, yağmur indirecek ve onların cesedlerini sürükleye­rek denize atacak. Rabbımın bana verdiği ahidde, bütün bunlar olduk­tan sonra bunları tamamlayıcı bir taşıyıcı olarak kıyamet gelecektir. İnsanlar kıyametin kendilerini ne zaman ansızın yakalayacağını, gece­leyin mi gündüzün mü tu tu vereceğini bilmezler. İbn Mâce, bu hadîsi Bündâr kanalıyla Avam İbn Havşeb'den nakleder.

XII- Abdurrahmân İbn Kurt'un Rivayeti:

Saîd İbn Mansûr der ki : Bize Miskin... Abdurrahmân İbn Kurt'-tan rivayet etti ki; Rasûlullah (s.a.) Mescid-i Harânı'dan Mescid-i Ak-sâ'ya götürüldüğü akşam, zemzem ile makam arasında bulunuyormuş. Cibril sağında, Mîkâîl solunda duruyormuş. Onu uçurup yüce göklere er­dirdiler. Dönüşünde dedi ki: Yüce göklerde pek çok tesbîh ile birlikte bir tesbîh işittim. Yüce gökler sânı yüce olan Allah'ın huzurunda diz çöke­rek mehabetle O'nu tesbîh ediyorlar ve yücelerin yücesini tesbîh ederiz, tenzih ve yücelik O'nundur, diyorlar­dı. Abdurrahmân İbn Kurt bu hadîsi aynı sûrenin «Yedi gök onu tes­bîh eder.» âyetinin tefsirinde zikretmektedir.

XIII- Ömer İbn Hattâb (r.a.) in Rivayeti:

İmâm Ahmed der ki: Esved İbn Âmir... Ubeyd İbn Âdem, Ebu Meryem ve Ebu Şuayb'dan rivayet eder ki; Ömer İbn Hattâb Câbiye'de imiş ve Beyt el-Makdis'in fethi zikredilmiş. Ebu Seleme (Hammâd İbn Seleme) demiş ki: Bana Ebu Sinan Ubeyd İbn Âdem'in şöyle dediğini anlattı: Ben Ömer İbn Hattâb'ın Kâ'b'a şöyle dediğini duydum be­rede namaz kılmamı uygun görürsün? O dedi ki: Eğer beni dinlersen kayanın arka tarafında namaz kılarsın. O zaman bütünüyle Kudüs önünde kalır. Bunun üzerine H";. Ömer (r.a.) dedi ki: Yahûdî kadına benzedin. Hayır, orada değil Rasûlullah (s.a.) in namaz kıldığı yerde kılacağım. Kıbleye doğru yöneldi ve namazını kıldı. Sonra geldi, örtü­sünü yere serdi ve örtüsündeki süprüntüleri temizledi. Halk da böy­lece temizlediler. Hz. Ömer kayaya ta'zîm göstererek onu Kâ'b el-Ah-bâr'ın işaret ettiği gibi önüne alıp namaz kılmadı, aksine arkasında bıraktı. Çünkü Kâ'b kayaya ta'zîm eden bir kavme mensûbtu ve onlar burayı kıblegâh yapmışlardı. Fakat Allah Teâlâ, Kâ'b'a İslâm'ı lütfet­ti de o Hakk'ın hidâyetine erdi. Bu sebeple Kâ'b ona kayaya doğru na­maz kılmasını ifâde edince; mü'minlerin emîri kendisine; yahûdî ka­dına benzettin, dedi. Ancak Hristiyanlar gibi orayı çiğnemedi. Çünkü Yahudilerin kıblesi olduğu için Hristiyanlar orayı mezbeleye çevirmiş­lerdi. Hz. Ömer, oradaki pislikleri temizleyip süprüntüleri elbisesiyle süpürerek namaz kıldı. Bu ifâde Müslim'in Sahîh'inde Ebu Mirsed'den nakledilen ve Rasûlullah (s.a.) in; kabirlere oturmayınız ve orada na­maz kılmayınız, kavline benzemektedir.

XI- Ebu Hüreyre'nin Rivayeti :

Ebu Hüreyre'nin rivayeti gerçekten uzun ve garîbliklerle doludur. Nitekim İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberî bu âyetin tefsirinde şöyle der : Bize Ali İbn Seni... Ebu Hüreyre'den veya —bu şüphe Ebu Ca'fer er-Râzî'dendir— başkalarından bu âyetin tefsiri konusunda şöyle de­diğini haber verdi: Cibril Hz. Peygamberin yanına geldi.* Beraberinde Mîkâîl vardı: Cibril Mıkâıl'e dedi ki: Bana bir tas zemzem suyu getir ki onunla Muhammed'in kalbini temizleyeyim ve göğsünü yarayım. Râvî der ki: Hz. Peygamberin karnını yardı ve onu üç kere yıkadı. Mî­kâîl ona üç tas zemzem suyu getirdi. Bununla göğsünü yardı ve için­de bulunan pislikleri attı. Göğsünü dilim dilim îmân, yakın ve İslâm ile doldurdu. Ve iki omuzunun arasına peygamberlik mührünü vurdu. Sonra ona bir at getirdi ve atın üzerine bindirdi. O atın her adımı gö­zünün vardığı noktaya kadar —ya da gözünün görebildiği en son nok­taya kadar— uzanıyordu. Hz. Peygamber beraberinde Cibril ile birlik­te yürüdüler. Sonra bir gün toprağı eken ve hemen ertesi gün hasâd yapan bir topluluğa rastladılar. O topluluk ekinlerini biçtikçe eskisi gibi oluyordu. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrâîl, bu nedir? Cebrail dedi ki: Bunlar, Allah yolunda cihâd eden mücâhidlerdir. Bunların iyilikleri yedi yüz kat artmaktadır. Ne infâk ederlerse arkadan onlara verilmektedir. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.

Sonra başlan balta ile ezilen bir topluluğun yanma geldi. Başlan ezildikçe tekrar eski haline döndürülüyordu. Ve bu ezme işlemi, dur­madan devam ediyordu. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrâîl, bunlara ne oluyor? Cebrail dedi ki: Bunlar, farz namazları için kalkmayanlar­dır. Sonra bir başka topluluğun yanına geldi. Bunların da önlerinde ve arkalarında yamalar vardı. Deve ve hayvanların koşusu gibi koşuyor ve hurma ağacı dikeniyle zakkum ve cehennemin kızgın taşlarından yiyorlardı. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrail, bunlar da ne? Cebrâîl dedi ki: Bunlar mallarının zekâtlarını vermeyenlerdir. Allah onlara hiç bir şekilde zulmetmemiştir. Allah, kullara zulmedici değildir. Son­ra bir başka topluluğun yanına vardı. Onların önünde, bir kazanda pişmiş et bulunuyordu. Bir başka kazanda da pis ve kokmuş et var­dı. O insanlar güzel pişmiş eti bırakıyorlar, pis ve kokmuş etten yiyor­lardı. Hz. Peygamber ey Cebrâîl bu da ne? dedi. Cebrâîl dedi ki: Bu, senin ümmetinden o adamdır ki yanında temiz, helâl hanımı bulunur da, o pis bir kadının yanına varır ve sabaha kadar orada kalır. Kadın da temiz ve helâlından kocası bulunurken gider pis bir erkeğin yanın­da kalır ve sabaha kadar orada geceler.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra Hz. Peygamber bir ağaca rastladı. Yo­lun kenarında bulunan bu ağaç, kim geçerse onun elbisesini yırtıyor veya parçalıyordu. Rasûlullah dedi ki: Ey Cebrâîl bu da ne? Cebrâîl dedi ki: Bu, senin ümmetinden öyle bir topluluğun misâlidir ki, onlar yol üzerine otururlar ve yolu keserler. Sonra «Va'dedüdiğiniz her yo­lun üzerine de oturmayın.» âyetini okudu. Ebu Hüreyre der ki: Sonra Hz. Peygamber bir adama rastladı. Adam büyük bir ağacın dallarını toplamıştı, ancak götüremeyeceği halde gittikçe üzerine yüklüyordu. Dedi ki: Ey Cebrâîl bu da ne? Cebrâîl dedi ki: Bu, senin ümmetinden o kimsedir ki, insanların emânetleri onun üzerinde bulunur ve o bu emânetleri ödemeye güç yetiremediği halde hâlâ bunun üzerine ilâve yüklenmek ister. Sonra dilleri ve dudakları, demirden makaslarla ke­silen bir topluluğa rastladı. Bunlar kesildikten sonra tekrar eski hali­ne dönüyor ve bu kesilme durup bitmiyordu. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrâîl bunlar da ne? Cebrâîl dedi ki: Bunlar fitne hatîbleridir. Yapmadıklarını söylerler. Sonra küçük bir çukurun yanına geldiler. O çukurdan büyük bir öküz çıkıyordu. Ancak öküz çıktığı yere tekrar girmsk istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrâîl bu da ne? Cebrâîl dedi ki : Bu, büyük söz söyleyip sonra piş­man olan ve geri dönmeye gücü yetmeyen kişinin misâlidir.

Sonra bir vâdî kenarına geldi ve orada soğuk, güzel bir rüzgâr hissetti. Misk kokusu duydu ve bir ses işitti. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrâîl, bu soğuk ve güzel rüzgâr nedir? Bu misk nedir? Bu ses ne­dir? Cebrâîl dedi ki: Bu, cennet sesidir. Diyor ki: Ey Rabbım bana va'dettiğini ver. Odalarım çoğaldı. İncim, mercanım, dîbâcım, sündüsum, ipeğim, atlasım çoğaldı. Altınım, gümüşüm, kupalarım, sergile­rim, ibriklerim ve bineklerim arttı. Balım, suyum, içkim, sütüm faz­lalaştı. Bana va'dettiklerini ver. Cenâb-ı Allah buyurur ki: Müslüman her kadın ve her erkek, mü'min her kadın ve her erkek senindir. Ba­na ve peygamberlerime îmân edip sâlih amel işleyen Bana başka eş­ler koşmayıp ortaklar aramayanlar senindir. Kim Benden korkarsa; o emniyyet bulmuştur. Kim Benden isterse, ona veririm. Kim Benden borç alırsa, onu silerim. Kim Bana tevekkül ederse; ona kâfiyim. Ben Allah'ım, Benden başka ilâh yoktur. Ben sözümden dönmem. Mü'min-ler doğrusu felah bulmuşlardır. Yaratıcıların en güzeli olan Allah yü­ce ve Münezzeh'tir. Cennet der ki: Doğrusu ben razı oldum.

Ebu Hüreyre dedi ki: Sonra Hz. Peygamber bir vâdîye geldi. Orada çirkin bir ses duydu ve pis bir koku buldu. Dedi ki: Ey Cebrâîl bu koku nedir? Bu ses nedir? Cebrâîl dedi ki: Bu, cehennemin-sesi­dir. Der ki: Ey Rabbım, bana va'dettiklerini ver. Benim zincirlerim, bukağılarım, Saîr'im, Hamîm'im, kızgın ' taşlarım, irinlerim ve aza­bım çoğaldı. Derinliğim arttı, sıcağım fazlalaştı. Bana va'dettiklerinin hepsini ver. Allah Teâlâ buyurur ki: Müşrik her kadın ve erkek, kâfir her kadın ve erkek, kötü her kadın ve erkek senindir. Hesâb gününe inanmayan her azgın zorba senindir. Cehennem der ki: Ben razı ol­dum.

Ebu Hüreyre dedi ki: Sonra Hz. Peygamber yürüdü ve Beyt el- Mak-dis'e vardı. Bineğinden indi ve atını kayaya bağladı. Sonra mukaddes eve girip orada melekler ile namaz kıldı. Namazı bitirince melekler dediler ki: Ey Cebrâîl, beraberindeki kimdir? Cebrâîl dedi ki: Muham-med Aleyhisselâm'dır. Melekler dediler ki: Muhammed Aleyhisselâm peygamber olarak gönderildi mi? O Evet, dedi. Onlar dediler ki: Allah o kardeşi ve o halîfeyi ağırlasın. Ne güzel kardeştir o, ne güzel halîfe­dir. Ne güzel gelendir bu gelen.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra Hz.Peygamber, peygamberlerin rûh-larıyla karşılaştı. Onlar Rablarma hamd've senada bulundular. İb-râhîm Aleyhisselâm dedi ki: Hamd o Allah'a mahsûstur ki; beni dost kılmış ve bana büyük bir mülk vermiştir. Herkesin bana uyduğu doğ­ru yolda yürüyen, ibâdet eden bir ümmet kılmıştır. Ve beni ateşten kurtarmış, ateşi bana soğukluk ve selâmet yurdu kılmıştır. Sonra Mû-sâ AJeyhisselâm Rabbına hamd ve senada bulunarak dedi ki: Hamdol-sun o Allah'a ki; benimle sözlü olarak konuşmuş ve Firavun hane­danının yok olup îsrâiloğullarının kurtuluşunu benim elimden sağ­lamıştır. Benim ümmetimden hakkı bulup ona göre adaletli davranan bir topluluk meydana getirmiştir. Sonra Dâvûd Aleyhisselâm Rabbına hamd ve sena edip şöyle demiş : Hamdolsun o Allah'a ki; bana büyük bir mülk vermiş, Zebur'u öğretmiş ve demiri elimde yumuşatmış­tır. Dağları benim emrime vererek kuşlarla birlikte tesbîh ettirmiş, hikmeti ve güzel konuşmayı bana vermiştir. Sonra Süleyman Aleyhis-selânı Rabbma hamd ve senada bulunarak dedi ki: Hamdolsun o Al­lah'a ki; rüzgârı emrime vermiş, şeytânları benim buyruğum altına almış, istşdiğim mihrâbları, temsilleri yapmalarını sağlamıştır. Büyük havuzlara, benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yapmalarım te'-mîn etmiştir. Bana kuş dilini öğretmiş ve her şeyden üstün nimetler lütfetmiştir. Şeytânlardan, insanlardan ve kuşlardan askerleri emrime vermiş ve mü'min kullarından bir çoğuna beni üstün kılmıştır. Bana, beriden sonra kimsenin sahip olamayacağı, büyük bir mülk vermiş ve benini mülkümü hesâbsız olarak güzelliklerle donatmıştır. Sonra îsâ Aleyhisselâm Rabbı Zülcelâl'ım överek dedi ki: Hamdolsun o Allah'a ki; beni kelimesi kılmış ve beni Âdem'e benzetmiş. Âdem'i topraktan yaratmış sonra ona ol, deyivermiş ve o da olmuş. Bana kitabı öğret­miş, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i beüetmiştir. Ve benim çamurdan bir kuş şekli yapıp üfürmemle, Allah'ın izniyle kuş haline getirme imkâ­nını bana vermiştir. Benim abraşları, sağırları iyileştirmemi, ölüleri Allah'ın izniyle diriltmemi sağlamıştır. Beni yüceltmiş, arıtmış, anne­mi ve beni kovulmuş şeytânın şerrinden korumuş ve şeytânın bizim üzerimizde bir yol bulmasına müsâade etmemiştir. Sonra Muhammed Aleyhisselâm Rabb-ı Zülcelâl'ım överek demiş ki: Her biriniz Rabbı-nızı övdünüz, ben de Rabbımi öveceğim. Hamdolsun o Allah'a ki; be­ni âlemlere rahmet olarak göndermiş, bütün insanlara uyarıcı ve kor­kutucu, müjdeleyici ve ihtar edici olarak irsal buyurmuştur. Bana Fûrkanı indirmiştir ki onda; her şeyin açıklaması vardır. Benim üm­metimi insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı, orta ümmet kılmış. Benim ümmetimi hem öndekiler, hem de sonrakiler kılmış. Göğsümü yarmış, yükümü hafifletmiş, şanımı yüceltmiş ve beni hem açıcı hem kapayıcı kılmıştır. İbrahim Aleyhisselâm demiş ki: İşte böy­lece Allah Muhammed Aleyhisselâm'ı size üstün kılmıştır. Ebu Ca'fer er-Râzî der ki: Peygamberliği sona erdiren kıyamet gününde de şefâa~ tın açıcısı, fâtihi odur.

Sonra ağzı kapalı üç kap getirilmiş. Getirilen kaplardan birinde su varmış. Hz. Peygambere iç, denmiş. Hz. Peygamber ondan azıcık iç­miş. Sonra ona, içinde süt bulunan bir başka kap verilmiş ve; iç, den­miş. O kanmeaya kadar İçmiş. Sonra ona, içinde içki bulunan bir baş­ka kap verilmiş ve; iç, denmiş. Ben kandım artık İçmek istemem, de­miş. Cebrâîl demiş ki: İşte artık senin ümmetine bu yasak olacaktır.

Eğer ondan içmiş olsaydın, ümmetinden sana çok az kişi tâbi olacak­tı.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra göğe yükseldi ve açılmasını istedi. Kin.'dir o ey Cebrail? denildi. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? de­diler. Evet, dedi. Allah, o kardeşi ve halîfeyi ihya etsin, ne güzel kar­deş, ne güzel halîfe ve ne güzel gelicidir gelen kişi denildi. Hz. Pey­gamber girdi, bir de baktı ki yaratılışı tam, hilkatında hiç eksiği bu­lunmayan bir kişi oturuyor. Sağından bir kapı açılıyor, oradan güzel bir koku çıkıyor, solundan bir kapı açılıyor oradan çirkin bir koku çıkıyor. Sağındaki kapıya bakınca müjdeleyip gülüyor. Solundaki ka­pıya bakınca ağlayıp üzülüyor. Ben dedim ki: Ey Cebrail, yaratılışında hiç bv: eksiklik bulunmayan, bu tâm yaratılışlı ihtiyar kimdir? Bu iki kapı nedir? Cebrail dedi ki: Bu baban Âdem'dir. Sağında bulunan kapı, cennet kapısıdır. Soyundan oraya girenleri gördükçe gülüp se­viniyor. Solunda bulunan kapı, cehennem kapısıdır. Oraya girenlere baktıkça üzülüp ağlıyor. Sonra Cebrail onu ikinci göğe çıkardı, açıl­masını istedi. Yanındaki kimdir? denildi. Allah Rasûlü Muhammed'-dir, dedi. Muhammed peygamber olarak gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Allah, kardeşimizi ve halîfeyi ihya etsin. O ne güzel kardeş ve ne güzel halifedir. Ne güzel gelişdir o, denildi. Hz. Peygamber girdi, bir de baktı ki orada iki genç var. Ey Cebrail, bu iki genç kimdir? dedi. Onlar birbirlerinin teyze oğulları, olan Meryem Oğlu îsâ ile Zekeriy-yâ Oğlu Yahya Aleyhisselâm'dır, dedi.

Ebu Hüreyre der ki: Cebrail onu üçüncü göğe çıkardı. Açılması­nı istedi. Kimdir o? dediler. Cebrâîl, dedi. Ya beraberindeki? Muham­med, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Allah, halîfe ve kar­deşimizi ihya etsin. O ne güzel kardeştir, ne güzel halîfedir. Ne güzel gelicidir bu gelen, denildi. Hz.Peygamber girdi, bir de baktı ki; güzel­likte insanlara üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibi elan bir adam var. Güzellikte böylesine üstün kılınmış olan bu adam kimdir ey Cebrâîl? dedi. Cebrâîl; bu, kardeşin Yûsuf Aleyhisselâm'dır, dedi.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra onunla birlikte dördüncü göğe çıktı, açılmasını istedi, kimdir o? dediler. Cibril, dedi. Ya beraberindeki? de­diler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Allah, halîfe ve kardeşi ihya etsin, o ne güzel kardeş, ne güzel halîfedir. Ne güzel gelendir bu gelen, denildi. Hz. Peygamber girdi, birden karşı­sında bir adam gördü. Ejr Cebrâîl kimdir bu? dedi. Cebrâîl, bu İdrîs Aleyhisselâm'dır. Allah onu yüce bir mekâna yükseltti, dedi. Sonra beşinci göğe çıktı, açılmasını istedi, kimdir o? dediler. Cebrâîl dedi. Ya beraberindeki? dediler. Muhammed, dedi. O peygamber olarak gönde­rildi mi? dediler. Evet, dedi. Allah, halîfe ve kardeşi ihya etsin. O ne güzel kardeş ve ne güzel halîfedir, bu gelen ne güzel gelicidir, dedi­ler. Sonra içeri girdi, oturan bir adam gördü. Etrafında bir. topluluk vardı, onlara bir şeyler anlatıyordu. Ey Cebrail kimdir bu? Ve şu çev­resinde bulunanlar kimlerdir? dedi. Bu, kavmi tarafından sevilen Hâ-rûn, çevresinde bulunanlar da İsrailoğullarıdır. Sonra altıncı göğe yükseldi »açılmasını istedi, kimdir o? denildi. Cebrail, dedi. Beraberin­de kim var? dediler. Muhammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. O halîfe ve kardeşi Allah ihya etsin. O ne güzel kardeş ve ne gü­zel halîfedir. Bu gelen de ne güzel gelicidir, denildi. Hz. Peygamber, oturmuş bir adam gördü. Onu geçti ve bunun üzerine adam ağladı. Hz. Peygamber, ey Cebrâîl bu kimdir, dedi. Cebrâîl, Mûsâ Aleyhisse-lâm'dır, dedi. Hz. Peygamber niçin ağlıyor? deyince, Cebrâîl dedi ki: İsrâüoğullan benim Hz. Âdem'in Allah katındaki en değerli evlâdı olduğumu iddia ediyorlardı. Şu Ademoğlu dünyaya benden sonra gel­di ama ben ondan sonra oldum. Eğer o tek başına olsaydı, aldırmaz­dım  ama  her  peygamber  ümmetiyle  beraber  gelir, dedi.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra yedinci göğe çıktı ve açılmasını iste­di, kimdir o? denildi. Cebrâîl, dedi. Beraberinde kim var? denildi. Mu­hammed, dedi. O gönderildi mi? dediler. Evet, dedi. Allah, kardeşi ve halîfeyi ihya etsin. O ne güzel kardeş, ne güzel halîfedir. Ne güzel ge-licîdir bu gelen, dediler. Hz.Peygamber içeri girdi, bir de baktı ki; cen­netin kapısında bir kürsü üzerine oturmuş ak saçlı bir adam bulun­maktadır. Onun etrafında beyaz yüzlü ap-ak topluluklar da oturmuş­lardı. Bir topluluğun da rengi biraz bulanıktı. Rengi biraz bulanık olan bu topluluk bir nehre girdiler, yıkandılar, çıktılar ve renklerin­deki bulanıklık gitti. Sonra bir başka nehre girdiler, yıkandılar, çık­tılar renklerindeki diğer bulanıklık da gitti. Sonra bir başka nehre girdiler, yıkandılar, çıktılar ve renkleri arkadaşlarının renkleri gibi hâlis beyaz oldu. Geldiler ve arkadaşlarının yanına oturdular. Hz. Peygamber dedi ki: Ey Cebrail, bu ak saçlı adam kimdir? Sonra bu ap-ak yüzlü insanlar kimlerdir? Renkleri bulanık olan şunlar necidir­ler? Girip renklerini arıttıkları bu ırmaklar nedir? Cebrâîl dedi ki: Bu, baban İbrahim'dir. Yeryüzünde saçı ağaran ilk insandır. Bu yüzü be­yaz olanlar ise, îmanlarına zulüm karışmamış olanlardır. Renkleri bulanık olanlar ise, iyi amelle kötü ameli karıştırmış olan bir toplu­luktur. Tevbe ettiler, Allah onların tevbelerini kabul etti. Irmaklara gelince; birincisi Allah'ın rahmeti, ikincisi Allah'ın nimetidir. Üçün­cüsünde ise Rabları onlara tertemiz içeceklerden içirmiştir.

Ebu Hüreyre der ki: Sonra Sidre el-Müntehâ'ya vardı. Kendisi­ne : Burası Sidre'dir, senin ümmetinden sünnetine uyan herkes bura­ya kadar gidebilir, denildi. Hz. Peygamber "baktı ki Sidre, bir ağaçtır. Kökünden, tatlı sular akan nehirler çıkmaktadır. Tadı değişmemiş sütten nehirler, içenlere tat veren içkiden nehirler ve süzülmüş bal­dan nehirler çıkmaktadır. Sidre, öyle bir ağaçtır ki, süvariler onun gölgesinde yetmiş yıl giderler de yine bitiremezler. Onun bir yaprağı bütün ümmeti kaplayacak kadardır. Onu yüce Yaratıcının nuru ku­şatmıştır Tıpkı kargaların ağaç üzerine toplanmaları gibi melekler onu  kuşatmışlardır.

Ebu Hüreyre der ki: Allah Teâlâ o sırada Hz. Peygamberle konu­şur. Ve ona; sor, der. O der ki: Sen İbrahim'i dost edindin ve ona bü­yük bir mülk verdin. Mûsâ ile konuştun, Davud'a büyük bir mülk ver­din ve elinde demiri yumuşattın. Dağları buyruğuna müsahhar kıl­dın. Süleyman'a mülk verdin ve cinleri, insanları, şeytânları emrine âmâde kıldın. Rüzgârı buyruğuna verdin. Ondan sonra kimsenin sa­hip olamayacağı büyük bir mülk verdin ona. îsâ'ya Tevrat ve İncil'i öğ­rettin. Onun abraşları ve körleri iyileştirmesini, izninle ölüleri dirilt­mesine müsâade ettin. Onu ve annesini kovulmuş şeytandan muhafa­za ettin. Şeytân bir daha onlara yol bulamaz. Rabbı Azze ve Celle ona der ki : Ben de seni dost edindim. Çünkü Tevrat'ta Rahmân'm dostu diye yazılıdır. Seni tüm insanlığa müjdesi ve uyarıcı olarak gönderdim. Göğsünü açtım, yükünü indirdim, zikrini yücelttim. Ben ne zaman zikredilirsem sen de beraber zikredilirsin. Senin ümmetini, insanlar için çıkarılmış ümmetlerin en hayırlısı kıldım. Senin ümmetini vasat bir ümmet kıldım. Senin ümmetini hem evvel, hem âhir ümmet kıl­dım, Senin ümmetinin her hutbede senin, Benim kulum ve rasûlüm olduğuna şehâdet etmelerine imkân sağladım. Senin ümmetinden öyle topluluklar halk ettim ki kalbleri onların indileridir. Seni yaratılış bakımından peygamberlerin ilki, gönderiliş bakımından sonuncusu, hüküm verme bakımından evvelleri kıldım. Senden önce hiç bir pey­gambere verilmemiş olan iki kere tekrarlanan yediyi verdim (Fâtihâ sûresi) sana Bakara sûresinin son kısımlarını, senden önce hiç bir peygambere vermediğim Arş'ın altındaki hazineleri verdim. Sana Kev­ser'i verdim. Sana sekiz pay verdim. Bunlar İslâm, hicret, cihâd, sa­daka, namaz, ramazan orucu, ma'rûf-u emir ve münkerden nehîydir. Seni hem açan, hem kapayan (Fâtih ve hatim) kıldım. Bunun üzeri­ne Hz. Peygamber buyurdu ki: Rabbım beni altı şeyle üstün kıldı. Bunlar; sözlerin başlarını ve sonlarını bana vermiş olması,   sözlerin toplamını bana vermiş olması, beni bütün insanlara uyarıcı ve müj­deci olarak göndermiş bulunması, bir aylık mesafeden düşmanların kalblerine korkumu salıvermesi, benden önce hiçkimseye helâl kılın­mamış olan ganimetleri bana helâl kılması ve bütünüyle yeryüzünü benim için temiz ve mescid kılmış olmasıdır.

Ebu Hüreyre der ki: Orada Hz.Peygambere elli namaz farz kı­lındı. Hz.Peygamber Musa'nın yanına dönünce; ey Muhammed (s.a.), sana ne emredildi? dedi. Elli namaz, dedi. Mûsâ; Rabbına dön ve ha­fifletmesini niyaz et. Çünkü senin ümmetin, ümmetlerin en zayıfı­dır. Doğrusu ben, İsrâiloğullarından zorluk çektim, dedi. Hz. Peygam-' ber Rabb-ı Zülcelâl'ine döndü ve hafifletme niyaz etti. Ondan on in­dirildi. Sonra Musa'ya döndü, O; sana kaç emredildi? dedi. Kırk deyin­ce, Rabbına dön hafifletme dile, çünkü senin ümmetin ümmetlerin en zayıfıdır. Doğrusu ben İsrâiloğullarından çok zorluk çektim, dedi. Hz. Peygamber Rabbına döndü ve hafifletme istedi. Ondan on daha indi­rildi. Bunun üzerine Musa'ya döndü, O, sana kaç emredildi? dedi. O, otuzla emrolundum, dedi. Mûsâ; Rabbına dön, O'ndan hafifletme ni­yaz et. Çünkü senin ümmetin, ümmetlerin en zayıfıdır. Doğrusu ben, İsrâiloğullarından çok zorluk çektim, dedi. Hz. Peygamber Rabbına döndü ve hafifletilme istedi. Bunun üzerine on indirildi. Musa'ya dön­dü, o; sana kaç emrolundu? deyince yirmi ile emrolundum, dedi. Mû­sâ; Rabbına dön ve hafifletme dile, çünkü senin ümmetin ümmetle­rin en zayıfıdır. Doğrusu ben İsrâiloğullarından çok çektim, dedi. Hz. Peygamber Rabbına döndü ve hafifletme istedi. Bunun üzerine ken­disinden on daha indirildi. Tekrar Musa'ya geldi ve Mûsâ, kaç emro-lundun? deyince on ile emrolundum, dedi. Mûsâ; Rabbına dön ve on­dan hafifletme iste. Çünkü senin ümmetin ümmetlerin en zayıfıdır. Doğrusu ben, İsrâiloğullarından çok zorluk gördüm, dedi. Hz. Pey­gamber Rabbından haya ederek vardı ve hafifletme istedi. Bunun üzerine beş daha indirildi. Musa'ya döndü ve Mûsâ ona; kaç ile em-rolundun? dedi. O da; beş, dedi. Bunun üzerine; Rabbına dön ve ondan hafifletme niyaz et. Çünkü senin ümmetin ümmetlerin en za­yıfıdır. Doğrusu ben İsrâiloğullarından çok zorluk gördüm, dedi. Hz. Peygamber dedi ki: Ben Rabbıma o kadar gidip geldim ki, doğrusu artık haya ediyorum ve bir daha gidip gelecek değilim. Bunun üzeri­ne denildi ki: Sen nasıl kendine beş vakit namaz için sabırlı davran-dınsa, sana elli namazlık mükâfat verilecektir. Çünkü her iyiliğin on katı vardır.

Ebu Hüreyre der ki: Hz.  Muhammed tamamen hoşnûd oldu ve dedi ki ; Mûsâ Aleyhisselâm ile karşılaştığımda onu peygamberlerin en şiddetlisi olarak bulmuştum. Döndüğüm zaman ise onu en hayır­lıları olarak buldum.

İbn Cerîr Taberî, Muhammed İbn Ubeydullah kanalıyla Ebu Hü-reyre'den bu hadîsi ayrıca rivayet eder ve aynı şekilde zikreder.

Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî de, Ebu Saîd kanalıyla... Ali İbn Sehl'den bu hadîsi İbn Cerîr'in naklettiği şekilde rivayet eder... Ay­rıca Beyhakî der ki: Hâkim Ebu Abdullah... Ebu Hüreyre kanalıyla Hz. Peygamberden nakletmiştir.

îbn Ebu Hatim der ki: Ebu Zür'a... Ebu Hüreyre kanalıyla Ra-sûlullah (s.a.) dan bu hadîsi bizim anlattığımız gibi uzun uzadıya zikretmiştir.

Ben derim ki: Bu hadîste yer alan Ebu Ca'fer er-Râzî hakkında Ebu Zür'a; hadîste çok itham edildiğini söyler. Bir kısmı onu sika bir râvî sayarken, büyük bir kısmı da onu zayıf sayar. Açık olanı; onun iyi hadîs hafızı olmadığı ve münferiden naklettiği rivayetlerin üzerin­de durulması gerektiğidir. Bu hadîsin bir takım sözlerinde çok aşırı münkerlik ve garîblik bulunmaktadır. Ayrıca Semüre İbn Cündeb'in Buhârî'den naklettiği uzun rü'yâlardan bazı rü'yâlar da buraya karış­mıştır. Bu hadîs; mi'râc olayı dışında başka kıssalardan, rü'yâlardan ve değişik hadîslerden derlenmişe benzemektedir.

Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde Abdürrezzâk kanalıyla... Ebu Hü-reyre'den naklederler ki; o Rasûlullah (s.a.) in mi'râca gittiği zaman ile ilgili olarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir : Ben orada Mûsâ ile karşılaştım. Ebu Hüreyre der M : Hz. Peygamber, Hz. Musa'nın vasıf­larını çizdi ve —öyle sanıyorum ki şöyle dedi— Onun sakat bir adam olduğunu Şenûe'li erkekler gibi başı taralıydı. Hz. Peygamber der ki: îsâ Aleyhisselâm'la da karşılaştım. Hz. Peygamberin tavsif ettiğine göre; îsâ Peygamber orta boylu, kızılımtırak tenli birisiydi. Sanki ha­mamdan çıkmış gibiydi. Hz. Peygamber dedi ki: İbrahim'i de gördüm. Ben, çocukları içerisinde ona en çok benzeyenim. Yine Rasûlullah bu­yurdu ki: Bana iki kap getirildi. Birinde süt diğerinde içki vardı; is­tediğin birini al, denildi. Ben sütü alıp içtim. Bana; fıtratı seçtin ve­ya fıtrata isabet ettirdin, denildi. Şayet sen içkiyi almış olsaydın, üm­metin azıtırdı. Buhârî ve Müslim bu hadîsi bir başka kanalla Zührî'-den de rivayet ederler.

Müslim'in Sahîh'inde Muhammed İbn Râfi' kanalıyla... Ebu Hü-reyre'den nakledilir ki; Rasûlullah şöyle demiştir : Sen beni Hıcr'da görmüştün. Kureyş'liler benim gece yolculuğumdan suâl ediyorlardı. Bana Beyt el-Makdis'de iyi zihnimde tutamadığım şeyleri soruyorlardi. Bunun üzerine çok sıkıntı duydum. Öyle ki benzer bir sıkıntıyı hiç bir zaman duymamıştım. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Beyt el-Makdis'i önüme getirdi. Onlar bana neyi sorarlarsa, onu kendilerine bildiriyor-dum. Sonra ben peygamberlerden bir cemâat ile görüldüm. Baktım ki Mûsâ ayakta namaz kılıyor. O, biraz az saçlı idi. Sanki Şenûe kabile­sinin erkekler indendi. Sonra Meryem Oğlu îsâ'yı, Musa'ya en yakın kısımda namaz kılarken gördüm. O, en çok Sakîf kabilesinden Urve İbn Mes'ûd'a benziyordu. Sonra İbrahim'i namaz kılarken ayakta gör­düm. O da arkadaşınıza —kendisini kasdediyor— en çok benzeyeni idi. Namaz vakti geldi, ben onlara imâm oldum. Namazı bitirince bi­risi dedi ki: Ey Muhammed, bu, cehennemin bekçisi olan Mâlik'dir. Ona selâm ver. Ben ona yöneldim ve o, ilkin bana selâm verdi. îbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Hüreyre'den nakletti ki Rasûlul-lah (s.a.) şöyle buyurmuş : Mi'râc gecesi yedinci göğe vardığımızda yukarıya baktım ki, üzerinde şimşek gök gürültüsü ve yıldırım var. Sonra bir topluluğun yanına vardım, karınları evler gibiydi. Karınla­rının dışından içinde yılanların bulunduğu görülüyordu. Bunlar kim­lerdir ey Cebrail? dedim. Cebrail; bunlar faiz yiyenlerdir, dedi. Dünya göğüne inince benden aşağıda olan kısma baktım bulut, duman ve ses­ler duydum. Bu nedir ey Cebrail? dedim. Bu, şeytânlardır, âdemoğul-larını saptırıyorlar ki göklerin ve yerin melekûtunu düşünmesinler. Böyle olmasaydı, göklerde ve yerdeki hârikaları göreceklerdi. Bu ha­dîsi Ahmed İbn Hanbel, Hasan kanalıyla Hammâd İbn Seleme'den ri­vayet eder. İbn Mâce de Hammâd kanalıyla aynı hadîsi rivayet eder.

XV- Sahâbe'den Bir Topluluğun Rivayeti:

Hafız Beyhakî der ki: Bize Hâkim Ebu Abdullah... Hemedân'da Abdan İbn Yezîd İbn Dekkâk'dan rivayet etti. Ona Hemedân'lı İbrâ-hîm İbn Hüseyn anlatmış. Ona Ebu Muhammed İsmâîl İbn Mûsâ el-Fezârî anlatmış. Ona Ömer İbn Sa'd en-Nasrî anlatmış. Bu zât Nasr îbn Kuayn oğullarındandır. Ona Abdülazîz anlatmış, ona Leys İbn Ebu Süleym ve Süleyman el-A'meş anlatmış, ona Atâ îbn Saîd anlatmış, o da Ali İbn Ebu Tâlib ve Abdullah İbn Abbâs'tan nakletmiş. Muham­med İbn İshâk İbn Yessâr, Abdullah İbn Abbâs'tan, Süleym İbn Müs­lim el-Akîlî kanalıyla, Âmir eş-Şa'bî'den o da Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletmiş. Cüveybir de Dahhâk İbn Müzâhim'den nakletmiş- ki; bun­lar şöyle demişler : Rasûlullah (s.a.) yatsı namazını kılmış, Ümmühâ-nî'nin evinde uyuyordu. Ebu Abdullah el-Hâkim der ki: Bu ihtiyar bi­ze bunu söyledi ve hadîsleri zikretti. Metin bir nüsha olarak ondan duyulup yazıldı. O, uzun bir hadîs anlattı. Hadîste derecelerin, melekle­rin ve rivayet doğru ise, Allah'ın kudretinden inkârı imkânsız olan da­ha birçok şeylerin mevcudiyetinden bahsetti. Beyhakî der ki: Daha önce zikrettiğimiz Ebu Hârûn el-Abdî'nin hadîsinde isrâ ve mi'râc hâ­disesinin isbâtı için yeterli bilgiler vardır. Tevfîk Allah'tandır. Ben de­rim ki: Bu hadîs, tabiîn ve tefsîrcilerin önderlerinden birçok kişiden mürsel olarak rivayet edilmiştir. Allah'ın rahmeti onların hepsinin üzerine olsun.

XVI- Mü'minlerin Annesi Hz. Âişe'nin Rivayeti:

Beyhakî der ki: Bize Hafız Ebu Abdullah... Hz. Âişe'nin şöyle de­diğini nakletti: Hz. Peygamber geceleyin Mescid-i Aksâ'ya götürüldü­ğünde, sabahleyin insanlara bunu söylemeye başladı. Bunun üzerine ona inanıp doğrulayanlardan bir kısım insanlar tekrar eski günlerine döndüler ve bu hususu gidip Ebubekir'e haber verdiler. Dediler ki: Ar­kadaşında bir şey var mı? O, bu gece Kudüs'e götürüldüğünü iddia ediyor. Hz. Ebubekir dedi ki: Onu o mu söyledi? Evet, dediler. Hz. Ebubekir dedi ki: Eğer o böyle demişse muhakkak doğru söylemiştir. Onlar; onun geceleyin Kudüs'e gidip sabah olmadan geri döndüğünü doğruluyor musun? dediler. O; evet ben onu bundan daha ötesinde doğruluyorum. Sabah akşam ona göklerden haber geldiğini doğrulu­yorum, dedi. Bunun üzerine Ebubekir'e Sıddîk ünvânı verildi. Allah ondan razı olsun.

XVII- Ebu Tâlib Kızı Ümnıühânî'nin Rivayeti;

Muhammed İbn İshâk der ki: Bize Muhammed İbn Saîd el-Kelbi, Ebu Salih kanalıyla Ebu Tâlib kızı Ümmühânî'den Hz. Peygamberin gece yürüyüşü hakkında şöyle dediğini nakletti: Hz. Peygamber ge­celeyin götürüldüğünde o benim evimde uyuyordu. O gece benim evim­de yatıyordu. Yatsıyı kıldı sonra yattı. Biz de yattık. Şafak sökmeden önce Rasûlullah (s.a.) bizi uyandırdı. Sabah namazını kıldı. Biz de onunla beraber namaz kıldık. Dedi ki: Ey Ümmühânî, gördüğünüz gi­bi sizinle beraber yatsı namazını bu vadide kıldım. Sonra Beyt el-Mak-dis'e gittim, orada namaz kıldım. Sonra gördüğünüz gibi sabah nama­zını sizinle birlikte burada kıldım.

Bu rivayette yer alan Kelbî bir kerre metruk bir râvîdir. Ayrıca Ebu Ya'lâ Müsned'inde Muhammed İbn İsmâîl el-Ansârî kanalıyla Ümmühânî'den bundan daha geniş bir rivayet nakleder. Bu sebeple biz, onun rivayetini de buraya alalım :

Hafız Ebu'l-Kâsim et-Taberânî Abd'ül-A'lâ'nın hadisinde İkrime kanalıyla Ümmühânî'den rivayet eder ki; o, şöyle demiş : Mi'râca çı­karıldığı gece Rasûlullah (s.a.) benim evimde geceledi. Geceleyin ben onu araştırdım. Kureyş'lilerden bir kısmının ona bir şey yapmış olma­sından korkarak uykum kaçtı. Rasûlullah (s.a.) dedi ki: Bana Cibril Aleyhisselâm geldi, elimden tuttu ve beni çıkardı. Bir de baktım ki; merkebden büyükçe, katırdan küçükçe bir hayvan kapıda duruyor. Be­ni onun üzerine bindirdi sonra götürdü, nihayet Beyt el-Makdis'e var­dı. Orada bana İbrahim'i gösterdi. Onun yaratılışı benim yaratılışıma çok benziyordu. Benim yaratılışım da onun yaratılışına çok benziyor­du. Bana Musa'yı da gösterdi. O uzun boylu, düz saçlı birisiydi. Ben onu Ezd Şenûe kabilesinin erkeklerine benzettim (çünkü onların boy­ları uzun olur.) Bana Meryem Oğlu îsâ'yı da gösterdi. O, orta boylu beyaz bir adamdı. Ancak kızıla çalıyordu. Ben onu Sakîf kabilesinden Urve tbn Mes'ûd'a benzettim. Bana Deccâl'ı da gösterdi. Sağ gözü kör­dü. Onu da Abd'ül-Uzzâ oğlu Katan'a benzettim : Varıp Kureyş'lilere gördüğümü haber vermek istiyorum, deyince; ben elbisesinden tuttum ve dedim ki: Allah adına sana hatırlatmak isterim. Sen söylediğini in­kâr eden ve seni yalanlayan bir topluluğun yanına gidiyorsun, sana kötülüklerinin dokunmasından korkarım. Ümmühânî diyor ki: Elbi­sesini elimden çekip kurtararak gitti ve onları otururken görüp bana haber verdiği şeyleri onlara da haber verdi. Cübeyr İbn Mut'ım dedi ki: Ey Muhammed, eğer sen eskiden olduğun haldeki bir genç olsay­dın aramızda bulunup da bize böyle sözler söylemezdin. O topluluktan bir adam da dedi ki: Ey Muhammed, falanca yerdeki bizim develere de rastladm mı? Hz. Peygamber; evet onları gördüm, bir deveyi yitir­mişlerdi ve onu arıyorlardı, dedi. Adam; falanca oğullarının da deve­sine rastladın mı? dedi. Hz. Peygamber; evet onları da falanca ve fa­lanca yerde gördüm. Onların kızıl bir devesi çökmüştü. Yanında bir ko­va su vardı ve o kovada bulunan suyu içmişti. Onlar dediler ki: Öy­leyse bize onların sayısını ve başında bulunan çobanları haber ver. Ra­sûlullah dedi ki : Ben, o sırada meşgul olduğumdan sayamamıştım. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber yattı gözünün önüne develer geldi, deve­leri saydı ve oradaki çobanların kimler olduğunu öğrendi. Sonra gelip Kureyş'lilere dedi ki: Siz, bana falanca oğullarının devesini sormuştu­nuz işte o, şöyle ve şöyledir, çobanları da falanca ve falancadır, dedi. Siz bana falanca oğullarının devesini sormuştunuz o da şöyle ve şöy­ledir. Çobanlan arasında İbn Ebu Kuhâfe ve falancayla falanca vardır. Yarın cnlar sizin yanınıza gelecektir. Tepede bekleyin. Onlar tepeye çıkıp Hz. Peygamberin dediğinin doğru olup olmadığını gözlemeye başladılar. Deveyi karşıladılar ve çobanlara; deveniz kayboldu mu? dedi-leı. Onlar; evet, dedi. Diğerine de; bir kızıl deveniz çöktü mü? dediler. Onlar evet, dediler. Yanınızda bir kova var mıydı? dediler. Ebubekir dedi ki; evet Allah'a andolsun ki onu ben koymuştum. Kimse ondan iç­medi ve toprağa da dökmedi. Ebubekir Hz. Peygamberi doğrulayıp O'na îmân etti. Binâenaleyh o gün «Sıddîk» adını aldı.[3]

 

Konunun Açıklanması

 

Sahîh, hasen ve zayıf olmak üzere bu hadîslerin hepsine vâkıf olunca üzerinde ittifak edilen hususun muhtevası kısaca şöyledir : Ra-sûlullah (s.a.) Mekke'den Kudüs'e geceleyin gitmiştir. Rivayetlerin ifâdeleri farklı da olsa, bir kısmı fazla bir kısmı eksik de olsa bu gidiş bir kerre olmuştur. Bu durum normaldir. Çünkü peygamberden başka herkes hatâ edebilir. İnsanlardan bir kısmı rivayetlerin birbirinden farklı olduğunu görünce; müteaddid isrâlarm vuku bulduğunu zannet­mişlerdir ki bu, çok uzak ve garîb bir zandır. Hiç bir talebi karşılama­yacağı gibi, gidilmesi mümkün olmayan bir te'vîle gitmekten öteye geçemez. Müteahhirîn'den bazıları da Hz. Peygamberin bir kez Mek­ke'den yalnızca Kudüs'e, bir kez de Mekke'den yalnızca gök yüzüne, üçüncü kerre de Kudüs'ten gökyüzüne seyahat ettiğini belirtmişlerdir. Bu yolu tutmakla bir takım müşküllerden kurtulduklarını sanmakta­dırlar. Bu da gerçekten uzaktır. Seleften hiç bir kimseden böyle bir şey nakledümemiştir. Eğer bu mi'râclar birçok kerre olsaydı, Hz. Pey­gamber bu ayrı mi'râcları ümmetine anlatırdı ve insanlardan pek çok­ları da bunu müteaçldid kerreler bize naklederlerdi.

Mûsâ İbn Ukbe, Zührî'den nakleder ki; İsrâ, hicretten bir yıl ön­ce olmuştur. Urve de böyle der. Süddî ise altı ay önce vuku bulduğu­nu söyler. Gerçek odur ki: Hz. Peygamber rü'yâda değil uyanık ola­rak Mekke'den Kudüs'e götürülmüş, Burak'a bindirilmiş, Mescid'in kapısına varınca bineğini kapının yanına bağlamış, mukaddes eve gir­miş ve orada kendi kıblesine dönerek iki rek'at tahiyyet el-mescid na­mazını kılmıştır. Sonra mi'râca gitmiş —mi'râc; merdiven gibi basa­maklı bir şey olup onun üzerinde yukarılara tırmanılır— onunla dün­ya göğüne çıkmış sonra öteki yedi göğe çıkmış ve her gökte oraya ya­kın olan mukerrebûnla karşılaşmış ve makamlarına, derecelerine göre göklerde peygamberler onu selâmlamışlardır. Altıncıda Mûsâ Kelimul-lah'a rastlamış, yedincide İbrahim Halîlullah ile karşılaşmıştır. Son­ra Hz. Peygamber o ikisinin ve diğer peygamberlerin makamlarını aşa­rak öyle bir noktaya varmış ki; orada kaderde olacak şeylere dâir yazıları yazan kalemlerin cızırtısını duymuş. Sidre el-Müntehâ'yı gör­müş. Allah'ın azamet üstüne azamet dolu olan emriyle kuşatılmış. Al­tından yataklarda, müteaddid renkli döşeklerde oturmuş. Melekler onu bürüyüvermişler. Orada Cebrail'i gerçek şekli ile altı yüz kanatlı ola­rak görmüş. Orada Refrefi ufku tutmuş yemyeşil olarak görmüş. Beyt el-Ma'mûr'u görmüş. Yeryüzündeki Kabe'nin banisi olan İbrahim Ha-lîlullah'i görmüş. Sırtını oraya dayamış oturuyormuş. Semavî Kâ'be'-ye her gün ibâdet için yetmiş bin melek girer sonra kıyamet gününe kadar bir daha dönmezmiş. Cenneti ve cehennemi görmüş. Allah Te-âlâ orada kendisine elli vakit namazı farz kılmış, ionra, Allah'tan bir rahmet ve kullarına bir lütuf olarak beşe indirmiş. Bu itinâda nama­zın değeri ve önemi açık olarak görülmektedir. Sonra Beyt el-Makdis'e inmiş onunla beraber peygamberlerde inmişler ve namaz vakti gelin­ce orada peygamberlere namaz kıldırmış. Bu namazın o günün sabah namazı olması muhtemeldir. Bazıları Hz. Peygamberin peygamberlere gökte imamlık ettiğini iddia etmektedirler. Rivayetlerin açık ifâdesi­ne göre; Hz. Peygamber Beyt el-Makdis'te imamlık etmiştir. Ancak bazıları, Beyt el-Makdis'e ilk girdiğinde imamlık ettiğini söylerlerse de açık olan, tekrar Beyt el-Makdis'e dönüşünde imamlık etmiş olması­dır. Çünkü Hz. Peygamber peygamberlerin bulundukları makamda on­larla karşılaştıkça; teker teker Cebrail'e onların kim olduğunu soruyor ve o da kendisine bunlar hakkında bilgi veriyordu. Uygun olan da bu­dur. Çünkü o, ilkin yüce huzura istenmişti ki kendisine ve ümmetine Allah'ın dilediği emirler farz kılınsın. Sonra istenileni yerine getirip tamamladıktan sonra o ve kardeşi peygamberler toplanmışlar ve o imamlığa geçirilerek diğer peygamberlere olan üstünlüğü ve fazileti ortaya konmuştur. Peygamberin imamlığı, Cebrail Aleyhisselâm'ın bu konudaki işareti üzerine olmuştur. Sonra Kudüs'ten çıkmış, Burak'a binip geceleyin Mekke'ye dönmüştür. En doğrusunu Allah Sübhânehu ve Teâlâ bilir.

Hz. Peygambere süt, bal veya süt ve içki veya süt ve su veya hep­sinin birlikte sunulduğu kaba gelince; bunun Beyt el-Makdis'te oldu­ğu vâriddir. Gökte iken olduğu da vâriddir. Bu, gelene bir ikram ol­duğu için, burada da, orada da olması muhtemeldir. Allah en iyisini bilendir.

Sonra insanlar mi'râcın Hz. Peygamberin bedeniyle ve ruhu ile birlikte mi, yoksa yalnızca ruhen mi olduğu konusunda iki ayrı görüş serdetmişlerdir.

Bilginlerden ekseriyyeti, Hz. Peygamberin bedeniyle ve ruhuyla uyurken değil uyanık olarak mi'râca çıktığı konusunda görüş birliği etmişlerdir. Ancak Hz. Peygamberin bundan önce rü'yâ ile buraları görmüş olması, sonra uyanık olarak görmüş olması da reddedilemez. Çünkü Hz. Peygamber ne zaman bir rü'yâ görse rü'yâsı gün aydınlığı gibi çıkardı. Buna delil Allah Teâlâ'nın «kulunu geceleyin Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya yürüten Allah'ı tesbîh ederiz» kavlidir. Tesbîh, ancak çok büyük işler sırasında olur. Eğer Hz. Peygamber uyurken gerçekleşmiş olsaydı, bu büyük olarak kabul edilebilecek önemli bir şey sayılmazdı. Ayrıca Kureyş'Ii kâfirler onu yalanlamaya tevessül etmezlerdi. Müslüman olmuş bulunan bazı kimselerin de din­lerinden dönmelerine neden olmazdı. Aynca «kul»; rûh ve bedenin toplamından ibarettir. Nitekim Allah Teâlâ «kulunu geceleyin götür­müştür» buyuruyor. Ayrıca «sana gösterdiğimiz rü'yâ ancak insanlar için bir imtihandır.» (İsrâ, 60) buyurmaktadır. İbn Abbâs der ki: Bu, gözle görülen bir rü'yâ idi. Rasûlullah (s.a.) a gösterilmişti. Bu kavli Buhârî rivayet eder. Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Göz ne kaydı ne de aştı.» (Necm, 17) Göz ruhun değil bedenin âletidir. Ayrıca Hz. Pey­gamber Burak'ın üzerinde taşınmıştır. Burak beyaz, parlak ve göz alı­cı bir hayvandır. Bu da rûh için değil, ancak beden için bir araç ola­bilir. Rûh hareketleri bakımından üzerine bineceği bir bineğe ihtiyâç duymaz. Allah en iyisini bilendir.

Başkaları da dediler ki: Rasûlullah (s.a.) bedeniyle değil, ruhuy­la mi'râca çıkmıştır. Muhammed İbn îshâk İbn Yessâr Sîret'inde der ki: Bana Ya'kûb İbn Utbe İbn Muğîre îbn el-Ahnes dedi ki: Muâvi-ye îbn Ebu Süfy.ân'a Hz. Peygamberin mi*râcı sorulduğu zaman, şöyle demiştir: Bu, Allah tarafından gösterilmiş sâdık bir rü'yâ idi.

Ebubekir'in ailesine mensûb bazıları bana dediler ki: Hz. Âişe şöy­le dermiş; Rasûlullah (s.a.) in cesedi kaybolmadı sâdece o, ruhuyla mi'râca çıkmıştı. îbn İshâk der ki: Onun bu sözü reddedilmemiştir. Çünkü Hasan'ın ifâdesine göre; «Sana gösterdiğimiz rü'yâ ancak in­sanlar için bir imtihandı» âyeti bu vesile ile nazil olmuştur. İbrahim'­den bahsederken de Allah Teâlâ şöyle hikâye etmektedir: «Ben rü'yâ-da seni kurbân kesiyor görüyorum. Bak ne dersin?» Sonra bunu uygulamaya geçti. Anladım ki vahiy peygamberlere hem uyanık­ken hem de uyurken gelir. İbn İshâk der ki: Rasûlullah (s.a.) : İki gözüm uyuyor ama kalbim uyanıktır, buyurdu. Allah hangisinin ger­çekleştiğini en iyi bilendir. Allah hangi durumu isterse onu uyurken ve uyanıkken gösterir. Bütün bunlar haktır, doğrudur. İbn İshâk'm ifâdesi burada son buluyor. Ancak Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberî tefsi­rinde bu görüşü red ve inkâr ederek kötüler ve : Bu görüşün, Kur'an'ın akışınır açık anlamına aykırı olduğunu belirtip yukarıda geçen bazı delilleri irâd ederek bunu reddeder. Allah en iyisini bilendir.

Hafız Ebu Nuaym el-İsfahânî, Delâil en-Nübüvve isimli eserinde Muhammed İbn Ömer el-Vâkıdî'den nakleder ki; o; şöyle demiş : Ba­na Mâlik îbn Ebu Rical, Amr İbn Abdullah kanalıyla Muhammed îbn Kâ'b el-Kurazî'den nakletti ki; o şöyle haber vermiş : Rasûlullah (s.a.) Dihye İbn Halîfe'yi Kayser'e gönderdi. Muhammed îbn Kâ'b Dihye'-nin Kayser'e gidişini ve dönüşünü nakleder ki; bu ifâdede Heraklius'-un aklının genişliğine delâlet eden büyük işaretler vardır. Kayser'in huzuruna Şam'da bulunan tüccarlar çağrıldığında Ebu Süfyân Sahr İbn Harb ve arkadaşları getirildiler. Buhârî ve Müslim'in yeri gelince zikredileceği gibi rivayet ettikleri meşhur mes'eleleri, Kayser Heraklius onlara sordu. Ebu Süfyân, Hz. Peygamberin durumunu Kayser'in ya­nında küçük düşürmeğe ve önemsizmiş gibi göstermeğe gayret etti. Ve bu mahalde Ebu Süfyân der ki: Doğrusu benim Hz. Peygamberi Kay­ser'in gözünden düşürmek için yeterli sözleri söylememe engel olan hu­sus, onun yanında bir yalan söyleyip de bundan dolayı beni sorumlu tutması endîşesi idi. Bu durumda o, benim söylediklerimden hiç birini doğru saymazdı. Ebu Süfyân der ki: Ben Kayser'e onun mi'râca git­tiğini anlatırken dedim ki: Ey hükümdar, onun yalan söylediğini bil­diren bir haber vereyim mi sana? Kayser, nedir o? dedi. Ben dedim ki: O, bizim toprağımızda bulunan Harem-i Şeriften geceleyin çıkıp sizin mescidiniz olan şu îlyâ (Kudüs) mescidine geldiğini ve sabah olma­dan önce o gece tekrar bizim yanımıza döndüğünü iddia ediyor. Ebu Süfyân diyor ki: îlyâ Patriği de Kayser'in yanı başındaydı. Patrik de­di ki: O geceyi biliyor musun? Kayser ona baktı ve dedi ki: Nereden bileceksin? Patrik dedi ki: Ben gece Kudüs mescidinin kapılarını ka­pamadan önce yatmazdım. O gece bütün kapıları kapamıştım. Ancak bir kapıyı kapayamadım. Yanımda çalışanlardan ve raescidde hazır bu­lunanlardan yardım istedim, cnlar da gelip bana yardım ettiler ama kapıyı yerinden kımıldatamadık. Sanki bir dağla uğraşıyorduk. Ma­rangozları çağırdım. Baktılar ve dediler ki: Bu kapının üstü yıkılmış. Sabah olup bu yıkıntının nereden geldiğini görünceye kadar yerinden oynatamayız. Patrik dedi ki: Döndüm ve her iki kapıyı açık bıraktım. Sabah olunca oraya geldiğimde, mescidin bir köşesinde bulunan taş delinmişti ve taşın üzerinde bir hayvanın bağının izi vardı. Arkadaş­larıma dedim ki: Bu kapı, bu gece bir peygambere açılmıştır ve o, bu gece bizim mescidimizde namaz kılmıştır... Hafız Ebu Nuaym el-Is-fahânî hadîsin tamâmını zikreder.

Hafız Ebu'l-Hattâb Ömer îbn Dehye, «et-Tenvîr Fî Mevlid'is-Si-râc'il-Münîr» isimli kitabında îsrâ hadîsini Enes tankıyla zikrettikten ve üzerinde uzun uzadıya söz ettikten sonra şöyle der : İsrâ hadîsi ile ilgili rivayetler Ömer İbn Hattâb, Ali, İbn Mes'ûd, Ebu Zerr, Mâlik İbn Sa'saa, Ebu Hüreyre, Ebu Saîd, İbn Abbâs, Şeddâd İbn Evs, Übeyy İbn Kâ'b, Abdurrahmân İbn Kurt, Ebu Hayye el-Ansârî, Ebu Leylâ el-An-sârî, Abdullah İbn Amr, Câbir, Huzeyfe, Büreyde, Ebu Eyyûb, Ebu Ümâ-me, Semure İbn Cündeb, Ebu Hamrâ, Suheyb er-Rûmî, Ümmühânî, Aişe, ve Esma Bint Ebubekir gibi zevat tarafından rivayet edilerek te­vatür kesbetmiştir. Bunlardan bir kısmı olayı bütün detaylarıyla an­latırken, bir kısmı isnâdlarında ihtisar yaparak anlatmışlardır. Bazı­larının rivayetleri; sahîh hadîs şartını hâiz değilse de, İsrâ hadîsi üze­rinde müslümanlar icmâ' etmişlerdir. İmansız zındıklar ise ona itiraz etmişlerdir. Onlar «Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Al­lah ise nurunu tamamlayacaktır. Kâfirler istemeseler de.»[4]

 

İzahı

 

İsrâ ve Mi'râc Hâdisesinin Tahlili

 

îsrâ Hz. Peygamber (s.a.) in gece Mescid-i Haram (Kâ'be) dan Mescid-i Aksa (Beyt el-Mukaddes, Kudüs) ya —hadîslerde ayrıntılı olarak belirtildiği gibi— götürülmesidir. Mi'râc da; Hz. Peygamber (s.a.) in' Kudüs"ten Sidret el-Müntehâ'ya kadar yolculuğudur. Bazı tek tük rivayetlere göre îsrâ ve Mi'râc ayrı ayrı meydana gelen iki olaydı. Ancak İslâm ümmetinin galip ekseriyeti, —ki bunlar arasında en meşhur ulemâ, fakihler, muhaddisler ve müfessirler yer almakta­dır— îsrâ ve Mi'râcın aynı zamanda meydana gelen olaylar olduğunda birleşmişlerdir. Bu genel inanca göre Rasûlullah bir gece, bedeni ve ruhuyla uyanık bir durumda Kâ'be'den Kudüs'e götürüldü ve aynı gece semânın en üst noktasına varıp Cenâb-ı Allah'ın huzuruna çıka­rıldı ve sabah elmadan Mekke'ye döndürüldü.

Mi'râc vak'ası ne zaman meydana geldi? Kesin tarihi nedir? Bu­nunla ilgili olarak çeşitli rivayetlere rastlıyoruz. İbn Sa'd'ın Vâkıdî'ye dayanarak naklettiği rivayete göre bu olay 17 Ramazân, Bi'setten son­ra 12. yılda, yani hicretten 18 ay önce meydana geldi. Burada şunu belirtmekte fayda vardır ki; Bi'setten sonra tesbît etmeye çalıştığımız tarih, Buhârî ve Müslim'de Hz. Abdullah İbn Abbâs'a atfen kaydolu­nan hadîse dayandırılmıştır. Hz. Abdullah İbn Abbâs diyor ki : Rasûlul­lah (s.a.) a ilk vahiy geldiği zaman kendisi kırk yaşında idi.. Rasûlul­lah, bundan sonra 13 yıl Mekke'de kaldı ve 10 yıl Medînede. Bu kayda dayanarak biz de diyoruz ki Medine'ye hicret, Bi'setten sonra 13. yılın sonunda oldu. İbn Sa'd başka bir kaynağa dayanarak bu vak'anın Bi'­setten sonra 13. yılda 17 Rebıülevvel'de yani Hicret'ten yaklaşık bir yıl önce vuku bulduğunu yazmıştır. Beyhakî, Mûsâ İbn Ukbe'ye daya­narak ve o da İmâm Zührî'ye dayanarak. Mi'râcın tarihinin aynı ol­duğunu belirtmiştir. Urve İbn Zübeyr'in rivayetine göre de bu tarih doğru çıkıyor. Bunu İbn Lehîa'ya, Ebu'l-Esed'e dayanarak nakletmiş-tir. Aynı sebeblerden İmâm Nevevî, Mi'râc için bu tarihin doğru oldu­ğunu ifâde etmiştir. îbn Hazm ise «icmâ'» in fikrinin bu olduğunu id­dia etmişse de doğru değildir. İsmâîl es-Süddî'nin bu vak'a ile ilgili olarak iki rivayeti naklolunmuştur. Bunlardan biri Taberî ve Beyhakî tarafından naklolunmuştur, ve bunda Mi'râcın Hicret'ten bir yıl beş ay Önce; yani Bi'setten sonra 12. yıl 1 Şevval târihinde cereyan ettiği ifâde olunmuştur.. Hâkim tarafından nakledilen ikinci rivayete göre bu olay, Hicret'ten bir yıl dört ay önce meydana geldi. Buna göre, Mi'­râcın Zilka'de ayında olduğu söylenmiştir. İbn Abdülberr ile İbn Ku-teybe, Mi'râcın Hicret'ten bir yıl sekiz ay öncesinin (yani, Bi'sat son­rası 12. yıl Receb) bir vak'ası olduğunu belirtmişlerdir. İbn Fâris, Hic­ret'ten bir yıl üç ay, İbn el-Cevzî Hicret'ten sekiz ay önce ve Ebu Rebî' İbn Salim altı ay önceki bir hâdise olduğuna işaret etmişlerdir. Bir ri­vayet de Hicret'ten on bir ay öncekidir, bunu İbn el-Münîr, «Sîret-i İbn Abdülberr'in Şerhi» nde yazmıştır. İbrâhîm îbn İshâk el-Harbî bunun kesinlikle Mi'râcın tarihi olduğunu ifâde etmiştir. Fakat en meşhur rivayet, Mi'râcın 27 Receb tarihinde olmasıyla ilgilidir. Allâme Zürkâ-nî'nin dediği gibi, bir rivayet veya ifâdenin başka br rivayet veya ifâ­deye tercih edilmesi için yeterince delil yoksa, en çok meşhur olan ri­vayet kabul olunmalıdır. Burada da durum aynıdır.

Mi'râc vak'ası, Nebî-i Kerîm (s.a.) in tevhîd için dünyaya sesini duyurmaya başlamasından 12 yıl geçtikten sonra meydana geldi. O zamana kadar muhalifler İslâmî davet ve hareketin yolunu kapatmak için her yola baş vurmuşlardı. Hile, desise, entrika, iftira, baskı, zulüm ve işkence, kısacası, bütün yollar denenmişti. Ama, her noktada ve her aşamada gerek RasûluUah (s.a.) gerekse, fedakâr arkadaşları sabır, metanet, sebat ve dirayetin en güzel örneklerini vererek hareket ve davalarını canlı tutmuşlar ve günden güne geliştirmişlerdi. Her türlü engele karşı İslâm'ın sesi Arabistan'ın her köşesine yayılmıştı. Arabis­tan'ın tek bir kabilesi yoktu ki, bundan üç-dört kişi RasûluUah (s.a.) in davetinden etkilenmiş olmasın. Bizzat Mekke'de kelleyi koltukta ta­şıyan fedailer hatırı sayılır bir grub olmuşlardı. Medine'de Evs ile Haz-rec gibi kuvvetli kabilelerin hemen hemen bütün üyeleri RasûluUah (s.a.) in ve müslümanlann destekçisi haline gelmişlerdi. Artık müslü-manların daha rahat bir ortamda çalışabilmek için Mekke'den Medi­ne'ye hicret edip kuvvetlerini toplama ve etkinliklerini daha geniş çapta gösterme zamanı gelmişti. İşte bu yol ayırımında İsrâ ve Mi'râc gibi, büyük tarihî ehemmiyet taşıyan olaylar meydana geldi. Rasûlul-lan (s.a.) göklere çıkarak Cenâb-ı Allah ile beraber oldu ve dünyaya döndükten sonra başından geçenleri ve İsrâ sûresinde yer alan kıssa­yı arkadaşlarına anlattı.

İsrâ sûresinin ilk âyetinde Rasûlullah (s.a.) in sâdece Mescid-i Ha­ram (Beytullah) dan Mescid-i Aksâ'ya (Kudüs) götürülmesinden bah­sedilmiştir. Bunun amacı da, Cenâb-ı Allah'ın kuluna bazı alâmet ve işaretlerini göstermek olduğu belirtilmiştir. Kur'an-ı Kerîm'de İsrâ ve Mi'râc ile ilgili başka teferruat yoktur. Fakat hadîslerde ve siyerlerde bu vak'a ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bu vak'ayı rivayet eden sa­habelerin sayısı en az yirmi beştir, ki istiksâ ile bu sayı kırk beşe ka­dar çıkıyor. Bu rivayetlerin en etraflıcası Hz. Enes İbn Mâlik, Hz. Ebu Hüreyre, Hz. Ebu Saîd el-Hudrî, Hz. Mâlik İbn Sa'saa, Hz. Ebu Zerr el-Gıfârî, Hz. Şeddâd îbn Evs, Hz. Abdullah İbn Abbâs, Hz. Abdullah İbn Mes'ûd ve Hz. Ümmü Hânî'nin rivayet ettikleridir.

Hadîslerde etraflıca verilen bilgiye göre gece vakti Cebrail (a.s.) RasûluUah (s.a.) ı uyandırıp Burak (at) üzerinde Mescid-i Harâm'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdü. Rasûlullah (s.a.) Mescid-i Aksâ'da diğer peygamberler ile birlikte namaz kıldı. Daha sonra semâya yolculuk et­ti ve göğün çeşitli katlarında muhtelif büyük peygamberlerle buluştu. Semânın en yüksek katına çıktıktan sonra da Cenâb-ı Allah'ın huzu­runa çıktı. Rasûlullah (s.a.) in, Allah Teâlâ tarafından kabulü sıra­sında ümmetine beş vakit namaz farz oldu.   Bu  kabulden sonra  Hz. Peygamber (s.a.) Kudüs'e ve oradan da Mescid-i Harâm'a döndü. Bu kudsî yolculuk sırasında Hz. Peygamber (s.a.) e cennet ile cehenne­min de gösterildiği çeşitli rivayetlerde ifâde olunmuştur. Ayrıca riva­yetlerden, ertesi gün Hz. Peygamber (s.a.) bu yolculuktan bahsedin­ce; kâfirlerin buna çok güldüğü, bunu bir alay konusu yaptığı, müs-lümanlardan bazısının îmânının da sarsıldığı sabittir.

Hadîs-i şerîflerdeki bu. ayrıntılar Kur'an-ı Kerim'e aykırı değil­dir, aksine Kur'an-ı Kerîm'in ifâdesinin izahı mahiye tindedirler. Bu sebeble, hadîslerdeki bu ek bilgilerin reddedilmesi için ortada herhan­gi bir sebeb yoktur.

Hz. Peygamber (s.a.) in Mi'râc yolculuğu nasıldı? Bu yolculuk rü'-yâda mı yapılmıştı, yoksa uyanık ve ayıkken mi? Rasûlullah (s.a.) bu yolculuğa fiilen ve bedenen mi çıkmıştı; yoksa bir yerde otururken ma'nen ve hayâller âleminde mi semâyı gezmişti? Bu sorunun cevabı­nı bizzat Kur'an-ı Kerim'in kelimeleri vermektedir. «Sübhân-ellezî Es­ra» ile söze başlamak gösteriyor ki; bu, çok fevkalâde ve muazzam bir vak'a idi ve sâdece Allah'ın kudretiyle vuku buldu. Rü'yâsında bir ki­şiye bu gibi şeylerin gösterilmesi ya da bir kişinin ilham ve keşif yo­luyla bunlara tanık olması, böylesine kuvvetli bir ifâde ile söze başla­mayı gerektirmez. «Her türlü ayıp ve kusurdan münezzeh olan Allah, kuluna (rü'yâsında veya ilham yoluyla) âyetlerinden bazısını göster­mek için...» gibi bir ifâde kullandığı takdirde rü'yâ ve ilhamın pek de­ğer taşımadığı ortaya çıkar. Bunun yanı sıra, «gece vakti götüren» de­yimi de, Mi'râcm fiilen ve bedenen olduğunu göstermektedir. Rü'yâ-da, ilhamda veya hayâlde bir kişiye bir yerin gezdirilmesi için «götür­me» fiilinin kullanılması uygun olmaz. Onun için, bu yolculuğun fi-ziken ve vücûdça olduğunu kabul etmek zorundayız. Bu, sâdece ma'-nevî veya zihnî bir tecrübe değildi. Rasûlullah (s.a.) bu yolculuğa bi­linçli olarak çıkmış ve her şeyi gözleriyle görmüştü.

Şimdi, Rasûlullah (s.a.) in uçak veya diğer herhangi bir vâsıta ol­maksızın Cenâb-ı Allah tarafından Mekke'den Kudüs'e bir gecede git­mesi mümkün idiyse, hadîs-i şeriflerde yer alan diğer tafsilât niye mümkün olmasın? Bir şeyin mümkün olup olmaması bahsi, ancak bir insanın kuvveti ve kudreti söz konusu olunca ortaya çıkar. Eğer me­sele, Allah ile ilgiliyse onun mümkün olması konusunda tereddüde düş­mek, Allah'ın Kâdir-i Mutlak sıfatına inanmamak anlamına gelir. Ma­dem ki Allah her şeye kadirdir, o zaman en umulmadık işleri yapabi­lir. Cenâb-ı Allah bir kulunu, maddeler âleminin en hızlı nesnesi olan ışığın bile milyarlarca yılda yetişebileceği bir yere bir anda götürebilir. Zaman ile mekânın sınırlan mahlûklar için geçerlidir. Kâlnât'ın Yaratıcısı için değil.

Mi'râc yolculuğu hakkında hadîs-i şeriflerde yer. alan tafsilâtlı ma'lûmâta, hadîs münkirleri tarafından muhtelif itirazlar yapılmıştır, ama bunlardan sâdece ikisi dikkate değerdir.

Birincisi; bu vak'a, Cenâb-ı Allah'ın muayyen bir yerde kalması intibaını veriyor. Zîrâ böyle olmasaydı. Rasûlullah (s.a.) in bu kadar yol kat'ederek O'nun yanına gitmesine ne gerek vardı?

ikincisi; henüz kıyamet kopmamış ve Mahşer'de kimsenin ameli hakkında muhakeme yapılmamışken, Rasûlullah (s.a.) in cennet ve cehennemde gezdirilmesi ve cehennemde işkenceye tâbi olan veya ce­zalarını çekmekte olan kulları görmesi nasıl mümkün olabilir? Eğer insanlara ceza veya ödül, kıyametten sonra verilecekse, söz konusu in­sanların cehennemde ceza çekmelerinin anlamı nedir?

Dikkat edilirse bu iki itiraz da bilgisizlik ve dar görüşlülüğün mah­sûlüdürler. Birinci itiraz yanlıştır; zîrâ Cenâb-ı Allah, şüphesiz zaman ve mekân sınırının ötesindedir ve belirli bir makamı yoktur, ama mah-lûklarıyla münâsebetlerinde kendi zaafından değil kulları ve diğer ya­ratıklarının sınırlı durumu ve zaafından dolayı sınırlı bazı yollara baş­vurmayı takdir eder. Meselâ Kâdir-i Mutlak mahlûklarıyla konuşun­ca, insanların kolaylıkla dinleyip anlayabilecekleri yolları seçer. Hal­buki bizzat Cenâb-ı Allah'ın kelâmı, evrensel bir nitelik taşıyor. Aynı şekilde Cenâb-ı Allah kullarından birine, muhteşem saltanatının çeşit­li alâmet ve örneklerini göstermek istediği zaman onu muayyen bir ye­re getirtiyor ve o şeylerin bulunduğu yerleri gezdiriyor. Gayet tabiî ki bir kul, bütün kâinatı aynı anda göremez. Cenâb-ı Allah için bu bir mesele değildir, bir şeyi müşâhade etmek için bir yerden bir yere git­mesine gerek yoktur. Ama kul, bir yerden bir yere gitmeden, görmek ve gözlemek istediği' şeyi göremez. Aynı durum, Allah'ın huzuruna çı­kılması için geçerlidir. Şüphesiz, Allah belirli bir yerde bulunmuyor ama kulu, O'nu bir yerde görmeye mecburdur. Bu sebeple Allah'ın nu­ru orada toplanmalıdır.

İkinci itiraz da yanlıştır. Zîrâ Mi'râc kandilinde Rasûlullah (s.a.) a gösterilen pek çok şeyden bazısı temsil, gösteri ve prototip mâhiyetin­de idi. Meselâ gezi sırasında fitne yaratan bir söz; küçük bir delikten koskoca boğanın çıkması ve bir daha o deliğe girmeyişi olarak göste­rildi. Temsillerden biri de, zina yapanların durumuydu. Zina yapan­lar önlerinde taze ve nefis et varKen bozuk, çürümüş ve kokuşmuş ete rağbet eden kişiler olarak gösterildi. Aynı şekilde Rasûlullah (s.a.) a cehennemde bazı. kimselerin azâb ve ceza çektikleri gösterilmişse, bunlar da sâdece birer gösteriydi. Anlatılmak istenen; kötü amel işleyan-lerin, kıyametten sonra cehennemde aynı şekilde yanacaklarım ve azâb çekeceklerini bilmeleriydi.

Mi'râc konusunda şunu unutmamalıyız ki; peygamberlerden her biri, kendi mevki ve makamına göre, Cenâb-ı Allah tarafından yeryü­zünde ve göklerdeki meleklerle tanıştırılmış ve aradaki maddî perde aralanarak ğaib'deki ebedî gerçekler gösterilmiştir. Zâten ğaib'den ge­len bu bilgilerden dolayıdır ki; peygamberler, alelade düşünür ve filo­zoflardan üstün bir mevkiye sahip bulunuyorlar. Bir düşünür veya fi­lozof ne söylüyorsa kıyâs ve tahmine dayanarak söylüyor. Fakat pey­gamberlerin söyledikleri, doğrudan elde ettikleri bilgi ve gözleme da­yanıyor. Böylece peygamberler, filozoflara göre daha emîn bir şekilde ğaib'den ve bazı bilinmeyen gerçeklerden haber verebiliyorlar.

Mi'râcın bir rü'yâ olduğunu isbât etmeye çalışanlar, umumiyetle iki delil ileri sürerler. Bunlar, Isrâ sûresinin altmışıncı âyetinde «te­maşa» kelimesi ile bunun imâ edildiğini öne sürerler. İleri sürdükleri birinci delil budur, tkinci delil ise şudur : Hz. Âişe'nin bir rivayetinde : Hz. Peygamber (s.a.) in vücûdu değil ruhu götürülmüştü, ifâdesi kul­lanılmıştır.

Ne var ki, ortaya atılan delili bizzat Kur'an-ı Kerîm takbih ve tek-zîb etmektedir. Şimdi asıl âyete bir göz atalım. Âyette, «Sana göster­diğimiz o temaşayı bir fitne (imtihan) yaptık.» denilmiştir. Bu âyette «temaşa» kelimesini rü'yâ anlamında kullanırsak, bunun fitne yapıl­ması herhangi bir anlam taşır mı? Rü'yâda insan her şeyi görür. Eğer Rasûlullah (s.a.) deseydi ki: Ben rü'yâmda bu gece Mescid-i Harâm'-dan Mescid-i Aksâ'ya gittik; o zaman herhangi bir fitne çıkmasına ge­rek var mıydı? Böyle bir durumda ne bir müslümanın îmânı çetin bir sınavdan geçerdi, ne de kâfirler bunu alaya alabilirlerdi. Hiç bir kim­se de kalkıp bu yolculuğun isbâtı için Rasûlullah (s.a.) in bir delil gös­termesini istemeyecekti. Fitne çıkma ihtimâli, ancak Rasûlullah (s.a.) in bu yolculuğu bedenen ve şuurlu bir şekilde yapmış olmasını anlat­ması durumunda ortaya çıkabilirdi.

Ayrıca âyette kullanılan Arapça «rü'yâ» kelimesinin, sâdece «rü'­yâ» anlamına geldiğini iddia etmek de doğru değildir. Arap dilinde ge­rek «rü'yâ» gerekse «ru'yet» kelimesi aynı anlamdadırlar ve birbiri­nin yerine rahatlıkla kullanılabiliyor. «Kurba» ve «kurbet» kelimeleri' de aynı şekilde eş anlamda kullanılabiliyor. Arap dilinin en büyük uz­manlarından sayılan Hz. Abdullah îbn Abbâs (r.a.) Kur'an-ı Kerîm'in söz konusu âyetini tefsir ederken şu açıklamada bulunmuştur : Bu, Hz. Peygamberin Kudüs'e gittiği gece kendi gözleriyle gördüğü bir tema-

İsrâ, 1)şâ idi. (Buhârî, Tirmlzî, Neseî). Saîd îbn Mansür, Hz, Abdullah îbn Abbâs'ın bu açıklamasını naklederken şu kelimeleri de eklemiştir: Bu; rü'yâlarda görülen bir temâşâ değildi. Saîd İbn Mansûr başka bir se-nedle Hz. Abdullah İbn Abbâs'ın şu sözlerini de nakletmiştir. Bu keli­meden, Kudüs yolunda Rasûlullah (s.a.) a gösterilen temâşâ kasdedil-miştir.

Şimdi gelelim Hz. Âişe (r.a.) ile ilgili hâdiseye. Aslında Hz. Âişe'-ye âit olduğu söylenen bu hadîs sened bakımından çok zayıftır. Mu-hammed İbn İshâk bunu şu kelimelerle nakletmiştir: Ebubekir aile­sinden bazı kimseler (veya bir kişi), bana Hz. Âişe'nin şöyle dediğini nakletmişlerdir : Bu gibi kelimelerle anlatılan bir hadîsin, kaynağının meçhul olduğu ortadadır. Böyle meçhul senedli bir hadîsin, mutlaka Hz. Âişe'ye âit olduğu nasıl söylenebilir? Buna karşı çok daha sağlam senedlerle bizzat Rasûlullah (s.a.) in ifadeleriyle anlatılan rivayetler nasıl reddedilebilir? Bu rivayetler doğru ve kuvvetli pek çok senedle son derece güvenilir ve geçerli hadîs kitablannda Hz. Enes İbn Mâlik, Hz. Mâlik İbn Sa'saa, Hz. Ebu Hüreyre, Hz. Ebu Saîd el-Hüdrî, Hz. Ebu Zerr el-Gıfârî, Hz. Şeddâd İbn Evs ve diğer muhterem sahabeler tara­fından naklolunmuştur. Bizzat Hz. Âişe'nin bir rivayeti var ki, Bey-hakî tarafından müttassıl senedlerle naklolunmuştur. Bunlarda şu ay­rıntılara rastlıyorum : İsrâ'mn ertesi sabah Hz. Peygamber (s.a.) gece geçirdiği tecrübeyi anlatıyordu. Bu hikâyeyi anlatması üzerine kendi­sine îmân etmiş olanlardan birkaç kişi mürted (dininden döndü, dö­nek) oldu. Bu şahıslar bu haberi Hz. Ebubekir (r.a.) e getirdiler ve : Baksana arkadaşın ne diyor? O, bu gece Kudüs'e götürüldüğünü söy­lüyor, dediler. Hz. Ebubekir : O, öyle mi diyor, diye sordu. Onlar; evet, dediler. Hz. Ebubekir dedi ki: Eğer O öyle diyorsa doğrudur. Onlar : Onun aynı gece Kudüs'e gidip sabah döndüğü yolundaki ifâdesini de mi doğru buluyorsun? diye sordular. Hz. Ebubekir dedi ki: Ben sabah, akşam onun gökten gelen haberlerini tasdik ederim. Şimdi Hz. Âişe'­nin bu ifâdesini, göz önünde bulundurursak, daha önce zikrettiğimiz senedi meçhul rivayetinin doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?

 

Miracın Hakikati

 

Mi'râc vak'ası aslında zamanın akışım değiştiren ve tarih sayfa­larına geçici iz bırakan, insanlık tarihinin en büyük olaylarından bi­ridir. Mi'râcın asıl önemi, keyfiyetinde veya mâhiyetinde değil, güttü­ğü amaç, hedef ve doğurduğu sonuçlardadır.

Gerçek şu ki, üzerinde yaşamakta olduğumuz dünya denilen gezegen, Cenâb-ı Allah'ın uçsuz bucaksız muhteşem saltanatının çok kü­çük bir bölümüdür. Buraya gönderilen peygamberlere bir bakıma Ge­nel vâlî, v&lî veya kaymakam diyebiliriz. Aslına bakılırsa, dünyevî hü­kümet İle ilâhi saltanat arasında büyük fark vardır, bunun îcâblan da farklıdır. Çünkü dünyevî bir hükümette vâlî ve kaymakam sâdece mülkî âmir oluyorlar ve sâdece idâri işlerle ilgilenirler. Halbuki ilâhî saltanatta vâlî veya kaymakam sıfatındaki peygamberler insanlara En Büyük Hükümdâr'a tâbi olma, O'nun emirlerine göre hareket etme, iyi ahlâk ve karaktere sahip olma, insanlığın yolunu aydınlatan hakikî ilim ve irfanı yayma, kültür ve medeniyetin altın usûllerini öğretme şekillerini gösterirler. Fakat yine de her ikisi arasında bir benzerlik vardır. Dünya'da merkezî hükümetler ancak güvendikleri ve işin ehli olarak tanıdıkları kişilere valilik görevi verirler. Bu görevi üstlenen vâ-lîlere idarenin iç mekanizması anlatılır, hükümetin güttüğü genel po­litikası anlatılır ve alelade vatandaşların bilemediği bir takım devlet sırları anlatılır. Allah'ın saltanatı da hemen hemen aynı çizgilerde bu­lunur. Burada da Allah Teâlâ'nın en güvendiği kişileri peygamberlik mertebesine yükseltilir, Ve bu makama getirildikten sonra bizzat Al­lah onlara ilâhî nizâmın nasıl kurulmuş olduğunu ve nasıl çalıştığını gösterir. Allah, onlara diğer insanların bilmediği ve bilmelerinde de herhangi fayda bulunmayan Kâinatın bazı sırlarını aşikâr eder. Me­selâ, Hz. İbrahim'e yeryüzü ve gökteki iç düzen hakkında bilgi veril­di (En'âm, 75). Ayrıca Hz. İbrahim'e ölüleri nasıl dirilttiği de gösteril­di. (Bakara, 260). Hz. Mûsâ, Tür dağında Allah'ın tecellîsini ve nuru­nu gördü. (A'râf, 143) Hz. Mûsâ ayrıca özel bir kulla dolaştırıldı ki, Al­lah'ın irâdesine göre din ve dünya îşlerinin nasıl yapıldığını görebilsin. (Kehf, 60-82). Rasûlullah (s.a.) da benzeri tecrübelerden geçirildi. Ra-sûlullah (s.a.) bazan Allah'a yakın olan meleklerden birini açık bir biçimde gökte görüyordu. (Tekvîr, 23), bazan da melek kendisine ara­larında iki yay kadar mesafe bulunmayacak derecede yakın oluyordu. (Necm, 6-9), bazan aynı melek Rasûlullah'ı maddeler âleminin son haddi olan Sidret el-Müntehâ'ya götürüyor ve orada Rasûlullah, Al­lah'ın büyük işaretlerini görüyor (Necm, 13-18). Fakat Mi'râc, sâdece gözlem ve incelemeden ibaret değildi ve bunun önemi çok daha bü­yüktü. Mi'râcı şöyle bir olaya benzetebiliriz : En Büyük Hükümdar ta'-yîn ettiği .valisini çok önemli bir tarihte Başkeht'e davet edip kendisi­ne bazı görevler veriyor ve bu arada kendisine bazı tenbîh ve direk­tiflerde de bulunuyor. İşte Hz. Peygamber (s.a.) de bu şekilde Cenâb-ı Allah'ın huzuruna çağırıldı. Zîrâ İslâmî davet, bir dönüm noktasına gelmişti ve bu noktada Rasûlullah (s.a.) a bazı özel görev ve direktif­ler verildi.

Şimdi biz, akıllara durgunluk yeren bu müdhiş Mi'râc yolculu­ğunun ayrıntılı olarak yer aldığı hadîslerin özetini sunmağa çalışa­cağız. Bundan sonra Rasûlullah'ın Mi'râctan döndükten sonra Ce-nâb-ı Allah tarafından dünyaya iletmek üzere ne mesaj getirdiğine değineceğiz.

Bilindiği gibi, Rasûlullah (s.a.) in peygamberlik makamına geti­rilmesinden itibaren on iki yıl geçmişti. Yaşı elli iki idi. Günlerden birinde K&'be'de uyurken Cebrail (a.s.) gelip kendisini uyandırdı. Rasûlullah (s.a.) henüz uyku sersemliğinde iken Zemzem'e götürül­dü ve orada Cebrail tarafından göğsü yarıldı. Cebrail Rasûlullah'ın göğsünün içini Zemzem suyuyla yıkadı ve ilim, metanet, zekâ, îmân ve itimat ile doldurdu. Cebrail bundan sonra Rasûlullah'a binmesi için rengi beyaz, boyu merkebden büyük ve katırdan biraz küçük bir hayvan getirdi. Bu hayvan yıldırım gibi koşuyordu, her adımı bir gö­rüş mesafesi kadardı. Bu sebeple bunun adı «Burak» idi. Geçmişte­ki peygamberler de yolculuklarını bu hayvanla yaparlardı. Rasûlul­lah bu hayvana binerken hayvan irkildi. Cebrail «Burâk»a şöyle dedi: Hey, ne yapıyorsun, Muhammed gibi büyük bir şahsiyet şim­diye kadar senin üstüne binmemişti, dedi ve okşadı. Burak da utanç­tan terledi. Önce Rasûlullah, daha sonra Cebrail bu hayvana bindi­ler ve yola koyuldular. İlk durak Medine idi, burada Rasûlullah hay­vandan inip namaz kıldı. Cebrail dedi ki: Siz hicret edip buraya ge­leceksiniz. İkinci durak Tûr dağıydı; ki burada Hz. Mûsâ, Allah ile konuşmuştu. Üçüncü durak, Hz. îsâmn doğduğu Beyt el-Lahm idi. Dördüncü durak Kudüs'tü ki Burak'ın uçuşu burada son buldu.

Mi'râc yolculuğu sırasında seslenen bir kişi; buraya gel, dedi. Rasûlullah o tarafa hiç tenezzül etmedi. Cebrail dedi ki: Bu, sizi Yahudiliğe çağırıyordu. Biraz sonra başka bir ses geldi; bu tarafa gel-, Rasûlullah o tarafa da başını çevirmedi. Cebrail; bu, Hıristiyanlığa davet ediyordu, dedi. Bundan sonra çok süslü püslü ve şûh bir ka­dın geldi ve Rasûlullah'ı kendisine çağırdı. Rasûlullah ondan da yüz çevirdi. Cebrail, bu kadının «dünya» olduğunu söyledi. Bundan son­ra Rasûlullah yaşlı bir kadın ile karşılaştı. Cebrail dedi ki; dünya­nın geriye kalan ömrünü bu kadının ömrüne kıyaslayın. Daha sonra bir kişi daha geldi ve o da, Rasûluliah'm dikkatini çekmek istedi. Rasûlullah onu da bıraktı. Cebrâîl dedi ki: Bu, şeytândı ve seni yo­lundan ayırmak istiyordu.

Kudüs'e vardıktan sonra Rasûlullah Burak'tan indi ve ipini di­ğer peygamberlerin bağladıkları yere bağladı. Rasûlullah (a.s.) Hz. Süleyman'ın tapmağına girdi.   (Bu tapınak o sıralarda harabe halinde idi, ama izleri mevcûddu ve Bizans İmparatoru Jüstinianus buraya bir kilise inşâ ettirmişti). Rasûlullah orada, dünyanın kuru­luşundan kendi zamanına kadar görevlendirilmiş olan peygamberle­ri gördü. Rasûlullah varır varmaz bu peygamberler namaz için saf düzenleyip ve kendilerine imamet edecek birini beklediler. Cebrâîl, Hz. Peygamberi elinden tutarak öne götürdü. Rasûlullah bütün pey­gamberlere imamlık yaptı. Bundan sonra Hz. Peygambere üç kap getirildi. Birinde su, ikincisinde süt, üçüncüsünde şarap vardı. Ra­sûlullah süt dolu kabı aldı. Cebrâîl kendisini kutladı ve dedi ki; siz fıtratın yolunu buldunuz.

Bundan sonra Rasûlullah'a bir merdiven takdim edildi; ve Ceb­râîl bununla Rasûlullah'ı semâya götürdü. Arapça'da merdivene «Mi'-râc» denilir ve bu sebeple bütün bu olaya «mi'râc» denilmiştir.

Rasûlullah ilk semâya varınca kapısının kapalı olduğunu gördü. Nöbetçi melekler; kim geliyor, diye sordular Cebrâîl (a.s.) kendi is­mini söyledi. Melekler; seninle beraber olan kimdir? diye tekrar sor­dular. Cebrâîl; Muhammed, dedi. Kendisinin çağınlıp çağırılmadığı­nı sordular. Cebrâîl; evet, dedi. Bunun üzerine kapı açıldı; ve Hz. Muhammed muhteşem bir şekilde karşılandı. Burada Rasûlullah; melekler, insanların ruhları ve o sırada orada hazır bulunan büyük şahsiyetlerle tanıştırıldı. Ayrıca burada mükemmel ve ihtiyar bir in­san ile de tanıştırıldı. Bu zât, boyu poşu ve vücûd yapısı itibarıyla eksiksiz bir insandı. Cebrâîl kendisinin Hz.Âdem (a.s.) olduğunu söy­ledi; yani sizin atanız. Bu zâtın sağında ve solunda pek çok kişi var­dı. Hz.Âdem kendi sağına baktığı zaman seviniyor, soluna baktığı zaman da üzülüyor ve ağlıyordu. Rasûlullah: Mesele nedir? diye sor­du. Cebrail dedi ki: Bunlar insan ırkıdır. Hz.Âdem, sağındaki iyi ve dürüst insanları görerek seviniyor, ama solundaki kötü ve sapık ev-lâdlarını görerek ağlıyor.

Bundan sonra Rasûlullah'a her şeyi ayrıntılı bir biçimde inceleme imkânı verildi. Rasûlullah bir yerde çiftçilerin tarlalarda çalıştığını gördü. Bu çiftçiler ne kadar mahsul devşiriyorlar idiyse, mahsûl o ka­dar büyüyordu. Rasûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki: Bunlar, Allah yolunda cihâd edenlerdir.

Rasûlullah daha sonra bazı kimselerin başlarının ezilmekte oldu­ğunu gördü. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki; Bunlar, na­maz için ağır hareket ediyorlardı ve namaz için başlarını kaldırmıyor­lardı.

Rasûlullah {a.s.) yamalı elbiseler giymiş olan bazı kimseleri gör­dü.  Bunlar   hayvanlar gibi  ot yiyorlardı.   Rasûlullah (s.a.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki: Bunlar mallarından zekât veya sa­daka vermiyorlardı.

Hz.Peygamber (a.s.), bir kişinin ağaç ve tahtalar toplamakta ol­duğunu ve bunları kaldırmakta güçlük çektiği zaman, bunlara daha çok tahta eklemekte olduğunu gördü. Rasûlullah bu kişinin kim oldu­ğunu sordu. Dediler ki: Bu adam emânet ve mesuliyetin yükünü ta-şıyamıyordu, fakat bunları azaltmak yerine daha da arttırdı.

Hz.Peygamber bundan sonra bazı kimselerin dil ve dudaklarının makaslarla kesilmekte olduğuna tanık oldu. Bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki : Bunlar dedikoduculardır ki, serbestçe konuşuyor ve fitne yaratıyorlardı.

Rasûlullah bir yerde, bir taşta küçük bir delik gördü. Bu delikten kocaman bir boğa çıktı, daha sonra aynı deliğe dönmek istedi, ama giremedi. Rasûlullah, meselenin ne olduğunu sordu. Dediler ki : Bu fitne yaratan sorumsuz bir kişidir ki, önce düşünüp taşınmadan bir şey söylüyor veya fitne yaratıyor, ama sonra pişman olup hatâsını te-lâfî etmek istiyor, ama edemiyor.

Bir başka yerde adamlar hep kendi vücûdlarının etlerini kesip yiyorlardı. Rasûlullah (s.a.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki : Bunlar başkalarına dil uzatıyorlar ve onlarla alay ediyorlardı.

Bu adamların yanında bazı diğer kimseler vardı. Bunların tırnak­ları bakırdandı ve kendi ağız ve göğüslerini dövüyorlardı. Rasûlullah (a.s.) bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki: Bunlar insanların ar­kasından konuşuyor ve namuslarına leke sürmek istiyorlardı.

Bazı diğer kimseler vardı ki, dudakları develer gibiydi ve bunlar ateş yiyorlardı. Rasûlullah (s.a.) bunların kim olduğunu sordu. Dedi­ler ki: Bunlar yetimlerin mallarını yiyorlardı.

Bundan sonra bazı diğer kimseler görüldü. Bu adamların bir ta­rafında gayet güzel ve temiz et vardı, ama diğer tarafta çürümüş ve kokuşmuş et vardı. Bu adamlar iyi eti bırakıp kötü eti yiyorlardı. Ra­sûlullah (s.a.) dedi ki; bunlar kimlerdir? Dediler ki; bunlar kendile­rine helâl olan koca ve kanlarım bırakıp, zina yapan ve haram olan­larla nefislerini tatmin eden erkek ve kadınlardır.

Rasûlullah bundan sonra göğüsleriyie asılı kadınları gördü. Ra­sûlullah, bunların kim olduğunu sordu. Dediler ki : Bunlar kocalarına onlardan olmayan çocukları musallat eden kadınlardır.

Bu gözlemler sırasında Rasûlullah bir melekle buluştu. Bn melek Rasûlullah'a çok soğuk davrandı. Rasûlullah Cebrail (a.s.)'e sordu : Şimdiye kadar    görüştüğüm  bütün melekler güler yüzlü ve nazikti, ama bu melek çok sert ve kaba davranıyor. Bunun sebebi nedir? Ceb­rail (a.s.) dedi ki; o gülmez ki, cehennemin bekçisidir. Bundan sonra Rasûlullah, Cehennemi görmek istedi. Cebrail (a.s.) derhal Rasûlullah (s.a.) in gözünün perdesini çekti ve Cehennem bütün dehşetiyle gözü­nün önüne geldi.

Bu safhadan geçtikten sonra Rasûlullah (a.s.) ikinci semâya var­dı. Burada tanıştırılan ileri gelen ve mümtaz şahsiyetler vardı : Hz. Yahya ve Hz. îsâ (a.s.).

Üçüncü semâda Rasûlullah (a.s.) öyle bir şahsiyetle tanıştırıldı ki, kendisi yakışıklılığı bakımından yıldız gibi olan diğer insanların yanında, bir dolunay gibiydi. Kendisinin Hz. Yûsuf (a.s.) olduğunu öğrendi.

Rasûlullah (a.s.) dördüncü semâda Hz. İdrîs (a.s.), beşinci se­mâda Hz. Hârûn ve altıncı semâda Hz. Mûsâ (a.s.) ile tanıştı. Rasû­lullah (a.s.) yedinci semâda göz kamaştırıcı ve muhteşem bir saray gördü. Bu saraya melekler girip çıkıyorlardı. Burada Rasûlullah (a.s.) kendisine çok benzeyen muhterem bir zâtla müşerref oldu. Kendisi­nin Hz. İbrahim (a.s.) olduğunu Öğrendi.

Bundan sonra Rasûlullah (a.s.) daha çok yükseldi, tâ ki Sidret el^Müntehâ'ya vardı. Sidret el-Müntehâ, Yüce Allah'ın Dîvânı ile Mah­lûklar Âlemi arasında bir sınırdır. Bu sınıra gelince, bütün yaratık­ların bilgisi tükeniyor. Bunun ötesinde ne varsa o gaybdır, ki bunu Cenâb-ı Allah'tan başka kimse bilmez. Ne bir peygamber ne de bir melek. Aşağıdan (yerlerden ve göklerden) ne geliyorsa burada kabul ediliyor ve yukardan (Arş-ı Muallâ) gelenler de buraya teslim edili­yor. İşte bu mevkide Rasûlullah'a cennet gezdirildi, kendisi hiç bir gözün göremediği, hiç bir kulağın duymadığı ve hiç bir zihnin tasav­vur edemediği nimet ve imkânların Allah'ın sâlih kullarına te'mîn edildiğini gördü.

Cebrâîl, Sidret el-Müntehâ'da kaldı ve Rasûlullah sınırın ötesi­ne geçti. Rasûlullah (a.s.) düz bir yere vardığında, Cenâb-ı Allah'ı bütün celâli ve cemâliyle gördü. Aralarında geçen konuşmada Cenâb-ı Allah tarafından şu emirler verildi :

1) Günde elli vakit namaz kılınması farz olundu.

2) Bakara sûresinin son iki âyeti vahyolundu.

3) Şirk hâriç bütün günâhların affedileceği belirtildi.

4) Bir kişinin iyi amele niyetlendiği zaman hesabına iyi amel yazıldığı, bu ameli işlediği zaman da hesabına on iyi amel yazıldığı, fakat kötü amele niyetlendiği zaman hesabına hiç bir şey yazılmadığı ve bunu fiilen işlediği zaman da hesabına sâdece bir kötü amel yazıldığı ifâde olundu.

Hz. Peygamber Cenâb-ı Allah'ın huzurundan ayrıldıktan sonra aşağıya inince Hz. Mûsâ (a.s.) ile karşılaştı. Hz. Mûsâ, Rasûlullah'ın başından geçeni dinledikten sonra dedi ki : Ben İsrâiloğullarından acı bir tecrübe edindim. Bana öyle geliyor ki, ümmetin elli vakit namaza tahammül edemeyecektir. Gidin ve namaz sayısının azaltılması için ricada bulunun. Rasûlullah (a.s.) tekrar Yüce Allah'ın huzuruna çık­tı ve namazların azaltılmasını rica etti. Namazlardan onu azaltıldı. Rasûlullah dönüşte yine Hz. Mûsâ ile karşılaştı ve Hz. Mûsâ kendi­sine aynı şeyleri söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.) tekrar Al­lah'ın huzuruna çıktı. Bu defa da on vakit, namaz azaltıldı. Böylece her defasında namaz on vakit azaltıldı. En nihayet, günde beş vakit namaz kılınması emredildi, bu namazların elli vakit namaza eşit ol­duğu buyuruldu.

Dönüşte Rasûlullah aynı merdivenle Kudüs'e indi. Burada yine toplu halde bulunan peygamberlerle buluştu. Rasûlullah (a.s.) ken­dilerine muhtemelen sabah namazı kıldırdı Rasûlullah (a.s.) yine Burak'a bindi ve Mekke'ye döndü.

Sabah ilk önce Rasûlullah (a.s.) amca kızı Ümmühânî'ye başın­dan geçenleri anlattı ve evden dışarı çıkmak istedi. Ümmühânî elbi­sesini tuttu ve dedi ki: Allah aşkına bu hikâyeyi halka anlatmayın. Yoksa onlara sizi alaya almak için bir koz daha vermiş olacaksınız. Fakat Rasûlullah (a.s.) : Ben bunu mutlaka anlatacağım, diyerek ev­den çıktı.

Rasûlullah (s.a.), Mescid-i Harâm'a varınca Ebu Cehil ile karşı­laştı. Ebu Cehil; yeni bir haber var mı? diye sordu. Rasûlullah; var, dedi. Ebu Cehil; nedir? Rasûlullah; ben bu gece Kudüs'e gittim, dedi. Ebu Cehil; Kudüs'e mi? diye hayret etti ve ekledi; sen bir gecede Ku­düs'e gittin ve sabah buraya geri döndün. Rasûlullah; evet, dedi. Ebu Cehil dedi ki; milleti toplayayım mı? Herkesin önünde aynı şeyi söy­leyebilecek misin? Rasûlullah dedi ki; tabii. Bunun üzerine Ebu Cehil bağırıp, çağırıp herkesi etrafına topladı ve Rasûlullah (s.a.) in onlar­la konuşmasını istedi. Rasûlullah (s.a.) herkese, geçirdiği tecrübeyi an­lattı. Mi'râc vak'asmı dinledikten sonra millet Rasûlullah (s.a.) ı ala­ya aldı. Bazıları kahkaha atıyor, bazıları ellerini birbirine vuruyordu. Bazıları da şaşkınlık içinde başlarını elleri arasına almıştı. Kendi ken­dilerine şöyle diyordu : İki aylık yolculuk bir gecede. Allah Allah. İm­kânsız eskiden senin deli divâne olduğunda biraz şüphemiz vardı, ama şimdi inandık ki, sen gerçekten aklını kaçırmışsın.

Rasûlullah'm Mi'râc ile ilgili anlattıkları, bir anda bütün Mekke'de herkes tarafından duyulmuş oldu. Bu olay, bazı müslümanların din­lerinden dönmelerine sebep oldu. Fesâdçı ve fitneci kişiler hemen Hz. Ebubekir (r.a.) e gittiler ve kendisine görünürde imkânsız olan bu olayı anlatmak suretiyle, Rasûlullah (s.a.^) a olan güvenini sarsmak istiyorlardı. Onlara göre, Hz. Peygamberin sağ kolu sayılan Hz. Ebube-kir'in İslâm'ı terketmesiyle İslâmî hareket tamamıyla çökecekti. Fa­kat Hz. Ebubekir (r.a.) in tepkisi tamamıyla değişik oldu. Hz. Ebubs-kir elayı dinledikten sonra dedi ki: Eğer bu olayı gerçekten Rasûlul­lah (s.a.) anlatmışsa mutlaka doğrudur. Bunda şaşılacak ne var? Ben her gün ona gökten haber geldiğini duyuyor, tasdik ediyorum.

Hz. Ebubekir (r.a.) daha sonra Mescid-i Harâm'a geldi. Orada hem Rasûlullah (s.a.) hem onunla alay eden topluluk vardı. Hz. Ebubekir (r.a.) kendisine gerçekten bu olayı anlatıp anlatmadığım sordu. Ra­sûlullah (s.a.) : Evet, dedi. Hz. Ebubekir (r.-a.) dedi ki: Ben Kudüs'ü görmüş ve gezmişimdir. Siz oranın haritasını ve plânını bana anlatın. Rasûlullah (s.a.) hemen oranın plânını açıkladı ve her şeyi öyle an­lattı ki, sanki Kudüs onun gözünün önünde idi. Hz. Ebubekir (r.a.) in bu taktiğiyle Mi'râc vak'asım yalanlamaya çalışanlar büyük bir darba yemiş oldular.

Hicaz ve Mekke'den pek çok kişi ticâret için Kudüs'e gidip gelir­lerdi. Kudüs'ü görmüş olan, Rasûlullah (s.a.) in anlattığı harita ve plânın doğru olduğunu kabul ettiler. Fakat bundan sonra da millet iyice tatmin olmamıştı ve başka deliller istiyordu. Rasûlullah (s.a.) de­di ki: Mi'râc yolculuğu sırasında ben şu yerlerden geçtim ve şu kafi­leye rastladım. Kafilelerde şu mallar vardı. Kafiledeki develer Burak'ı görünce sıçradılar ve bunlardan biri filanca vâdîye kaçtı. Ben, kafile-dekilere bu deve hakkında bilgi verdim. Dönüşte ben falan yerde fa­lan kabilenin falan kafilesini gördüm. Herkes uyuyordu. Ben onların kapılarından su içtim ve suyun içildiğinin işaretini bıraktım. Rasûlul­lah (s.a.) bunun gibi bazı diğer şeyler söyledi. Hz. Peygamberin bu söy­ledikleri, daha sonra adı geçen yerlerden gelen kafileler tarafından doğrulandı. Böylece itiraz edenlerin dilleri sustu, ama kalplerinde dâ­ima bir tereddüd ve kuşku kaldı, ve böyle bir şeyin nasıl olduğuna şaş­tılar. Bugün de pek çok kişinin aklı böyle bir olaya ermiyor.

Mi'râcın vukûbulduğu geceden sonra iki gün Cenâb-ı Allah tara­fından Cebrail (a.s.) sık sık geldi ve farzolunan beş vakit namazın sa-atlarım Rasûlullah (s.a.) a açıklamaya çalıştı. Cebrail ilk önce bütün namazlarda Rasûlullah'a imamlık yaptı, daha sonra bunların saatları hakkında kendisine izahatta bulundu. İmâm Ahmed, Neseî, Tirmizî, tbn Hibbân ve Hâkim bu rivayeti Hz. Câbir İbn Abdullah'a atfen nakli etmişlerdir. İmâm Buhârî de, namazların zamanı konusundaki izah­ları Cebrail (a.s.) in yaptığını nakletmiştir. İmâm Ahmed, Tirmizî, Ebu Dâvûd, îbn Huzeyme, Dârekutnî, Hâkim ve Abdürrezzâk da ben­zeri bir rivayeti, Abdullah İbn Abbâs'a atfen nakletmişlerdir ve İbn Abdülberr ile Kâdî Ebu Bekr İbn el-Arabî bunu te'yîd etmişlerdir. İmâm Zührî'ye göre Hz. Ömer İbn Abdülazîz'in yanında Hz. Urve İbn Zü-beyr'in, Cebrail'in Rasûlullah'a namaz kıldırdığını anlatması üzerine kendisi hayret içinde şunları söyledi: Urve, düşünsene, sen ne söylü­yorsun? Yani Rasûlullah, Cebrail'in imametinde namaz mı kılmıştır. Urve dedi ki: Ben Beşir İbn Ebu Mes'ûd'dan duydum ve Beşir de Ebu Mes'ûd el-Ensârî'den duydu, Ebu Mes'ûd el-Ensârî de bizzat Rasûlul-lah'tan duydu ki; Cebrail nazil oldu ve bana (Rasûlullah'a) imamlık yaptı ve ben onunla beş vakit namazlarımı kıldım. (Muvatta', Buhârî, Müslim, Abdürrezzâk ve Taberânî).

Mi'râc yolculuğundan dünyaya döndükten sonra Rasûlullah (s.a.) m Allah'tan getirdiği mesaj, Kur'an-ı Kerim'in İsrâ sûresinde 2-39. âyetlerine kadar kayıdlı bulunuyor. Bu mesajı ele alın ve de bu mesa­jın verildiği, Hicret'ten bir yıl önceki mesajlara bakın. Göreceksiniz ki bu mesajda, İslâmî ilkeler üzerinde yeni bir devletin kurulmasından önce, Rasûlullah ve sahabelerinin ihtiyâç duydukları bütün direktifler yer almıştır.

Bu mesajda Mi'râctan bahsedildikten sonra ilk önce İsrâiloğulla-nnın tarihinden ibret alınması istenmiştir. İsrâiloğulları, Mısır'lılara köle olmaktan kurtarıldıktan sonra serbest bir hayat yaşamaya başla­dılar. O sırada onların hidâyeti için Cenâb-ı Allah, bir kitab indirdi ve kendi hakkında emir ve direktifin tek kaynağının yine kendisi olduğu­nu bildirdi. Ne var ki İsrâiloğulları, Allah'ın bu nimeti için minnet ve şükranlarını bildirmek yerine nankörlük ettiler ve yeryüzünde sâlih ve ıslahatçı olmak yerine fesâdçı ve isyancı oldular. Bunun neticesinde Cenâb-ı Allah, İsrâiloğullarını bir defa Bâbil'lilere ezdirdi ve ikinci de­fa da Roma'lı ve Bizans'lıları onlara musallat etti. Cenâb-ı Allah bu ibret verici tarihten örneker vererek, müslümanların doğru yolu ancak Kur'an-ı Kerim vasıtasıyla bulacaklarını belirtmiştir. Ayrıca müslü­manların, Kur'an-ı Kerîm'e tabi olmaları halinde büyük mükâfat ala­caklarım da kaydetmiştir.

Bu mesajda dikkat çekilen ikinci husus da, her insanın kendi amel ve ahlâkı için kendisinin sorumlu oluşudur. Bir insanın kendi ameli, onun kaderini ta'yîn eden öğedir. Eğer bir insan doğru yolda yürüyor ise kendisi için yürüyor, yanlış yolda yürüyorsa kendisi için. Faydası ve zararı hep kendisine aittir.  Bu şahsî mes'ûliyet hususunda kimse kimsenin arkadaşı veya ortağı değildir. Kimse kimsenin yükünü taşı­maz. Herkes kendi yaptıklarından sorumludur. O halde sâlih bir top­lumun her ferdi, kendi şahsî mes'ûliyetlerini gözönünde bulundurma­lıdır. Başkaları ne yaparsa yapsın, onları daha sonra düşünebilir. İlk ence kendini düşünmelidir ve kendisinin ne yaptığına dikkat etmeli­dir.

Bu mesajda anlatılan üçüncü husus, bir toplumun çöküşü veya yok oluşunda en büyük rolün, o toplumun üst sınıfının yozlaşmasına âit olduğudur. Balık baştan kokar misâli bir toplumu mahveden şey; o toplumdaki büyük, zengin, soylu ve muktedir kişilerin ahlâk ve ka­rakterlerinin bozulmasıdır. Bir milletin batmasından önce o milletin seçkin insanları fuhuş, zulüm, ahlâksızlık, yolsuzluk, zina, kumar, hır­sızlık, soygunculuk, yalancılık ve sahtekârlık yaparlar. Bu kötülük, fitne ve ahlâksızlıklar nihayet o toplum ve milletin sonu olur. O halde kendi kendine düşman olmayan bir toplum, siyasî iktidarın ve ekono­mik kaynakların basit, âdî, alçak ve ahlâksız insanların elinde bulun­mamasına dikkat etmelidir.

Adı geçen mesajda ayrıca, Kur'an-ı Kerîmin diğer yerlerinde de çeşitli vesilelerle dile getirilen bir hususa daha dikkat çekilmiştir. Ya­ni dünya ile âhiret arasındaki fark ve bu hususta müslümanlarm al­ması gereken tavır. Burada insanların sâdece bu dünyada kazanç, ba­şarı ve mutluluklarını arzulamaları halinde kendilerine bütün bunla­rın ihsan olunacağı, ama sonucun çok kötü olacağı kaydedilmiştir. Fa­kat gerek bu dünyada gerekse öbür dünyada kalıcı bir başarı ve mut­luluğun, ancak insanın âhirette sorguya çekileceği ve hesâb vermeye mecbur olacağını gözönünde bulundurmasıyla mümkün Qİacağı ifâde olunmuştur. Dünyayı seven bir insanın mutluluk ve refahı, görünüşte yapıcı ve yararlı görülüyor. Ancak bu yapıcı niteliğinin arkasında za­rarlı ve tehlikeli yönleri vardır. Zîrâ dünyayı isteyen bir kimse, âhi­rette cevab verme kaygısı taşımamasından dolayı bir insanın sahip ol­duğu ahlâk ve faziletinden mahrum kalıyor. Bu fark, dünyada âhire-te inanan ve inanmayanlar arasında bariz ve açık bir biçimde ortaya çıkıyor ve hayatın diğer safhalarında daha da belirginleşiyor. Tâ ki, âhirete inananın hayatı büsbütün bir başarı simgesi haline gelmiş­ken, âhirete inanmayanın hayatı tamamıyla boş ve başarısız kalır.

 

İslâm Medeniyetinin Temel İlkeleri

 

Mesajın girişindeki bu temel buyruklardan sonra üzerlerinde İs­lâm toplumu ve İslâm medeniyetinin kurulması gereken belli başlı ilkeler sayılmıştır. Bu temel ilkeler sayı itibarıyla on dörttür, biz bun­ları mesajda yer alan sıraya göre aşağıya kaydediyoruz :

1) Tek Allah'ın yerine başka varlıkların ilâhlığına inanılmama-lıdır. Tapılacak, itaat edilecek, kulluk edilecek ve saygı gösterilecek tek ilâh O'dur. Allah'ın dışında başka kimseye itaat  kabul  edildiği  tak­dirde kötü sonuçlar doğar ve kullar   Allah'ın   bütün  bereketlerinden mahrum kalırlar. Halbuki Allah'a tâbi olma ve itaat etmenin sonuç­ları bambaşkadır [5]

2) İnsan hakları babında başta gelen hak ana-baba hakkıdır. Ev-lâdlar ana-babalarına son derece bağlı ve saygılı olmalıdırlar. Toplu­mun genel ahlâkı öyle olmalıdır ki; evlâdlar, ana-babalanndan haber­siz ve onlara saygısız olmamalı, aksine onlara iyi muamele etmelidir­ler. Evlâdlar, anne ve babalarına gereken ilgiyi göstermeli ve yaşlan­dıkları zaman onlara hakkıyla bakmalıdırlar. Zîrâ anne ve babaları da onlar çocukken bakmışlardı.[6]

3) Toplum hayatında işbirliği, yardımlaşma, sevgi, şefkat, saygı, hakkı bilme ve tanıma, herkesin hakkını verme gibi erdemler canlı tu­tulmalıdır. Bir akraba, başka bir akrabasına her türlü yardımı yap­malıdır. Muhtaç ve çaresiz bir insan, toplumun kendisine yardım ede­ceğinden emin olmalıdır. Bir yolcu nereye giderse gitsin, herkesin ken­disini ağırlayacağından veya hiç olmazsa güler yüzlü davranacağın­dan emîn olmalıdır ki, kimse hakkının yenmesinden veya kendisine haksızlık yapılmasından yakınmasın. İnsanlar birbirine yardım eder­ken, bunu bir lütuf veya ihsan değil, bir vazife ve mükemmeliyet ka­bul etmelidirler. Bir insan başkalarına herhangi bir yardım veya iyi­likte bulunamıyorsa Allah'tan af dilesin ve O'ndan kendisinin başka­larına yardım etmesini sağlayacak bir takım imkânlar istesin.[7]

4) İnsanlar kendi servetlerini çar-çur etmesinler ve yanlış yol­larda harcamasınlar. Servetlerini sâdece gösteriş, riya, fısk u fücur ve kötü yollarda sarf etmesinler; aksine iyi ve hayır işlerde kullansınlar, fakir fukaraya yardım etsinler. Aslında serveti yanlış yollarda kullan­mak; Allah'ın nimetlerini inkâr etmek veya ona nankörlük etmek an­lamına gelir. Servetlerini bu şekilde har vurup harman savuranlar şey­tânın kardeşleridir-. Salih ve temiz bir toplum bu tür israf ve yolsuz­luğa dur demelidir.

5) İnsanlar para konusunda tutumlu davranmalıdırlar. Ne ser­vetin birkaç elde toplanmasına veya toprağa gömülmesine sebep ola­cak kadar cimri olsunlar, ne de hem kendi hem toplumun bireylerinde yapılması gereken harcamaları yapmama ve yapılmaması gereken har­camalardan sakınmama hissi varolmalıdır.[8]

6) Cenâb-ı Allah'ın kendi rızkını dağıtmak amacıyla kurduğu ni­zâm,   insanların yapay  tedbirleriyle  önlenmesin  veya engellenmesin. Cenâb-ı Allah rızkın dağıtımı konusunda az veya çok, küçük veya bü­yük gibi farklara yer vermiştir;  bunu eşit bir düzeyde tutmamıştır. Bu farklılığın hikmetini yalnız Allah biliyor. Onun için doğru ve uy­gun bir ekonomik düzen Allah'ın koyduğu bu kurala ters değil, uygun olmalıdır. Tabiî, eşitsizlik veya dengesizliği sun'î şekilde eşit hale ge­tirmeye çalışmak ya da bu dengesizliği aşırı uçlara götürmek yanlış­tır.[9]

7) Nesillerin doğup büyümesinin, yemek yiyen kişilerin artma­sıyla malî ve gelir kaynaklarının azalacağı veya yetişemeyeceği düşün­cesiyle durdurulması büyük bir hatâdır. Bu düşünce ve kaygı ile, do­ğan çocukları öldürenler zannediyorlarki, rızık veya gelir dağılımı ken­dilerinin ellerindedir.  Halbuki rızık veren, insanları  dünyaya yerleş­tiren Yüce Allah'tır. Cenâb-ı Allah nasıl dünyaya şimdiye kadar ge­lenlerin rızkını vermişse;  bundan sonra da gelenlere yiyecek, içecek te'mîn edecektir. Nüfus ne kadar artıyorsa, Cenâb-ı Allah gelir kay­naklarını da o kadar arttırır. Onun için insanlar, Allah'ın yaratıcılık işlerine karışmasınlar ve şartlar ne olursa olsun, nesilleri budama, yok etme yollarına gitmesinler.[10]

8) Zina, kadın-erkek ilişkilerinin en yanlış şeklidir. Zina sâdece yasaklanmamalıdır, ayrıca kadın ve erkeklerin buna sürüklenmelerini mümkün kılan bütün sebepler ortadan kaldırılmalıdır[11].

9) Cenâb-ı Allah, insan hayatının hürmete lâyık bir şey olduğu­nu belirtmiştir. Onun için, bir insan ne kendi canına kıyabilir ne de başkalarının canına. Allah'ın koyduğu bu yasak ancak Allah'ın bir em­rinin yerine getirilmesini îcâbettiren şartlarda ortadan kalkabilir. Böy­le bir durumda, ancak işin îcâbı olduğu kadar cana kıyılman veya kan dökülmelidir.   Öldürme   işinde   her   türlü   israf   veya   ifrat   yasaktır. Meselâ intikam almak için, esâs suçluların dışında başkalarının öldü­rülmesi caiz değildir. Suçlunun eziyet ve işkence edilerek öldürülmesi, ya da öldürülmesinden sonra ölüsüne saygısızlık yapılması ve buna benzer diğer hareketler de kesinlikle yasaktır.[12]

10) Yetimlerin menfaati, onlar kendi kendilerini besleyecek hale gelinceye kadar korunmalıdır. Yetimlerin malları, menfaatlarına aykı­rı bir şekilde kullanılmamalı ve harcanmamahdır. [13]

11) Söz; ister bir ferd ister bir millet tarafından verilsin, tam ola­rak yerine getirilmelidir. Taahhüd, muahede, mütâreke veya anlaşma­nın ihlâli için Allah katında büyük azâb vardır.[14]

12) Ölçü ve ağırlık âletleri ve birimleri iyi ve hilesiz olmalıdır. Alış verişte hiç bir hîle ve kötülük yapılmamalıdır[15].

13) İnsanlar, doğru  veya  uygun  olduğunu bilmedikleri bir şey veya kişinin peşinden koşmamalıdırlar. İnsanlar kendi fiil ve sözleri­ne iyice dikkat etmeli ve ona göre kendilerine çeki düzen vermelidir­ler. Zira, âhirette kendi gördükleri, duyduklrı ve gönüllerinde taşıdık­ları niyet, fikir ve karârları hakkında Cenâb-ı Allah'a hesâb vermek zorunda kalacaklardır.[16]

14) İnsanlar yeryüzünde zâlim, gaddar ve mağrur olmamalıdır­lar. Kasılıp, böbürlenmemelidir. Zîrâ, insan kasılarak ne ayağının altındaki toprağı yırtabilir ne de gururlanarak yükseklikte gökleri geçe­bilir[17].

İşte Rasûlullah (s.a.) Mi'râcta Cenâb-ı Allah'tan aldığı ve dünya­ya getirdiği mesaj bu ilkelerden ibaretti. Ve Rasûlullah (s.a.) in kısa bir süre sonra Medine'ye geçip üzerinde İslâm toplumu ve devletini kurduğu altın ilkeler bunlardı.

 

Mi'râcın Bir Başka Cephesi

 

Mi'râcın bir başka cephesi de var ki, bunu bu bahsimizde ele al­mamız yerinde olacaktır. Bunu aşağıda belirtmeye çalışacağız :

Kur'an-ı Kerîm'in Necm sûresinde Rasûlullah (s.a.) m Hz. Cebra­il'i ilk kez asıl şekliyle gördüğüne dâir ma'lûmât vardır. Bu sûrede Ceb­rail'in ilk önce ufukta görüldüğü, daha sonra Rasûlullah (s.a.) a iki yaylık bir mesafeye kadar yaklaştığı ve o sırada kendisine Allah'tan vahiy getirdiği kaydedilmiştir. Bundan sonra şöyle denilmiştir :

«Rasûl'ün kalbi, gördüğünü tekzîb etmedi. Şimdi siz, onun gördü­ğü şeye karşı kendisi ile mücâdele mi edeceksiniz?»  (Necm, 11-12)

Yani Rasûlullah (s.a.), uyanık iken ve gün ışığında geçirdiği bu tecrübeden sonra bunun bir bakış hatâsı, hayâl veya Şeytân'm bir hî-lesi olduğunu düşünmedi. Rasûlullah (s.a.) bu meleğin Cebrail oldu­ğu ve getirdiği mesajın Allah tarafından inen bir vahiy olduğu konu­lunda herhangi bir şüphe veya tereddüde kapılmadı.

Şimdi aklımıza bir soru geliyor. Hz. Peygamber (s.a.) geçirdiği bu fevkalâde tecrübe hakkında neden herhangi bir şüpheye veya tered­düde kapılmadı? Neden, bir an için duraklayıp gördüklerinin doğru olup olmadığını araştırmadı? Neden gördüklerinin sâdece bir rü'yâ, hayâl, görüntü, şeytân'ın bir hilesi veya başka bir şey olduğunu san­madı? Bu soruyu gözden geçirdiğimiz zaman, Rasûlullah (s.a.) in her­hangi bir kuşkuya kapılma masının beş sebebi ortaya çıkar. Bunları şöyle sıralayabiliriz :

Bu vak'anm meydana gelişinin haricî şartlan, bunun doğru oldu­ğunu gösteren mâhiyette idiler. Rasûlullah (s.a.), bu tecrübeyi karan­lıkta, murakabe, uyku veya dalgınlıkta geç irmem iş ti, aksine şafak sö­küyordu, kendisi tamamıyla uyanıktı. Hava açıktı ve her tarafta ay­dınlık vardı. Rasûlullah (s.a.) gün ışığında ve dünyanın herhangi bir şeyini gerebileceği şekilde Cebrail'i görmüştü. Nasıl ki, gündüz bir in­san nehir, dağ, insan, hayvan veya evi gördükten sonra herhangi bir şüpheye kapılmaz, Rasûlullah (s.a.) da gözlerinin iyi görmediği kanâ-atına varmadı.

İkincisi, Rasûlullah (s.a.) in iç dünyası da, başından geçen bu tec­rübeyi doğrular nitelikte idi. Rasûlullah (s.a.) uyanık, akıl, zihin ve hislerin yerinde olduğu bir sırada olanları görmüştü. Zihni boştu ve daha önceden böyle bir gözlem veya tecrübeden geçmemişti. Kafasını meşgul eden başka bir şey de yoktu. Bu hâlet-i rûhiyede Rasûlullah (s.a.)  in, gözlerinin gördüğü bir şeyden şüphe etmesine gerek yoktu.

Üçüncüsü, Rasûlullah (s.a.) in gördüğü şahsiyet de muhteşem ve mükemmeldi. Bu şahsiyet öylesine güzel, cazibeli, temiz, yakışıklı, par­lak ve göz kamaştırıcıydı ki Rasûlullah (s.a.) bunu hiç bir zaman ak­lına bile getirmemişti. Bu, onun tahmin ettiğinden ds daha güzel ve çekici bir şahsiyetti. Hiç bir cin veya şeytân böylesine mükemmel bir şekle giremezdi. Bu, olsa olsa bir melek olacaktı. Hz. Abdullah İbn Mes'ûd'un rivayetine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Ben Ceb­rail'i gördüm, eyleki, sanki altı yüz kolu vardı. (Müsned-i Ahmed). Başka bir rivayette İbn Mes'ûd bu ifâdeyi daha da açıyor ve diyor ki; Cebrail'in kolu, bütün ufku kaplayacak kadar büyüktü. Kur'an-ı Ke-rîm'de Cenâb-ı Allah da Cebrail (a.s.) i «Şedîd-ül Kuvâ» (Bünyesi kuv­vetli olan) ve «Zû-Mirratin» olarak ta'rîf etmiştir.

Dördüncüsü, Rasûlullah (s.a.) in gördüğü varlığın getirdiği me­saj ve ta'lîmât da onun doğru olduğunu kanıtlıyordu. Rasûlullah (s.a.) in bu varlık vasıtasıyla aldığı dünya ve kâinat ile ilgili bilgi daha ön­ceden kendisi tarafından bilinmiyordu, hattâ bunun bir tasavvuru bi­le zihinde yoktu. Bu bakımdan kendi bilgi ve düşüncelerinin böyle bir varlık şeklinde ortaya çıktığı şüphesinin uyanması için bir sebep yok­tu. Aynı şekilde bu bilginin, şeytân veya hemcinslerinden geldiği de düşünülemezdi. Zîrâ, bir şeytân insanlara şirk ve kötülükten men'e-den bir mesajı nasıl getirebilir? Bir şeytân, insanların Allah'a inan­masını, âhireti düşünmesini, câhiliyyetin örf ve âdetlerini terketme-sini, ahlâk ve fazilete önem vermesini nasıl isteyebilir?

Beşinci ve en önemli sebep de şuydu : Cenâb-ı Allah bir insanı peygamberlik  makamına  getirdikten sonra kalbinden her türlü vesvese, şüphe ve kuşkuyu çıkarır ve yerini güven ve inançla doldurur. Bu durumda bir peygamber ne görüyor ne duyuyorsa onların şekli ve mâhiyeti hakkında herhangi bir tereddüde ve kuşkuya düşmez. Bir peygamber, Allah tarafından gelen her emir ve ta'lîmâtı bütün açık kalblilikle kabul eder. Bu emir ve ta'lîmât; ilham ve vahiy şeklinde de olabilir ve gözle görülür bir gerçek gibi de. Bu durumlarda bir pey-peygamber, şeytân'ın her türlü müdâhalesi ve fitnesinden mahfuz ol­duğundan emin olur. Kendisine gelen emir ve ta'lîmâtın Rabbından geldiğine yüzde yüz emin olur ve bu hususta herhangi bir yanılgıya imkân olmadığını bilir. Nasıl ki, bir balık kendisinin suda yüzebilece­ğinden, bir kuş havada uçacağından ve insan kendisinin insan oldu­ğundan emin olur, bir peygamber de Allah vergisi hissiyle kendisinin peygamber olduğuna inanır. Bir peygamber bir an için bile kendisini yanlış olarak peygamber sandığını düşünmez.

Bundan sonra Necm sûresinde şöyle buyurulmuştur :

«Yemin olsun ki, onu bir defa daha gördü. Sidret el-Müntehâ ya­nında. Cennet el-Me'vâ onun (Sidre) nin yanındadır. O Sidre, Allah'ın nuruyla örtülmüştür. (Hz. Peygamberin) gözü gördüğünden ne kaydı ne de şaştı. And olsun ki, Rabbının alâmetlerinin en büyüğünden bir kısmını gördü.» (13-16)

İşte burada Cebrail'in Rasûlullah (s.a.) ile asıl şekliyle görüşme­sine temas edilmiştir. Buluşma yerinin adı «Sidret el-Müntehâ» ola­rak gösterilmiştir. Ayrıca bunun «Cennet el-Me'vâ» ya yakın olduğu kaydedilmiştir.

«Sidre» Arapça'da hünnap'a veya lotus ağacına denir. Müntehâ da sıranın sonu mânâsındadır. Böylece, «Sidret el-Müntehâ» nın söz­lük anlamı; «uç noktada- veya sıranın sonunda bulunan hünnap veya lotus ağacı» dır. Allâme Âlûsî, «Ruh el-Meânî» isimli eserinde bunun açıklamasını şöyle yapmıştır : «Burada dünyaların bütün ilmi son bu­luyor ve bundan sonra ne varsa onlan ancak Allah biliyor.» Hemen hemen aynı açıklamayı İbn Cerîr kendi tefsirinde ve İbn Esîr «En-Ni-hâye fî Garîb-il Hadîs ve'1-Eser» adlı kitabında yapmışlardır. Bizim için bu maddeler âleminin son sınırında, hünnap veya lotus ağacının nasıl olduğunu bilmemiz mümkün değildir. Bunlar aslında Allah'ın kâinatının, bizim aklımızın eremeyeceği sırlandır. Her ne olursa olsun, bu ağacın mâhiyetini açıklamak için insanların dilinde «Sidre» den daha uygun bir kelime yoktu ve bunu Cenâb-ı Allah aynen Hz. Pey-gamoer (a.s.) e tanımlamış oldu.

Cennet'ül-Me'vâ'nın sözlük anlamı;  oturulacak yer olan Cennet­tir. Hz. Hasan-ı Basrî'nin dediği gibi bu Cennet, âhiret'te îmân ve takvâ sahiplerinin ikâmetgâhı olacaktır. Hasan-ı Basrî yukardaki âyet­leri tefsir ederken söz konusu Cennet'in göklerde olduğunu ifâde et­miştir. Katâde'ye göre ise Cennet; şehîdlerin ruhlarının yerleşeceği yerdir, âhirette herkesin gideceği Cennet değildir. İbn Abbâs (r.a.) da aynı ifâde de bulunuyor ve diyor ki; âhirette îmân sahiplerine veri­lecek Cennet, göklerde değil yerdedir.

«O sidre, Allah'ın nuruyla örtülmüştür» tabiri gösteriyor ki; bu nur veya tecellînin şanı ve keyfiyeti, anlatılamayacak kadar muhte­şemdir. Bu, öyle bir nûr ve tecellîdir ki; ne insan bunu tasavvur ede­bilir ne de insan dili bunu ifâde edebilir.

Yukarıdaki âyetlerde ayrıca Cenâb-ı Allah'ın bu nûr ve tecellîsini gördükten sonra Rasûlullah'ın, ne gözlerinin kamaştığı ne de aşırı he­yecan gösterdiği anlatılmıştır. Rasûlullah (a.s.) in kendi nefsine ve hislerine hâkimiyeti o kadar mükemmeldi ki, dikkatini ve teveccühü­nü uğruna çağrılmış olduğu asıl amaç ve hedeften bir an bile ayırma­dı. Rasûlullah (s.a.) hâşâ acemi bir seyirci gibi etrafıncla varolan sa­yısız nesne ve ilgi çeken şeylere bakmakla meşgul olmadı> Rasûlullah (s.a.) olgun ve tecrübeli bir kişi gibi davrandı ve asıl maksadını bir an bile gözünden uzaklaştırmada Yüce Allah'ın yeri, büyük bir im­parator veya pâdişâhın muhteşem dîvânı ile bile mukayese edilemeye­cek kadar ihtişam dolu idi. Rasûlullah burada soylu ve akıllı bir mi­safir gibi hareket etti.

 

Rasûlullah (s.a.) Gerçekten Allah'ı Gördü mü?

 

Son âyette Hz. Peygamber (s.a.) in Rabbmın belli başlı âyet veya işaretlerini gördüğü kaydedilmiştir. Bu âyetten Rasûlullah (s.a.) in Yüce Allah'ı değil, O'nun âyet ve işaretlerini gördüğü anlaşılıyor. Bu­rada anlatılanlara dikkat edildiği takdirde Rasûlullah (s.a.) in bu ikinci buluşma ve mülakatının, ilk defaki buluşmasında gördüğü aynı varlıkla olduğunu anlarız. Bu demektir ki, bu bölümün başında belirt­tiğimiz gibi, Rasûlullah (s.a.) ilk defa ufukta gördüğü ve kendisine iki yaylık mesafeye kadar yaklaşmış olan varlık Allah değildi. Aynı şekilde Rasûlullah (s.a.) in Sidret el-Müntehâ'da gördüğü varlık da Allah değildi. Bu her iki yerde Rasûlullah (s.a.) Allah'ı gerçekten gör­müş olsaydı, burada mutlaka açıklanmış olurdu. Zîrâ, olayın ehem­miyeti ve azameti bunu gerektirirdi. Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Musa'nın hikâyesi anlatılırken, kendisinin Allah'ı görmek istediği ve kendisine şu cevab verildiği kaydedilmiştir : «Beni kat'iyyen göremezsin.» (A'râf, 143). Görüldüğü gibi bu şeref Hz. Musa'ya verilmemişti. Durum böyle iken, Hz. Peygamber (s.a.) gerçekten böyle bir şerefe nail olsaydı; bu­nun için açık ve kuvvetli ifâde kullanılırdı. Ne var ki, Rasûlullah (s.a.) in Allah'ı gördüğü Kur'an-ı Kerîm'de hiç bir yerde anlatılmamıştır. Hattâ İsrâ sûresinde de Mi'râctan bahsedilirken Rasûlullah (s.a.) a sâdece bazı âyetler gösterildiği kaydedilmiştir. Yukarıdaki âyette de benzeri bir ifâde kullanılarak «Rabbmın alâmetlerinin en büyüğün­den bir kısmını gördü» denilmiştir.

Bu sebeple, zahiren Rasûlullah (s.a.) in Allah'ı görüp görmediği konusunun tartışılmasına hiç imkân kalmıyor. Aynı şekilde Rasûlul­lah (s.a.) in Allah'ı mı, yoksa Cebrail (a.s.) ı mı gördüğünün tartış­ması için de herhangi bir imkân kalmıyor.[18]

 

2  — Musa'ya da kitabı verdik. Ve onu, İsrâiloğullan için bir hidâyet kıldık. Beni bırakıp başkasını vekil edin-meyesiniz diye.

3  — Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyunu da. Gerçekten o, çok şükreden bir kul idi.

 

Allah Teâlâ kulu Muhammed'i mi'râca çıkardığını hatırlattıktan sonra, kulu ve kelimi olan Musa'nın zikrini buna bina ediyor, çünkü Allah Teâlâ çoğunlukla Hz. Peygamber'le birlikte Hz. Musa'yı da zik­reder. Tevrat'la birlikte Kur'an'ı da zikreder. Bunun için mi'râc ola­yını zikrettikten hemen sonra «Musa'ya da kitabı verdik» buyuruyor. Yani Tevrat'ı. Ve o kitabı İsrâiloğullan için bir kılavuz kıldık. Tâ ki onlar Allah'tan başka bir mâ'bûd, yardımcı ve dost edinmesinler. Zîrâ Allah Teâlâ gönderdiği her peygambere yalnızca kendisine ibâdet et­meleri ve başkalarını kendisine ortak koşmamalarını bildirmiştir.

Müteakiben de «Nûh. ile beraber taşıdığımız kimselerin soyunu» da buyuruyor. Bunun takdiri şöyledir : Ey Nuh'la beraber taşıdığımız kimselerin soyundan olanlar. Bu ifâdede Allah'ın lutfuna karşı teşvik ve îkâz yer almaktadır. Ve denilmek istenmektedir ki: Bununla beraber gemide taşıyıp ta kurtardıklarımızın soyundan gelenler babanı­za benzeyin, çünkü babanız «Gerçekten çok şükreden bir kul idi.» Öy­leyse size Hz. Muhammed'i peygamber olarak göndermemdeki nimsti-mi hatırlayın. Seleften nakledilen haberlerde Nûh Aleyhisselâm'ın ye­mesinde, içmesinde, giymesinde ve her işinde Allah'a hamdatmesi ne­deniyle «şükreden kul» adını aldığı zikredilir.

Taberânî der ki: Bize Ali İbn Abdülazîz... Sa'd İbn Mes'ûd es-Se-kafî'den nakletti ki o, şöyle demiş : Nûh Aleyhisselâm'a çok şükreden kul adının verilmesinin nedeni yerken, içerken Allah'a hamdetmesi-dir. İmâm Ahmed der ki : Bize Ebu Üsâme... Enes İbn Mâlik'den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Doğrusu Allah Teâlâ, kulun yemek yeyip veya içeceğim içip Allah'a hamdetmesinden hoşnûd olur. Müslim, Tirmizî ve Neseî de Ebu Üsâme tarîkıyla Enes İbn Mâlik'den bu hadîsi rivayet ederler. Mâlik de Zeyd İbn Eslem'in her halükârda Allah'a hamdettiğini söyler. Buhârî bu konuda Ebu Zür'a kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ben kıyamet gününde insanların efendisiyim... Daha önce geçen bu hadîsi uzun uzadıya zikrederek şu kısmım da kaydeder : İnsanlar Nuh'a ge­lirler ve derler ki : Ey Nûh, sen yeryüzünde gönderilmiş olan peygam­berlerin ilkisin. Allah sana «şükreden kul» adını verdi.. Bizs Rabbın huzurunda şefaat et... Ve hadîsi bütünüyle zikreder.[19]

 

4 — Isrâiloğullarına kitabda hükmettik ki: Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlen-dikçe kibirleneceksiniz

5  — O ikiden birincisinin vakti gelince, üzerinize çok güçlü olan kullarımızı saldık. Onlar memleketin her kö­şesini kontrollarma aldılar. Bu, yerine gelmiş bir va'd idi.

6  — Bundan sonra sizi onlara tekrar gâlib getirdik. Mallar ve oğullarla size yardım ederek sayınızı artırdık.

7  — Eğer ihsan ederseniz, kendiniz için ihsan etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz o da kendinizedir. Diğeri­nin vakti gelince; yüzünüzü karartsınlar mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler ve ele geçirdikleri yeri harâb et­sinler diye onları tekrar göndeririz.

8  — Belki Rabbınız size merhamet eder. Eğer döner­seniz Biz de döneriz ve Biz, cehennemi kâfirler için bir zindan kılmışızdır.

 

İsrailoğullarına Verilen Emir

 

Allah Teâlâ bildiriyor ki: Kitabda İsrâiloğullarına şöyle hükmet­miş : Yani onlara şu karârını bildirip indirdiği kitabta haber vermiş : Onlar yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve büyüklendikçe oüyükleneceklerdir. İnsanlara karşı kötü davranacak cebbar ve azgın hareket edeceklerdir. Nitekim Hicr sûresinde de onlar hakkında şöy­le buyurmuştur : «Böylece bunların sonlarının kesilmiş olarak sabah edeceklerini bildirdik.» (Hıcr, 66) Yani onlara böylece haber verip ken­dilerine bildirdik. Yukarda anılan iki bozgunculuktan birincisinin «Vakti gelince üzerinize çok güçlü olan kullarımızı saldık.» Yaratık­larımızdan kuvveti hazırlığı ve sultası çek fazla olan bir orduyu üze­rinize musallat ettik der. «Onlar memleketin her köşesini kontrolla-rına alırlar.» Ülkenizi alıp evlerinizin her tarafına girerler, giderler, gelirler. Hiç bir kimseden korkmazlar. «Bu, yerine gelmiş bir va'd idi.»

Müfessirler, Selef ve Halef bilginleri İsrâiloğullarına musallat edilen bu kimselerin kimliği hakkında ihtilâf etmişlerdir. İbn Abbâs ve Katâde; bunun Câlût el-Gezeri ve ordusu olduğunu, önce üzerle­rine musallat edildiğini, sonra da onu yendiklerini, Davud'un Câlût'u öldürdüğünü bildirirler. Bunun için Allah Teâlâ «Bundan sonra sizi onlara tekrar gâlib getirdik. Mallar ve oğullarla size yardım ederek sayınızı artırdık.» buyuruyor. Saîd İbn Cübeyr ise; üzerlerine salınan bu kişinin, Musul hükümdarı Sencârîb ve ordusu olduğunu söylerken; o ve başkaları da Bâbil kralı Buhtunnasr  (Nabu-Kudur-Usur)   olduğunu söylerler. İbn Ebu Hatim; Buhtunnasr'm bir durumdan diğer duruma nasıl geçtiğini, ülkeye nasıl hâkim olduğunu, önceleri halk­tan yemek ve kuvvet isteyen yollarda oturan zayıf bir fakır olduğu­nu, sonra bu durumunun değişip güçlendiğini Beyt el-Makdîs diya­rına yürüdüğünü ve İsrâiloğullarından. birçok insanı öldürdüğü ga-rîb bir kıssa halinde zikreder. İbn Cerîr Taberî de burada Huzeyfe'ye isnâdla uzunca bir merfû' hadîs nakleder ki, şüphesiz bu hadîs mev-zû'dur. Azıcık bir hadîs bilgisine sâhib olan kimse onun mevzu' ol­duğundan şüphe etmez. Ne gariptir ki İbn Cerîr Taberî, bunca imam­lığına ve üstün yerine rağmen böyle bir mevzu' hadîse iltifat etmiş­tir. Şeyhimiz Hafız, Allâme Ebu'l-Haccâc el-Mizzî merhum bunun mevzu' ve yalan olduğunu açıkça belirtmiş ve kitabın kenarına da yaz­mıştır. Ben bu konuda, pek çok İsrâiliyâta dayalı haberler gördüm. An­cak bunları zikrederek kitabı uzatmak istemedim. Bu haberlerden bir kısmı mevzu' idi ve onu da zındıklar vaz'etmişlerdir. Bir kısmının doğ­ru olması muhtemeldir. Ancak bizim onlara ihtiyâcımız yoktur. Hamd Allah'a mahsûstur. Allah'a hamdolsun ki Allah Teâlâ'nın Kitab-ı Mü-bîn'inde bize anlatmış olduğu şeyler ,ondan önceki diğer kitaplara baş vurmamıza gerek bırakmayacak kadardır. Allah ve Rasûlü, bizi onla­ra muhtaç etmemiştir. Allah Teâlâ İsrâiloğullarının azgınlığa dalıp isyan etmeleri üzerine kendilerine düşmanlarını musallat ettiğini ve kanlarını helâl kılarak evlerine çepeçevre girdiklerini, onları zelil ve makhûr hale getirdiklerini bunun da uygun bir ceza olduğunu, Rab-bınm kullarına asla zulmetmeyeceğini haber veriyor. Doğrusu onlar Allah'a çok isyan etmişler, bilginler ve peygamberlerden bir topluluğu öldürmüşlerdi.

İbn Cerîr Taberî der ki : Bize Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ... Yahya İbn Saıd'den nakleder ki; o, Saîd İbn Müseyyeb'in şöyle dediğini duydum demiştir : Buhtunnasr Şam'a hâkim cldu. Mukaddes evi harâb edip İsrâiloğullarım öldürdü. Sonra Şam'a geldi, orada bir süpürüntü içe­risinde kanın kaynadığını gördü. Bu kan nedir? diye onlara sordu­ğunda; dediler ki: Biz babalarımızı böyle bulduk. Ne zaman bu kan belirirse belirir. Bunun üzerine Buhtunnasr Müslümanlardan (yani o günkü yahûdîlerden) ve diğerlerinden yetmiş bin kişiyi öldürdü de kan öylece dindi. Bu rivayetin Saîd İbn Müseyyeb'e isnadı sahihtir ve bu meşhur bir rivayettir. Buhtunnasr'ın onların seçkinlerini ve bil­ginlerini öldürdüğü, Tevrat'ı ezberleyen hiç bir kimseyi sağ bırakma­dığı ve içlerinden peygamber torunlarıyla diğerlerini esîr alarak gö­türdüğü meşhurdur. Onların başlarına öylesine şeyler gelmiştir ki, bu­rada zikretmek uzun sürer. Eğer onlardan sahih veya buna yakın rivâyetleri bulmuş olsaydık, bunların   yazılması   ve   nakledilmesi   caiz olurdu. Allah en iyisini bilendir.

«Eğer ihsan ederseniz; kendiniz için ihsan etmiş olursunuz. Eğer kötülük ederseniz, o da kendinizedir.» Yani sizin aleyhinizedir. Nite­kim Allah Teâlâ bir başka âyette; «Kim sâlih amel işlerse kendi nef­sine, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.» (Fussilet, 46) bu­yurmaktadır.

«Diğerinin vakti gelince.» Yani ikinci seferde. İkinci kez boz­gunculuk yaparsanız ve düşmanlarınız da gelip «Yüzünüzü karart­sınlar» sizi horlayıp ezsinler «İlk defa mescide girdikleri gibi girsin­ler». Ülkelerin ötesinden gezindikleri gibi mukaddes eve girip gezin­sinler «Ve ele geçirdikleri yeri harâb etsinler». Elde ettikleri her yeri mahvedip yıksınlar «Diye onları tekrar göndeririz. Belki Rabbınız si­ze merhamet eder.» Ve sizden onların kötülüklerini önler. «Eğer dö­nerseniz, Biz de döneriz.» Siz bozgunculuk yapmaya dönerseniz Biz de dünyada sizi ezdirmek için döneriz. Bunun yanı sıra âhirette siza azâb ve cezayı da hazırlarız. «Ve Biz, cehennemi kâfirler için bir zin­dan kılmışızdır.» Kaçınılması imkânsız bir zindan, tutuklanma ve otur­ma yeri kılmışızdır. İbn Abbâs der ki; âyette yer alan keli­mesi, zindan demektir. Mücâhid ise; orada tutuklanırlar, anlamını ve­rir. Ondan başkası da bu anlamı vermiştir. Hasan ise; bu kelimenin, sevgi ve hazırlanmış yatak anlamına geldiğini söyler.

Katâde der ki: İsrâiloğulları tekrar bozgunculuğa döndüler ve Al­lah onların üzerine bu sefer Muhammed Aleyhisselâm'ı ve ashabını musallat kıldı. Boyun eğerek elleriyle ödedikleri cizyeyi onlardan müs-lümanlar alır.[20]

 

9  — Muhakkak ki bu Kur'an; en doğru olana götü­rür. Ve sâlih ameller işleyen mü'minlere kendileri için bü­yük bir mükâfat olduğunu müjdeler.

10  — Âhirete inanmayanlar,   onlar için  elem verici bir azâb hazırladık.

 

Bu Kur'an

 

Allah Teâlâ, Rasûlü Muhammed'e indirmiş olduğu azîz kitabı ya­ni Kur'an'ı överek onun yolların, en doğrusuna ve en açığına, en düz­gününe götürdüğünü bildiriyor. Ve onunla «Salih ameller işleyen mü'-minlere kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.» O Kur'-an'a göre amel eden mü'minlere kıyamet günü büyük bir mükâfatın bulunduğunu müjdeliyor. «Ve âhirete inanmayanlar, onlar için elem verici bir azâb hazırladık.» Âhirete inanmayanlara da, elem verici bir azabın bulunduğunu müjdeler. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de; «Onlar için elînı azabı müjdele.» (Âl-i İmrân, 21) buyur­maktadır.[21]

 

11 — İnsan; hayır istiyormuşçasma şer ister. Ve in­san esasen çok acelecidir.

Allah Teâlâ insanın çok aceleci olduğunu bazı zamanlar kendisi çocukları ve mülkü için kötülük istediğini yani ölümü, helaki, mah­volmayı ve la'netlenmeyi arzuladığını haber veriyor. Eğer Allah onun isteğini kabul etmiş olsaydı, insanoğlu isteğinden dolayı helak olurdu. Nitekim Hak Teâlâ : «Eğer Allah insanlara hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de sür'atle verseydi, süreleri hemen bitmiş olurdu.» (Yû­nus, 11) buyurmaktadır. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde de böyle tefsir etmişlerdir. Bu konuda daha önce bir hadîs-i şerif vârid olmuştu (bu hadîs Yûnus sûresinin onbirinci âyeti tefsir edilirken geçmişti.) Ora­da buyurulur ki: Kendinize ve çocuklarınıza beddua etmeyin. Olabi­lir ki Allah'ın duaya icabet ettiği ana rastlarsınız da duanıza icabet eder. İnsanoğlunu böyle duaya ve isteğe sevk eden şey, onun karar­sızlığı ve aceleciliğidir. Bunun için Allah Teâlâ : «Ve insan, esasen çok acelecidir.» buyurmaktadır. Selnıân el-Fârisî ve İbn Abbâs (r.a.) bu­rada Âdem Aleyhisselâm'ın kıssasını zikrederler. Şöyle ki: Hz. Âdem'­in ruhu ayağına sirayet etmezden önce, ayağa kalkmak için çırpın­mak istemişti. Zîrâ ona rûh baş tarafından üfürülmüştü. Rûh Âdem'­in beynine ulaşınca aksırmış ve elhamdülillah demiş. Allah Teâlâ Rabbm sana acısın ey Âdem, demiş. Rûh Âdem'in gözlerine ulaşınca gözlerini açmış. Bedenine ve diğer uzuvlarına sirayet edince, ona ba­kıyor ve hayret ediyormuş. Sonra rûh ayağına ulaşmazdan önce çırpınarak hemen kalkmak istemiş ancak buna güç yetirememiş. Bunun üzerine; ey Rabbım, gece olmazdan önce acele et, demiş...[22]

 

12 — Biz geceyi ve gündüzü iki âyet kıldık. Rabbı-nızdan lütuf dileyesiniz ve yılların hesabını, sayısını bile­siniz diye gece âyetini silip karartıp, gündüz âyetini ay­dınlık kıldık. Her şeyi uzun uzadıya açıkladık.

 

Gece ve Gündüz Mucizesi

 

Allah Teâlâ yaratıklarına büyük âyetler ihsan buyurduğunu ve bunları vermesindeki nimetini anlatıyor. Bu âyetlerden birisi, geceyle gündüzün birbirinden farklı oluşudur. Tâ ki gündüz çevreye yayılsın­lar işlerini, san'atlannı, gezintilerini yapıp yaşamaya gayret etsinler. Geceleyin de sükûn bulsunlar. Günlerin, ayların ve yılların sayısını öğ­rensinler, borçlarını, ibâdetlerini, muamele ve kiraları gibi diğer süre­lerini ta'yîn etmesini bilsinler diye. Bunun için Allah Teâlâ : «Rabbı-nızdan lütuf dileyesiniz diye» buyurmaktadır. Yani geçiminizde ve yol­culuğunuzda. «Ve yılların hesabını, sayısını bilesiniz diye.» Şayet za­man biteviye aynı şekilde akışına devam etse ve eşit bir tarzda olsay­dı; bunlardan hiç birisi bilinemez, farkedilemezdi. Nitekim bu husus­ta başka âyetlerde şöyle buyrulur : «De ki: Söyler misiniz eğer Allah, geceyi üzerinize kıyamete değin uzatsaydı, Allah'tan başka hangi ilâh size bir ışık getirebilirdi? Dinlemez misiniz? De ki: Söyleyin, şayet Al­lah gündüzü üzerinize kıyamete değin uzatsaydı, Allah'tan başka han­gi ilâh içinde istirahat edebileceğiniz geceyi size getirebilirdi? Görmez misiniz? Allah; dinlenmeniz için geceyi ve lütfedip verdiği rızkı ara­manız için gündüzü meydana getirmiştir. Bunlar onun rahmetinden ötürüdür. Belki artık şükredersiniz.» (Kasas, 71-73), «Gökte burçlar var eden, orada ışık saçan güneş ve aydınlatan ayı yaratan Allah, yü­celerin yücesidir. İbret almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur.» (Furkân, 61-62), «Gecenin ve gündüzün farklılığı O'nun eseridir.» (Mü'minûn, 80), «Geceyi gün­düze, gündüzü geceye geçirir. Güneşi ve ayı müsahhar kılmıştır. Her biri belirli bir süreye kadar akar. Dikkat edin O'dur Azız, Gaffar.» (Zü-mer, 5), «Tan yerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve ayı vakit ölçüsü kılan O'dur. Bu; Azız, Alîm'in takdiridir.» (En'âm, 96), ((Onlara bir delil de gecedir. Gündüzü ondan sıyırırız da karanlıkta ka-lıverirler. Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu; Aziz Alîm'­in takdiridir.» (Yasîn, 37-38).

İmdi Allah Teâlâ geceyi bir âyet yani kendisiyle bilinen bir alâ­met kılmıştır. O, karanlık ve ayın belirmesi şeklinde bir işarettir. Gün­düzü de bir işaret kılmıştır. O, aydınlık ve parlak güneşin zuhûruyla bir işarettir. Ayın aydınlığıyla güneşin parlaklığı arasında farklılık vardır. Birbirlerinden ayrı olarak bilinsinler diye. Nitekim Allah Teâ­lâ Yûnus sûresinde şöyle buyurur: «Güneşi ışık, ayı nurlu yapan, yıl­ların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya konak yerleri düzenleyen O'­dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. Bilen insanlar için âyet­lerini uzun uzadıya açıklar. Gece ile gündüzün değişmesinde; Allah'­ın göklerde ve yerde yarattıklarında, sakınan bir kavim için âyetler vardır.» (Yûnus, 5-6) Bakara sûresinde ise «Sana aylardan soruyorlar. De ki: Onlar, insanlar için birer vakit ölçüleridir.» (Bakara, 189), buy-rulur.

İbn Cüreyc Abdullah İbn Kesîr'den naklen «Gece âyetini silip ka­rartıp, gündüz âyetini aydınlık kıldık.» kavli hakkında şöyle demiştir : Bu, gecenin karanlığı ile gündüzün aydınlığıdır. İbn Cüreyc ise Mücâ-hid'den naklen der ki: Güneş gündüzün delili,- ay da gecenin delilidir. «Gece âyetini silip» kavli; ayda görülen karartıdır. Allah Teâlâ onu böyle yaratmıştır. İbn Cüreyc İbn Abbâs'tan naklen der ki: Ay da gü­neşin ışık saçışı gibi ışık saçar. Ay gecenin işareti, güneş gündüzün işa­retidir. «Gece âyetini silip» kavlinden maksad, aydaki karartıdır. Ebu Ca'fer İbn Cerîr Taberî müteaddid ve sahîh yollarla rivayet eder ki; İbn el-Kevvâ, Ali İbn Ebu Tâlib'e sorarak şöyle demiş : Ey mü'minlerin emîri, ayda bulunan bu lekeler nedir? Hz. Ali demiş ki: Vay sana, Kur'an okumaz mısın? Kur'an ne diyor: «Gece âyetini silip» buyuru­yor ki bu, işte onun silinmesidir. Katâde ise bu âyet hakkında şöyle der : Biz gece âyetinin silinmesinin aydaki karartı olduğunu söylerdik. «Gündüz âyetini aydınlık kıldık» Görülür yaptık. Güneşin yaratılışı aydan daha aydınlık ve daha muazzamdır. İbn Ebu Necîh Abdullah îbn Abbâs'tan nakleder ki; «Biz geceyi ve gündüzü iki âyet kıldık» kavli, gece ve gündüzleyin demektir. Allah Azze ve Celle bu ikisini öy­lece yaratmıştır.[23]

 

İzahı

 

13 — Her insanın işlediklerini boynuna dolarız/ Ve onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitab çı­karırız;

14 — Oku kitabını. Bugün kendi hesabın için kendi nefsin sana yeter.

 

Oku Kitabını

 

Allah Teâlâ zamanı ve bu zaman içerisinde âdemoğullarının yap­tıkları şeyleri hatırlattıktan sonra, şöyle buyuruyor : «Her insanın iş­lediklerini boynuna dolarız.» Âyette geçen ( tj>\b ) kelimesi; insan­dan sadır olan davranışlardır. İbn Abbâs böyle demiştir. Mücâhid ve bir başkası da; insandan sâdır olan hayır ve serden dolayı insanoğlu so­rumlu tutulup cezalandırılacaktır. «Kim zerre mikdârı hayır işlerse, onu görür. Kim de zerre mikdârı şer işlerse onu görür.» (Zilzâl, 7-8) Kâf sûresinde ise Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Sağında ve solunda onunla beraber oturan iki alıcı melek, yânında hazır bulunan birer gözcü olarak, söylediği her sözü zabtederler.» (Kâf, 17-18) İnfitâr sû­resinde ise şöyle buyrulur : «Oysa yaptıklarınızı bilen değerli yazıcı­lar sizi gözetlemektedirler. İyiler şüphesiz nimet içindedirler. Allah'ın buyruğundan çıkanlar ise cehennemdedirler.» (İnfitâr, 10-14) Tûr sû­resinde ise «Siz ancak yapar olduklarınızdan dolayı cezalandırılırsı­nız.» (Tûr, 16) buyurulmaktadır. Nîsâ sûresinde de «Kim kötü bir iş yaparsa;  cezasını görür.»   (Nisa,  123)   buyuruluyor.

- Maksad şudur : Âdemoğlunun ameli ister çok, ister az olsun ken­disi için saklanır. Sabah, akşam, gece ve gündüz kendisi için yazılır. İmâm Ahmed der ki: Bize Kuteybe... Câbir'den nakletti ki; o, Rasûlul-lah (s.a.) m şöyle buyurduğunu duydum demiştir : Her insanın yap­tığı şeyler boynundadır. İbn Ebu Lehîa bununla, kötülüklerin kasde-dildiğini söyler. İbn Eb.u Lehîa'nın bu âyetin tefsirini bu hadîsle yap­ması cidden garîbtir. Allah en iyisini bilendir.

«Ve onun için kıyamet gününde açılmış bulacağı bir kitab çıka­rırız.)) Onun işlediklerinin hepsini bir kitapta toplarız. Bu kitap kıya­met günü ona verilir. Eğer saîd ise sağından, şakı ise solundan veri­lir. ( \y&* ) kelimesi; onun ve başkalarının okuduğu açılmış kitap demektir. Ömrünün başından sonuna kadar bütün yaptıkları o kitap­ta yer alır. «O gün insana önceden ve sonradan gönderdikleri bildiri­lir. Doğrusu insan kendi kendini gözetleyicidir. İsterse ma'zeretler uy­durmuş olsun.» (Kıyâme, 13-15) Bunun için Hak Teâlâ, «Oku kitabı­nı. Bugün kendi hesabın için kendin sana yeter.» buyurmaktadır. Ya­ni sen zulmedilmemiş olduğunu, yapmadığın şeyin aleyhinde yazılma­dığını bilirsin. Çünkü olan şeylerin hepsini hatırlamaktasın. Yapılan­ların hiç birisini unutmazsın. Herkes ümmî de olsa kendi kitabını ken­disi okuyacaktır.

Âyet-i kerîme'de «Boynuna dolarız» buyurularak boyun zikredil­miştir. Çünkü boyun, bedende eşi bulunmayan bir organdır. Boynuna dolanan bir şeyden kaçıp kurtulmak imkânı yoktur.(...)

Katâde, Cabîr İbn Abdullah'tan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöy­le buyurmuş : Ne kaçma ne uçma var. Çünkü «Her insanın işledikleri­ni boynuna dolarız.» İbn Cerîr böyle rivayet eder. Aynı hadîsi Abd İbn Humeyd merhum da Müsned'inde muttasıl olarak rivayet ederek der ki: Bize Hasan İbn Mûsâ... Câbir'den nakletti ki; o, Rasûlullah'ın şöy­le dediğini duydum demiştir : Her kulun kuşu boynundadır. İmâm Ah-med der ki: Bize Ali İbn İshâk, Ukbe İbn Âmir'in'Hz. Peygamberden şeyle bir hadîs naklettiğini bildirdi: Her günlük amel mutlaka mü­hürlenir. Mü'min hastalanınca melekler derler ki: Ey Rabbımız, fa­lanca kulunu sen hapsettin mi? Rab Celle Celâluhû buyurur ki: Ona iyileşinceye veya ölünceye kadar yaptığının benzeriyle mühür vurunuz. Bu hadîsin isnadı sağlam ve kavı olup hadîs imamları onu tahrîc et­memişlerdir.

Ma'mer, Katâde'nin «Her insanın işlediklerini boynuna dolarız.» âyetiyle amelinin kasdedildiğini söylediğini bildirir. «Ve onun için kı­yamet gününde açılmış bulacağı bir kitab çıkarırız.» Onun yaptıkla­rını çıkanr ortaya koyarız. Ma'mer der ki: Hasan el-Basrî, «Sağında ve solunda oturanlar vardır.» âyetini okumuş ve şöyle demiştir Ey Âdemoğlu senin sayfan önüne açılmıştır. Sana iki değerli melek mü-vekkel kılınmıştır. Biri sağında, diğeri solundadır. Sağında olan iyilik­lerini kaydeder. Solunda olan kötülüklerini kaydeder. İstediğin gibi amel et, ister çok ister az. Nihayet öldüğünde senin sayfan dürülür ve boynuna sarılarak kabrine konulur. Nihayet kıyamet günü kitabın açık olarak çıkarılırsın. «Oku kitabını. Bugün kendi hesabın için ken­din sana yeter.» denir. Doğrusu Allah Teâlâ'nın, insanın kendi nefsi­nin hesabını kendine yüklemekle âdil davrandığı muhakkaktır. Bu söz Hasan el-Basrî'nin güzel sözlerindendir. Allah ona rahmet eylesin.[24]

 

15 — Kim hidâyete ererse; kendi nefsi için hidâyete ermiş olur, kim de dalâlete düşerse, kendi nefsi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Hiç kimse başkasının yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azâb ediciler

değiliz.

 

Kim Hidâyete Ererse

 

Allah Teâlâ hidâyete erip hakka tâbi olan, peygamberlerin izin­den giden kimsenin bu güzel davranışının neticesinin kendi lehinde olacağını bildirerek haktan sapan, doğru yoldan kaçan kimsenin de yalnızca kendi nefsine cinayet işlediğini, bunun vebalinin sâdece ken­disine âid olduğunu haber veriyor ve buyuruyor ki: «Kimse başka­sının yükünü yüklenmez.» Kimse başkasının günâhım taşımaz. Kim­se kendinden başkasına kötülük yapmaz. Nitekim Hak Teâlâ Fâtır sû­resinde şöyle buyurmaktadır: «Kimse başkasının yükünü yüklenmez. Günâh yükü ağır olan onun taşınmasını isterse, yakını bulunsa bile yükünden bir şey taşınmaz.» (Fâtır, 18) Bu ifâde ile Allah Teâlâ'nın : «Onlar kendi ağırlıklarını ve kendi ağırlıkları yanında daha nice ağır­lıkları yüklenecekler.» CAnkebût, 13) ve «Böylece kendi günâhlarını' tâm olarak, bilmeden saptırdıkları kimsenin günâhlarını kısmen yük­lenirler.» (Nahl, 25) âyetleri arasında bir çelişki yoktur. Çünkü kötü­lüğe çağıranlar hem kendilerinin —kendilerini sapıklığa sürüklemiş oldukları için— hem de sapıtmış oldukları kimselerin günâhlarını yük­lenirler. Bu yüklenme onların günâhlarından bir şeyi eksiltmeyeceği gibi, onlardan bir şeyi de taşımaları anlamına değildir. Bu ise Allah'ın kullarına adaletinin ve rahmetinin ifadesidir.

Allah Teâlâ'nın «Biz bir peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» kavli de aynı şekilde Allah'ın adaletini haber vermekte ve hiç bir kimseyi peygamber gönderilerek hüccet ikâme edilmeden azâblan-dırmayacağını bildirmektedir. Nitekim Allah Teâlâ başka sûrelerde de bu konuda şöyle buyurur : «İçine her bir topluluğun atılmasında bek­çileri onlara : Size bir uyarıcı gelmemiş miydi? diye sorarlar. Onlar : Evet, doğrusu bize bir uyarıcı geldi, fakat biz yalanladık ve Allah hiç bir şey indirdemiştir, siz büyük bir sapıklık içindesiniz demiştik, der­ler.» (Mülk, 8-10) «Küfredenler bölük bölük cehenneme sürülürler. Oraya vardıklarında kapıları açılır. Bekçileri onlara : Size içinizden Rabbınızın âyetlerini okuyan ve bugüne kavuşacağınızı ihtar eden pey­gamberler gelmedi mi? derler. Onlar : Evet geldi, derler. Fakat azâb sözü kâfirlerin aleyhine gerçekleşti. Onlara : Temelli kalacağınız ce­hennemin kapılarından girin. Mütekebbirlerin durağı ne de kötüdür, denir.» (Zümer, 71-72) «Orada : Rabbımız, bizi çıkar. Yaptığımızdan başka sâlih amel işleyelim diye bağınşırlar. O zaman onlara şöyle de­riz : Öğüt alacak kişinin Öğüt alabileceği kadar bir süre sizi yaşatmadik mı? Size uyarıcı da gelmişti. Artık azabı tadın. Zâlimler için bir yardımcı yoktur.» (Fâtır, 37). Ve daha buna benzer âyetler, Allah Te-âlâ'nın peygamber göndermeden hiç bir kimseyi cehenneme girdirme­yeceğini göstermektedir. Bu sebeple Buhârî'nin Sahîh'inde «Muhak­kak ki Allah'ın Rahmeti; ihsan edenlere çok yakındır.» (A'râf, 56) âyetinin tefsiri bölümündeki hadîste fazla olarak vârid olan lafızdan dolayı bilginlerden bir çoğu Buhârî'ye karşı çıkmışlardır. Bu hadîs şöy­ledir : Ubeydullah İbn Sa'd... Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş ; Cennet ve cehennem birbirleriyle çekiştiler... Ubeydullah hadîsin devamını nakleder ve sonra şöyle der : Cennete ge­lince; Allah, yaratıklarından hiç birine zulmetmez. O, cehennem için yeni bir yaratık-meydana getirir ve onlar da buraya atılır. Cehennem; daha var mı? diye üç kere sorar. Hadîsin tamâmı Buhârî'de yeralmak-tadır. (Buhârî, Kitâb et-Tevhîd, yukarıda geçen âyetin tefsiri) Bu ri­vayet lütuf diyarı olduğu için cennet hakkında vârid olmuştur. Ce­henneme gelince; orası adalet yurdudur. Hiç bir kimse bir özür beyân etmeden oraya giremez. Aleyhinde delil bulunmadıkça cehenneme atıl­maz. Hadîs hafızlarından bir çoğu, bu ifâde hakkında söz söylemişler ve râvînin bunu değiştirdiğini belirtmişlerdir. Nitekim Buhârî ve Müs­lim'in Sahîh'lerinde vârid olduğuna göre —ki lafız Buhârî'nindir— Abdürrezzâk... Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Cennet ve cehennem birbirlerine karşı delil getirdiler.(...) Râvî hadîsin tamâmını zikreder. Sona doğru şöyle der : Cehenneme ge­lince; o, dolmaz. Nihayet ayağını cehenneme koyar ve; asla asla, der. İşte o zaman cehennem dolar ve birbiri üzerine eğilir. Allah kulların­dan hiç birine zulmetmez. Cennet içinde, Allah ayrı bir yaratık mey­dana getirir.

Burada bir mes'ele kalıyor. Şöyle ki: Gerek eski, gerekse yeni bil­ginler ve imamlar bu konuda ihtilâf etmişlerdir. Babaları kâfir olan ve kendileri çocukken ölen yavruların hükümleri nedir? Deli, sağır, bunamış ihtiyar ve İslâm'ın daveti kendisine ulaşmadan fetret dev­rinde ölenlerin durumu nasıldır? Bunlar hakkında pek çok hadîs vâ­rid olmuştur. Allah'ın inayet ve tevfîkiyle önce bu hadîsleri zikredece­ğim, sonra da bu konuda imamların sözlerinden özet bir bölüm kay­dedeceğim. Yardım dilenecek yalnızca Allah'tır.[25]

 

Kendisine Risâletitı Ulaşmadığı Kimselerin Durumu

 

1- Esved İbn Serî'nin Hadîsi:

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali İbn Abdullah... Esved İbn Seri'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde dört kişi hüccet ikâme ederler. Birisi hiç bir şey duymayan sağır kimse. Diğeri ahmak kimse, üçüncüsü bunak kimse, sonuncusu da fetret devrinde ölmüş olan kimse. Sağır der ki: Rabbım, İslâm gel­diği halde ben ondan hiç bir şey duymadım. Ahmak der ki: Rabbım, İslâm geldiği sırada çocuklar benim üzerime pislik atıyorlardı. Bunak der ki: Rabbım, İslâm geldiğinde ben hiç bir şeyi' düşünemiyordum. Fetret döneminde ölen der ki: Rabbım, bana Senin elçin gelmedi. On­larda itaat etmeleri gerektiğine dâir ahidleri alınır ve onların cehen­neme gönderilmesi haberi verilir. Muhammed'in nefsi kudret elinde bulunan Allah'a yemîn ederim ki; eğer onlar cehenneme girmiş olsa­lardı, oranın serin ve huzur yurdu olduğunu (dönüşeceğini) görürler­di. Bu hadîsin bir benzeri Katâde kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakledi-lirse de bunun sonunda «oraya girmeyenler zorla girdirilir» kavli yeral-maktadır. İshâk İbn Rahûyeh de Muâz İbn Hişâm'dan aynı şekilde ri­vayet eder. Beyhakî i'tikâd bölümünde Hanbel İbn İshâk kanalıyla Ali İbn Abdullah el-Medînîıden aynı hadîsi rivayet eder ve; bunun isnadı sahihtir, der. Aynı hadîsi Hammâd İbn Seleme... Ebu Hüreyre'den ri­vayet eder ve Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu belirtir : Dört kişi Al­lah'ın huzurunda bir hüccetle gelirler ve hüccetlerini sergilerler. Son­ra yukarıdaki rivayeti nakleder. Bu hadîsi İbn Cerîr Taberî da Ma'mer kanalıyla mevkuf olarak Ebu Hüreyre'den rivayet eder. Ancak bu ri­vayetin sonunda Ebu Hüreyre şöyle devam eder : İsterseniz Allah Te-âlâ'nm «Biz, bir peygamber göndermedikçe azâb ediciler değiliz.» (İs-râ, 15) kavlini okuyun. Aynı rivayeti Ma'mer de... Ebu Hüreyre'den mevkuf olarak nakleder.

II- Enes İbn Mâlik'in Rivayeti:

Ebu Dâvûd et-Tayâlisî der ki: Bize Rebî', Yezîd İbn Ebân'dan nak­letti ki; o, şöyle demiş : Biz Enes İbn Mâlik'e; ey Ebu Hamza, müşrik­lerin çocukları hakkında ne dersin? diye sorduk. Enes İbn Mâlik dedi ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Onların günâhları yoktu ki bu­nunla azâblanıp cehennem ehli olsunlar. İyilikleri de yoktu ki bunun­la mükâfatlandırılıp cennet ehlinin hükümdarlarından olsunlar. On­lar cennet ehlinin hizmetkârlarıdırlar.

III- Enes İbn Mâlik'in Bir Başka Hadîsi:

Hafız Ebu Ya'lâ... Enes İbn Mâlik'den nakleder ki: Rasûlullah (s.a.)  şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde doğmuş çocuk, bunak, fetret döneminde ölen ve pîr-i fâni getirilirler. Her biri kendi hüccetini söyler. Rab Tebâreke ve Teâlâ cehennemden bir bölüğe; çık, der. O bu insanlara şöyle der : Ben kullarıma kendilerinden elçiler gönderirdim. Şu anda ise bizzat ben kendimin size elçisiyim. Şuraya girin. Rasûlul-iah buyurur ki: Şakâvet yazılı olan kişi; ey Rabbım, biz ondan kaçı­yorduk, ona nasıl girelim? der. Saadet yazılı olan kişi de, koşarak hız­lıca oraya dalar. Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurur : Siz Benim Rasûllerimi yalanlamakta ve onlara isyan konusunda en şiddetli kim­seler idiniz. Şunlar cennete, şunlar da cehenneme girsin. Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr, Yûsuf İbn Mûsâ kanalıyla Cerîr İbn Abdülhamîd'den bu hadîsi aynı isnâdla rivayet eder,

IV- Berâ İbn Âzib'in Hadîsi;

Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî Müsned'inde der ki: Bize Kasım İbn Ebu Şeybe Berâ'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Hz. Peygambere müs-lümanların çocukları sorulduğunda; onlar babalarıyla beraberdirler, buyurdu. Müşriklerin çocukları sorulduğunda; onlarda babalarıyla be­raberdirler, dedi. Ey Allah'ın Rasûlü orada ne yaparlar? denilince; Al­lah onların durumunu en iyi bilendir, buyurdu. Bu hadîsi Ömer İbn Zerr... Berâ kanalıyla Hz. Âişe'den nakleder.

V- Şeybân'm Hadîsi:

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr Müsned'inde der ki: Bize İbrahim İbn Saîd el-Cevherî... Şeybân'dan nakletti ki; Hz. Peygamber bu konunun önemini oldukça büyüttü ve dedi ki: Kıyamet günü olduğunda câhili-yet ehli putlarını omuzlarında taşıyarak gelirler. Rabları onlara so­runca; Rabbımız, bize bir peygamber gönderilmemişti, Senin emrin bize ulaşmamıştı. Eğer Sen bize bir peygamber göndermiş olsaydın; biz, kullarının Sana en çok itaat edeni olurduk, derler. Rabları onlara der ki: İster misiniz Ben size bir şeyi emredeyim de emrime itaat ede­siniz? Onlar; evet, derler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onların koşup cehenneme girmelerini emreder. Onlar koşarlar, cehenneme yaklaştık­larında onun kaynayıp uğuldadığını görürler, ve dönüp Rablarına va­rırlar. Rabbımız, bizi ondan çıkar veya bizi onun üzerinden geçir, der­ler. Rabları buyurur ki: Size bir şeyi emredince Bana itaat edeceğinizi iddia eden sizler değil miydiniz? Bunun üzerine Allah Teâlâ, onları verdikleri sözden sorumlu tutar ve; gidip oraya girin, der. Koşarlar onu görünce geri dönüp gelirler ve derler ki: Rabbımız ondan korktuk, ona giremeyeceğiz. Allah Teâlâ buyurur ki: Oraya hor ve hakîr olarak gi­rin. Allah Rasûlü (s.a.) dedi ki: Eğer ilk söylendiğinde oraya girmiş olsalardı, oranın serin ve selâmet yurdu olduğunu görürlerdi. Sonra Ebu 'Bekr el-Bezzâr der ki: Bu hadîsin metni ancak bu şekilde ma'-rûftur. Hadîsi Eyyûb'dan sadece Abbâd, Abbâd'dan da yalnız Reyhan İbn Saîd rivayet etmiştir. Ben derim ki: İbn Hibbân, sika râvîler ara­sında onu da zikretmiştir. îbn Maîn ve Neseî; onun kötü bir tarafı yoktur, ancak Ebu Dâvûd'dan başka kimse ondan hoşnûd olmamıştır, der. Ebu Hatim ise onun fena bir kişi olmadığını, ancak hadîsini yaz­dığını fakat onun hüccet olarak alınamayacağını belirtir.

VI- Ebu Saîd el-Hudrî'nin Hadîsi :

İmâm Muhammed İbn Yahya der ki: Bize Saîd İbn Süleyman... Ebu Saîd el-Hudrî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş­tur : (Kıyamet günü) Fetret devrinde helak olan, bunak ve reşîd olmadan ölmüş çocuk konuşurlar. Fetret devrinde helak olan; bana bir kitap gelmedi, bunak olan; Rabbım, bana akıl vermedin ki onun­la hayrı ve şsrri düşüneyim, çocuk da; Rabbım aklım ermedi ki, der. Önlerine ateş getirilir ve; oraya atın, denilir. Allah'ın ezelî ilminde eğer amel işleyecek çağa gelebilseydi saîd olarak yazılanlar ateşten çevrilirler. Amel işleyecek durumda olsaydı Allah'ın bilgisinde şaki olarak yazılmış olanlar ise ateşte tutulur. Allah der ki: Siz Bana is­yan ettiniz, eğer peygamberlerim size gelmiş olsaydı durum nasıl olur­du? Bezzâr da bu hadîsi Muhammed İbn Ömer kanalıyla... Fudayl İbn Merzûk'dan nakleder, sonra Ebu Saîd'in hadîsi ancak bu yolla Atıyye'den nakledilmiş olarak bilinir, der. Hadîsin sonunu da şöyle bağlar: Siz, bana isyan ettiniz, ya görmeden elçilerime nasıl isyan edecekdiniz?

VII- Muâz İbn Cebel'in Hadîsi:

Hişâm İbn Ammâr... Muâz İbn Cebel'den nakleder ki; Allah Ra-sulu şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde aklı çelinmiş, fetrette yok olmuş veya küçükken helak olmuş kişiler getirilirler. Aklı çelinmiş olan der ki: Ey Rabbım, eğer bana akıl vermiş olsaydın, akıl vermiş olduk­larının arasında saadete benden daha lâyık biri olmazdı. Hz. Peygam­ber fetret devrinde ve çocukken ölenlerden böyle bir ifâdeyi nakleder. Bunun üzerine Rab Azze ve Celle buyurur ki: Ben, size bir şeyi em­redersem, Bana itaat eder misiniz? Onlar; evet, derler. Allah Teâlâ; gidin cehenneme girin, buyurur —Hz. Peygamber dedi ki; şayet gir­miş olsalardı, cehennem onlara zarar vermezdi— Onların önüne en­geller çıkar ve cehennemin yok olduğunu, Allah'ın onu hiç yaratma­dığını sanırlar ve sür'atle geri dönerler. Sonra ikinci kez Allah onlara emreder, onlar aynı şekilde geri dönerler. Rab Azze ve Celle buyu­rur ki: Ben, sizi yaratmadan önce ne yapacağınızı bildim ve bu bil­gime göre sizi yarattım. Bu bilgime göre akıbetiniz belirecektir. On­ları yakala, der ve cehennem onları tutuverir.

VIII- Ebu Hüreyre'nin Hadîsi:

Ebu Hüreyre'nin hadîsi, Esved İbn Serî'nin hadîsinde münderic clarak daha önce geçmişti. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Ebu Hü-reyre der ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Her doğan fıtrat üzere doğar. Anası ve babası onu ya Yahûdî, ya Hristiyan veya Mecûsî ya­parlar. Nitekim hayvan da doğduğunda ayıpsız ve noksansız olarak doğar. Onda bir sakatlık ve noksanlık hisseder misiniz?

Bir rivayette de derler ki: Ey Allah'ın Rasûlü çocuk iken ölenin durumu nedir? Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Allah onların ne ya­pacak olduklarını en iyi bilendir. îmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bi­ze Mûsâ İbn Dâvûd... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) —Mûsâ, bu sözün peygambere âid olup olmadığında şüphe edip; san­dığıma göre, demiştir— buyurdu ki: Müslümanların küçük çocukları cennettedir. Onlara İbrahim Aleyhisselâm bakar. Müslim'in Sahîh'in-de İyâz kanalıyla Rasûlullah'tan nakledilir ki; Allah Azze ve Celle : Ben, kullarımı Hanîfler olarak yarattım, buyurmuştur. Başka bir riva­yette de; müsümanlar olarak yarattım, buyurmuştur.

IX- Semure'nin Hadîsi:

Hafız Ebu Bekr el-Berkânî el-Harizmî, «el-Müstahrec Alâ'l-Buhârî» isimli eserinde Avf el-Harâbî kanalıyla.,. Semure'den nakleder ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Her doğan fıtrat üzere doğar. İnsan­lar yüksek sesle ey Allah'ın Rasûlü, ya müşriklerin çocukları? diye ses­lendiler. Rasûlullah (s.a.) müşriklerin çocukları da, buyurdu. Taberâ-nî der ki: Bize Abdullah İbn Ahmed... Semure'den nakletti ki; o, şöy­le demiş : Biz Rasûlullah (s.a.) a müşriklerin çocuklarını sorduğumuz­da; onlar cennet ehlinin hizmetçileridir, buyurdu.

X- Hasnâ'nın Amcasının Hadîsi:

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İshâk... Süleym oğullan kabile­sinden Muâviye'nin kızı Hasnâ'dan nakletti ki; o amcamın bana an­lattığına göre kendisi şöyle dedi demiştir : Ey Allah'ın Rasûlü, cen­nette kim var? dedim. Hz. Peygamber : Peygamber cennettedir, şehîd cennettedir, çocuk cennettedir, diri diri gömülen cennettedir.

Bilginlerden bir kısmı bu hadîs üzerinde durur ve çocuklar hak­kında bir şey demezken, bir kısmı da Semure İbn Cündeb'in Buhârî'-nin Sahîh'inde naklettiği hadîse dayanarak, onların kesinkes cennette olduklarını bildirirler. Hz. Peygamber bir rü'yâsında ağacın altında bulunan bir ihtiyara rastlar, çevresinde de çocuklar vardır. Cibril ona; bu, İbrahim Aleyhisselâm'dır, şunlar da müslümanların çocuklarıdır, der. Ey Allah'ın Rasûlü müşriklerin çocukları da mı? denilince, o; evet müşriklerin çocukları da, der. Bazı bilginler de; müşriklerin çocukla­rının —Hz. Peygamberin; onlar babalarıyla beraberdir, kavline istina­den— cehennemde olduklarını söylerler. Bazıları da çocukların kıya­met gününde Arasât'da imtihana tâbi tutulacaklarını, emre itaat ede­nin cennete gireceğini ve daha önce Allah'ın onlar hakkındaki saadete ereceklerine dâir bilgisinin açıklık kazanacağını, isyan edenlerin hor ve hakîr olarak cehenneme gireceklerini ve yine Allah'ın daha önce onlar hakkındaki şaki olacaklarına dâir bilgisinin açığa çıkacağını be­lirtirler. Bu söz, bütün delilleri birleştirir. Bu, birbiriyle şâhid olarak desteklenen daha önceki hadîslerde açıkça belirtilmektedir.. Bu sözü Ebu'l-Hasan Ali İbn İsmail el-Eş'ârî sünnet ve cemâat ehlinden böyle­ce nakletmiştir. Hafız Ebu Bekr el-Beyhakî de «Kitab el-İtikâd» isimli eserinde bu görüşü desteklemiştir. Hadîs tenkîdçileri, hafızlar ve bil­ginlerin muhakkikleri de böyle demişlerdir. Şeyh Ebu Ömer İbn Abd'ül-Berr en-Nemerî imtihanla ilgili yukarıda geçen hadîslerden sonra şöy­le der : Bu konudaki hadîsler kuvvetli değildir ve bir hüccet olarak kul­lanılamaz. İlim ehli onu reddeder. Çünkü âhiret diyarı mükâfat yur­dudur. Amel ve imtihan diyârî değildir. O zaman bunlar nasıl cehen­neme girmeye zorlanabilirler? Orada amel ve ibâdet, yaratıkların im­kânı haricindedir. Allah bir kula götüremeyeceği yükü yüklemez.

Onun söylediklerine şöyle cevab verilir : Bu konudaki hadîslerden bir kısmı sahihtir. Nitekim bilginlerin önderlerinden bir çokları bu kanâati belirtmişlerdir. Bir kısmı hasendir, bir kısmı da sahîh ve ha-senle kuvvet kazanan zayıf hadîstir. Bir konudaki hadîsler bu tarzda birbirini destekler nitelikte olursa, ona bakan kişinin nazarında ha­dîsler hüccet ifâde ederler. Şeyh Ebu Ömer'in «Âhiret mükâfat yurdu­dur» sözüne gelince, şüphesiz ki orası mükâfat yurdudur. Ancak mü­kâfat yurdu olması, cennet veya cehenneme girmeden önce Arasât'da iken sorumluluk yüklenil meşini engellemez. Nitekim Şeyh Ebu'l-Ha­san el-Eş'arî, sünnet ve cemâat ehlinin mezhebine göre çocukların ah­rette imtihan edileceklerini bildirmiştir. Hak Teâlâ da Kalem sûresin­de şöyle buyurmaktadır : «O gün işin dehşetinden baldırlar açılır, sec­deye çağırılırlar da buna güçleri yetmez.» (Kalem, 42,43) Sahîh ha­dîslerde ve diğerlerinde sabit olan sünnete göre;  mü'minler kıyamet gününde Allah'a secde edeceklerdir. Münâfıkın buna gücü yetmeye­cek belleri arkaya katlanacaktır. Secdeye gitmek istedikleri her sefer­de kafaları üstü düşeceklerdir. Buhârî ve Müslim'in Sahihlerinde vâ-rid olduğuna göre; cehennemden en son çıkacak kişi hakkında şöyle denir : Allah Teâlâ orada bulunandan daha başka bir şey istememesi için o kimseden ahidler ve sözler alır ve bunu defalarca tekrarlatır. Ve Allah Teâlâ şöyle buyurur : Ey Âdemoğlu, sen ne kadar sözünden dö­nersin. Sonra onun cennete girmesine izin verir.

Şeyh Ebu Ömer İbh Abd'ül-Berr'in «Cehenneme girmeye onları nasıl zorlar. Bu, onların gücü dâhilinde değildir ki?» sözüne gelince. Bu ifâde hadîsin sıhhati için bir engel değildir. Çünkü Allah Teâlâ kıyamet gününde kullarına Sırat köprüsünden geçmelerini emreder. Sırat cehennemin üzerinde bir köprüdür, kıldan ince, kılıçtan keskin-cedir. Mü'minler amellerine göre şimşek gibi, rüzgâr gibi, soylu atlar gibi ve binek atları gibi geçerler. Kimileri yürüyerek, kimileri koşarak, kimileri abanarak, kimileri de yüzüstü sürünerek geçerler. Cehenneme girmeleri emredilenlerin durumu hiç de iyi değildir. Hattâ ook daha zor ve çok daha kötüdür. Kaldı ki sahîh hadîste sabit olduğuna göre, Deccâl'ın da cennet ve cehennemi olacaktır. Şeriatı koyan Şârı; Dec-câl'ın sunduğu ve kendilerine ateş gibi görünen şeyleri çekinmeden iç­melerini, onun selâmet ve soğukluk olacağını bildirmiştir. Bu durum da ona benzer. Öte yandan Allah Teâlâ İsrâiloğullarına kendi kendi­lerini öldürmelerini emretmiştir. Onlar da bir sabah akşama kadar bir­birlerinden yetmiş bin kişiyi öldürmüşlerdir. Kişi babasını ve karde­şini öldürüyormuş. Allah Teâlâ onların üzerine bir bulut karanlığı gön­dermiş. Bu, onların buzağıj'a tapmalarından dolayı bir ceza imiş. Bu durum da şahıslar için gerçekten zordur ve yukarıda zikri geçen ha­dîste söz konusu edilen hususlardan hiç de aşağı değildir. Allah en iyi­sini bilendir.[26]

 

Müşriklerin Çocukları

 

Bu husus kesinlik kazandığına göre; insanlar müşriklerin çocuk­ları konusunda değişik görüşler serdetmişlerdir :

I- Müşriklerin çocukları cennettedirler. Buna Semure'nin nak­lettiği ve Hz. Peygamberin İbrâhîm Aleyhisselâm'm yanında müslü-man ve müşrik çocuklarının bulunduğunu bildiren hadîsini delil ge­tirmektedirler. Bu hadîs Ahmed İbn Hanbel kanalıyla Hasnâ'mn amca­sından nakledilmiştir. Yukarıda geçmişti: Bu istidlal sahihtir. Ancak imtihan ile ilgili hadîsler daha özel bir anlam taşır. Allah Teâlâ on­lardan itaat edeceklerini bildiği kimselerin ruhunu öbür âlemde İbrahîm Aleyhisselâm'Ia ve fıtrat üzere ölmüş olan müslüman çocuklarla beraber kılar. İçlerinden Allah'ın emrine icabet etmeyeceklerini bildik­lerini ise Allah Teâlâ kıyamet günü cehenneme gönderir. Nitekim imti­han hadîsi buna delâlet etmektedir. Eş'arî de Ehl-i Sünnet'ten bu gö­rüşü nakletmiştir. Müşrik çocuklarının cennette olduğunu söyleyen­lerden bir kısmı; bunların cennette serbest olduklarını ifâde ederken, bir kısmı da müslümanların hizmetçileri olacaklarını belirtirler. Nite­kim Ali İbn Zeyd kanalıyla Enes'ten nakledilen hadîs bunu göstermek­tedir. Ancak Ebu Dâvûd et-Tayâîisi'ye göre bu hadîs zayıftır. Allah en iyisini bilendir.

II- Müşriklerin çocukları babalarıyla birlikte cehennemde ola­caklardır. Buna delil olarak da Ahmet İbn Hanbel'in Ebu Muğîre ka­nalıyla Ğutayfın kölesi Abdullah İbn Ebu Kays'tan naklettiği hadîsi göstermektedirler. O, Hz. Âişe'ye gelerek kâfirlerin çocuklarını sormuş, Hz. Âişe de demiş ki: Rasûlullah (s.a.) onların babalarına tâbi ola­caklarını söyledi. Ben; Ey Allah'ın Rasûlü amelsiz olarak mı? dedim. Rasûlullah (s.a.) : Onların ne yapacaklarını Allah en iyi bilendir, bu­yurdu. Bu hadîsi Ebu Davûd da Muhammed İbn Harb kanalıyla... Ab­dullah İbn Ebu Kays'tan nakleder ki; o, şöyle demiş: Hz. Âişe'den duyduğuma göre o; ben Allah'ın Rasûlü'ne mü'nıinlerin çocuklarını sûrdum da; onlar babalarıyla beraberdirler, buyurdu. Ya müşriklerin gocukları? dedim; onlar da babalarıyla beraberdirler, buyurdu. Ben amelsiz mi? dedim; Allah onların ne yapacak olduklarım en iyi bi­lendir, buyurdu. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel Vekî' kanalıyla Hz. Âişe'den nakleder ki; o, şöyle demiş : Ben Rasûlullah (s.a.) a müşrik­lerin çocuklarını hatırlattığımda; istersen sana onların cehennemdeki çığlıklarını işittirebilirim, dedi.

Abdullah İbn İmâm Abnıed İbn Hanbel der ki: Osman İbn Ebu Şeybe Hz. Ali'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Hz. Hadîce Rasûlullah (s.a.) a câhiliyye devrinde ölen iki oğlunun durumunu sorduğunda; cnlar cehennemdedir, buyurmuş. Hz. Ali der ki: Hz. Peygamber, Hz. Hadîce'nin yüzündeki hoşnûdsuzluğu görünce, sen onlann yerini gör-şeydin onlardan nefret ederdin, buyurmuş. Hz. Hadîce; ya senden olan çocuklarım? deyince Hz. Peygamber, onlar cennettedir, demiş. Çünkü mü'minler de, çocukları da cennettedirler, müşrikler de, çocukları da cehennemdedirler, diye eklemiş. Sonra şu âyeti okumuş : «îmân eden, soyları da îmânda kendilerine uyan kimselere soylarını da katarız. On­ların işlediklerinden hiç bir şey eksiltmeyiz. Herkes kazancına bağlı­dır.» (Tûr, 21) Bu hadîs garîbdir. Çünkü râvîler arasında yeralan Os­man, durumu meçhul bir kişidir. Onun rivayet ettiği râvi olan Zâ Zân ise Hz. Ali'ye ulaşmamıştır. Allah en iyisini bilendir.

Ebu Dâvûd da İbn Ebu Zaide kanalıyla Şa'bî'den nakleder ki; Ra-sûlullah (s.a.) diri diri toprağa gömen de, gömülen de cehennemdedir, buyurmuş. Şa'bî de der ki: Bana bu hadîsi Alkame, Ebu Vâil kanalıy­la Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti. Bir topluluk da bu hadîsi Dâ­vûd İbn Ebu Hind kanalıyla Şa'bî'den, Alkame'den, Seleme İbn Kays'-tan naklettiler. Seleme İbn Kays el-Eşcaî der ki: Ben ve kardeşim Hz. Peygambere gelip dedik ki: Annemiz câhiliyyet devrinde öldü. Ancak müsâfir ağırlar, akrabaları ziyaret eder idi. O bizim bir kız kardeşimi­zi henüz bulûğa ermemişken diri diri toprağa gömdü. Hz. Peygamber buyurdu ki: Toprağa gömen de, gömülen de ateştedir. Ancak toprağa gömene İslâm ulaşır da müslüman olursa; müstesnadır. Bu hadîsin is­nadı hasendir.

III- Müşriklerin çocukları hakkında bir görüş beyân etmeyen­ler. Bunlar da Hz. Peygamberin; Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını en iyi bilendir, kavline dayanmaktadırlar. Nitekim Buhârî ve Müslim'­in Sahîh'lerinde Ca'fer İbn Ebu İyâs... kanalıyla Abdullah İbn Abbas'-tan nakleder ki: Rasûlullah (s.a.) a müşriklerin çocukları sorulduğun­da; o, Allah onların ne yapacak olduklarını en iyi bilendir, demiş. Bu hadîs Buhârî ve Müslim'de Zührî kanalıyla... Ebu Hüreyre'den de nak­ledilir. O der ki: Hz. Peygambere müşriklerin çocukları sorulduğunda; Allah onların ne yapacak olduklarını en iyi bilendir, buyurdu. Bilgin­lerden bir kısmı da müşriklerin çocuklarını, A'râf ehli olarak kabul ederler. Bu görüş, onların çocuklarının cennette olduklarını söyleyen­lerin görüşüyle birleşir. Çünkü A'râf karâr diyarı değildir. Ve A'râf ehlinin akıbeti A'râf sûresinde belirtildiği gibi cennettir. Allah en iyi­sini bilendir.[27]

 

Müminlerin Çocukları

 

İyi bilinsin ki; ihtilâf konusu olan, müşriklerin çocuklarıdır. Mü'-minlerin çocuklarına gelince, bu konuda bilginler arasında ihtilâf yok­tur. Nitekim Hanbelî fakîhlerinden Kadı Ebu Ya'lâ İbn el-Ferrâ, Ah-med İbn Hanbel'in şöyle dediğini nakleder : Onların cennet ehli ol­dukları konusunda ihtilâf yoktur. İnsanlar arasında meşhur olan gö­rüş de budur. Allah dilerse bizim kesin karâr vereceğimiz kanâat da budur. Şeyh Ebu Ömer İbn Abd'ül-Berr'in bazı bilginlerden naklede­rek onların bu konuda durakladıkları, bütün çocukların Allah Azze ve Celle'nin irâdesi altında bulundukları görüşünü serdettikleri tarzın­daki kanâatına gelince : Ebu Ömer İbn Abd'ül-Berr'in ifâdesine göre bu görüşe; aralarında Hammâd İbn Zeyd, Hammâd İbn Seleme, Abdullah İbn Mübarek, İshâk İbn Rahûyeh ve diğerlerinin de bulundu­ğu hadîs ve fıkıh ehli bir topluluk kail olmuşlardır. Onlar derler ki: Bu husus İmâm Mâlik'in el-Muvatta'mda kader bahsinde çizdiği du­ruma benzer. Onun bu konuda îrâd ettiği hadîsler de böyledir. Mâli-kîlerin çoğunluğu da bu görüştedir. Ancak İmâm Mâlik'den nass ha­linde bir şey vârid olmamıştır. Mâlikilerden sonraki bilginler müslü-man çocuklarının cennette olduklarını kabul etmişler, müşrik çocuk­larının ise Allah'ın irâdesine bağlı olduklarını bildirmişlerdir. Ömer İbn Abd'ül-Berr'in sözü burada bitiyor. Ancak bu, gerçekten garîbdir. Ebu Abdullah el-Kurtubî de et-Tezkire isimli kitabında aynı şeyi zik­reder. AUah en iyisini bilendir. Bu konuda Talha kızı Âişe'den mü'-minlerin annesi Âişe'ye dayanan bir rivayet zikredilir. Hz. Âişe der ki: Hz. Peygamber Ansâr'dan bir çocuğun cenazesine çağırıldı. Ben de­dim ki : Ey Allah'ın Rasûlü, ona ne mutlu cennet serçelerinden bir serçe, kötülüğe ne uzandı ne de ulaştı. Bunun üzerine Hz. Peygam­ber buyurdu ki: Ya bundan başka bir şey ise ey Âişe? Doğrusu Allah cenneti yarattı ve insanlar babalarının sulbünde iken cennet ehlini halketti. Cehennemi yarattı ve insanlar babalarının sulbünde iken ce­hennem ehlini de yarattı. Bu hadîsi Ahmed İbn Hanbel, Müslim, Ebu Dâvûd, Neseî ve İbn Mâce naklederler.

Bu konudaki sözlerin, gerçekten sahîh delillere dayanması îcâbe-der. Ne var ki Şâri'in buyruklarını bilmeyen birçok kişiler de bu konu­da söz etmektedirler. Bu sebeple bilginlerden bir çoğu bu konudan bahsedilmesini hoş karşılamamışlardır. Abdullah İbn Abbâs'tan, Ebu Bekr es-Sıddîk'ın oğlu Muhammed'in oğlu Kâsım'dan, Hanefiyye'nin cğlu Muhammed'den ve diğerlerinden böyle rivayet edilmiştir. İbn Hib-bân da Sahîh'inde Cerîr İbn Hâzim'den nakleder ki; o, şöyle demiş : Ebu Recâ el-Utâridî'nin Abdullah İbn Abbâs'ın minberde iken şöyle de­diğini işittim : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki : Bu ümmetin işi birbiri­ne yaklaşıktır. Yeter ki çocuklar ve kader konusunda konuşmasınlar. İbn Hibbân bununla müşriklerin çocuklarını kasdettiğini söyler. Ebu Bekr el-Bezzâr, Cerîr İbn Hâzim kanalıyla aynı rivayeti naklettikten sonra; bir topluluğun Ebu Recâ kanalıyla bu hadîsi Abdullah İbn Ab­bâs'tan mevkuf olarak rivayet ettiklerini bildirir.[28]

 

16 — Bir kasabayı da helak etmek istediğimiz za­man; varlıklılarına emir veririz de, orada fâsıklık yapar­lar. Bunun üzerine artık oraya söz (azâb) hak olur. Ve Biz de onları yerle bir ederiz.

 

Kurrâ bu âyetteki kelimesinin okunuşunda farklı görüş­ler belirtmişlerse de meşhur olan yukardaki kırâettir. Müfessirler bu kelimenin mânâsı konusunda ihtilâf etmişlerdir. Denilir ki; bunun mânâsı şöyledir : Biz oranın, o kasabanın varlıklılarına emrederiz de orada fâsıklık yaparlar ve bu, takdirî bir emir olur. Allah Teâlâ'nm şu kavlinde olduğu gibi: «Bizim emrimiz oraya geceleyin veya gündüzün geldi.» Allah Teâlâ kötülüğü ve azgınlığı emretmez. Derler ki: Âyetin mânâsı; Allah Teâlâ onları azgınlık yapmaya mecbur kılar ve böylece azabı hak ederler. Bu âyete şöyle mânâ verenler de vardır : Biz onla­ra Allah'a itaati emrederiz, onlar kötülükleri ve azgınlıkları işlerler ve cezayı hak ederler. İbn Cüreyc Abdullah İbn Abbâs'tan bu tefsiri nak-letmiştir. Saîd İbn Cübeyr de böyle demiştir.

İbn Cerîr der ki: Bu âyetin mânâsının; onları emirler kılarız, şek­linde olması da muhtemeldir.

Ben derim ki: Bu mânâ ancak şeklinde okuyanlara göre uygundur. Nitekim Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan bu âye­ti onların varlıklılarını başlarına emir kılarız da orada fâsıklık ederler, şeklinde okuduğunu söylemiştir. Yani azgın­larını başlarına musallat ederiz orada isyan ederler. İsyan edince de azâb ile onları helak ederiz. Bu Allah Teâlâ'nm şu kavli gibidir : «İşte Biz böylece her kasabada ulularını suçlular kıldık ki orada hile yap­sınlar.» Ebu'l-Âliye, Mücâhid, Rebî' İbn Enes de böyle der.

Avfî ise İbn Abbâs'tan naklen bu âyete şöyle mânâ verir : Bir ka­sabayı da helak etmek istediğimiz zaman varlıklılarının sayılarını ço­ğaltırız.  İkrime, Hasan, Dahhâk, Katâde, Mâlik ve Zührî'den de bu âyeti şeklinde okudukları varlıklılarını çoğaltırız, şeklin­de mânâ verdikleri rivayet edilir. Bazıları da buna İmâm Ahmed'in Vehb İbn Ubâde kanalıyla... Süveyd İbn Hübeyre'den naklettiği şu hadîsi delil getirirler : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Kişinin malının en hayırlısı, emredilmiş bir mühür veya iğnelenmiş bir sikkedir. İmâm Ebü Ubeyd Kasım İbn Sellâm merhum el-Ğarîb isimli kitabında der ki: Emredilmiş mühür kelimesindekikelimesi; soyu çoğal­mış, manasınadır.  kelimesi de; hurmadan yükseltilmiş yoldur. Bazıları da derler ki bu ifâde sözde uyum sağlamak için söylen­miştir. Tıpkı Hz. Peygamberin kavli gibi. On­lar ecir kazanmış olarak değil günâh kazanmış olarak dönsünler, anla­mında söze uyum sağlamak için söylenmiş bir meseldir.[29]

 

17 — Nûh'dan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günâhlarına Habîr ve Basîr olarak Rabbın ye­ter.

 

Allah Teâlâ Kureyş'li kâfirleri, Hz. Peygamberin risâletini yalan­lamaları konusunda uyararak daha Önceki peygamberlerden Nûh'dan sonra gelen peygamberleri yalanlayanların helak edildiğini bildiriyor. Bu da gösteriyor ki; Âdem ile Nûh arasındaki dönem İslâm dönemi­dir. İbn Abbâs şöyle der : Âdem ile Nûh arasında on nesil gelmişti ve hepsi de İslâm üzereydi. Âyetin mânâsı şöyle oluyor : Ey yalanlayan­lar, siz Allah katında onlardan daha değerli değilsiniz. Siz Peygamber­lerin en şereflisi, mahlûkâtın en değerlisini yalanladınız. Sizin cezanız daha ağır ve daha önemlidir. «Kullarının günâhları için Habîr ve Ba­sîr olarak Rabbın yeter.» Onların bütün yaptıklarını bilen O'dur. İyi­liklerini, kötülüklerini. O'ndan hiç bir şey gizli kalmaz.[30]

 

18  — Kim geçici dünyayı isterse, onun için oradan di­lediğimiz kadar, dilediğimiz kimseye hemen veririz. Son­ra onun için cehennemi hazırlarız. Kötülenmiş ve kovul­muş olarak oraya girer.

19  — Kim de âhireti isterse ve onun için inanmış ola­rak gerekli çabayı gösterirse; işte onların sa'yi şükre de­ğerdir.

 

Geçici Dünya ve Kalıcı Âhiret

 

Allah Teâlâ bildiriyor ki: Dünya ve ondaki nimetleri isteyen her­kesin istekleri karşılanmaz. Ancak Allah dilediği kimseye, dilediği ka­darını verir. Diğer âyetler mutlak iken bu âyet mukayyeddir. Çünkü Hak Teâlâ : «Kim geçici dünyayı isterse; onun için oradan dilediği­miz kadar, dilediğimiz kimseye hemen veririz.» Yani âhiret yurdunda veririz ve «Sonra onun için cehennemi hazırlarız. Kötülenmiş ve ko­vulmuş olarak oraya girer.» buyuruyor. Cehennem onu her yandan ku-şatıncaya kadar yaptığı kötülüklerle kınanmış ve kötülenmiş olarak girer. Çünkü o kimse geçici olanı kalıcı olana tercih etmiştir. Kovul­muş olarak; hakîr, zelü ve horlanıp uzaklara kovulmuş olarak oraya girer.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hüseyn... Hz. Âişe'den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Dünya; yurdu olmayanın yurdu, malı olmayanın malıdır. Aklı olmayan kişi de dünya için toplar.

«Kim de âhireti isterse» Âhiret yurdunu ve oradaki nimetleri, se­vinci ister, «Sonra onun için inanmış olarak gerekli çabayı gösterir», oraya götüren yolu ararsa. Bu yol; peygambere inanmak ve uyma, se-vâb ve cezayı doğrulayarak bağlanma yoludur. «İşte onların sa'yi şük­re değerdir.»[31]

 

20  — Her birine, bunlara da, onlara da Rabbının ni­metinden ulaştırırız. Rabbının nimeti engellenmiş değil­dir.

21  — Bak, nasıl onları birbirlerine üstün kıldık. El­bette ki âhiret; dereceler bakımından  da büyüktür,  üs­tünlük bakımından da.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: İki grubdan her birine de veririz. Ya­ni dünyayı ve âhireti isteyen gruplardan her birine isteğini veririz. «Bunlara da, onlara da Rabbının nimetinden ulaştırırız.» Zulmetme­yen yegâne Hâkim ve Mutasarrıf O'dur. Kullarından; istediğine mut­luluğu, istediğine şekâveti Verir. O'nun hükmünü, reddeden verdiğini engelleyen yoktur. İstediğini değiştirecek de yoktur. Bunun için Allah Teâlâ «Rabbının nimeti engellenmiş değildir» buyuruyor. Kimse onu engelleyemez ve geri çeviremez. Katâde engellenmiş kelimesine eksil­tilmiş mânâsı verir. Hasan ve diğerleri de engellenmiş mânâsı verir­ler.

Sonra Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bak, nasıl onları birbirlerine üstün kıldık.» Dünyada kimini zengin, kimini fakır veya ikisi arasın­da; kimini güzel, kimini çirkin veya ikisi arasında; farklı kıldık. Kimi küçükken ölür, kimi pîr-i fânî oluncaya kadar yaşar, kimi de bu ikisi arasında bulunur. «Elbetteki âhiret; dereceler bakımından da büyük­tür, üstünlük bakımından da.» Âhiret diyârındaki farklılıkları dünya-dakinden elbette büyüktür. Çünkü onlardan bir kısmı cehennemin alt basamaklarında zincirlenmiş ve bukağılanmış olarak bulunurlar. Bir kısmı da yüce derecelerde cennetin nimet ve sürûru içerisinde bulu­nurlar. Cehennemde bulunanlar da kendi aralarında farklı mertebe­lerde olurlar.. Tıpkı cennet ehlinin farklı mertebeleri bulunduğu gibi. Çünkü cennette yüz derece vardır. Her derecenin arasındaki mesafe gökle yeryüzü kadardır. Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde vârid ol­duğuna göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Yüce mertebelere ehil olanlar; îlliyyîn'dekileri tıpkı göğün ufkunda beliren yıldızları gördükleri gibi görürler. İşte bunun için Hak Teâlâ «Âhiret; derece­ler bakımından daha büyüktür, üstünlük bakımından da» buyuruyor. TaberânS, Za Zan'ın rivayetine göre Selmân el-Fârisî'den merftV olarak şu hadîsi rivayet eder : Hangi kul dünyada bir derece yükselmeyi iste­yip de yükselirse, muhakkak Allah Teâlâ âhirette onu yükseldiği de­receden daha büyük bir dereceye kondurur. Sonra Selmân el-Fârîsî bu âyet-i celîle'yi okudu : «Âhiret; dereceler bakımından da büyüktür, üs­tünlük bakımından da.»[32]

 

22 — Allah ile beraber başka bir ilâh edinme. Yoksa yerilmiş ve terkedilmiş olarak kalırsın.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey mükellef kişi, ibâdetinde Allah ile beraber bir ortak tutma. Burada maksad, ümmetin mükellefiyet yük­lenen ferdleridir. «Yerilmiş ve terkedilmiş olarak kalırsın.» Şirkinden dolayı. Çünkü Allah Teâlâ sana yardım etmez. Seni kendisiyle beraber tapındığın kimselere bırakır. Onlar ise sana ne zarar verebilirler, ne de fayda. Zarar ve fayda vermeye gücü yeten yalnız ve yalnız Al­lah Teâlâ'dır. O'nun şeriki yoktur.

İmâm Ahmed der ki : Bize Ebu Ahmed... Abdullah İbn Mes'ûd'-dan nakleder ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kimin bir ihtiyâ­cı olur da onu insanların huzuruna götürürse onun ihtiyâcı gideril-mez. Kim de ihtiyâcını Allah'a arzederse Allah ona çabucak ve mut­laka bir zenginlik verir. Ya onu hemen öldürür veya çabucak zengin eder. Bu hadisi Ebu Dâvûd, Tirmizî, Beşir İbn Selmân kanalıyla İbn Mes'ûd'dan nakleder. Tirmizi bunun ftasen, sahîh ve garîb olduğunu söyler.[33]

 

23  — Rabbın, buyurmuştur ki: Kendisinden başkası­na ibâdet etmeyesiniz,  ana ve babaya iyi  davranasmız. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında iken yaş­lılığa erecek olurlarsa, onlara karşı; of dahi deme. Onları azarlama. Ve her ikisine de efendice sözler söyle.

24  — Merhametten onlara alçak  gönüllülük  kanat­larını ger. Ve de ki: Rabbım, o ikisi beni küçükken yetiş­tirdikleri gibi sen de onlara merhamet et.

 

Rabbımıı Buyrukları

 

Allah Teâlâ kullarına kendisine ibâdet etmelerini ve başkasını zâ­tına eş koşmamalarını emrediyor. Buradaki «hükmetti» anlamına ge­len ifâdesi, emir anlamınadır. Mücâhid ise, tavsiye an­lamına geldiğini söyler. Übeyy İbn Kâ'b, Abdullah İbn Mes'ûd ve Dah-hâk İbn Müzâhim de aynı mânâda âyeti şöyle okurlar : "Rabbım kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi tavsiye buyurdu.» Bunun için Hak Teâlâ kendine ibâdetle, anne baba­ya iyi davranmayı birleştirerek hemen arkasından «Ana ve babaya iyi davranasmız» buyuruyor. Yani bir diğer âyette : «Bana ve anne baba­na şükredesiniz, dönüş Banadır.» (Lokman, 14) buyurduğu gibi bura­da da anne ve babaya iyi davranmayı emrediyor.

«Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanındayken yaşlılığa ere­cek olurlarsa; onlara karşı; öf dahi deme. Onları azarlama.» Onlara kötü bir söz duyurma, hattâ kötü sözün en alt mertebesi olan öf bile deme ve onlara karşı senden çirkin bir fiil sudur etmesin. Nitekim Atâ İbn Ebu Rebâh «Onları azarlama» kavlini; onlara karşı elini oynat­ma, diye tefsir etmiştir. Allah Teâlâ anne ve babaya karşı kötü sözü ve kötü davranışı yasakladıktan sonra iyi sözü ve iyi davranışı emre­derek buyuruyor ki: «Ve her ikisine de efendice sözler söyle.» Yani gü­zel, tatlı, edebli, saygılı ve hürmetlice. «Merhametten onlara alçak gö­nüllülük kanatlarını ger.» Yaptıklarında onlara karşı mütevâzi' ol. «Ve de ki: Rabbım, o ikisi beni küçükken yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et.» Büyüdüklerinde ve vefâtlan anında onlara merhamet et. İbn Abbâs der ki: Bilâhare Allah Teâlâ; «Bir peygamberin ve inan­mış olanların yakınları dahi olsa müşrikler için af dilemeleri olur şey değildir...» âyetini indirmiştir.

Anne ve babaya iyi davranma konusunda pek çok hadîs-i şerif vâ-rid olmuştur. Bunlardan birisi de Enes ve başkaları yoluyla rivayet edi­len şu hadîs-i şeriftir : Rasûlullah (s.a.) minbere çıkınca üç kere âmin, âmin, âmin, dedi. Ey Allah'ın Rasûlü neye âmin dedin? dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Bana Cebrail geldi ve şöyle dedi: Ey Muhammed; yanında senin adın anılıp ta sana salâvât getirmeyen ki­şinin burnu yere sürtülsün. Sonra ilâve etti; âmin de. Ben de âmin, dedim. Sonra şöyle dedi: Ramazân ayı girip de çıktığı halde kendisini bağışlatamamış olan kimsenin burnu yere sürtülsün. Ve ilâve etti; âmin, de. Ben âmin, dedim. Sonra şöyle dedi: Anne ve babasına, ya da onlardan birine ulaşıp da ikisi kendisini cennete girdirmeyen kişi­nin burnu'sürtülsün. Ve ilâve etti; âmin, de. Ben de âmin, dedim.

İmâm Ahmed der ki: Bize Huşeym... Mâlik İbn Hâris'den nak­leder ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duymuş : Müslüman an­ne ve babadan olan bir yetimi yemek için oturtup sonra onun buna gerek duymamasını sağlayan kişiye muhakkak cennet vâcib olur. Kim de bir müslüman köleyi âzâd ederse bu onun için cehennemden kur­tuluş olur. Onun her uzvuna mukabil bunun her uzvu cehennemden kurtarılır.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki : Bize Muhammed İbn Ca'fer'in... Ali İbn Zeyd'den naklettiğine göre, o da yukarıdaki hadîsi anlatmış sonra şöyle demiş : Ben bunu Mâlik veya İbn Mâlik denilen birinden duydum, fakat o bu hadîse şunu da eklemişti: Kim anne ve babası­na veya bunlardan birine ulaşır da cehenneme girerse; Allah onu kah­retsin.

İmâm Ahmed der ki : Bize Affân... Mâlik İbn Amr el-Kuşeyrî'den nakletti ki, o; Rasûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duydum, demiştir : Bir müslüman köleyi âzâd eden kişi cehennemden âzâd olmuştur. Onun her kemiğinin yerine bunun her kemiğinden birisi âzâd edilir. Kim de anne ve babasından birine ulaşır ve o bunlar sebebiyle mağfirete nail olmazsa Allah Azze ve Celle onu kahretsin. Kim de müslüman anne ve babadan yetîm olan birini yemeğine ve içeceğine ortak ederse, Al­lah onu ortak eder ve bir daha onu muhtaç bırakmayacak hale geti­rirse; ona da cennet vâcib olur.

îmâm Ahmed der ki: Bize Haccâc ve Muhammed İbn Ca'fer'in... Mâlik İbn Amr'dan rivayet ettiklerine göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Kim anne ve babasına ya da onlardan birine ulaşırda yi­ne cehenneme girerse; Allah onu rahmetinden uzaklaştırsın ve kah­retsin. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî de bu hadîsi Şu'be kanalıyla Mâlik'den nakleder. Ancak onda daha farklı fazlalıklar vardır.

İmâm Ahmed der ki : Bize Affân'ın... Ebu Hüreyre'den rivayeti­ne göre; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Burnu sürtülsün. Burnu sürtülsün. Burnu sürtülsün. Anne ve tabasına, ya da onlardan birine veya ikisine birlikte ulaşıp da onlar yanında yaşlandıkları halde cen­nete girmeyen kişinin burnu yere sürtülsün. Bu hadîs bu yönden sa-hîh olmakla beraber, bu rivayeti yalnızca Müslim tahrîc etmiştir.

İmâm Ahmed der ki: Bana Rebî' İbn îbrâhîm... Saîd îbn Ebu Sa-îd kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : Yanında anıldığım halde benim üzerime salavât getirmeyen kişinin burnu yere sürtülsün. Ramazân ayı girip ds bağışlanmadan çı­kan kişinin burnu yere sürtülsün. Anne ve babası yanında yaşlılığa erişip de onlar sayesinde cennete girmeyen kişinin burnu yere sürtül­sün. Rebî' der ki: Bilmiyorum ama o, onlardan birisini de demiş ola­bilir. Bu hadîsi Tirmizî Ahmed İbn İbrâhîm kanalıyla Rebî'den nakle­der ve; bu yönden garîbtir, der.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus İbn Muhammed... Ebu Üseyd Mâlik İbn Rebîa'dan şöyle dediğini nakleder : Ben Rasûlullah'ın ka­tında oturduğum bir sırada anîden Ansâr'dan bir kişi çıkageldi. Adam dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, anne ve babam Öldükten sonra benim on­lara yapabileceğim herhangi bir iyilik var mıdır? Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki: Evet, dört haslet vardır : Onlara dua etmek, mağfiret dile­mek, ahidlerini yerine getirmek, dostlarına ikram etmek, onlar tarafından başka rahmin olmayan akrabalarına sıla-ı rahim'de bulunmak. İşte annen ve baban öldükten sonra senin onlara yapman gereken iyi­likler bunlardır. Bu hadîsi Ebu Dâvûd ve İbn Mâce, Abdurrahmân İbn Süleyman kanalıyla Ebu Üseyd'den naklederler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Revh... Muâviys İbn Câhime es-Süle-mi'den nakletti ki: Câhime Hz. Peygamber'e gelerek şöyle demiş : Ey Allah'ın Rasûlü, ben savaşmak isterim. Bu konuda seninle istişare et­mek için geldim ne dersin? Rasûlullah (s.a.) annen var mı? demiş. O; evet, deyince, Rasûlullah (s.a.) buyurmuş ki: Ona koş, çünkü cennet onun iki ayağı altındadır. Hz. Peygamber muhtelif yerlerde iki, üç kez aynı ifâdeyi tekrarlamıştır. Neseî ve İbn Mâce de bu Hadîsi İbn Cü-reyc kanalıyla Muâviye İbn Câhime'den naklederler.

İmâm Ahmed der ki: Bize Halef İbn Velîd... Mikdâm kanalıyla... Hz. Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletti: Doğrusu Allah Teâlâ size babalarınızı tavsiye ediyor. Doğrusu Allah Teâlâ size analarınızı tavsiye ediyor. Doğrusu Allah Teâlâ size analarınızı tavsiye ediyor. Doğrusu Allah Teâlâ size analarınızı tavsiye ediyor. Doğrusu Allah Te­âlâ size en yakın akrabalarınızı tavsiye ediyor. Bu hadîsi İbn Mâce, İbn Ayyaş kanalıyla Mikdâm'dan nakleder.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yûnus... Eş'as İbn Süleym kanalıyla... babasından nakleder ki; Yerbû' oğullan kabilesine mensûb bir kişi şöyle demiş: Hz. Peygamberin huzuruna  geldiğimde,  onun  insanlarla şöyle konuştuğunu duydum : En yüce el annenize babanıza kızkarde-şinize ve erkek kardeşinize veren eldir. Sonra sana en yakın olanadır.

Hafız Ebu Bekr Ahmed İbn Amr İbn Abdülhâlık el-Bezzâr Müs-ned'inde der ki: Bize İbrahim... Süleyman İbn Büreyde kanalıyla ba­basından nakleder ki; adamın biri tavaf yaparken, annesini de omu-zuna almış tavaf ettiriyormuş. Hz. Peygambere onun hakkını ödedim mi? diye sormuş. Hz. Peygamber; hayır bir kere emzirmenin hakkını bile ödeyemedin. Yahut buna benzer bir ifâde kullanmıştır. Sonra Bez-zâr der ki: Bu hadîsi ancak bu şekilde ve bu tarîkden rivayet edilmiş olarak biliyoruz. Ben derim ki: RâvîJer arasında bulunan Ebu Ca'fer zayıftır. Allah en iyisini bilendir.[34]

 

25 — Rabbımz; nefislerinizde olanı en iyi bilendir Eğer sâlihlerden olursanız muhakkak ki O, kendine dö­nenler için mağfiret sahibidir.

 

Saîd İbn Cübeyr der ki: Bu âyet anne ve babasına karşı yanlış davranışta bulunup da niyyeti ve kalbiyle bundan sorumlu tutulma­yacağını kabul eden kimseler içindir. Bir rivayete göre Saîd İbn Cü­beyr sonra cümleyi şöyle tamamlamıştır. Yani maksadı yalnızca iyi­lik yapmaktır. Bunun için Allah Teâlâ «Rabbınız; nefislerinizde olanı en iyi bilendir» buyurmuştur. «Kendine başvuranlar için mağfiret sa­hibidir» âyeti hakkında Katâde; namaz ehli olan ve Allah'a ibâdet edenler için mağfiret sahibidir, mânâsını vermiştir. İbn Abbâs da tes-bîh edenler için diye mânâ vermiştir. Bir başka rivayete göre; İbn Ab­bâs, itaat edip ihsan edenler için mağfiret sahibidir, mânâsını vermiş­tir. Bazıları da derler ki: Burada söz konusu olan akşam ve yatsı ara­sında namaz kılanlardır. Bazıları da bunların kuşluk namazı kılanlar olduğunu söylemişlerdir. Şu'be, Yahya İbn Saîd kanalıyla Saîd İbn Müseyyeb'in bu âyet hakkında şöyle dediğini belirtir : Günâh işleyip de sonra tevbe edenler için mağfiret sahibidir. Abdürrezzâk, Sevrî ve Ma'mer kanalıyla Yahya İbn Saîd'den, o da babası Saîd İbn Müsey-yeb'den aynı rivayeti nakleder. Atâ İbn Yessâr da böyle der. Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr de; bunlar hayra dönenlerdir, demiştir. Mücâhid ise Ubeyd İbn Umeyr kanalıyla bu âyet hakkında şöyle der : Bunlar, yalnızken günâhlarını hatırlayıp Allah'tan mağfiret dileyenlerdir. Bu görüşte Mücâhid de Ubeyd'e muvafakat etmiştir. Abdürrezzâk der ki: Bize Muhammed İbn Müslim Amr îbn Dînâr kanalıyla, übeyd îbn Umeyr'den nakletti ki; o «O, kendine baş vuranlar için mağfiret sa­hibidir.» âyeti hakkında şöyle demiştir : Biz, «baş vuranlar» ı, müttakî-ler olarak kabul ederdik. Bunların Allah'ım beni bağışla ve şu mec­liste düştüğüm günâhımı affet diyenler olduğunu belirtmiştir. İbn Cerîr Taberî ise bu konuda en uygun sözün; günâhdan tevbe edenler, ma'siyetten rücû' ederek Allah'a dönenler ve Allah'ın hoşlanmadığı şeyleri bırakıp hoşlandığı ve razı olduğu şeylere yönelenler şeklindeki açıklama olduğunu söyler. Taberî'nin söylediği bu söz doğrudur. Çün­kü başvuranlar anlamına gelen kelimesi; kelimesin­den türetilmiştir ki bu kelime rücû' anlamına gelir. Nitekim Allah Te­âlâ bir âyet-i kerîme'de aynı kökten bir kalime ile : «Doğrusu onların dönüşü Bizedir.»- (Gâşiye, 25) buyurmuştur. Sahih hadîste vârid ol­duğuna göre; Rasûlullah (s.a.) her seferden döndüğünde şöyle buyu-rurmuş : Dönenler, tevbe edenler, ibâdet edenleriz. Rabbımıza hamde-denleriz.[35]

 

26  — Yakınlara hakkını ver.   Miskine,   yolcuya  da. Ama saçıp savurma.

27  — Muhakkak ki saçıp savuranlar, şeytânlarla kar­deş olmuşlardır. Şeytân ise Rabbına pek nankördür.

28  — Rabbından beklediğin bir rahmeti elde etmek için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan; o zaman onlara tatlı bir söz söyle.

 

İntak ve İsraf

 

Allah Teâlâ anne ve babaya iyiliği emr ettikten sonra; buna ak­rabalara ve yakın kimselere iyi davranmayı ilâve ediyor. Nitekim ha­dîste de; annen, baban, sonra sana yakın olanlar, buyurduğu daha önce zikredilmişti. Bir rivayete göre de; sonra daha yakınlar, daha yakınlar, buyurmuştur. Bir hadîs-i şerifte ise şöyle buyrulur: Kim rızkının genişletilmesini ister ve ecelinin artırılmasını beklerse, ak­rabalarına sıla-i rahimde buiunsun.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki : Bize Abbâd îbn Ya'kûb... Ebu Saîd'den nakletti ki; o, «Yakınlara hakkını ver» âyeti nazil olduğun­da Rasûlullah (s.a.) in Hz. Fâtıma'yı çağırıp ona Fedek arazisini verdiğini söylemiştir. Sonra Bezzâr der ki : Bu hadîsi FudayI İbn Merzûk'tan yalnız Ebu Yahya et-Teymî'nin ve Humeyd İbn Ham-mâd'ın rivayet ettiğini biliyoruz. Bu hadîsin isnadı sahîh olsa da ha­dîs müşkildir. Çünkü âyet Mekke'de inmiştir. Fedek ise, ancak hic­retin yedinci senesinde Hayber'le birlikte fethedilmiştir. Öyleyse bu ikisinin birlikte söz konusu edilmesi nasıl mümkün olur?

Tevbe sûresinde miskinler ve yol oğulları hakkında yeterince söz edilmiş, burada tekrarını gerektirmeyecek kadar açıklama yapıl­mıştı.

«Ama saçıp savurma.» Allah Teâlâ Önce infâkı emrettikten son­ra, israfı da nehyediyor. Orta bir noktayı vaz'ediyor. Nitekim bir baş­ka âyette şöyle buyurmaktadır : «Onlar ki infâk ettikleri zaman, is­raf etmezler,  kısmazlar da.  Bu ikisi arasında bir noktada bulunurlar.» (Furkân, 67) Sonra savurganlığı ve saçkınlığı kınayarak buyu­ruyor ki: «Muhakkak ki saçıp savuranlar; şeytânlarla kardeş olmuş­lardır.» Yani bu konuda şeytânlara benzerler. İbn Mes'ûd der ki: Âyette söz konusu olan saçıp savurma, haksız yere infâk etmedir. İbn Abbâs da böyle der. Mücâhid ise der ki: İnsan, bütün malını hak yolunda infâk etse saçıp savurmuş olmaz. Bir kişi de bir avuç hak­sız yere infâk etse bu, saçıp savurmadır. Katâde der ki saçıp savur­ma; Allah'a isyan haksızlık ve fesâd yolunda harcamadır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hâşim İbn Kasım... Enes İbn Mâlik'-den nakleder ki; Temîm oğulları kabilesinden bir adam, Rasûlullah'a gelip şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlu, benim çok malım var. Ailem ve çoluk - çocuğum da pekçok. Bana nasıl infâk edeceğimi ve nasıl ya­pacağımı bildirir misin? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Malının zekâ­tını verirsin. Çünkü bu, seni temizleyicidir. Yakınlarına sıla-i rahim­de bulunursun. Dilencinin, komşunun ve miskinin hakkını verirsin. Adam dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu, bana biraz daha azaltır mısın? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: «Yakınlara hakkını ver. Miskine, yol­cuya da. Ama saçıp savurma.» Adam dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlu senin elçine zekâtımı verdiğim zaman, bundan Allah'a ve Rasûlü'ne karşı arınmış olurmuyum? Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Evet, onu benim elçime verirsen ondan arınmış olursun. Bunun mükâfatı sana günâhı da onu değiştirene aittir.

«Muhakkak ki saçıp savuranlar; şeytânlarla kardeş olmuşlardır.» Yani saçıp savurmada, Allah'a itaati bırakıp isyan etmede ona kar­deş olmuşlardır. Bunun için Allah Teâlâ «Şeytân ise Rabbına karşı pek nankördür.» buyurmuştur. O, münkirdir çünkü Allah'ın kendi­sine verdiği nimeti inkâr etmiş ve emrine uyup itaat etmemiştir. Al­lah'a isyan edip O'na muhalefet etmiştir.

«Rabbından beklediğin bir rahmeti elde etmek için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan; o zaman onlara tatlı bir söz söyle.» Yani akrabaların ve kendilerine vermenizi emrettiğimiz kimseler senden bir şeyler isterler de, sen de onlara verecek bir şey bulamazsan ve bu sebeple onlara bir şey veremezsen hiç olmazsa «O zaman onlara tatlı bir söz söyle.» Onlara kolaylık ve yumuşaklıkla bir şey va'det. Ve de ki: Eğer Allah bana rızık verirse; ben de onu size ulaştırırım. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Katâde ve bir başkası bu âyeti bu şekilde tefsir etmişlerdir.[36]

 

29  — Ve elini boynuna   bağlı kılma, onu   büsbütün de açıp durma. Yoksa kaybedenlerden ve kmananlardan olursun.

30  — Muhakkak ki Rabbın; dilediğine rızkı genişle­tir ve daraltır. Muhakkak ki O, kulları için Habîr'dir, Ba-sîr'dir.

 

Zenginlik ve Cimrilik

 

Allah Teâlâ yaşamada iktisâdlı davranmayı emrederken cimrili­ği de kötülüyor, israfı ve savurganlığı yasaklıyor. «Ve elini boynuna bağlı kılma.» Cimri ve çekingen olma. Kimseye bir şey vermezlik etme. Nitekim yahûdîler —Allanın la'neti onların üzerine olsun— «Allah'ın eli bağlıdır» demişlerdir. Yani Allah'a cimrilik isnâd etmiş­lerdir. Kerim ve Vahhâb olan Allah, onların isnadından yüce ve mü­nezzehtir.

«Onu büsbütün de açıp durma.» Yani harcamada israf etme, gü­cünden fazlasını vermeye kalkışma, gelirinden çoğunu harcama «yok­sa kaybedenlerden ve kmananlardan olursun.» Burası gramer bakı­mından leffü neşr bâbındandır. Yani eğer cimrilik yaparak oturur-san kınanırsın. Halk seni kınar, zemmeder ve senden müstağni du­rurlar...

Gücünün üstünde elini açacak olursan da, harcayacak bir şey bulmadan oturursun ve o zaman da kaybedenlerden olursun. Kaybe­denler anlamına gelen yürümekten âciz kalan hayvandır. Zayıf düştüğü ve bitkin olduğu için durur, o zaman adı verilir. Nitekim aynı kelimeyi Allah Teâlâ Mülk sûresinde kul­lanarak şöyle buyurmaktadır: «Gözünü bir çevir bak, bir aksaklık görebilir misin? Bir aksaklık bulmak için gözünü tekrar tekrar çevir bak. Ama göz umduğunu bulamayıp bitkin ve yorgun düşer.» (Mülk, 3,4) Yani bir eksiklik göremeyip bitkin düşer. Burada cimrilik ve israfın kasdedildiğini söyleyen Abdullah İbn Abbâs, Hasan, Katâde, İbn Cüreyc ve İbn Zeyd bu âyeti böyle tefsir etmişlerdir.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde vârid olduğuna göre Ebu Ze-nad... Ebu Hüreyre'den nakleder ki; o, Rasûlullahın şöyle dediğini duymuştur : Cimri ve infâk eden kişinin misâli, demirden iki cübbesi olan iki adamın misâlidir. Cübbelerinden biri göğüs hizasına ka­dar, diğeri de gırtlak hizasına kadardır. İnfâk eden kişi, infâk etti­ği zaman cübbesi genişler ve parmaklarına kadar örtüp yürümenin eseri silininceye kadar onun içerisine dalar. Cimri kişi ise, bir şey in­fâk etmek istediği zaman demirden olan cübbenin halkası yerine yapışır ve o, cübbeyi genişletmek ister de genişletemez. Bu, Buhârî'-nin Zekât kitabındaki ifadesidir.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Hişâm İbn Urve eşi Fâtıma Bint Münzir kanalıyla ninesi Ebubekir'in kızı Esmâ'dan nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu söylemiştir ;

Sayarak verme ki Allah da sana sayarak vermesin.

Müslim'in Sahîh'inds Abdürrezzâk kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakledilir ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Teâlâ bana, kendin için infâk et, buyurdu.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde Muâviye İbn Ebu Müzerred kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuştur : Hangi bir gün kullar sabahleyin kalkarlarsa; mutlaka beraberlerinde gökten iki melek iner. Bunlardan birisi der ki: Al­lah'ım, infâk eden kişiye geride kalan artanı bırak. Diğeri de der ki: Allah'ım, tutan kişiye yokluk ver.

Müslim, Kuteybs kanalıyla Ebu Hüreyre'den merfû' olarak nak­leder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Sadaka malı eksiltmez. Kul ne kadar affederse mutlaka Allah, onun izzetini o derecede artırır. Kim de Allah rızâsı için tevazu gös­terirse Allah onu yüceltir.

Ebu Kesîr, Abdullah İbn Amr'dan merfû' olarak nakleder ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Cimrilikten sakının, çünkü sizden önce helak edilmiş olanlar cimriliği emredip de cimrileşmiş olmala­rından dolayı helak edilmişlerdir. Onlara sıla-i rahmin kesilmesi em­redilmiş onlar da koparmışlardır. Onlara azgınlık emredilmiş onlar da azıtmışlardır.

Beyhâkî Sa'dân kanalıyla... A'meş'in babasından nakleder ki; Ra­sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Bir kişi bir sadaka verirse; yet­miş şeytânın çenesini tutar.

İmâm Ahmed der ki.: Bize Ebu Ubeyde el-Hattâb... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : İktisâd yapan muhtaç olmaz.

«Muhakkak ki Rabbın; dilediğine rızkı genişletir ve daraltır.»» âyeti rızkı veren, alan, genişleten ve daraltanın Allah Teâlâ olduğu­nu bildiriyor. Yarattıklarında dilediği gibi tasarruf hakkının O'na âid olduğunu, dilediğini zengin, dilediğini fakır kıldığını bunda da Al­lah'ın bir hikmeti bulunduğunu haber veriyor. -Bunun için âyetin de­vamında «Muhakkak ki O, kulları için Habîr'dir, Basîr'dir.» Kimin zenginliğe hak kazandığını, kimin fakirliğe müstehak olduğunu görür ve bilir. Nitekim hadiste şöyle buyrulur: Kullarımdan bazıları da vardır ki, yalnızca fakirliğe elverişlidirler. Onları zenginleştirmiş ol­sam dinlerine karşı fesada dalarlardı. Kullarımdan bazıları da var­dır ki, ancak zenginliğe elverişlidirler. Onları fakuieştirmiş olsaydım dinlerinde fesada dalarlardı. Bazı insanlar için zenginlik bir istid-râc, fakirlik de ceza olur. Bundan da ondan da Allah'a sığınırız.[37]

 

31 — Çocuklarınızı açlık korkusuyla Öldürmeyin. Onlara da size de Biz nzık veririz. Muhakkak ki onları öldürmek; büyük bir günâhtır.

 

Çocukları Öldürmek

 

Bu âyet-i kerîme, Allah. Teâlâ'nm kullarına babanın evlâdına merhametinden daha çok merhametli olduğunu göstermektedir. Çün­kü Allah Teâlâ, çocukları öldürmeyi yasaklamaktadır. Vs çocuklara mîrâsı emretmektedir. Nitekim câhiliyyet ehli, kız çocuklarını vâris bırakmazlardı. Hattâ onlardan bir kısmı, üzerlerine yük olmasın diye kız çocuğunu öldürürdü. Bunun için Allah Teâlâ : «Çocuklarınızı aç­lık korkusuyla öldürmeyin.» buyurmuştur ve bu davranışı yasakla­mıştır. Yani onların bulunması halinde muhtaç olmaktan korkarak öldürmeyin. Bunun için hemen arkasından Hak Teâlâ onların rızkı­na özen gösterdiğini bildirirerek «Onlara da, size de Biz rızık veri­riz.» buyuruyor. En'âm sûresinde ise «Çocuklarınızı açlıktan Öldür­meyin» buyurmuştur. Yani fakirlikten onları öldürmeyin. «Onlara da size de Biz rızık veririz.» (En'âm, 151)

«Muhakkak ki onları öldürmek; büyük bir günâhtır.» Büyük bir hatâdır ifâdesi büyük bir günâhtır anlamınadır. Bazıları da bu âyet-i kerîme'yi   okumuşlardır ki bu da aynı mânâyadır.

Buharı  ve  Müslim'in Sahîh'lerinde   Abdullah   (İbn Mes'ûd)   dan nakledilir ki; o, şöyle demiştir :

Ey Allah'ın Rasûlü, en büyük günâh hangisidir? dedim. Rasû-lullah buyurdu ki: Seni yaratmış olduğu halde Allah'a eşler koşman-dır. Sonra hangisidir? dedim. Buyurdu ki: Seninle yemesinden kor­karak çocuğunu öldürmendir. Sonra hangisidir? dedim. Buyurdu ki: Komşunun helâlıyla zina etmendir.[38]

 

32 — Zinaya yaklaşmayın. Muhakkak ki o, azgınlık­tır. Ve yol olarak da kötüdür.

 

Allah Teâlâ kullarını zinadan ve zinaya yaklaşmaktan, yani zi­naya sevkeden nedenlerle iç içe olmaktan nehyederek «Zinaya yak­laşmayın. Muhakkak ki o, azgınlıktır.» buyuruyor. Yani büyük bir günâhtır. «Ve yol olarak da kötüdür.» Ne çirkin, kötü bir yol ve gi­diş yeridir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Hârûn... Ebu Ümâme'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Genç bir delikanlı Hz. Peygambere gele­rek : Ey Allah'ın Rasûlü, bana zina için izin ver, dedi. Halk onun üzerine yürüyerek onu tartakladılar ve; dur bakalım, dediler. Rasû-lullah (s.ı.) ona; beri gel, dedi. O da Peygambere biraz yaklaştı. Hz. Peygamber; otur, dedi. O da oturdu. Rasûlullah buyurdu ki : Onu anne annen için ister misin? O; Allah'a andederim ki hayır, Allah beni sana feda etsin ki hayır, dedi. İnsanlar da anneleri için bunu is­temezler, dedi. Rasûlullah : Onu kızın için ister misin? dedi. O; ha­yır Allah'a ve Rasûlüne andolsun ki, Allah beni sana kurbân etsin ki hayır, insanlar da onu kızları için istemezler, dedi. Rasûlullah onu bacın için ister misin? deyince o hayır, Allah'a andolsun ki, beni sana kurbân etsin ki insanlar da onu kardeşleri için istemezler, dedi. Ra­sûlullah  (s.a.) onu halan için ister misin? dedi. O; hayır beni sana kurbân eden Allah'a andolsun ki insanlar onu halaları için de iste­mezler, dedi. Rasûlullah (s.a.) onu teyzen için ister misin? dedi. O; Allah'a andolsun ve beni sana kurbân etsin ki insanlar teyzeleri için de bunu istemezler, dedi. Ebu Ümâme der ki: Rasûlullah (s.a.) elini onun üzerine koyarak şöyle buyurdu : Allah'ım onun günâhını ba­ğışla, kalbini temizle, namusunu temiz kıl. Ebu Ümâme der ki: Bun­dan sonra o delikanlı böyle bir şeye hiç tevessül etmemiştir.

İbn Ebu Dünya der ki: Bize Ammâr İbn Nasr... Heysem İbn Mâ­lik kanalıyla Rasûlullah (s.a.) m şöyle buyurduğunu nakletti: Allah katında şirkten sonra bir erkeğin kendisi için helâl olmayan bir rah­me boşalttığı nutfeden daha büyük bir günâh yoktur.[39]

 

33 — Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Ancak hak ile olursa müstesna. Kim zulmedilerek öldürülürse; gerçekten Biz onun velîsine bir yetki tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Muhakkak ki o, yardım görenlerden olmuştur.

 

Katil

 

Allah Teâlâ meşru' bir hakka dayanmadan bir cana kıymayı ya­saklıyor. Nitekim Buhârî ve Müslim'in Sahîh'lerinde sabit olduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyuruyor :

Lâ İlahe İllallah Muhammed'ün Rasûlullah, diyen müslüman Dır kişinin kam ancak şu üç şeyden biriyle helâl olur : Cana can. Evli olarak zina eden. Cemaattan ayrılıp dinden çıkan.

Sünen kitaplarında belirtilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyur­muştur : Allah katında dünyanın yıkılması bir- müsîümanın öldürül­mesinden daha basittir.

«Kim zulmedilerek öldürülürse;   gerçekten Biz onun velîsine bir hak tanımışladır.»  Katile karşı ona bir yetki vermişizdir. O, muhay­yerdir. İsterse kısas yaparak katili öldürür, isterse diyet karşılığı is­terse karşılıksız katili öldürmekten vazgeçer. Sünnet-I Seniyye'de böy­le sabit olmuştur. Derin denizler gibi olan İmâm İbn Abbâs, bu âyet-i kerime'nin umûmî hükmünden Muâviye'nin saltanata yetkili olduğu neticesini çıkarmıştır. Onun ileride hükümdar olacağını belirtmiştir. Çünkü o, Hz. Osman'ın velisiydi. Hz. Osman da zulmen öldürülmüş olduğundan Muâviye Hz. Ali'den Hz. Osman'ın katillerinin kısas ya­pılmak üzere kendisine teslim edilmelerini istiyordu. Muâviye Emevî idi. Hz. Ali de imkân bulup böyle yapmak için işi zamana bırakı­yordu. Ali, Muâviye'den Şam'ı kendisine   teslim   etmesini   istemişti. Muâviye de Hz. Osman'ın  katilleri  kendisine  teslim  edilinceye  ka­dar Şam'ı Hz. Ali'ye  teslîm etmekten  kaçınmıştı.  Bunun  için Mu­âviye ve Şam halkı da, Hz. Ali'ye bîat etmemişlerdi. Nihayet uzun hâdiselerden sonra Muâviye güç kazanıp İbn Abbâs merhumun tefâül ettiği gibi idareyi eline almıştı. İbn Abbâs bu tefâülünü bu âyet-i kerîme'den çıkarmış. Bu da garîb bir iştir. Taberânî, Mu'cem isimli eserinde   bunu   naklederek   şöyle der: Bize   Yahya îbn Abdülbâkî... Zehdem el-Cermî'den   nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz İbn   Abbâs'ın gece meclisindeydik. Dedi ki; Ben size bir hadîs nakledeceğim ki bu ne gizlidir, ne de açıktır. Bu adam —Hz. Osman'ı kasdediyor— hak­kında olanlar olunca ben Ali'ye şöyle dedim :   Köşeye çekil. Eğer bir delikte bulunacak   olursan,   çıkarılıncaya kadar   ta'kîb edilirsin. Ali bana isyan etti.  Allah'a yemîn ederim ki;  Muâviye sizin üzerinizde muhakkak emîr olacaktır. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Kim zulmedilerek öldürülürse; gerçekten Biz onun velîsine bir yetki tanı­mışızdır. Artık o da öldürmede aşırı gitmesin.» Ey Kureyş'liler mu-hakak ki o sizi İran ve Bizans kanunlarına götürecektir. Hıristiyan, yahûdî ve mecûsîleri başınıza dikecektir. Sizden her kim o gün bili­nen bir şeyi alırsa kurtulur. Kim de terkederse ki, siz de terk eden­lersiniz, eski nesiller gibi, helak olanlardan olursunuz.

«Açtık o da Öldürmede aşırı gitmesin.» Yetki sahibi, katili öldür­mede aşırı gitmesin. Organlarını kesmesin. Katil olmayana kısas uy­gulamasın.

«Muhakkak ki o, yardım görenlerden olmuştur.» Yetki sahibi ka­tile karşı şer'an yardım görenlerden olduğu gibi, ölçü olarak da gâlib gelenlerden olmuştur.[40]

 

34  — Erginlik çağma ulaşıncaya kadar, en güzel şek­lin dışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahdi yerine ge­tirin. Muhakkak ki ahid mes'ûliyettir.

35  — Ölçtüğünüz zaman da ölçüyü   tâin  tutun. Ve dosdoğru ölçekle tartın. Bu daha hayırlıdır. Ve netice iti­barıyla daha güzeldir.

 

Ölçü ve Tartı

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Erginlik çağına ulaşıncaya kadar, en güzel şeklin dışında yetimin malına yaklaşmayın.» Yani onda iyi ni­yetle harcamada bulunun. «Onların mallarını kendi mallarınıza ka­tarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günâhtır.» (Nisa, 2) «Öksüz­leri evlenme çağına gelene kadar deneyin, O vakit kendilerinde bir olgunlaşma görürseniz; mallarını kendilerine teslim edin. Büyüyecek­ler de geri alacaklar diye onları israf edip de tez elden yemeyin.» (Nisa, 6)

Müslim'in Sahîh'inde vârid olduğuna göre, Rasûlullah (s.a.) Hz. Ebu Zerr'e şöyle demiş :

Ey Ebu Zerr, ben seni güçsüz görüyorum ve kendim için istedi­ğimi senin için de istiyorum. İki kişinin üzerine emîr olma ve yetîm malına velayet etme.

«Ahdi yerine getirin.» İşlem yaptığınız akidleri ve üzerinde in­sanlarla anlaştığınız ahidleri yerine getirin. Çünkü ahid de akid de sahibinden sorulur. «Muhakkak ki ahid mes'ûliyettir.»

«Ölçtüğünüz zaman da ölçüyü tam tutun.» Ölçüde aşırı gitme­yin ve eksik ölçerek insanların mallarını azaltmayın.

«Ve dosdoğru ölçekle tartın.» Bazıları kelimesini şeklinde kafin Ötresi ve esresiyle okumu şiar dn\- Bu keli­me, ölçek anlamınadır. Mücâhid ise; bunun Rûm dilinde adalet de­mek oduğunu söyler. Dosdoğru anlamına gelen kelimesi; inhiraf, sarsıntı ve eğrilik bulunmayan şey demektir.

«Bu, daha hayırlıdır.» Sizin hem bu dünyanız; hem de öbür dünyanız İçin daha hayırlı «Ve netîce itibarıyla daha güzeldir.» Âhire-tiniz, dönüşünüz ve varışınız bakımından daha güzeldir. Saîd, Katâ-de'den naklen bu âyeti; sevâb ve ceza bakımından daha hayırlıdır, şeklinde te'vîl ettiğini söyler. Saîd'in bize haber verdiğine göre; Ab­dullah İbn Abbâs şöyle dermiş : Ey Mevâlî topluluğu, siz iki şeyin ba­şına geçirildiniz ki sizden önceki insanlar bu yüzden helak olmuşlar­dır. Bunlar şu ölçekler ve şu tartılardır. Saîd der ki: Abdullah İbn Abbâs Hz. Peygamberin şöyle dediğini de bildirir : Bir kişi harama gücü yetip de sonra sırf Allah'tan korktuğu için vazgeçerse; muhak­kak Allah ona âhiretten önce şu geçici dünya hayatında o bıraktığı şeyden daha hayırlısını verir.[41]

 

36 — Hakkında bilgin olmadığı şey üzerinde durma. Çünkü kulak da göz de, kalb de bütün bunlar ondan so­rumludurlar.

 

Ali İbn Ebu Talha İbn Abbâs'tan naklen onun bu âyeti şeklinde okuduğunu bildirmiştir, Avfî ise İbn Abbâs'­tan naklen onun bu âyetle, bilgisi olmadığı birisi hakkında bir şeyi kasdetme mânâsı verdiğini bildirmiştir. Muhammed İbn Hanefiyye ise; bununla yalancı şâhidliğin kasdedildiğini söyler. Katâde der ki: Görmeden gördüm, duymadan duydum, bilmeden bildim, deme. Allah Teâlâ bunların hepsini senden soracaktır. Yukarıda zikredilenin özeti şudur : Allah Teâlâ bilgisizce söylemeyi hattâ vehim ve hayâldan iba­ret olan tahminle söylemeyi yasaklamıştır. Nitekim bir başka âyet-i kerime'de şöyle buyurur : «Zannın çoğundan sakının. Çünkü bazı zan-lar vardır ki günâhtır.» (Hucurât, 12) Hadîste ise şöyle buyurulur : Zandan kaçının. Çünkü zan, sözün en yalan olanıdır. Ebu Dâvûd Sü-nen'inde der ki: Kişinin; öyle sandılar, diyerek adım atması ne kö­tüdür. Bir başka hadîste ise şöyle buyurulur : Uydurmanın en uy­durması; kişinin, gözünün görmediği şeyi gözüyle görmüş gibi bildir­mesidir. Yine sahîh hadîste şöyle buyurulur : Kim, bir rü'yâ görme­diği halde gördüğünü iddia ederse; kıyamet gününde iki saçı bağla­makla mükellef kılınır. Halbuki o bunu bağlayamaz.

«Bütün bunlar» Yani göz, kulak ve gönül ile elde edilen nitelik­lerin hepsinde «ondan sorumludurlar.» kıyamet günü kul bunlardan sorulur. Bunlardan da ne yaptıkları suâl edilir. Burada ke limesi yerine kelimesini kullanmak sahihtir.[42]

 

37  — Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz ki sen, ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilir­sin.

38  — Bütün  bunlar Rabbın  katında beğenilmeyen kötü şeylerdir.

 

Kibir

 

Allah Teâlâ, kullarını yürüyüşte tekebbüre, gösterişe ve zorbalı­ğa kaçmaktan nehyederek «Yeryüzünde kibirlenerek yürüme» buyu­ruyor. Azgın zorbalar gibi oraya buraya eğilerek böbürlenip yürüme. «Şüphesiz ki sen, ne yeri yarabilirsin.» Senin yürüyüşünle yeryüzü yarılacak değildir elbette. İbn Cerîr böyle demiş ve bu konuda Ru'be tbn el-Accâc'm bir şiirini delil göstermiştir (...)

«Ne de boyca dağlara ulaşabilirsin» Yani eğilip bükülmen, gu­rurlanıp öğünmen ve kendine hayranlık duymanla dağlara ulaşabile­cek değilsin. Aksine bu tür davranışlarda bulunan, onun aksi ile kar­şılanır. Nitekim sahih hadîste vârid olduğuna göre, şöyle buyrulur : Sizden önceki kavimlerden bir kişi üzerindeki elbisesiyle böbürlene­rek yürüdüğü sırada, yer yarıldı ve o içine gömüldü. Kıyamet gününe kadar da gömülmeye devam etmektedir. Keza Allah Teâlâ Karun'dan bahsederken, onun kavmine karşı süslenerek böbürlenip çıktığını ve Allah Teâlâ'nın hem onu hem de onun yurdunu yere batırdığını bil­diriyor. Sahîh hadîste vârid olduğuna göre, şöyle buyrulur: Kim Al­lah için tevazu' ederse, Allah onu yüceltir. O kendi yanında hakîr, halkın yanında büyüktür. Kim de büyüklük taslarsa; Allah onu indi­rir. O, kendi yanında büyük, halkın yanında fakirdir. Hattâ halkın yanında o köpeklerden ve domuzlardan daha çok menfurdur.

Ebü Bekr İbn Ebu Dünya, el-Humûl ve't-Tevâzu* isimli kitabın­da der ki: Ahmed îbn îbrâhîm İbn Kesîr, Haccâc îbn Muhammed'-den o da Ebu Bekr el-HÜzelî'den nakleder ki; o, şöyle demiş : Biz Ha­san ile beraber bulunduğumuz sırada ona İbn el-Ehîm —Mansûr'u kasdediyor— rastladı. Mansûr'un üzerinde ipekten cübbeler vardı. Üst üste ayağına kadar uzanıyordu. O böbürlenerek yürüyordu. Hasan ona şöyle bir baktı ve of of burnuyla böbürleniyor, omuzu kalk­mış, yanağı kabarmış ve iki yanından bakıyor. Yani ahmağm teki. Teşekkür etmeden, zikredilmeden, bir yanından bakarak evet, diyor. Bu konuda Allah'ın emrini tutmuyor ve Allah'ın hukukunu yerine getirmiyor. Allah'a hamdolsun ki, onlardan hiç birisi normal tabiat­ları üzere yürümüyorlar. Delilerin sarsılışı gibi sarsılıyorlar. Halbuki her uzuvları bir nimettir. Şeytân bile onu la'netler, Mansûr bunu işitince, dönüp kendisinden özür diledi. O; benden özür dileme, Rab-bına tevbe et. Allah Teâlâ'nın «Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüp­hesiz ki sen, ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.» buyruğunu duymadın mı? Âbid olan Buhterî, Hz. Ali ailesinden bö­bürlenerek yürüyen birini görünce ona dedi ki: Seni kendisiyle ikra­ma erdiren kişinin yürüyüşü böyle değildir. Adam bir daha o yürü­yüşünü terketti. Abdullah İbn Ömer de yürüyüşünde böbürle'nen bir adam gördü ve şeytanların da kardeşleri vardır, dedi. Hâlid İbn Ma­dan der ki: Elinizi kolunuzu sallayarak yürümekten kaçının. Çünkü kişinin elleri bedeninin diğer kısmındandır. İbn Ebu Dünyâ her iki rivayeti de kaydeder.

İbn Ebu Dünya der ki: Bize Halef İbn Hişâm el-Bezzâr,.. Bah-nes'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Ümmetim eli­ni kolunu sallayarak yürüdüğü ve İranlılarla Bizans'lılar kendileri­ne hizmet ettiği zaman birbirlerine musallat kılınırlar.

«Bütün bunlar, Rabbın katında beğenilmeyen kötü şeylerdir.» Bu âyetteki kelimesini şeklinde okuyan kişilere göre bu, azgınlık mânâsına gelir. Bu takdirde âyetin anlamı şöyle olur : «Ço­cuklarınızı açlık korkusuyla öldürmeyin...» (31. âyet) kavlinden bu yana nehyettiğimiz şeylerin hepsi kötü şeylerdir ve bundan dolayı kişi, Allah katında hoş karşılanmayarak muaheze edilir. Allah onları sevmez ve memnun kalmaz.

kelimesini İzafet halinde şeklinde okuyanlara göre âyetin mânâsı şöyle olur: Rabbın buyurmuştur ki: Kendisinden başkasına ibâdet etmeyesiniz, ana ve babaya iyi davranasınız... (23. âyet) kavlinden buraya kadar zikrettiklerimizin hepsinin kötüsü yani çirkini Allah katında da kötüdür. İbn Cebir merhum âyeti bu şekil­de yönlendirmiştir.[43]

 

39 — Bunlar, Rabbmm sana vahyettiği hikmetten­dir. Allah ile beraber bir başka ilâh edinme. Yoksa kı­nanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.

 

Rabbının Hikmetleri

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Sana emrettiğimiz şu güzel huylar ve sana yasakladığımız o kötü sıfatlar ey Muhammed, insanlara emret­men için sana vahyettiğimiz hükümlerdir.

«Allah ile beraber bir başka ilâh edinme. Yoksa kınanmış ve ko­vulmuş olarak cehenneme atılırsın.» Hem kendi kendini kınarsın hem de halk seni kınar. İbn Abbâs ve Katâde kelimesine ko­vulmuş anlamım vermişlerdir. Bu hitâbla kasdedilenler, Rasûlullah (s.a.) vasıtasıyla ümmetin kendisidir. Hz. Peygamber ise —Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun— ma'sûmdur.[44]

 

40 — Yoksa Rabbınız size oğulları seçti de kendisi meleklerden kızlar mı edindi? Muhakkak ki siz, büyük bir söz söylüyorsunuz.

 

Allah Teâlâ, meleklerin Allah'ın kızları olduklarını iddia eden ve yalan söyleyen müşrikleri —Allah'ın la'netleri onların üzerine olsun— reddediyor. Onlar Rahmân'ın kulları olan melekleri dişi kabul etmiş­ler ve Allah'ın kızları olduklarını iddia etmişlerdir. Sonra da melek­lere takılmışlardır. Binâenaleyh her üç durumda da büyük bir hatâ işlemişlerdir. Allah Teâlâ onları reddederek «Yoksa Rabbınız size oğul­ları seçti de kendisi meleklerden kızlar mı edindi?» buyuruyor. Yani size erkekleri verdi de kendisi için kızları mı seçti? diye iddia ediyor­sunuz? Sonra onları reddi şiddetle artırarak buyuruyor ki: «Muhak­kak ki siz, büyük bir söz söylüyorsunuz.» Sizin iddianıza göre Allah'ın çocuklarının bulunması, sonra kendinizin olmasından hoşlaşmadığı-nız kız çocuklarını Allah'a isnâd edişiniz —kaldı ki siz, onları iste­mediğiniz için diri diri öldürüyordunuz— ve bu konulardaki iddia­larınız aslında büyük bir yemindir. «Büyük bir söz söylüyorsunuz.» Nitekim Allah Teâlâ Meryem sûresinde şöyle buyurmaktadır : «Bir kısım kimseler : Rahman çocuk edindi, dediler. Andolsun ki, ortaya çok kötü bir şey attınız. Rahmân'a çocuk isnâd etmelerinden ötürü neredeyse gökler paralanacak, yer yarılacak, dağlar göçecekti. Oysa Rahmân'a çocuk edinmek yaraşmaz. Çünkü göklerde ve yerde olan her şey Rahmân'a kul olarak gelecektir. Andolsun ki, ilmi onları ku­şatmış ve teker teker saymıştır. Kıyamet günü hepsi O'na tek ola­rak gelecektir.» (Meryem, 88-95)[45]

 

41 — Andolsun ki Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur'an1-da çeşitli açıklamalar yaptık. Fakat bu, nefretinden başka bir şeyi artırmıyor.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Biz, öğüt alsınlar diye bu Kur'an'da çeşitli açıklamalar yaptık. Orada bulunan hüccet, belge, öğüt ve benzeri uyarıları görüp ibret alsınlar diye bunları zikrettik. Böylece üzerinde bulundukları şirk, zulüm ve iftiradan vazgeçebilirlerdi. Ama bu öğütler zâlimlere ancak Hak'tan nefret edip uzaklaşmaktan baş­ka bir şeyi artırmadı.[46]

 

42  — De ki: Onların dedikleri gibi Allah ile beraber tanrılar bulunsaydı, o zaman hepsi Arş'in sahibi olmaya bir yol ararlardı.

43  — Onların söylediklerinden O münezzehtir, yüce­dir ve uludur.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, Allah'ın yarattıkların­dan ortakları bulunduğunu iddia eden ve kendilerini Allah'a yaklaş­tırması için bu ortaklara tapman şu müşriklere söyle : Eğer mes'ele sizin dediğiniz gibi olsaydı ve Allah ile beraber kendisine yaklaşıl­ması, huzurunda şefaat edilmesi için başka tanrılar bulunsaydı, o söz konusu olan tanrılar da Allah'a ibâdet ederler, yaklaşırlar ve O'na ulaş­mak için -vesileler ararlarda. Öyleyse Allah'tan başka ibâdet ettikleriniz gibi siz de yalnız ve yalnız Allah'a ibâdet' edin. Sizinle Allah arasında vâsıta olabilecek ma'bûdlara ihtiyâcınız yoktur. Çünkü Al­lah bunu sevmez ve hoşlanmaz. Aksine nefret eder ve kabul etmez. Allah Teâlâ bu durumu, bütün peygamberlerinin diliyle yasaklamış­tır. Sonra Hak Teâlâ yüce zâtını bu gibi iddialardan tenzih ve tak-dîs ederek buyuruyor ki: «Onların söylediklerinden O münezzehtir.» Bu zâlim ve azgın müşriklerin iddia ettikleri gibi Allah'tan başka ilâhların bulunmasından O, münezzehtir, yücedir, uludur. O bir tek ve eşsiz Allah'tır. Samed'dir. Doğurmamış ve doğrulmamıştır. Hiç bir kimse O'nun eşi ve dengi değildir.[47]

 

44 — Yedi gök, yeryüzü ve içinde bulunanlar; O'nu tesbîh ederler. O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur. Ama siz, onların teşbihlerini anlamazsınız. Mu­hakkak ki O Halîm, Gafur olandır.

 

Her Şey Allah'ı Teşbih Eder

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki; Yedi gök ve yeryüzü ile orada bulu­nanlar Allah'ı tesbîh, takdis ederler. Şu müşriklerin öne sürdükleri iddiadan dolayı onu tenzih, ta'zîm ederler, tesbîh ederler ve rubûbi-yetinde, ulûhiyyetinde tek ve eşsiz olduğuna şâhidlik ederler.

Her şeyde bir delil vardır O'na;

Delâlet eder O'nun bir olduğuna.

Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîmemde şöyle buyurur: «Rahmân'a çocuk isnâd etmelerinden dolayı az kalsın gökler yarıla­cak, yerler parçalanacak ve dağlar yere kapanacaktı.»

Ebu'l-Kâsım et-Taberânî der ki: Bize Ali îbn Abdülazîz... Abdurrah-mân İbn Kurt'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) mi'râca çıkarıldığı gece makam ile zemzem arasında imiş. Cibril sağında, Mîkiîl solun­da imiş. Hz. Peygamber o ikisi ile birlikte uçmuş, yedi göğe ulaşmış. Döndüğü zaman şöyle buyurmuş : Pek çok tesbîh ile beraber, gökle­rin şöyle tesbîh ettiğini duydum :

Yüce gökler heybet sahibini tesbîh ederler. Yücelik sahibinin yüçeliğinden eğilmişlerdir. Tesbîh ederiz yücelerin yücesini, tenzih ve takdis ederiz O'nu.

«O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur.» Yaratıklar­dan hiç bir şey yoktur ki; Allah'ı hamd ile tesbîh etmesin. «Ama siz onların teşbihlerini anlamazsınız.» Ey insanlar, dilleriniz farklı oldu­ğu için siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Bu hüküm hayvanlar, bitkiler ve katı varlıkların hepsine şâmildir. Bu görüş, en çok meş­hur olan görüştür. Nitekim Buhârî'nin Sahîh'inde Abdullah İbn Mes'-ûd'dan nakledilir ki; o, şöyle demiştir ; «Biz yenirken yemeğin tesbîh ettiğini duyardık.»

Ebu Zerr'in hadîsinde de Rasûlullah (s.a.) in eline çakıl taşları­nı aldığında, arının vızıltısı gibi onların teşbihinin duyulduğu bildi­rilir. Ebubekir Ömer ve Osman'ın da elinde taşlar bu şekilde tesbîh etmişlerdir. Allah onlardan razı olsun. Bu meşhur bir hadîs olup, Müsned'lerde yer alır.

İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan... Sehl İbn Muâz İbn Enes'ten nakletti ki; o, babasından naklen şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) bir topluluğa rastlamış. Onlar yükleri yüklü olarak hayvanlarının üze­rinde duruyorlarmış. Rasûlullah (s.a.) onlara buyurmuş ki: Onlara salim olarak binin, salim olarak bırakın. Ancak yollarda, ve sokak­larda onları kendi lâkırdılarınız için kürsü kılmayın. Nice binilen hayvan vardır ki binenden daha hayırlıdır. Ve ondan daha çok Allah Teâlâ'yı zikreder. Neseî'nin Sünen'inde Abdullah İbn Amr der ki: Ra­sûlullah (s.a.) kurbağayı öldürmeyi yasakladı ve onun sesinin tesbîh olduğunu bildirdi.

Katâde... Abdullah İbn Amr'dan nakleder ki: Bir kişi Lâ İlahe İllallah deyince ki bu kelime ihlâs sözüdür. Allah Teâlâ, bir kişi onu demedikçe hiç bir amelini kabul etmez. Elhamdülillah deyince bu, şükür kelimesidir. Bir kul onu söylemedikçe Allah'a asla şükretmiş olmaz. Allahu Ekber deyince bu, göklerle yerin arasını doldurur. Süb-hânellah deyince bu mahlûkâtın duâsıdır. Allah Teâlâ yaratıkların­dan hiç birini namazsız ve tesbîhsiz bırakmış değildir. Lâ Havle Velâkuvvete İllâbillâh deyince, Allah Teâlâ buyurur ki: Kulum Bana teslim oldu Ben de onun teslîmiyyetini kabul ederim.

İmâm: Ahmed der ki: Bize Vehb İbn Cerîr... Abdullah İbn Amr'­dan nakletti ki; o, şöyle demiş: Rasûlullah (s.a.) in huzuruna üze­rinde düğmeleri hâlis ipekten taylasân bir cübbe bulunan bir bedevi geldi. —hâlis ipekle süslenmiş diye de söylemiş olabilir— ve dedi ki: Şu arkadaşınız her çobanoğlu çobanı yüceltmek ve her reîsoğlu reisi düşürmek istiyor. Bunun üzerine Hz. Peygamber kızarak ayağa kalk­mış, cübbesinin eteklerinden tutarak kendine doğru çekmiş ve şöyle demiş : Senin üzerinde akıllı bir adamın elbisesini görmüyorum. Son­ra Hz. Peygamber dönüp oturmuş ve şöyle buyurmuş : Hz. Nûh vefat edeceği zaman, iki oğlunu yanına çağırdı ve onlara şöyle dedi: Ben size vasiyyetimi anlatacağım. İki şeyi size emredeceğim ve iki şeyi de size yasaklayacağım. Allah'a şirk koşmaktan ve kibirden sizi neh-yederim. Lâ İlahe İllallah'ı size emrederim. Çünkü gökler, yeryüzü ve ikisi arasında bulunan her şey terazinin bir kefesine konsaydı, Lâ İla­he İllallah da öbür kefesine konsaydı; Lâ İlahe İllallah daha ağır ba­sardı. Eğer göklerle yeryüzü bir halka olsaydı, Lâ İlahe İllallah onla­rın üzerine konmuş olsaydı; o ikisi çöküverirlerdi. Size Sübhanellah ve Bihamdihi'yi emrediyorum. Çünkü bu, her şeyin duâsıdır ve her şey onunla rızıklanır. Bu hadîsi İmâm Ahmed, ayrıca Süleyman İbn Harb kanalıyla Sak'ab İbn Zübeyr'den daha uzun olarak rivayet etmiştir. Ancak bu rivayetinde münferid kalmıştır.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Nasr İbn Abdurrahmân... Câbir İbn Abdullah'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Hz. Nuh'un oğluna emrettiği şeyi size bildireyim mi? Nûh oğluna de­mişti ki: Ey oğlum, sana Sübhanellah demeyi emrederim. Çünkü o, yaratıkların ibâdeti ve teşbihidir. Yaratıklar onunla rızıklanır. Allah Teâlâ da : «O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur.» buyur­maktadır. Bu hadîsin isnadı zayıftır. Çünkü râvîler arasında yeralan Mûsâ İbn Ubeyde el-Rebezî, pek çok hadîsçilere göre zayıftır.

İkrime : «O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur.» âyeti konusunda şöyle der : Direk tesbîh eder. Ağaç tesbîh eder. Seleften bazıları dediler ki: Kapının sesi teşbihidir. Suyun şırıltısı teşbihidir. Çünkü Allah Teâlâ : «O'nu hamd ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yok­tur.» buyurmaktadır. Süfyân es-Sevrî, Mansûr kanalıyla İbrahim'den nakleder ki, o; yemek tesbîh eder, demiştir. Hacc sûresinin başındaki secde âyeti (Hacc, 18) bu söze şâhiddir.

Başkaları da demişlerdir ki: Ancak ruhu olan varlıklar, yani hay­vanlar veya bitkiler tesbîh ederler. .Katâde ise der ki: Ruhu olan her şey, ağaç veya onda bulunan her şey tesbîh eder. Hasan ve Dahhâk da bu âyetin tefsirinde ruhu olan her şeyin tesbîh edeceğini bildirir.

îbn Cerîr Taberî der ki: Bize Muhammed İbn Humeyd... Cerîr'-den nakletti ki; o, şöyle demiş : Biz Yezîd er-Rakkâşî'nin yarımdaydık. Beraberinde Hasan ile birlikte yemek yiyorlardı. Masaya yaklaştılar. Yezîd er-Rakkâşî dedi ki: Ey Ebu Saîd, bu masa da tesbîh eder mi? O bir kere tesbîh ederdi, dedi. Ben derim ki: Masa, ahşap bir sofradır. Hasan merhum yeşil olduğu için onun canlı olduğuna ve tesbîh ettiği­ne kanâat getirmiştir. Ama ağaç koparılıp kuruyunca onun tesbîhi ar­tık kesilmiştir. Bu görüşe Abdullah İbn Abbâs'm Hz. Peygamberden naklettiği şu hadîs uygun düşmektedir : Hz. Peygambar iki kabre rast­ladı ve bu iki kabrin sahibinin azâblandırıldıklarını, ancak azâb çek­melerinin büyük bir şeyden dolayı olmadığını bildirdi. Birincisi idrar­dan sakınmıyordu. İkincisi ise koğuculuk yapıyordu. Sonra Hz. Pey­gamber yaş bir hurma fidanı aldı, onu ikiye böldü ve her birinin kab­rine dikti. Sonra da şöyle dedi: Umarım bu iki fidan kurumadığı sü­rece onların azabı hafifletilir. Buhârî ve Müslim bu hadîsi tahrîc et­mişlerdir. Bu hadîsle ilgili söz eden bilginlerden bir kısmı derler ki: Hz, Peygamber kurumadıkça, diye kayıd koymuştur. Çünkü o iki fi­dan yeşil oldukları sürece tesbîhe devam ederler ama kuruyunca tes-bîhleri biter. Allah en iyisini bilendir.

«Muhakkak ki O, Halım, Gafur olandır.» Yani Allah kendisine is­yan edeni çabucak cezalandırmaz. Bilakis erteler ve bekletir. Eğer o, küfür ve inadında devam ederse kudret sahibi bir gücün yakalayışıy-la onu yakalar. Nitekim Buharı ve Müslim'in Sahîh'inde vârid olan bir hadîste Rasûlullah şöyle buyurur : Allah Teâlâ zâlime müsâade verir. Nihayet onu yakalayınca bir daha kaçıp kurtulamaz. Sonra Hz. Pey­gamber şu âyet-i celîle'yi okudu : «İşte Rabbın halkı zâlim olan kasa­baları yakaladığı zaman, yakalayışı böyledir. Doğrusu onun yakalayı-şı elimdir, şiddetlidir.» (Hûd, 102) Ve yine Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Nice kasabalar var ki halkı zâlim olduğu halde oraya mühlet verdim, sonra onu yakaladım. Dönüş Bana'dır. (Hacc, 48) Kim de içinde bu­lunduğu küfür veya isyandan vazgeçer, Allah'a döner, tevbe ederse; Allah onun tevbesini kabul eder. Nitekim Hak Teâlâ, Nisa sûresinde şöyle buyurmaktadır : «Kim de kötülük yapar veya kendine zulmeder de sonra Allah'tan mağfiret dilerse; Allah'ın Gafur ve Rahîm olduğu­nu görür.» (Nisa, 110) Aynı şekilde burada da «Muhakkak ki O, Ha-Hm, Gafur olandır.» buyurmuştur. Nitekim Fâtır sûresinde de şöyle buyurmaktadır : «Doğrusu, zeval bulmasın diye gökleri ve yeri tutan Allah'tır. Eğer onlar zevale uğrarsa, O'ndan başka andolsun ki onları kimse tutamaz. O, şüphesiz Halım, Gafur olandır." (Fâtır, 41) Yine aynı sûrede şöyle buyurmaktadır : «Allah insanları işlediklerine kar­şılık hemen yakalayıverseydi; yeryüzünde bir canlı bırakmaması ge­rekirdi. Ama onları belirli bir süreye kadar erteler. Süreleri gelince ge­reğini yapar. Muhakkak ki Allah, kullarım görmektedir.»  (Fâtır, 45)[48]

 

İzahı

 

Bütün Kâinat Allah'ı Tesbîh Eder

 

Astronomi ilmi bize gösteriyor ki; gökyüzündeki yıldızların sayı­sı, deniz sahillerinde bulunan kum zerrelerinin sayısı gibidir. Bir kı­sım yıldızların büyüklüğü yerküre kadar yoktur. Fakat ekserisi dün­yadan çok büyüktür. Öyle ki bu büyük yıldızlardan birisinin üzerine içinde yaşadığımız dünya büyüklüğündeki milyonlarca yıldızı yerleş-tirsek daha da boş yerleri kalır.

Kâinatımız, cidden çok geniştir. Bunu iyice anlayabilmek için 186.000 mil sür'atinde hayâli bir uçak tasavvur edelim. Ve bu hayâlı uçak bizi, şu anda mevcûd olan kâinatın etrafında dolaştırsın. Bu ha­yalî yolculuk bir milyar sene gibi bir zaman alacaktır. Buna, üzerinde bulunduğumuz kâinatın kaskatı bir kütle olmadığını, her an genişle­me halinde bulunduğunu da ilâve edelim. Bir milyar üç yüz milyon se­ne sonra bu mesafe iki katına çıkar. Neticede bu hârika uçak, hayâli sür'atiyle kâinat etrafındaki turunu kat'iyyen tamamlayamaz. Ve bu yolculuk, kâinattaki dâima genişlemenin çevresi dâhilinde devam eder, durur...

Hava açık ve berrak olduğu zaman çıplak gözle, beş bin yıldızı ra­hatlıkla görebiliriz. Fakat normal bir teleskopla bakacak olursak bu rakam iki milyonun da üstüne çıkar. Dünyanın en kuvvetli telesko-bu Amerika Birleşik Devletleri «Mont Palomar» rasathânesindedir. Ve bu teleskop, milyonlarca yıldızı gösterebilecek güçtedir.

Feza denilen boşluk hakîkaten çok geniştir. Hesaba kitaba gelmez. Milyonlarca yıldız bu boşluğun içinde akıl almaz bir hızla dönmekte­dir. Bazısı tek başına yoluna devanı eder. Bir kısmı çifttir, ikişer iki­şer dönerler. Bazıları da gruplar halinde seyrederler. Şayet odanızın penceresinden giren ışık huzmelerine bakacak olursanız, havada uçu­şup kaynaşan birçok toz zerrecikleri görürsünüz. Eğer bu şekilleri ha­yâlinizde büyütecek olursanız, fe2âda yüzen milyonlarca yıldızın ha­reket tarzı hakkında bir nebze ma lûmât edinmiş olursunuz. Dikkat­lice inceleyecek olursak, havada uçuşan toz zerreciklerinin birbirine çarparak hareket ettiklerini görürüz. Fakat yıldızlar böyle değildir. Her yıldız, kendini diğer yıldızlardan ayıran uzak mesafelerle seyrine devam eder. Bu, tıpkı büyük okyanuslarda peşi peşine yol alan bir kaç gemiden birinin diğerinden habersiz yol almasına benzer. Bu kâi­nat, «yıldız kümeleri» adı verilen bir çok yıldız gruplarının bir araya gelmesinden meydana gelmiştir. Ve hepsi de dâima hareket halinde­dir.

Bize en yakın hareket, bizden iki yüz kırk bin mil uzakta bulunan ayın hareketidir. Ay dünyanın etrafında döner. Ve bu turunu yirmi do­kuz buçuk günde tamâmlar. Dünyamız güneşten doksan üç milyon mil uzaktadır. Dünyamız kendi yörüngesinde saatta bin mil hızla dönmek­tedir. Ve böylece yüz doksan milyon mil çapında bir daire çizmekte­dir. Bu daireyi tâm bir senede, bir defa tamamlıyor. Aynı zamanda dünyamız ile birlikte dokuz tane yıldız bulunmaktadır. Hepsi de baş-döndürücü bir hızla güneş etrafında dönmektedirler. Bu yıldızların en uzakta olanı, «Plüton» adlı bir gezegendir. Güneş etrafında yedi bu­çuk milyar mil çapında bir daire çizmektedir. Ve bu gezegenin etrafında otuz bir tane uydu dönmektedir. Bü yıldızlardan başka üç bin yıldızdan müteşekkil bir «astroidler» halkası daha vardır. Aynı za­manda binlerce kuyruklu yıldız ve bunun yanında hesaba kitaba gel­mez meteorlar vardır. Hepsi de dâima hareket halindedir. Ta'yîn edi­len yörüngede dönmektedirler. Bunların ortasında, güneş dediğimiz korkunç seyyare vardır. Güneşin çapı, sekiz yüz altmış beş bin mildir. Ve dünyamızdan bir milyon iki yüz bin defa büyüktür!

Güneş yerinde sabit değildir. Veya belli bir mekânı yoktur. O da diğer yıldız ve gezegenlerle beraber, bu eşsiz nizâmın içinde, saatta altı yüz bin mil hızla dönen bir yıldızdır. Ve burada «yıldız kümeleri» (nebüloz) veya «galaksi» (saman yolu) dediğimiz sistemleri meydana getiren güneş sistemi dışında, daha binlerce sistem vardır. Sanki bun­lar, çocukların oynadığı topaç gibi, yıldızların ve gezegenlerin etrafın­da teker teker veya gruplar halinde döndükleri büyük bir tabaktır. Yıl­dızlar kendi yörüngelerinde devirlerini tamamlarlar. Güneş sistemimi­zin içinde bulunduğu yörünge, kendi ekseni etrafındaki turunu iki yüz milyon ışık yılında tamâmlar.

Astronomi bilginlerinin araştırmalarına göre kâinat, bez yüz mil­yon «yıldız kümesinden» meydana gelmiştir. Bu rakam beş yüz trilyon milyar ile çarpıldığı zaman her yıldız kümesinde yüz milyar yıldız bu­lunduğu ortaya çıkar. Bu rakam kesin değildir. Fazla veya eksik ola­bilir. Astronomi bilginlerinin söylediğine göre en yakın yıldız kümesi, (galaksi) geceleyin ince, beyaz bir iplik halinde gördüğümüz Saman yoludur. Bu yıldızların işgal ettikleri saha yüz bin ışık yılıdır. Dünya sakinleri bizler, bu yıldız kümesinin merkezinden otuz bin ışık yılı ka­dar uzakta bulunuyoruz. Bu yıldız kümesi, (galaksi) yedi yıldız küme­sinden (galaksiden) müteşekkil büyük grubun bir parçasıdır. Ve çapı milyarlarca ışık yılım bulur.

Bu deveran bir başka hareket şekli daha ta'kîb etmektedir. O da şudur : Kâinat her yönden genişlemektedir. Tıpkı lastikten yapılmış bir balonun çocuklar tarafından üfürülerek şişirilmesi gibi. Dünyamı­zı aydınlatan güneş, kendi etrafında dönmektedir. Aynı zamanda gü­neş, bizimle birlikte kendi yörüngesinin dış kesiminde bir seyir ta'kîb etmektedir. Böylece güneş, bu dış çizgiden saniyede on iki mil uzak­laşır. Güneşin bu hareketine güneş sisteminde bulunan diğer yıldızlar da katılırlar. Bütün yıldızlar, bağlı bulundukları nizâma uygun bir se­yir ta'kîb ederek bir yöne veya başka bir tarafa yönelmek suretiyle ha­reket ederler. Bazıları, saniyede sekiz mil, bazıları otuz mil hızla döner. Bir kısmı da saniyede seksen dört mil hızla döner. İşte böylece bütün yıldızlar, saniyede akılları durduran bir hızla yerlerinden fırlayarak hareketlerine devam ederler.  Akılları hoplatan bu müdhiş hareket, sağlam kaide ve nizâmlara uygun olarak cereyan etmektedir. Evet yek­diğerine çarpmadan, hızlarda herhangi bir değişiklik olmadan, ta'yîn edilen nizâm çerçevesinde yürümektedir.

Dünyanın güneş etrafındaki hareketi, en ince noktalarına kadar muazzam bir intizâm içerisindedir. Asırlar geçmesine rağmen dönü§ hızında en küçük bir değişiklik olmamıştır. Bütün hareketlerinde dün­yaya uyan ay ise, ta'yîn ve tesbît edilmiş bir yörüngede asırlardan be­ri çok az değişiklikle çeşitli şekillere girerek dönmektedir. Bu değişik­lik her on sekiz buçuk yılda eşsiz bir nizâm dâhilinde tekerrür eder. Bütün gök cisimlerinin durumu aşağı yukarı bu merkezdedir. Astro­nomi bilginleri bazı yıldız kümelerinin (galaksi) birbiri içerisine gir­diğini söylemektedirler. Hareket halinde bulunan milyarlarca yıldızı içine alan bir galaksi, benzeri başka bir galaksinin içine girer ve onun yıldızları da diğerleri ile birlikte hareket eder. Sonra aynı galaksi bü­tün yıldızlarıyla. birlikte, o galaksinin içinden çıkarak eski yörüngesi­ne döner de öbür galaksinin yıldızları ile hiç çarpışmaz...

Akıl, bu eşsiz nizâmı ve arasındaki zihinleri hoplatan üstün ahen­gi düşündüğü zaman, bunların çeşitli istihalelerin neticesi olduğunu söyleyemez. Bilakis bu büyük mekanizmayı kurup idare eden yüce bir kudretin varlığına inanır.

Büyük âlemlerde bulunan bu nizâmın en mükemmel şeklini, bil­diğimiz en küçük âlemde de görüyoruz. Edindiğimiz ma'lûmât ve tec­rübeler neticesinde biliyoruz ki, atom en küçük âlemdir. Çünkü atom, eşyayı milyonlarca kere büyüten mikroskoplarla görülemeyecek kadar küçüktür. Buna göre atom hiç bir şey değildir. Hattâ insan gözünün görebileceği en küçük şeylere nisbetle bir hiç mesabesindedir. Fakat bununla beraber atom, güneş sistemindeki eşsiz nizâmın en mükem­mel modelidir. Atom, elektronlar manzumesine verilen bir isimdir. Bu elektronlar, yekdiğerine bağlı değillerdir. Aralannda büyük bir boşluk bulunur. Bu boşlukların genişliği değişebilir, nisbîdir. Atomların yek­diğerine sarsılmaz bağlarla perçinlendiği bir demir parçasını misâl ola­rak ele alalım. Bu elektronların atomun ancak 1/1.000.000.000 (milyar­da birini) işgal ettiklerini görürüz. Geri kalan sahalar boş kalır. Eğer proton ve elektronların büyütülmüş şekillerine bakacak olursak, ara­larındaki uzaklığın yaklaşık olarak iki yüz elli yardaya vardığını gö­rürüz. Atomu, görülmeyen toz zerrecikleri şeklinde düşünebiliriz. Şu­nu da belirtelim ki, o zaman atomun içindeki elektronların hacmi iki yüz kırk santim çapındaki bu futbol topunun hacmine ulaşır.

Atomun artı kutbunu teşkil eden elektronlar, eksi kutuplu pro­tonlar etrafında dönerler. Esâsında artı ve eksi kutuplar diye bir şey yoktur. Daha ziyâde bunlar, ışık huzmelerinde var kabul edilen hayalî noktalardan başka bir şey değildir. Bunlar merkezle*! etrafında dö­nerler. Tıpkı dünyamızın güneş etrafındaki yörüngesinde ta'kîb etti­ği nizâm gibi. Başdöndürücü bir hızla dönen elektronların belli bir me­kân çerçevesinde tasavvur etmek mümkün değildir. Ancak, yörünge­lerinde bulundukları farz edilir. Elektronlar kendi yörüngeleri etrafın­da saniyede milyonlarca defa dönerler.

Müşâhade altına alınamayan, içindeki faaliyetleri ilimsiz izah edi­lemeyen bu atom nizâmının kendi kendine tesadüfen var olması im­kânsızdır. Fakat böyle bir hârikadan, bu nizâmı ortaya koyanın var­lığına niçin bir delil çıkaramıyoruz. Şu bir gerçektir ki; atomdaki akıl­lan durduran nizâmın sahipsiz olması mümkün değildir.

Telefon hatlarındaki girift nizâmı gördüğümüz zaman hayretler içinde kalıyoruz. İngiltere'nin Londra şehriyle Avustralya'nın Melbo­urne şehri arasında bir kaç saniyede irtibat sağlandığı zaman hayret­ten kendimizi alamıyoruz. Telefon hatlarındaki akılları hoplatan eş­siz nizâm, bizi böyle bir hayrete sürüklüyor. Peki ya sinir sistemimiz­deki nizâm, telefon hatlarındaki nizâmdan daha geniş ve daha karı­şıktır! Milyonlarca haber, sinir sistemimizin emrinde çalışan sinir tel-cikleri kanalıyla gece gündüz demeden bir taraftan diğer tarafa taşın­maktadır. Bu haberler, kalbin atışını ve hareketlerini ta'yîn etmekte­dir. Aynı zamanda çeşitli organların davranışlarını ve görünen hare­ketlerini ayarlamaktadır. Şayet vücûdumuzda böyle bir nizâm bulun-masaydı uzuvlar, saçılmış eşyaların birleştirilmesinden meydana gel­miş bir yığın haline gelirdi. Her biri kendine göre bir yön ta'yîn eder­di. Bu haberleşme şebekesinin merkezi insanın beynidir. Beynin için­de bir milyar sinir hücresi vardır. Her hücreden çıkan sinir kolları, bü­tün vücûda dağılarak bedeni bir ağ gibi sarar. Bu kollara «sinir şebe­kesi» denir. Bu şebekenin emrinde çalışan haber alma ve haber verme smircikleri saatta yetmiş mil hızla seyrederler. Biz bu sinircikler vası­tasıyla tadarız, görürüz, işitiriz ve diğer hareketlerimizi ayarlarız. Hat­tâ burada (taste-buda) denilen üç bin tad alma sinircikleri vardır. Çe­şitli tadlan, bu sinircikler vasıtasıyla alırız. Kulakta on bin işitme hüc­resi vardır. Bütün hücreler akılları durduran bir nizâm çerçevesinde çalışarak aldıkları haberleri en hassas ölçülerle değerlendirerek gere­ken ta'lîmâtı gönderir. Her gözde yüz otuz milyon «light receptors» de­nilen ışık alıcı hücreler vardır. Bu hücreler, göz ekranı üzerine düşen cisimlerin görüntülerini beyine gönderirler. Bütün cildimizi bir ağ gi­bi saran duyu alma sinirciklerinden müteşekkil bir cihaz vardır. Cilde sıcak bir şey yaklaştığı zaman, sayıları otuz bini bulan ısı alıcı hüc­reler derhâl bu hâdiseyi beyne bildirirler. Cilde soğuk bir şey yaklaş­tığı zaman, görevli bulunan iki yüz elli bin hücre hemen faaliyete geçerek hâdiseyi beyne ulaştırır. Beyin gelen haberleri çabucak değer­lendirerek ilgili yerlere gerekli ta'lîmâtı bildirir. Böyle bir durumda vücûd ürperir ve titrer. Deride bulunan kan damarları genişler. Ve derhâl oraya fazla kan göndererek sıcaklık derecesini yükseltir. Bu hücreler şiddetli sıcaklık hissettikleri zaman bu işle görevli uzmanlar hâdiseyi hemen beyne bildirirler. O anda sayılan üç milyona ula§an ter bezleri kendiliğinden vücûdun dışına doğru soğuk ter salgılarlar.

Sinir sistemi de çeşitli kollara ayrılır :

1- Otomatik şebeke; hazım, teneffüs ve kalbin hareketleri gibi, vücûdda irâdemiz dışında cereyan eden faaliyetleri idare eder. Bu şe­bekeye bağlı iki sistem daha vardır :

a) Hareket veren sistem,

b) Harekete mâni olan sistem.

Bu son sistem, mukavemet ve müdâfaa vazifesini görür. İdare me­kanizması şayet birinci sistemin eline bırakılacak olursa kalbin hare­ketleri fazlalaşır ve hattâ şahsın ölümüne sebebiyet verir. Eğer ikinci sistemin emrine verilecek olursa, kalbjamâmen durur. Bu iki sistem, tâm bir nizâm ve üstün bir dikkat içinde faaliyetlerini yürütmektedir. Fakat burada iki sistemden birini diğerine üstün kılacak bazı durum­lar vardır. Birinci sistem, kalbin herhangi bir kuvvete ihtiyâç duyma­sı ve basınç halinde varlığını gösterir. O zaman akciğer ve kalbin faa­liyetleri hızlanır. İkinci sistem ise, uyku anında, vücûdun bütün or­ganları istirahat halindeyken kendisini hissettirir.

İnsanoğlunun yapmış olduğu âletlerin en güzeli bile, kâinattaki eşsiz nizâmın karşısına dikilemez. Bu sebeple, bugün tabiat nizâmını taklit etmek ilmin temel kaidesi olmuştur. İlim erbabı mekanik âlet­lerin kullanılışında tabiatı taklide özel bir ehemmiyet verir. Bu araş­tırmalarda «Bionics» denilen yeni bir ilim dalı görmeye başladık. Da­ha önce bu ilim dalı, tabiattaki gizli enerji stoklarını keşfedip insan­oğlunun eline vermeyi hedef alıyordu.

Bugün biyolojik nizâm, geometrik problemlerin çözümünde yar­dımcı olacak çeşitli ma'lûmâtlar toplamak için muhtelif yollara baş vurmaktadır.

Tabiat nizâmından faydalanmanın en açık misâlini fotoğraf ma-kinasında görmekteyiz. Fotoğraf makinası aslında insan gözünün me­kanik bir taklididir. Lens denilen mercek gözün dış şebekesi gibidir. Diyafram gözün irisi'dir. Işıkları alan filim, gözün ekranını teşkil eder. Gözün ekranında cisimlen ters gören koni ve çubuk şeklinde hücreler vardır.

Moskova Üniversitesi  «sesin   altındaki   titreşimleri»    (infra-sonic vibration) tesbît etmek için örnek bir âlet keşfetti. Bu âlet zelzele ve taşma gibi felâketleri, vukuundan on iki veya on beş saat önce haber veriyor. Bu âlet şimdiye kadar kullanılan âletlerden beş misli daha kuvvetlidir. Bilginlerin kafasına bu fikir nereden gelebilir? Bunu «Jelly fish» denilen deniz feneri balığından çıkarmış olabilirler. Mühendisler, organları son derece hassas olan bu balığı taklit ederek «sesin altın­daki titreşimleri» tesbît etmenin yollarını aradılar. Ve neticede bu âle­ti keşfettiler!

Bu sahada bundan başka zikredilmesi gereken daha birçok misal­ler vardır. Bütün bunlar bize gösteriyor ki; fizik bilginleri ve tekno-loglar ortaya koydukları yeni fikirlerinde tabiattaki canlı numuneleri taklit etmektedirler.

Tabiatın asırlar öncesi hallettiği birçok problem, senelerden beri bilginlerin zihnini kurcalamaktadır. Fotoğraf makınasınm ve teleko-minikasyonun varlığı insan aklının dışında mütâlâa edilmezken, bü­tün nizâmların en girifti olan kâinat nizâmını aklın ötesinde bir tesa­düf olarak düşünmek mümkün mü? Bilakis bu kâinata nizâm veren bir mühendisin olması gerekir. O da Allah'tır. Aklı, san'atını fiiliyata dökmeyen bir şâir olarak mütalaa etmek mümkün değildir. Kâinat­taki, eşsiz nizâmı kuran mühendisin varlığına inanmamız akıl dışı de­ğildir. Bilakis bu nizâmın kurucusunu inkâr etmemiz ma'kûl bir dav­ranış olmayıp, düpedüz akıl dışı bir harekettir. Gerçek şudur ki, Al­lah'ın varlığım inkâr köklü bir esâsa dayanmaz.

Kâinat bir çöp sepeti değildir. Aksine dehşetlerle dolu bir ruha sâ-hibtir. Bu ruh, kâinatı yaratıp idare eden bir akıldan sudur etmiştir. Başka türlü düşünülemez.

Körü körüne hareket eden, tesadüflere bağlı maddî ameliyelerle belli bir nizâm ve rûh bulmak kat'iyyen mümkün değildir. Kâinat, ta­savvuru imkânsız bir insicam ve denge üzerine oturmaktadır. Chadvals şöyle diyor: «Allah'a inansın veya inanmasın herhangi" bir şahsa, ma­dem ki bu kâinat bir tesadüf eseridir, o halde kâinattaki akıllan dur­duran nizâmı ne ile izah edebilirsiniz? diye bir suâl tevcih edebiliriz.»

Şüphesiz yeryüzündeki hayatın özel matematiksel oranlarla tesbî-ti imkânsız birçok durumları olması gerekir. Biz bunların yeryüzünde bizzat var olduklarını görüyoruz. İşte bütün bunlar bizi, kâinatın öte­sinde, bu durumların varlık sebebi, akıl sahibi yüce bir kudretin mev­cudiyetine îmâna zorluyor...

Dünyamız, bildiğimiz âlemlerin en mühim olanıdır. Çünkü dün­yada, şu uçsuz bucaksız kâinatta bulunmayan birçok şeyler vardır. Gör­müş olduğumuz bu büyük kütle, akıllan hoplatan eşsiz kâinatın bir zerresi bile değildir. Eğer dünyamızın hacmi bugünkünden az veya çok olsaydı, yeryüzündeki hayat tamamen değişirdi. Şayet yer küre, bu­günkü hacminin dörtte biri kadar, meselâ ay kadar olsaydı; yerçeki­mi kuvveti, bugünkü durumun altıda birine düşerdi. Ve neticede etra­fında hava ve su bulunmazdı. Tıpkı bugün ayda olduğu gibi... Ayda yerçekimi kuvveti zayıf olduğundan su ve atmosfer bulunmaz. Eğer yeryüzündeki yerçekimi kuvveti aydaki gibi olsaydı; geceleri her şeyi dondurucu şiddetli bir soğuk, gündüzleri de cehennemi bir sıcaklık hüküm sürerdi. Böylece yer yuvarlağı üzerinde bulunan her şey yanıp kül olurdu.

Aynı şekilde, dünyanın hacmi ayın hacmi kadar olsaydı, yer kü­re büyük su kütlelerini taşıyamazdı. Halbuki yeryüzündeki mevsim­lerin normal şekilde yürüyebilmesi için büyük su kütlelerine ihtiyâç, vardır. Bu sebepten bir bilgin, bu ameliyeye «Geet balance wheel — bü­yük denge çarkı» adını vermiştir. Böylece yeryüzündeki hava tabaka­sı fezada yükseliyor, sonra düşüyor. Ve buna muvâzî olarak yeryüzün­deki sıcaklık derecesi normalin üstüne çıkıyor, sonra sıfırın altına dü­şüyor.

Bunun aksine yerkürenin çapı bugünkünün iki katı olsaydı, yer çekimi kuvveti daha-da artardı. O zaman beş yüz mil uzaklıkta bulu­nan atmosfer tabakası çok aşağılara düşerdi. Ve neticede santimetre kareye düşen hava basıncı iki misline çıkardı. Böyle bir basınç, yeryü­zündeki hayatı büyük çapta aksatırdı.

Eğer yerkürenin hacmi daha büyük, meselâ güneş kadar olsaydı, yer çekimi kuvveti bugünkünün yüz elli misli olurdu. Aynı zamanda atmosfer tabakası çok yaklaşırdı. Hattâ beş yüz mil uzakta olmasına rağmen dört mil yakma kadar gelirdi. Santimetre kareye düşen hava basıncı ortalama olarak bir tona çıkardı. Bu durumda canlılar, birçok değişikliklere uğramak mecburiyetinde kalırdı. Nazarî yönden bu hu­susu şöyle izah edebiliriz : Bugünkü normal hava basıncı altında yaşa­yan bir canlı, o zaman yüz beş misli hava basıncına ma'rûz kalacaktı. Burada insanın hacmi büyük bir farenin hacmi seviyesine inecekti. Buna paralel olarak insandaki akıl da bir takım değişikliklere uğraya­caktı. Gerçek şudur ki; insan aklının gereği şekilde işleyebilmesi için, vücûdda birçok «sinir şebekesi» nin bulunması gerekir. Vücûdun hac­mi belli bir seviyeye gelmeden önce, bir nizâmın varlığından söz edile­mez.

Görünüş itibarıyla yeryüzünde oturuyoruz. Ama aslında «başımız üzerindeyiz» demek gerekir. Bunu şöylece izah edebiliriz: Yerküre, üzerinde insanların oturduğu havaya asılı bir top gibidir. İnsanların yekdiğerine nisbetle durumu bu topa benzer. Amerikalılar, Hindistan'-lıların altındadırlar. Hindistanlılar da Amerikalıların ayakları altın­da bulunurlar.

Üzerinde yaşadığımız dünyamız, yerinde sabit değildir. Saatta bin mil hızla döner. Bizim dünya üzerindeki durumumuz, hızla dönen bir tekerleğin üzerine konulan bir taşa benzer. Tekerlek taşı havaya fır­latır. Fakat dünyamız bizi hiç bir zaman fezaya fırlatmaz. Bilakis tam bir istikrar içinde, rahat dolaşırız. Peki, dünyamız bu kadar sür'atli döndüğü halde bizi nasıl tutuyor?!

Yeryüzünde büyük bir yerçekimi kuvveti vardır. Yerküre, yerçeki­mi kuvvetiyle her şeyi kendine bağlar. Yerçekimi kuvveti ve havanın daimî basıncı bizi dünya üzerinde belli bir oran dâhilinde tutarlar. Böy­lece biz, bu iki kuvvet sayesinde yer küreye her yönden bağlanmış olu­ruz.

. Havanın santimetre kareye yaptığı basınç yaklaşık olarak bin otuz üç gramdır. Bu, şu demektir. Herkes vücûdu üzerinde ortalama olarak on üç bin yedi yüz gram hava taşır. Fakat insan bu ağırlığı hissetmez. Çünkü basınç tek yönden gelmiyor. Her taraftan baskı yaptığı için in­san farkına varamaz. Tıpkı suda yüzerken olduğu gibi. Sonra, şunu da belirtelim ki, birçok gazların muayyen ölçüde birleşmelerinden mey­dana gelen havanın pek çok faydaları vardır. Ancak bunları bir kita­ba sığdırmak mümkün değildir.

Mütalaa ve müşâhadeleri sonunda Newton, cisimlerin birbirlerini çektiği neticesine vardı. Fakat bunun sebebini bir türlü anlayamadı. Ve neticede bu ameliyenin izah edilemeyeceği fikri üzerinde karar kıl­dı.

Bu meseleyi Waheyt Heyt, şöyle anlatıyor :

«Newton —bu ameliyenin izah edilemeyeceği fikrini kabullenmek­le— felsefî büyük bir hakikat keşfetmiştir. O da şudur : Şayet tabiat dengesiz olsaydı, kendini izah edemezdi. Nitekim Ölmüş bir şahıs bize hiç bir hâdiseyi anlatamaz. Yapılan her türlü mantıkî ve fizikî izahlar, en sonunda belli bir hedef göstermekten başka bir şey yapamıyor. Bi­nâenaleyh ölü bir kimsenin hedef taşıması hiç bir zaman mümkün değildir.

Ve en sonunda «Waheyt Heyt» ortaya şöyle bir fikir atıyor : Ma­demki bu kâinat idrâk sahibi yüce bir kudretin eseri değildir, peki bu dehşetengiz ruhu nereden almıştır?

Dünya, kendi ekseni etrafındaki turunu yirmi dört saatta tamam­lıyor. Bu demektir ki; dünya, kendi ekseni etrafında saatta 1000 mil hızla seyrediyor. Bu hızın saatta 200 mile indiğini düşünecek olursak, gece ve gündüz şimdiki durumuna nisbetle on misli daha uzayacaktır. Ve neticede yeryüzünde bulunan her şey, güneşin yakıcı sıcaklığı altında yanıp kül olacaktır. Geriye kalanlar da gecenin dondurucu so­ğuğu karşısında yok olup gidecektir.

Bugün hayat kaynağı olarak bıraktığımız güneşin yüzeyindeki ısı 12.000 fahrenhayt (yaklaşık olarak 6.650 santigrattır) derecesidir. Gü­neşle yer küre arasındaki uzaklık yaklaşık olarak 93.000.000 mildir. Bu korkunç mesafe her zaman için sabittir, kat'iyyen değişmez. Ne eksi­lir, ne de fazlalaşır. Burada bizim için büyük ibretler vardır. Şayet gü­neş dünyaya bugünkü mesafenin yarısı kadar yaklaşacak olursa, ya­kıcı sıcaklığı altında her şey kül olacaktır. Ve eğer aradaki mesafe bu­günkünün bir misline çıkacak olursa, uzaklığın ortaya çıkardığı şid­detli soğuklar yeryüzünü kasıp kavuracak ve hayattan eser bırakma­yacaktır. Şayet güneşin yerine güneşin ısı derecesinden bir misli bü­yük bir gezegen geçecek olsa, dünya korkunç bir fırın olur...

Sonra üzerinde yaşadığımız yer küre fezada bir dairedir. Ve ek­seni de 23 derecelik bir açıyla eğiktir. Bu durumdan mevsimler doğ­maktadır. Böylece dünyamızın birçok yerleri, yerleşmeye ve zirâata el­verişli bir hale gelmektedir. Eğer böyle olmasaydı, yani yer yuvarlağı 23 derecelik bir açı ile eğik olmasaydı, kuzey ve güney kutbu dâima karanlıkta kalacak ve okyanuslardan yükselen su buharı kuzeye ve güneye doğru dağılacak, neticede yeryüzü buz kütleleriyle dolup taşa­caktı. Yer kürede büyük çöller meydana gelecekti. Neticede yeryüzün­deki hayatı kurutacak birçok faktörler doğacaktı.

Şayet bilginlerin ölçüsü doğruysa ki onlar şöyle diyorlar : «Mad­de bugünkü insicamlı ve dengeli durumunu bizatihi kendisi tanzim etmiştir.» Evet, bu ölçü son derece hayret verici ve dehşetengizdir. Şöyle diyorlar : «Dünya güneşten kopmuştur. Bu demektir ki, ilk za­manlar dünyanın sıcaklığı güneşin sıcaklığına eşitti. Her ikisi de aynı ısı derecesinde bulunuyorlardı. Yani 12.000 fahrenhayt idi. Sonra dün­ya soğumaya başladı. Çünkü bu durumda oksijenle hidrojenin birleş­mesi imkânsızdı. Ancak sıcaklığın 4.000 fahrenhayt düşmesinden son­ra birleşebilirlerdi. İşte bu safhada su meydana geldi. Böylece yeryü­zündeki değişme ameliyesi milyonlarca sene devam etti. Ve neticede yerküre bugünkü durumunu aldı. Aradan milyonlarca sene geçti... Gazlar, yerkürenin atmosferinden kâinat boşluğuna doğru akıp gitti. Geriye kalan gazlar da bileşik su haline geldi. Veya yeryüzündeki şey­ler tarafından emildi. Yahut da hava olarak kaldı. Bir çoğu da oksi­jen ve azot olarak varlığını devam ettirdi. Yoğunlaşan bu hava, yeryü­zünün iki milyon parçasından bir parçadır. Gazların hepsi yerküreye çekilmemiştir. Tıpkı bütün gazların havaya dönüşmedikleri gibi,..» Şâyet böyle olmuş olsaydı, insanların yaşamaları imkansızlaşırdı. Biz bu imkânsızı da mümkün farzetsek ve bu şartlar altında hayat var kabul etsek bile bugünkü yaşadığımız şekilde bir hayat bulmak mümkün ol­mazdı. Çünkü santimetre kareye düşen hava basıncı binlerce rıtıl (bir litre kadar olan bir sıvı ölçeği) a ulaşırdı.

Eğer yerkabuğunun kalınlığı bugünkünden on metre daha fazla olsaydı, oksijen bulunmaz ve neticede canlıların yaşaması imkansız­laşırdı.

Aynı şekilde, şayet denizler bugünkünden birkaç metre daha de­rin olsaydı, karbondioksit ve oksijen alamazdık. Ve neticede hayat şöy­le dursun, bitkilerin varlığı bile imkânsız hale gelirdi.

Bir de şunu düşünelim; atmosfer tabakası şimdikine nisbetle çok daha ince olsaydı, uzaklarda akkor haline gelen milyonlarca göktaşı (meteor) her gün dünyamızın dış kabuğunu aşmdınrdı. Ve geceleyin biz onu ışık saçan bir yıldız olarak görürdük. Böylece yerkürenin çe­şitli bölgelerine düşerek her şeyin yanıp kül olmasına sebep olurdu. Göktaşlan saniyede kırk mil sür'at kaydederek yol alırlar. Ve bu kor­kunç hızın neticesinde, yerkürenin yanabilecek her şeyini tutuşturur-lardı. Neticede yeryüzü kısa bir zaman içinde kalbura döner, her ta­rafı delik deşik olurdu...

Şayet dünyayı çevreleyen atmosfer tabakası bizi bu göktaşlarından korumasaydı, yanar kül olurduk. Çünkü göktaşlarının hızı, bir taban­canın kurşununun doksan mislidir. Aynı zamanda, göktaşlarının sür'-atleri neticesinde ortaya çıkan şiddetli ısı, insan dâhil her şeyi yakıp kül etmeye kâfi olurdu. Şu halde biz, bu yaygın ve kalın gaz tabaka­sının himayesinde bulunuyoruz- Hemen şunu da belirtelim ki, kimyevî ehemmiyeti hâiz güneş ışınları (Astinic Rays) bu tabakayı yıpratamı­yor. Ancak zararlı mikropları yok edecek, çeşitli vitaminler çıkaracak ve bitkilerin yaşamalarını sağlayacak ölçüde aşındırma yapıyor.

Hayat için zarurî olan bu matematiksel denge hakîkaten dikkate . şayandır. Yerküreyi saran atmosfer tabakası altı çeşit gazın birleşme­sinden meydana gelmiştir. Atmosferin % 21 i oksijendir. Bunun ya­nında başka gazlar da bulunur. Fakat onların oranları düşüktür. At­mosferin dünya üzerinde santimetre kareye yaptığı basınç aşağı yuka­rı 1133 gramdır. Bu basınçtaki oksijen miktarı 216,9 gramdır. Geriye kalan oksijenin tümü bileşik olarak yerkabuğunda bulunur. Ve dün­yadaki bütün suların 8/10 unu teşkil eder. Oksijen, yeryüzünde yaşa­yan bütün canlıların biricik solunum vasıtasıdır. Bu sebepten oksijen havadan elde edilir. Hava olmayınca da solunum yapılamaz.

Burada aklımıza şöyle bir suâl gelebilir. Son derece aktif olan bu gazlar, nasıl olmuş da hayat için lüzumlu olacak miktarda birleşerek havada serbest kalabilmiştir.

Biz bu suâli şu şekilde cevablandırabiliriz : Şayet atmosferdeki ok­sijen oranı % 21 olacağı yerde sözgelimi % 50 veya daha fazla olsay­dı, yeryüzünde yanabilen her şey bu oranın artış nisbetinde tutuşma kabiliyeti kazanırdı. Atmosferdeki oksijen oranı % 21 olduğu zaman ormanda yanan bir ağaç bu oranın % 50 ye yükselişinden doğan şid­detli patlamalarla, kısa zamanda bütün ormanın yanıp kül olmasına sebep olurdu!

Eğer havadaki oksijen oranı % 10 a düşseydi, acaba durum ne olurdu? Belki canlılar, asırlarca kendilerini bu orana uydurmak sure­tiyle varlıklarını devam ettirirlerdi. Fakat beşeriyetin ortaya koyduğu medeniyetin, bugünkü şartlara kavuşması imkansızlaşırdı.

Şayet yeryüzünde bulunan oksijen, daha önce yerküre tarafından emilen oksijenle birlikte çekilip tüketilseydi, bütün canlıların yaşama imkânı ortadan kalkardı.

Oksijen, hidrojen, karbondioksit ve diğer karbonlu gazlar farklı şe­killerde bulunmalarına rağmen bir araya gelerek, beşerî hayatın üze­rine oturduğu esâslar ve canlıların hayatı için son derece ehemmiyeti büyük bir unsur teşkil ederler. Binâenaleyh bu gazların hayat için lü­zumlu olan bütün husûsiyetleriyle, istenilen oranda muayyen bir yıl­dız üzerinde tesadüfen birleşmeleri on milyonda bir ihtimâldir (1/10,000.000)

Büyük fizik bilginlerinden biri bu hususta şöyle diyor :

«İlim, hakikatler üzerinde herhangi bir açıklama yapabilecek kud­rette değildir. Realiteleri «tesadüflere» bağlamak, matematik kanun­larını çiğnemek ve hiçe saymak demektir.»

Yerkürede; gerçekten «yaratıcı üstün bir kuvvet vardır.» demek­ten başka mânâ ve izahını kavrayamayacağımız birçok hâdiseler var­dır.

Suda bulunan mühim hususiyetleri şöyle sıralayabiliriz : Buzun yoğunluğu (densit) suyun yoğunluğundan daha azdır. Aralannda bü­yük fark vardır. Şu halde su, donduktan sonra yoğunluğu azalan belli bir maddedir. Bu husus hayatımız için büyük bir değer taşır. Bu özel­lik sebebiyle buz, suyun yüzünde dolanır, denizlerin veya nehirlerin di­bine çökmez. Şayet böyle olmamış olsaydı denizlerde, nehirlerde ve de­polarda -bulunan bütün sular donardı. Buz, suyun üzerinde bir perde vazifesi görür. Suyun sıcaklığı sıfırın altına düştüğü zaman balıklar ve suda yaşayan diğer canlılar böylece hayatlarını devam ettirirler. İlkbahar gelince buzla* yavaş yavaş çözülmeye başlar. Eğer buzların bu Özelliği olmamış olsaydı; iklimi çok sert geçen bölgelerin sakinleri, yığılan'buz kütlelerinin yağdırdığı dayanılmaz güçlük ve felâketlerin altında ölümle pençeleşmek mecburiyetinde kalırlardı.

Yirminci asrın başlarında, Amerika ormanlarında, «Endothia» de­nilen bir hastalık başgösterdi. Bu hastalık, beklenmedik bir hızla ça­bucak etrafa yayıldı. Bu büyük hasarı gören bazı kimseler, buraların ebediyyen doldurulamayacağını söylediler!!

O zamanlar bu ağaçlar son derece kıymetliydi. Tahtaları son de­rece pahalıydı. Yaklaşık olarak 1900 yıllarında Asya'dan gelen «En­dothia» mikrobunun sirayetinden önce «Amerikan ormanlarının. sul­tanı» olarak anılıyordu.

Bugün Amerikan ormanlarında, dillere destan olan o büyük ağaç­lardan hiç bir eser görülmez olmuştur...

Ne gariptir ki, Amerikan ormanlarında «Endothia» mikrobunun harâb ettiği sahalar «Tiyulib» denilen bir başka ağaç neviyle kısa za­manda örtüldü. «Tiyulib» denilen bu ağaç, ormanın küçük bir sahası­nı işgal ediyordu. Daha henüz çiçek açmış değildi.

Tiyulib'ler bu fırsatı gereği şekilde değerlendirdiler. Çiçek açtılar ve kısa bir zaman içinde bütün o harâb sahaları kaplayıverdiler. Bu­gün Amerika'h hiç bir kereste tüccarı, o eski ağaçları hatırlayamaz. Çünkü onların yerini «Tiyulib» ler kaplamıştır. Bu ağaçların kökleri, her sene bb santimetre oranında kalınlaşır. Bu oran dallarda altı san­timetreyi bulur. Ayrıca bu ağaçlardan üstün kaliteli tahta çıkar. Bu tahtalar, her türlü ince san'atlarda kullanılabilecek kapasitededir.

Bu asrın en mühim ilmî hâdiselerinden biri Avustralya'da cereyan etmiştir. Avustralyalılar bahçelerini ve tarlalarını korumak amacıy­la kaktüs (cactus) ün özel bir türünü yetiştirdiler. Avustralya'da bu dikenli nebata düşman kesilecek ve onu yiyecek herhangi bir böcek yoktu. Bu yüzden kısa zamanda korkunç -bir gelişme kaydederek etra­fa yayıldı. Hattâ İngiltere adasına kadar geniş bir alanı kapladı. Köy­leri ve şehirleri istilâ etti. Tarlalar ve bahçeler harâb oldu. Zirâat adetâ imkansızlaştı. Avustralyalılar bir türlü «kaktüs» ün kökünü kazıya-madılar. Ve neticede halk, bütün Avustralya'yı tehdîd eden korkunç bir bitki ordusuyla karşı karşıya kaldı. Bu amansız ordu, kendisine karşı çıkacak hiç bir kuvvet tanımıyor ve bu hızla durmadan ilerli­yordu. Bu durum bir müddet böyle devam etti. Ve nihayet böcekleri inceleyen bilginler (entomologiste) bu kaktüsü yiyecek bir böcek araş­tırmaya başladılar. En sonunda «kaktüs» üzerinde yaşayan ve onunla beslenen bir böcek buldular. Bu böcek çok çabuk ürüyor, üstelik Avust­ralya'da  ona engel'olabilecek düşman bir böcek bulunmuyordu.  Bu küçücük böcek, az zamanda büyük kaktüs ordularına gâlib geldi. Ve böylece Avustralya'ya yağan felâket yağmuru da kesilmiş oldu!

Bu denge ve kontrol kanununun (ceheek and balances) plânsız projesiz tesadüfen meydana gelmesi mümkün müdür?!

Kâinatta, insan: hayret ve dehşete sürükleyen pek çok sağlam ri-yâzî kanunlar vardır. Hattâ şuur sahibi olmayan cansız madde bile gelişi güzel seyretmez. Belli, kesin kanunlara bağlıdır. Meselâ suyu ele alalım. Geniş dünyamızın neresinde olursa olsun su, % 11,1 hidrojen ve % 88,9 oksijen ihtiva eden akıcı bir maddedir. Her tarafta aynı özel­liği muhafaza eder. Bu sebeple, laboratuarında su ısıtan bir bilgin, ter­mometreye bakmadan havanın basıncı 760 mm. olduğu müddetçe, su­yun kaynama derecesinin 100 santigrat derece olduğunu kat'iyyetle söyleyebilir. Eğer havanın basıncı daha az olursa, suyun moleküllerini harekete geçirerek buhar haline getiren ısıyı elde etmek için az bir kuvvete ihtiyâç duyardık. Ve o zaman suyun kaynama derecesi dü­şerdi. Bunun tam tersine, şayet havanın basıncı 760 milimetreden faz­la olursa o zaman da, havanın basıncına paralel olarak suyun kayna­ma derecesi de artar. Bilginler suyun kaynama derecesini kat'iyyetle tesbît edebilmek için bu ameliyeyi defaatle tekrar ettiler. Ve nihayet suyun ısınma ve kaynama derecesi herhangi bir ölçü kullanmadan ka­bul edildi. Şayet maddede ve enerjilerin çeşitli faaliyetlerinde görülen bu kontrol ve nizâm olmasaydı, insanoğlu ilmî îcâd ve keşiflerini üze­rine oturtacak herhangi bir esâs bulamazdı. Eğer bu kontrol ve nizâm olmasaydı, dünyamıza tesadüfler hâkim olurdu. Aynı zamanda fizik bilginleri; yerküre, doğrudan doğruya muayyen zamanlarda meyda­na gelen hareketlerin neticesidir! diyemezlerdi.

Talebenin kimya laboratuarında ilk gördüğü şey, elementlerin ni­zâmı ve periyodik sistemidir. Rus âlimi «Mendeliyef» kimyevî element lerin atomik değerlerini gösteren bir cetvel yapmıştır. Ve buna peri-ycdik cetvel adını vermiştir. O zamanlar bütün elementler daha keşfe­dilmemişti. Bu sebepten cetveldeki hanelerin hepsi dolu değildi. Bir kısmı boş duruyordu. «Mendeliyef'. kendisinden sonra gelen bilginle­rin dolduracağını düşünerek buraları boş bıraktı. Rus bilgini seneler önce bu elementlerin keşfedileceğini seziyor. Bu cetvel bütün element­lerin atomik değerlerini rakamlarla ve çeşitli listelerle bariz bir şekil­de ortaya koyuyor. Atomik değerleri gösteren rakamlar, atomun mer­kezinde bulunan pozitif yüklü protonların sayısını belirtir. Bu sayılar bir elementin atomlarıyla diğer elementin atomları arasındaki farkı gösterir. En basit element olarak bildiğimiz hidrojenin çekirdeğinde pozitif yüklü bir proton vardır. Aynı şekilde Helyum denilen elementte iki ve Lityumda da üç proton vardır. Biz, ancak bu dehşetengiz periyodik sistemin koyduğu kurallara uyarak muhtelif elementlerin bir çi­zelgesini yapabiliyoruz.

Bilginlerin tabiatta görülen bu eşsiz nizâmı periyodik bir tesadüf (periodic chance) olarak mütalaa etmeleri hiç bir zaman mümkün de­ğildir. Bu ince ve üstün nizâm ancak bir periyodik kanunudur, (perio­dic law). Bu nizâm ve kontrolün göstermiş olduğu ilâhı ve mühendisi kat'iyyen inkâr edemeyiz. Modern ilmin, Allah'ın varlığına inanmama­sı, düpedüz keşiflerini inkâr etmesi demektir!!

«Güneş 11 ağustos 1999 milâdî senesinde tutulacaktır. ComawoP-den tâm olarak görmek mümkün olacaktır.» Bu önceden verilmiş tah­minî bir haberdir. Fakat astronomi bilginleri, güneşin bugünkü dönüş sistemine dayanarak tutulma olayının mutlaka olacağına inanıyor­lar,

Gözlerimizi semâya kaldırıp kaynaşan milyonlarca yıldıza baktı­ğımız zaman hayretten kendimizi alamıyoruz. Milyonlarca seneden be­ri fezaya bağlanan bu semavî küreler, uçsuz bucaksız boşlukta belli bir nizâm çerçevesinde seyretmektedirler. Hattâ bu eşsiz nizâm bizle­re, gelecekteki bütün hâdiseleri vukuundan asırlar önce öğrenme im­kânını sağlamaktadır. Atomdan su damlacıklarına ve alabildiğine uza­nan fezanın en uzak yıldızlarına kadar bu nizâm eşsiz bir nizâmdır. Evet, esâsları ilmî kanunlara medar olan üstün bir nizâm!

«Newton nazariyesi», fezadaki kürelerin seyir ve hareketlerini izah ediyor. Bu nazariyeye dayanarak Adams ve Leverier adlı iki bilgin, o ana kadar bilinmeyen bir yıldızın varlığını haber veriyorlar. Berlin ra­sathanesi bu iki bilginin sözüne bakarak 1846 senesinin eylül ayının bir gecesinde teleskobu bilginlerin işaret ettikleri tarafa doğru çevire­rek gözetlemeye başladı. Kısa bir zamanda rasathane görevlileri güneş sisteminde, bugün adına «Neptün» dediğimiz bir gezegen buldular!!

En ölçüsüz ve imkân hârici şeylerden birisi de, bu kâinatın ve kâi­nattaki matematiksel kanunların tesadüf eseri meydana gelmiş oldu­ğunu iddia etmektir.

Kâinatta bulunan şeylerin zaruret anında insanın tasarruflarına uygun düşmesi, kâinatın esrarengiz husûsiyetlerindendir. Misâl ola­rak azotu ele alalım.. Her rüzgâr akımında % 78 nisbetinde azot bu­lunur. Azotun başka bileşikleri de vardır. Ve biz bunlara «bileşik azot»-deriz. Bitkiler, besinlerimize bileşik azot hazırlamak için çalışırlar. Eğer bu ameliye olmasaydı; hayvanlar, insanlar açlık ve yokluk anında bit­kilerle geçinen bütün varlıklar yok olur giderdi.. Zîrâ hiç bir bitkisel gıda kimyasal analiz olmadan gelişemez, olgunlaşamaz.

Azotun toprağa nüfuz edebilmesi için iki yol vardır :

Birincisi, bakterilerin üreme yoluyla. Böylece toprak altındaki bit­kilerin köklerinde yaşayan bakteriler meydana gelir. Bu bakteriler ha­vadan azot alarak bileşik hale getirirler. Bitkiler biçilince bu azot, kök­lerle beraber toprağın altında kalır.

Azot bileşimini sağlayan ikinci yol da şimşektir. Şimşek atmosfer­den geçtiği zaman bir miktar oksijenle azotu yekdiğerine birleştirir. Bu bileşik azot sonra yağmur yoluyla tarlalara düşer. Her sene tarla­ların kolaylıkla elde ettiği bu bileşik azotun miktarı yaklaşık olarak her «eyker» (Bir İngiliz alan ölçüsü) için üç bin gramdır. Bu da üç yüz rıtıl sodyum nitrata tekabül eder.

Fakat zamanla bileşik azot miktarı kâfî gelmez olur. Çünkü uzun zaman ekilen tarlalar, besleyici maddesi olan azotu kaybeder. Bu se­beple, çiftçilerin zirâat mevsimlerinde belli bir süre sonra başka bir tarlada çalıştıklarım görürüz. Bu asrın en enteresan olaylarından biri de —insanların çoğalmasıyla yeryüzünün daraldığı, zirâatın ilerleme­si neticesinde azotun azaldığı ve insanların yokluk ve kıtlıktan kork­tuğu bir zamanda evet, böyle bitik bir devrede— atmosferden azot el­de etme gibi «üçüncü bir yol» keşfetmiş olmamızdır. Böyle bir hareket bu konuda sarfedilen ilk gayretti. Hattâ insanoğlu 3.000.000 beygir gü­cünde büyük âletler kullanarak, fezada sun'î şimşekler çaktırmak için bil takım tecrübelere girişti. Ve neticede az da olsa bileşik azot üret­meyi başardı. İnsanoğlu bu tecrübeleri daha da geliştirdi. Hattâ üçün­cü bir yol buldu. O da, havanın gübre şeklinde bileşik azot gazı yapı­mında kullanılmasıdır. İşte böylece insan denen varlık gıdanın zaru­rî parçasını hazırladı... Eğer bu parça olmasaydı açlıktan ölürdü. Bu, dünya tarihinde dikkate şâyân bir hâdisedir. Tarih boyunca ilk defa insan, besin buhranının çözüm yolunu keşfedebilmiştir. Ve böylece, yeryüzünün sakinleri, kaçınılması imkânsız felâketlerin karaltıların­dan uzaklaşabildiler!!

Kâinattaki eşsiz düzeni gösteren birçok örnekler vardır. Sahip ol­duğumuz ilimler göstermektedir ki; şimdiye kadar keşfedemediğimiz meselelerin çokluğu yanında keşfedilenler cidden pek azdır! Buna rağ­men insanoğlunun yaptığı keşifler yine de çok sayılır. Şayet bu ilim­lerin bir katalogunu yapmaya kalkacak olsak, okuyucunun elinde bu­lunan bu kitaptan daha hacimli büyük ciltlere ihtiyâç duyarız.

İnsanoğlunun dili, Allah'ın âyet ve nimetlerinden ne kadar bah­sederse etsin bitiremez gene de eksik kalır. Allah'ın âyetlerini ne kadar açıklarsak açıklayalım ve tefsiri üzerinde ne kadar durursak duralım, neticede gereği şekilde kavrayamadığımızı, ancak «bazı şeyleri» alabil­diğimizi anlarız.

Gerçek şudur ki, insanoğlu için kâinatın bütün ilimlerini keşfet­mek mümkün olsa, sonra şahane yerlerde oturup bütün ihtiyâçları en güzel şekilde karşılansa hiç bir zaman Allah'ın nimetlerini sayıp tüke-temezler. Delil olarak Allah'ın âyeti kâfi değil midir :

«Eğer yerdeki bütün ağaçlar kalem olsa, deniz de —arkasından ye­di deniz daha katılarak-- mürekkep olsa, Allah'ın kelimeleri yine tü­kenmez. Muhakkak Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.»   (Lokman, 27)

«De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa, ve bir o kadarını da katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden deniz­ler tükenirdi.» (Kehf, 109)

Kâinatın bir safhasını inceleme fırsatı verilen herkes, bu ilâhî ke­limelerde mübalağa olmadığını, ancak mevcûd hakîkatların ifâdesi ol­duğunu itiraf edecektir.

Dine karşı çıkan gruplar, geçen bölümlerde açıklamış olduğumuz esrarengiz nizâmları, fevkalâde hikmetleri ve kâinatta mevcûd olan kanunları tamamen kabul ediyorlar.

Ama bunlar başka türlü izah yolunu seçiyorlar. Bir başka şekilde açıklıyorlar bütün bu gerçekleri. Aslında onlar bu gerçeklerden bula­cakları bir iz,ve işaret ile yüce Yaratıcının varlığına doğru yollanmak istemiyorlar. Ya da yapamıyorlar. Ve bütün bunların doğrudan doğru­ya tesadüf eseri meydana geldiğini savunuyorlar.

İşte size Julian Hauxley'in birkaç cümlesi : "Altı tane maymun daktiloların başına otursalar ve milyonlarca sene tuşlara vursalar, yaz­dıkları son kâğıtların bazılarında Shakespeare'in şiirlerinden bir şiir bulmamız güç olmayacaktır! İşte, şu anda üzerinde bulunduğumuz kâ­inat da milyonlarca senedir «madde» içinde cereyan eden kör ameli­yelerin neticesidir.»

Bu sözler, tek kelimeyle saçmadır. Elde ettiğimiz bütün ilimler, bugüne kadar hiç bir tesadüfün kâinat içinde düzenli bir hâdise do­ğurduğunu kaydetmiyorlar. Evet birtakım tesadüfler ve onların so­nuçlarını biliyoruz. Şöyle ki, rüzgâr estiği zaman «döllenme zerrecik­leri» kırmızı gülden beyaz güle doğru savrulurlar. Böylece sarı bir gül meydana gelir. Bu tesadüfler, bizim esâs meselemiz için istisnaî, cüz'î bir izahtan başka bir şey değildir. Zîrâ yeryüzündeki güller, varlıkları­nı bu teselsül sayesinde devam ettirirler. Fakat bu gülün kâinatla olan müdhiş irtibatını tesadüfi bir rüzgâr esmesiyle izah etmek hiç bir za­man mümkün değildir. Bu gül, sarı bir gül haline gelmiştir. Ama ken­di kendine gül oluvermemiştir! «Tesadüf kanununun» terminolojisin-deki cüz'î ve istisnai hakîkatlarla kâinatı izaha kalkışacak olursak yanlış hareket etmiş oluruz.

Profesör Edwin Koenly şöyle diyor :

«Hayatın varlığım 'tesadüflere' bağlamak, matbaada meydana ge­len rastgele patlamalardan hacimli büyük bir lügat beklememize ben­zer.» Denilebilir ki, kâinatı tesadüf kanunlarıyla izaha kalkışmanın «hoş bir söz« olmadığı aksine bunun, Sir James Jeans'in dediği gibi «Matematiksel tesadüf kanunlarına» uygun olduğu söylenebilir.

Amerika'lı bir bilgin şöyle diyor :

«Tesadüf nazariyesi bir hipotez değildir. Ancak yüksek matema­tiksel bir nazariyedir. Bu nazariye, henüz kat'î bilgi edinilemeyen me­seleler üzerinde mütalaa yürütür. Herhangi bir hâdisenin meydana gelişini ve neticesini inceleyecek ve doğruyla eğri arasını ayıracak ke­sin kanunlara sahiptir. Ve bu hâdisenin tesadüf yoluyla ne dereceye kadar mümkün olabileceğini bildirir.

Şayet maddenin kâinatta kendi kendine meydana geldiğini kabul edecek olursak... Aynı şekilde maddenin bir araya gelişinin ve bütün faaliyetlerinin kendiliğinden oluverdiğini farzedecek olursak, —ki ben bu hipotezleri oturtacak herhangi bir temel bulamıyorum— evet bu durumda kâinatı gene de izah edemeyiz. Çünkü diğer tesadüfler yo­lumuza dikiliyorlar. Ne kötü talihimiz var ki, matematikten aldığımız pahalı «tesadüf nüktesi», bugünkü kâinatın varlığını tesadüf kanun­larına bağlayan bütün riyâzî imkânları bizzat kendisi bertaraf etmek­tedir.

İlim, kâinatın hacmini ve yaşını keşfedebilmiştir. Fakat bugün modern ilim kâinatın varlığını matematiksel tesadüf kanunlarına bağ­lamak için hacim ve yaş meselesinde yeteri kadar açıklık göstermemiş­tir.

Aşağıdaki misâlden, tesadüf kanunu hakkında bir şeyler anlaya­biliriz :

«Birden ona kadar numaralanmış, aynı büyüklükte on tane mar­ka alınız, cebinize koyarak iyice karıştırınız. Markaları her alıştan son­ra tekrar cebinize koymak suretiyle birden ona kadar, sırasıyla alma­ya çalışınız. İlk önce bir numarayı çekme ihtimâli onda birdir. Bir ile iki rakamının ardarda çekilme oranı yüzde birdir. Bir iki ve üç numa­ralı markalan cebinizden çekme şansınız ise binde bire düşer. Dört nu­marayı da ilâve edersek isabet şansı onbinde birden ona kadar bütün markaları sıra ile çekebilme ihtimâli on milyarda bir oranındadır.

Bu misâli veren meşhur Amerika'lı bilgin A. Cressy Morrison'dur. Yazar sözlerine şöyle devam ediyor :

«Bu basit örneği vermekten maksadımız, tesadüf karşısında ra­kamların korkunç bir şekilde nasıl arttığını göstermektir.»

Şimdi kâinatın durumunu düşünelim. Şayet bütün bunlar tesa­düflere bağlı olsaydı, matematiksel tesadüf kanunlarına göre acaba bu oluşum kaç seneye mal olurdu?

Varlıklar «canlı hücrelerden» meydana gelir. Ve bu hücreler çok küçük bir bileşik durumundadırlar. Aynı zamanda son derece girift bir yapıya da sahiptirler. Bunları «Cydology» denilen özel bir ilim da­lı inceler. Hücrede bulunan maddelerden biri de «protein» dir. Protein beş elementten meydana gelmiş kimyevî bir bileşiktir. Bu elementler de şunlardır : Karbon, Hidrojen, Azot, Oksijen ve Kükürttür. Bir pro­tein molekülü, t>u elementlerden kırk bin atomu ihtiva eder.

Kâinatta yüzden fazla kimyevî element vardır. Her biri de kena­ra saçılmış vaziyettedir. Bu elementlerin terkibinde bulunan hangi oran «tesadüf kanunlarına» uygun düşebilir? Beş element gibi büyük bir rakamın bir «protein molekülü» meydana getirmek için tesadüfen birleşmeleri mümkün müdür?!

Biz tesadüfe bağlı yüksek matematik kanunları yoluyla bir pro­tein molekülünü meydana getirmek için muhtaç olduğumuz madde­nin akla ve hayâle sığmayan miktarını belki bulabiliriz. Ayrıca bu ameliyenin alacağı zamanı da hesâb etmek imkân dahilindedir.

Nitekim meşhur İsviçre'li bilgin Charles Jugingway, riyazi yollar­da muhtaç olduğumuz bu madde miktarını hesâblamaya çalışmış ve bir protein maddesinin oluşumu için gerekli olan madde sağlandığı takdirde, tesadüf yoluyla bu oluşumun teşekkül edebilmesi için on bin yüz altmışda bir ihtimâl olduğunu bulmuştur. Bu rakamı da açıkla­mamız gerekirse lâzım olan madde sağlandığı takdirde ortaya çıka­cak ihtimâl, 160 kere "10 x 10 rakamıyla ifâde edilebilir ki, 10 rakamı­nın arkasına sıralayacağımız bu 160 sıfırı belirtecek bir rakam yoktur henüz yeryüzünde.

Bir protein molekülünün bir tesadüf eseri olarak husule gelebil­mesi için, kâinatın diğer bölümlerinde mevcûd olan maddeden milyar kere fazla maddeye ihtiyâç vardır. Tâ ki hareket ve faaliyet sağlana­bilsin.

Bu ameliyenin te'mîni için sarfedeceğimiz zamana gelince, o da 10 rakamının sonuna 245 adet sıfır koymakla ifâde edilebilir. (10243) Yani on senenin önüne 243 adet sıfır konduktan sonra ortaya çıka­cak sene zarfında başarılı bir ameliye yapmak ihtimâl dahilindedir.

Bir protein molekülü, «zincirleme» olarak «amino acids» ameliye­leri neticesinde meydana gelir. Bu ameliyenin en tehlikeli tarafı, hal­kaların birbiri ile karışmasıdır. Şayet halkalar başka şekilde toplana­cak olsa öldürücü bir zehir olur. Halbuki kendisi bir hayat iksiridir.

Profesör «G. B. Leathes» bu halkaların yaklaşık olarak 10 üzeri 48 şekilde toplanıp birleşebileceği neticesine varıyor. Ve şöyle diyor :

«Bu halkaların böyle mükemmel bir şekilde tesadüfen bir araya gelmesi imkânsızdır. Daha önce belirttiğimiz beş elementten sinesinde 40.000 atom barındıran bir protein molekülünün te'mîni tesadüfen hiç mi hiç mümkün değildir.»

Ayrıca okuyucularımıza açıklamamız gereken bir husus daha var­dır. O da matematiksel ihtimâl kanunlarının ortaya çıkardığı netice­ler, mutlak olması gereken neticeler de değildir. Söylediğimiz şeyler yerine gelince, bu neticeler ortaya çıkacak demek değil, sâdece söyle­nilen ortam ve müddet içinde olması muhtemeldir. Ama kat'î değil. Olabilir ki bu ameliye esnasında bilinmeyen bir şey çıkar ve ameliye­yi kökten imkânsızlaştırabilir.

Protein molekülü kimyevi bir varlığa sâhibtir. Ama hücrenin bir parçası durumuna gelmeyince hayatiyetinden bahsedilemez. İşte ha­yata bundan sonra başlar... Bu realite, konumuza çok mühim bir suâl tevcih ediyor: Protein molekülü hücre haline geldiği zaman ona sı­caklık nereden geliyor? Materyalist muarızlarımız ciltlerce eser yazsa­lar bu suâli cevabi andıramazlar.

Açıkça görülüyor ki; muarızlarımızın matematiksel ihtimâller ka­nununun gerisine sığınarak ileri sürdükleri açıklama şekli, bütünüyle hücreyi de içine almıyor. Yalnız ve yalnız hücrenin çok küçük bir bö­lümü içine alıyor. O da sâdece hücredeki protein kısmıdır. Halbuki bu en kuvvetli mikroskopla dahi görülemeyecek kadar küçüktür. Her bi­rimiz yaşarken vücûdumuzda değil protein, hücrelerden bile milyon-larcasını taşırız.

Fransız bilgini «Le Comte de Nouy» bu konu etrafındaki değerli araştırmasında, hülâsa olarak şöyle der :

«Bir proteini elde etmek için;

Zaman, madde miktarı ve sonsuza uzanan feza gibi böyle bir im­kânın varlığına medar sayılan şeyler, bugünkü maddenin ve fezanın varlığından ve yeryüzündeki hayatın oluşum müddetinden daha faz­ladır.» Yazar şöyle devam ediyor : «Ameliyemizde muhtaç olduğumuz bu değerlerin hacmini, çağdaş modern insanın ön plâna aldığı akim hudûdları ve tahayyülâtı çerçevesinde değerlendirmek mümkün değil­dir. İddia ettiğimiz neviden bir hâdisenin tesadüfen meydana geliver­mesi için, çemberinde ışığın 10 üzeri 82 ışık yılı yürüdüğü bir kâinat­ta ihtiyâç duyarız. Yani 10 rakamının önüne 82 sıfır koymak suretiyle elde ettiğimiz ışık yılı!! Bu hacim, bugün dünyamızda mevcûd olan ışık hacminden çok daha fazladır. Dünyamızdan çok uzaklarda bulunan yıldız kümelerinin ışığı, bize milyonlarca ışık yılında ulaşmakta­dır. Binâenaleyh, Einstein'in kâinatın genişliği konusunda ortaya at­tığı düşünce, faraziye olarak ileri sürülen bu ameliye ile asla bağdaş­mamaktadır.»

Ancak bu farazi ameliyeye bağlı olarak, bir an için var olduğunu kabul ettiğimiz farazi maddeyi, gene farazi bir âlemde, 10 rakamının önüne 243 sıfır koymakla elde ettiğimiz seneye ulaşmak için, saniyede beş yüz trilyon hızla harekete geçirecek olursak yüklü bir protein mo­lekülünün varlığı imkân dâhiline girebilir.

Bu hususta «Le Comde de Nouy» şöyle diyor :

«Dünyamızın, milyarlarca" seneyi aşan bir zaman çerçevesinde meydana geldiğini unutmayalım. Hayatta —ne şekilde olursa olsun— bir milyar sene öncesi var olmuştur. O zaman da yerküre soğumuş bu­lunuyordu.

Bilginler kâinatın yaşını öğrenmek için çok çalıştılar. Bu sahada yapılan araştırmalar dünyamızın beş trilyon seneden beri mevcûd ol­duğunu göstermiştir. Bu süre matematiksel ihtimâl kanunlarına göre bir protein molekülünün meydana gelebilmesi için gerekli zamana gö­re cidden çok azdır.

Hayat kaynağı dünyamızın yaşını kat'iyyete yakın biliyoruz. Dün­yamız, bilginlerin söylediklerine göre güneşin bir parçasıdır. Güneşle diğer büyük yıldızlar arasında meydana gelen şiddetli çarpışmalar ne­ticesinde güneşten kopmuştur. İşte tâ o zamandan beri güneş, feza­da cehennemi bir ateş parçası olarak dönmektedir. Yüzeyindeki şid­detli sıcaklık yüzünden hayatın mevcudiyeti imkânsızdır. Nihayet asır­lar sonra yerküre soğumaya başlıyor. Donuyor ve katılaşıyor. Ve ni­hayet hayat için elverişli bir duruma geliyor.

Kâinatın yaşını da muhtelif yollardan Öğrenebiliriz. Bunun bildi­ğimiz en iyi yolu, ancak radyoaktif elementlerin keşfinden sonra öğ­renmiş bulunuyoruz. Radyoaktif maddeler belirli bir ölçü dâhilinde parçalanırlar ve bu parçalanma esnasında birtakım atomlarını kaybe­derler ve bir müddet sonra bu parçlanma da son bulur.

Radyoaktif madde neşreden elementlerden birisi de uranyumdur. Uranyumun radyoaktif parçalanması sonucu belirli bir miktarda kur­şun meydana gelir ve Dunun oranı da bellidir.

Bu oran, şartlar ne şekilde olursa olsun, sıcaklık hangi derecede bulunursa bulunsun kat'iyyen değişmez. Bu sebeple; uranyumun kur­şuna dönüşme hızı belli ve sabittir, dediğimiz zaman isabet etmiş olu­ruz.

Birçok dağ  ve tepelerde uranyum madeni görmek mümkündür.

Hem bu maden dağdan ayrı da teşekkül etmiş değildir. Yeryüzü don­maya başladığı zaman bu uranyum madenleri de onun içinde donmuş­tu...

Ayrıca yine maden kaynaklarında uranyumdan parçalanmış olan kurşunun dışında kurşun bulmak mümkündür. Ancak bütün bu kur­şunların, uranyumdan parçalanarak teşekkül ettiğini söylemek doğ­ru olmaz.

Bunun sebebini şu şekilde izah edebiliriz; uranyumun parçalan­ması neticesinde meydana gelen kurşun, normal kurşundan daha ha­fiftir. Bu basit kaideye dayanarak bir kurşunun uranyumun analizi ne­ticesinde meydana gelen kurşun mu, yoksa normal bir kurşun parçası mı olduğunu kesinlikle ta'yîn edebiliriz. İşte buradan uranyumun par­çalanması ameliyesinin ne kadar zaman aldığını hesaplayabiliriz. Çün­kü uranyum, dünyanın soğuduğu günden beri varlığını devam ettir­mektedir. Aynı zamanda dağın soğuduğu zamanı da bu yolla hesap­layabiliriz.

Tecrübeler isbât etmektedir ki, ilmî belgelere göre dünyanın en eski dağlarının soğumasından, zamanımıza kadar 1.400 milyon sene geçmiştir. Bizden bazıları dünyanın yaşının, bu dağların yaşından bir veya iki misli fazla olduğunu zannediyorlar. Fakat ilmî tecrübeler, bu gerçek dışı zanları tamamen ortadan kaldırmaktadır. Profesör Sul-livan «Normal bir düşünüşle, yaklaşık olarak dünyanın yaşını bir milyar sene olarak gösteriyor.»

Bayağı maddenin ruhsuz olduğunu, bir protein molekülünün ora­da tesadüfen meydana gelebilmesi için milyonlarca seneye ihtiyâç du­yulduğunu öğrendikten sonra, şimdi düşünelim bakalım, bu kısa za­man zarfında milyonlarca hayvan ve iki yüz bini aşkın nebat nev'i nasıl meydana geldi? Bu hayvan nevileri arasında şu insan dediği­miz eşsiz yaratık nasıl çıktı? Tahminlere dayanan tekâmül nazariye­sini bütün cepheleriyle tanıdıktan sonra bu türlü inançlara nasıl olu­yor da saplanılıyor anlayamıyorum, fakat tekâmül nazariyesinin üze­rine oturduğu ((tahminî değişiklikler» i matematikçi, «Patau» hesap­layarak şöyle bir neticeye varmıştır : «Bir cinsin tamamen değişmesi bir milyon nesli içine alır.»

Atın en büyük ceddi olduğu iddia edilen köpeği düşünelim... Ma­tematikçi Patau'nun sözüne göre köpek, kaç sene sonra at şekline girecektir.

Amerika'lı fizyoloji bilgini «Marlin B. Kendir» ne kadar doğru söylüyor :

«Tesadüf yoluyla yaratılmış olma durumu için gerekli olan sebepleri te'mîn edebilecek riyâzî imkân, en sağlam bir nisbet içinde dahi «hiç bir şey» gibidir, sıfırdır.»

Tesadüfi yaratılış fikrinin bayağı ve çürüklük derecesini açıkla­yalım derken bahsi biraz uzatmış bulunuyoruz. Gerçekten ben, protein molekülünün ve atomun tesadüfen var oluşunun imkânsızlığı husu­sunda şüphe ediyor değilim. Kâinattaki maddî ameliyelerin kapsadı­ğı uzun zaman çerçevesi hakkındaki faraziyelerimiz ne kadar çoğalır-sa çoğalsın, kâinatın esrar ve gizliliklerini düşünen aklımız hiç bir zaman tesadüflerin meyvesi olamaz. Bu tesadüfi yaratılış nazariyesi sâdece matematiksel tesadüf kanunlarının ışığı altında imkânsızlaş-mıyor. Aynı zamanda mantık ölçülerine de ters düşüyor, uymuyor.

8u veya kahve ile dolu bir bardak yere düştüğü zaman yerde dün­ya haritası çizeceğini iddia eden bir kimsenin bu sözünden daha saç­ma bir söz olabilir mi? Biz bu adama şöyle bir suâlde bulunabiliriz : Altımızdaki bu topraktan döşek, yerçekimi, bardak, su ve eşsiz ahenk ve insicam nereden gelmiştir?

Biyoloji bilgini Haeckl: «Bana hava, su, kimyasal maddeler ve yeteri kadar zaman verin insan yaratayım» diyor. Fakat Haeckl, mad­deye ve maddî şekillere muhtaç olduğunu belirtmekle, unutarak veya, bilmemezlikten gelerek kendi kendini yalanlamaktadır.

Bu konuda A. Cressy Morrison şöyle diyor :

«Fakat Haeckl, genleri ve hayatı hesaba katmamıştır. Haeckl, in­san yaratabilmek için —şayet gücü yetseydi— görülmeyen bunca atomları ve genleri bulmak, düzene koymak ve bunlara hayat ver­mek mecburiyetinde idi. Hattâ bu durumda bile o, neticede —bire oranla milyonlarla ifâde edebilecek bir kesinlikle— ancak benzeri bu­lunmayan bir canavar meydana getirmiş olacaktı. «Haeckl» bütün bunları başarabilseydi, başarılan işin bir tesadüf eseri değil, aklının mahsûlü olduğunu söyleyecekti.

Bu bahsimizi Amerika'lı tabiat bilgini Jorje İril'in sözleriyle bi­tirelim :

«Kâinatın kendi kendini yaratması mümkün olsaydı, bu şu de­mek olurdu: Kâinat, hâlikin vasıflarıyla muttasıftır. Bu durumda kâinatın ilâh olduğuna inanmak mecburiyetinde kalırdık... Böylece ilâhın mevcudiyetini kabul ederdik. Fakat ilâhımız çok tuhaf olurdu; aynı anda hem maddî hem de gaybî bir ilâh! Şahsen ben, maddî âle­mi yaratan ilâha inanmak isterim. Çünkü o, bu kâinatın bir parçası değildir, öyle şeylere inanarak gülünç duruma düşmek şöyle dursun, bilakis O, bu kâinatın hâkimi, idarecisi ve yöneticisidir.» [49]

 

Atomların Dünyası

 

Varlığın bilmek ne hacet küre-i âlem ile?

Yeter isbâtma halkettiği bir zerre bile...

Evet, kâinatta bulunan her şey O'nu anar, O'na hamdeder, O'nu teşbih eder. Bu harekete katılmayan hiç bir varlık gösteremezsiniz. Her şeyde O, her yerde de O'nun tecellîsi. Kâinatın en küçük zerre­sinden tutun da, en büyük kehkeşânlara kadar. .Ne akıl almaz bir te­cellî hüküm sürmektedir ya Rabbi?

Şâir haksız mıdır? :

«Hurşîd-i ezelden nasıl ister ki haberdâr

Olsun, daha bir zerreyi derketmiyen efkâr.»

Dediyse? Gerçekten de öyle değil midir? Atomların derinliğine dalı­yorsunuz, bir zerreyi milyarlarca defa büyütüyorsunuz, karşınıza koca bir âlem çıkıyor. Akü ermeyecek kadar müdhiş, muntazam ve acâyib bir âlem içi hava ile dolu bir yüksüğü alıyorsunuz, bir de ba­kıyorsunuz ki, içinde 25 milyar kere milyon (Les Atommes et les eto-iles, 12) atom sıralanmış ve gizli bir gergef dokumaktadır. Bir ato­mun çapı milimetrenin on milyonda biri kadar. Kâinat nizâmına ba­kınız. Rabbım ne kadar itinalı yerleştirmiş her şeyi. Çapı milimetre­nin on milyonda biri kadar olan atom elde etmek için yüz bin tane elektronu yan yana getirmemiz gerekecek (Aynı eser, 12). Buyurun işte size. Allah'ım bu hayretler âlemine bizi neden böyle kudretsiz yolladm?... Bunları okuyunca aklımızın başımızdan fırlamaması, yü­reğimizin hoplamaması imkânsız. İnsan bunu bir türlü kabule yana­şamıyor. Bir yüksüğün içini dolduran havada 25 milyar kere milyon milimetrenin on milyonda biri kadar olan atom bulunsun. Sonra da bir atomu elde etmek için yüz bin tane elektronu yan yana getir­mek mecburiyetinde olalım. Şâirin söylediğini tekrarlamaktan başka bir şey gelmez elimizden :

«AUahı ne yolda etsem inkâr

İkrar çıkar neticesi kâr.»

Şimdi mevzûumuzun derinliklerine dalabiliriz. Gerçekten nereye dalacağız? Milyarların üstündeki cisimlerin bağrına mı? Ne gezer, sâ­dece zerrelerin kalbine gömülüyoruz. Bir asır önce böyle bir şeyden söz etseydik, imansız Pozitivistler hiç utanmadan alnımıza «deli, çıl­gın» yaftasını yapıştırırlardı. Atomların ömrüne göre daha dün de­mek olan VII. asırda Mîrâc'a çıktığını bildiren Aüah elçisine «saç­malıyorsun» diyen putperest müşrikten tutun da, günümüzde bile bunu İslâm'ın alnında bir «leke» olarak gören Batı taklitçisi sahte aydınımıza, kör kafasına,   sapık aklına bir türlü  sığdıramayan materyalistine kadar hepsi saniyede 50.000 kilometre hızla dönen elek­tronları (Aynı eser, 15) işitince küstahlıklarının derecesini anlaya­bilirler mi bilmem. Daha şimdiden Apollo araçlarının hızının saatta zaman zaman 40.000 kilometreyi bulduğunu gören bizim neslimiz de acaba şirkin o korkunç karanlıklarına dalıp bocalamağa devam ede­cek midir? Yoksa her şeyi yaratan Allah'ın huzurunda başım iki eli­nin arasına alıp, feryâd ederek göz yaşı çağlayanı halindeki gözle­riyle secdeye mi kapanacaktır? Ne yazık ki, yarım asırdır bizi bizden uzaklaştıranların eğitim sisteminde böyle bir nesilden söz etmek çok acâyib olacaktır. Ama Rabbımıza o kadar şükredelim ki, bunca nimet­ler yanında bize o neslin öncülerini de gösterme ihsanını bahşettir­di. «Surda açılan gedikten» fetih kahramanları birer birer yol alı-ycrlar. Meydana bizim sancağımızın çekileceği mutlu günler de pek uzakta değildir sanırım. Atomların dünyasına dalarken, aklımıza ilk olarak atomların nasıl bir yapıya sahip olduğu meselesi gelecektir. Atomun yapısını kısaca şöyle izah edebiliriz. Her atomun ortasında proton ve nötronlardan müteşekkil bir çekirdek vardır. Bu çekirdeğin etrafında saniyede ortalama 50.000 kilometre hızla dönen elektronlar yer alar. Atomun çekirdeğini meydana getiren protonlar ( + ) yani pozitif yüklüdür. Nötronlar ise hiç elektrik taşımazlar. Çekirdeğin et­rafında dönen elektronlar ise (—) negatif yüklüdür. Atom, bizim dünyamızın küçük bir nümûnesidir. Atomun çekirdeğini güneşe, elek­tronlarını da gezegenlere benzetmek mümkündür.

Pierre Rousseau diyor ki: «Şimdi bu atomların büyüklüklerini merak ediyorsunuz. Eğer size bir atomun çapının yaklaşık olarak mi­limetrenin on milyonda biri kadar olduğunu söylersem, bu size belki de hiç bir şey ifâde etmeyecektir. Öyle ise şu madenî paraya bakı­nız; bunun kalınlığını elde etmek için on milyon atomu uç uca sıra­lamak lâzımdır. İçi hava ile dolu bir yüksükte 25 milyar kere mil­yon atom mevcûddur... Fakat size milyardan bahsediyorum ve belki bu rakamın büyüklüğünü tasavvur edemiyorsunuz değil mi? Farzedi-niz ki, 1880 yılında yaşayan ecdadımız 25 milyar kere milyon frank­lık muazzam bir servete malik olsun. Eğer ecdadınız, saniyede 417 milyon franklık bir israf yapsalardı, bu servetin, bundan ancak yir­mi sene sonra yani 1900 da tükendiğini görecektiniz. Eğer 25 milyar kere milyon atom yan yana dizilebilse idi, böylece dünyanın etrafı­nı altmış defa sarabilecek uzunlukta bir zincir elde edilecekti.

En kuvvetli mikroskoplarımızla bir milimetrenin beş binde birin­den küçük cisimleri göremiyoruz. Halbuki milimetrenin beş binde biri, bir atoma nazaran muazzam bir uzunluktur. Bir atomu bir pire büyüklüğünde kabul ederseniz; mikroskopta görülebilen en küçük ci­sim, bir çoban köpeği büyüklüğünde olacaktır.» (Les Atommes et les etolles, 13)

Bu acâyib hilkafetaki zerrelerden Yaratıcının sonsuz kudretini tek­rar ifâde etmeye bilmem luzûm var mı?

Şimdi atomun bölümlerini inceleyelim.

1- Çekirdek : Proton ve Nötronlar

Bir sihirbaz sopası ile bir gram radyumu, atomlardan her biri­nin çapı 1 santimetre olacak kadar büyüttüğümüzü bir an için ta­savvur edelim. Bizi devler diyânna geçirecek olan böyle bir büyüt­menin hayret verici neticeleri ne olacaktır? Bir mikrop, 300 metre yüksekliğindeki Eyfel kulesi cesametini alacak ve bir adamın, Ay'ı tutabilmesi için başka birinin omuzuna çıkması kâfi gelecektir. Hal­buki bu muazzam büyütmeye rağmen çekirdekler ancak 1/1.000 mi­limetre çapında olacaktır. Çekirdeği gözle görülebilir bir hale getire­bilmek için sihirbaz sopamızın bir büyütme daha yaparak boyumuzu 17.000.000 kilometreye çıkarması ve böylece dünya ile âdeta bir kum tanesi gibi oynayabilmemizi te'mîn etmesi lâzım gelecektir. İşte rad­yum atomlarını seyreden böyle muazzam bir dev haline geldiğimizi tasavvur edelim (Science et la vie : 614/64.).

2- Elektronlar

Elektrona gelince, o da bir hayretler ve muammalar ülkesidir. Bir elektronun çapı milimetrenin sâdece bir milyarda dördü kadardır.

Thomson, elektronların saniyede 50.000 kilometreye yakın bir hızla hareket ettiklerini, hepsinin birbirinin aynı olduklarına ve bir­birinin kütlesinin, bilinen en hafîf atomun, yani hidrojen atomunun kütlesinden aşağı yukarı 1840 defa daha küçük olduğunu buldu. Hat­tâ, enerjisi hesaplanarak elektronun büyüklüğü hakkında bir fikre varmak da mümkün oldu.

Bu çapı ifâde etmek için küçüklük mikyasında birkaç basamak daha inmek ve atom çapını yüzbin parçaya bölmek lâzımdır. Bir atom, kendi başına büyük değildir, fakat bir atom genişliğini elde etmek için yüz bin elektronu yan yana düzmelidir. Ayasofyanm kubbesini bir atom farz ediniz, buna göre bir elektron ancak pertavsızla görü­lebilen 0,2 milimetre çaplı bir toz zerresinden ibaret olacaktır. Atom içi boş bir küre olsaydı; bu küreyi doldurmak için, içine 1.000.000.000 milyar elektron koymak lâzım gelecektir (Etrafımızdaki Kâinat, 36.)-

Son derece küçük olan elektronun, ağırlığı da tabiî olarak küçük­lüğü  ile  mütenâsib  olacaktır.  Hidrojen  atomunun  ağırlığını  takribi olarak 1840 da biri kadar olan bu ağırlık gram cinsinden, kavran­ması güç olan aşağıdaki sayı ile ifâde edilir :

0,000 000 000 000 000 000 000 000 000 9

Belki de bu ağırlığın, bir gram ağırlığa nisbetle ne demek oldu­ğunu öğrenmek istiyorsunuz. Beş gramlık bir ağırlığın dünyanın ağır­lığına nisbeti ne ise, bu ağırlığın bir gramın ağırlığına nisbeti de işte odur! Her saniyede bu elektronların 6 milyar kere milyarı yüz mum­luk elektrik lâmbanızın telinden geçmektedir.

Dahası da var : Biliyorsunuz ki elektron âdi bir mermi değil, elek­trikli bir mermidir. Bu sebepten bu merminin ne kadar elektrik yükü taşıdığını da söylemek gerekir.

Bu yük çok büyük değildir; takribi olarak bir miliamperin on milyarda biri şiddetindeki bir elektrik akımının milyonda bir sani­yede taşıdığı elektrik miktarına eşittir.

Rutherford'un atomu küçük mikyasta, çapı milimetrenin on mil­yonda birinden büyük olmayan bir güneş sistemi gibiydi. Bu siste­min güneşi, yani atomun çekirdeği bütün atomdan on bin defa daha küçüktür. Demek ki çekirdek, milimetrenin yüz milyarda biri çapın­da küçücük bir bilye olarak kabul edilebilir.

Elektronun kütlesi, çekirdeğin kütlesi yanında tamamen ihmâl edi­lebilecek kadar küçük olduğundan denilebilir ki; bütün kütle, atomun bütün maddesi çekirdek içinde toplanmıştır. Milimetrenin on milyon­da biri genişliğindeki bu atomda, madde olan kısmın bundan on bin defa daha küçük oluşu ne kadar hayret verici bir keyfiyettir.

Madem ki vücûdumuz yan yana dizilmiş atomlardan müteşekkil­dir. O halde biz, boşluk içinde yüzen son derece küçük maddî parça­cıklardan başka bir şey değiliz;- işte bizi şaşırtan bir keyfiyet... Pro­fesör Joliot Curie bizi te'mîn ediyor ki; eğer vücûdumuzun atomlarını, çekirdekleri arasında boşluk kalmayacak kadar sıkıştırabilseydik, vü­cûdumuz mercekle güçlükle görülebilir bir toz zerresine müncer ola­caktı, fakat bu toz zerresi tabiî yine yetmiş iki kilo ağırlığında ola­caktı.

3- Moleküller

Moleküller çok küçüktür. Çaplan milimetrenin on milyonda biriy­le ifâde edilir. Küçük olduğu gibi sayıları da fevkalâde büyüktür. Ya­rım litre suda her birinin ağırlığı 3.2 x 1023 gram olan 1623 molekül var­dır. Eğer bu moleküller yan yana dizilirse, arzı iki yüz milyon kere do­laşan bir zincir teşkil eder. Eğer bu kadar suyu arzın kara yüzüne ya-yılabilmiş küçücük tohum gibi farz ederek bunları karalara serpmiş olsak, arz yüzünün kara parçasının beher santimetre karesine 16 milyonu isabet eden bütün tohumlar bir araya getirilince ancak yarım litre teşkil eder.

Moleküller büyük hızlarla hareket ederler; alelade bir oda içinde­ki âdi havada ortalama molekül hızı saniyede 450 metre kadardır. Bir mermi hızına yakın olan bu hız, ses hızından epey büyüktür.

Yüksek sıcaklıkta moleküllerin hızları artar; bir kazandaki buhar moleküllerinin hızı saniyede 1000 metreyi bulur. Her nefes alışımızda vücûdumuza milyon kere milyon molekül girmekte olup, bunların ci­ğerlerimiz cidarlarını dövmesi dışardaki hava moleküllerinin göğüsle­rimizi döverek çöktürmesine karşı koyar. Diğer bir misâl, bir lokomo­tif silindiri içindeki piston her saniyede sayısı 14 x 1028 kadar ve her bi­ri saniyede 800 metre hızla hareket eden moleküller tarafından bom­bardıman edilmektedir; sonsuz dereceden sayıdaki bu küçük mermile­rin pistona tatbik ettikleri kuvvet pistonu silindir içinde hareket etti­rir ve tren de bu suretle hareket etmiş olur.

Bir gazı her istikâmette hareket eden ve arasır'a birbirine çarpan bir mermi sağanağına benzetebiliriz. Normal havada her molekül, di­ğer bir moleküle saniyede 3.000 milyon defa çarpar ve müteâkib çarp­malar arasında 1/6.400 milimetrelik mesafe alır. Bir gazı yoğunluğu artmak üzere sıkıştırmakla belirli bir mekânda daha çok molekül sı­kıştırılmış olur, böylece çarpmalar daha çabuk olur ve bu çarpmalar arasında moleküller daha kısa mesafeler alırlar. (Etrafımızdaki Kâ­inat, 117.).

4- Radyoaktivite

«Yarının ilmi nedir? Gayet müthiş... Maddenin kudret-i zerriyesi uğraştığı iş. O yaman kudrete hâkim olsam diyerek Sarfedip durmada birçok kafa binlerce emek. Ona yükseldi mi artık değişir rûy-i zemîn Çünkü bir damla kömürden edecektir te'mîn, Öyle milyonla değil namütenahi kudret... İbret al kendi sözünden aman oğlum gayret...

MEHMED AKİF

Ne yana baksan O'nun hikmetinden, akıllan hayrete düşüren mah-lûkâtından bir nişane, bir nümûne vardır varlığına. En küçük zerre­ye bakıyorsunuz bir hareket var derûnunda. Aklınız hayretten fırla-mışcasına orayı araştırırken karşınıza ondan daha dehşet verici ve da­ha hayret verici bir başka şey çıkıyor... İşte Allah'ın kudretinin azametine delil olarak atomları, elektronları, molekülleri getiriyorduk. Bir de karşımıza radyoaktivite çıkıveriyor.

Son yüzyılda uranyum ve radyum üzerinde yapılan çalışmalardan çok korkunç neticeler elde edildi. Soğuk gördüğümüz bir gram radyu­mun üç bin ton (evet, matbaa hatâsı değil tâm 3.000 ton) kömürün yanması esnasında verdiği enerjiyi verdiğini söylersek (Atomlar ve Yıldızlar, 32) hayrete düşmez de ne yaparsınız. Ama çağımızın insanı için artık bu rakamlar pek korkunç değil. Çünkü daha korkunçları ile karşılaşmıştır. İşte büyük İslâm şâiri Akif'in bundan altmış yıl önce Avrupa'ya tahsile göndermek istediği Âsım'a verdiği öğütlerde söyle­diği şey, artık günümüzde bir gerçek olarak duruyor önümüzde. Bun­dan sonra bilmem kaç gram uranyum dünyamızın yıkılıp harâb olma­sı için kâfi gelecek. Hayatı boyu Akif îkâz etti bizi. Ama biz hâlâ o ümîdden, o azimden ve o enerjiden ne yazık ki mahrumuz. Kısır dü­şünceler, basit ihtilâflar yeyip bitiriyor Müslümanları,..

Geiger sayacı adı verilen bir âlet sayesinde 1 gram radyumdan 1 saniye içerisinde çıkan helyumları saymak mümkün olmuştur. Buna göre 1 gram radyumdan 1 saniye zarfında tâm 36 milyar helyum çık­makta ve bu helyumlar saniyede 20.000 kilometrelik hızla fırlamakta­dırlar. Ve ne tuhaftır ki, 150.000 milyar kere milyar helyumun ağır­lığı ancak 1 gram gelmektedir. Radyasyon neticesi meydana gelen dal­gaların boyu ışık dalgalarının boyundan çok daha kısadır. Radyasyon dalgalarının boyu, milimetrenin yüz milyarda birine kadar inebilir.

«Sübhânallah» deyip de susalım artık...

Böylece atomların dünyasındaki gezintimizi bitirmiş oluyoruz. Tıpkı bir rü'yâdan yeni uyanmış, gözleri mahmur insan edasıyla. Evet, biz bir rü'yâdayız. Çünkü Allah'ın bu kâinattaki hakikatlerini tama­men kavrayacak güçte değiliz. Efendimiz (s.a.) «İnsanlar uykudadır­lar. Ancak ölürlerse uyanırlar.» buyuruyor. Hele cehaletin derin karan­lığında bocalayan biz Müslümanların hali daha da yürekler acısı. Ne­den bu hale düştük? Bizi kim bu hale soktu? Kurtuluş çâremiz nedir? Bugünkü durumun mes'ûlleri kimlerdir? Daha da uzatacağımız bu so­rular kümesinin içinden sâdece birisine kesin cevab verebiliyoruz. Di­ğerleri ise bir yığın münâkaşa mevzuu. Kurtuluşumuzun tek çâresi «Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?» diyen Kur'an'a ve «Hikmet, mü'minin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır,» diyen Rasûl-i Kibri­ya'nın düstûrlarına dönmektir. Geriye kalan bütün kurtuluş çâreleri boş, yalan hayâlden ibarettir.

İşte atomlar, işte moleküller, işte elektronlar, işte radyoaktif mad­deler, işte yerler, işte gökler, işte yıldızlar, i§te kehkeşânlar, işte nebulalar ve işte daha nice nice bilmediğimiz büyük ve küçük varlıklar. Hepsi de birer üsân-ı hâl ile kendi yaratıcılarının kudsî san'atım izhâr" etmek için durmadan dinlenmeden zikr-i ilâhî ile dönüyorlar. Bunlar­dan sonra bize söylenecek söz var mı? Ne söylesek hepsi de lâf u gü­zâftan ibaret kalmaz mı? İnsan bunca delilleri bildikten sonra başını eğerek Allah'ın huzuruna gelmezse, dîvânda di2 çöküp dergâha yüz sürmezse ne kadar bedbahtır. Ne kadar acınacak bir haldedir.

Yirminci asrın insanı her ne kadar maddî sahada başarılar elde etmiş, küçük âlemde atomu parçalamış, büyük âlemde 500 milyon ışık senesi mesafedeki merhaleyi gözetimi altına almış ise de, İslâm gibi ulvî bir nizâmın potasında erimediği, Kur'an gibi sonsuz bir kaynak­tan sulanmadığı, Hz. Peygamber gibi büyük ve ebedî kurtarıcının pe­şine düşmediği için aynı rakamlarla ters orantıda tepe taklak geriye doğru, esfel-i sâfilîn'in dibine kadar yuvarlanmış. Bunca îcâdlar ve ke­şifler, dünyanın başına çeyrek asırda iki büyük harbi musallat etmiş, bir üçüncüsünün de yani atom harbinin de eşiğine kadar getirmiştir. Eğer bu kaynağa dönülmezse, beşeriyet İslâm'ın rotasına girmezse ya­kın bir gelecekte bilmem kaç gram uranyum hepimizin mahvına se­bep olabilir, ne korkunç netice Ya rabbi?... [50]

 

45  — Kur'an okuduğun zaman seninle âhirete inan­mayanların arasına örtülmüş bir perde koyarız.

46  — Onu anlarlar diye  kalblerine örtüler koyduk. Kulaklarına da ağırlık. Kur'an'da Rabbını tek olarak zik­rettiğin zaman da onlar nefret ederek arkalarına döner giderler.

 

Allah Teâlâ, Rasûlü Muhammed Aleyhisselâm'a buyuruyor ki : Ey Muhammed; bu müşriklere Kur'an'ı okuduğun zaman Biz seninle on­ların arasına örtülmüş bir perde koyarız. Katâde ve İbn Zeyd der ki: Bu perde kalblerinin üzerine gerilmiş olan perdedir. Nitekim Allah Te-âlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurmaktadır : «Onlar dediler ki: Senin bizi çağırdığına karşı kalblerimizde bir engel, kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda örtü vardır.» Yani senin söyledikleri­nin bize ulaşmasına engel olan bir perde vardır.

((Örtülmüş bir perde» buradaki örtülmüş kelimesi, örten anlamı-nadır...

Denildi ki; gözleri kapayan bir perdedir, bir daha onlar hakikati göremezler. Bu, onlarla hidâyet arasına gerilmiş bir perdedir. İbn Ce-rîr merhum bu ifâdeyi tercihe meyletmiştir.

Hafız Ebu Ya'lâ el-Mavsılî der ki : Bize Ebu Mûsâ el-Herevî... Hz. Ebubekir'in kızı Esmâ'dan nakletti ki; o şöyle demiş : Allah Teâlâ «Ebu Leheb'in eli kurusun» âyetini inzal edince; Ümmü Cemîl gelmiş yük­sek sesle bağırıyormuş, elinde de avuç dolusu taş varmış. Kınandığı­mız için geldik —veya kaçındık— diyormuş. Ebu Mûsâ, bu şüpheli ifâ­denin kendisinden kaynaklandığını söyler. Dinini bıraktık, emrine is­yan ettik. Hz. Peygamber oturuyormuş. Etjubekir de bir yanındaymış. —Veya beraberindeydi demiş— Ebubekir; şu kadın geliyor seni gör­mesinden' korkarım, demiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber; o, beni gö­remez demiş ve Kur'an'dan bir âyet okuyarak ondan saklanmış. Oku­duğu âyet: «Kur'an okuduğun zaman seninle âhirete inanmayanların arasına örtülmüş bir yerde koyarız.» âyeti imiş. Râvî der ki: Ebu Le-heb'in karısı Hz. Peygamberin yanına gelmiş. Nihayet Ebubekir aya­ğa kalkmış, o Hz. Peygamberi görmeden demiş ki: Ey Ebubekir, duy­duğuma göre senin arkadaşın beni hicvetmiş. Hz. Ebubekir, hayır şu evin rabbına andolsun ki o seni hicvetmedi, demiş. Esma der ki: Ka­dın; Kureyş'liler benim, efendilerinin kızı olduğumu bilirler, diyerek uzaklaşıp gitmiş.

«Onu anarlar diye kalblerine örtüler koyduk.» Örtüler anlamına gelen ( î£'\ ) kelimesi, ( dlf ) kelimesinin cem'idir ve kalbi bürü-yen, örten şey demektir. «Kulaklarına da ağırlık.» Kur'an'ı duyup ta ondan yararlanıp doğru ycla gitmelerini engelleyen bir ağırlık koyduk.

«Rabbını tek başına zikrettiğin zaman da» yani Kur'an okuyarak Rabbmın birliğini belirttiğin ve Allah'tan başka ilâh yoktur, dediğin zaman «onlar nefret ederek arkalarını döner, giderler.» Topluca dönüp giderler...

«Rabbını tek başına zikrettiğin zaman da onlar nefret ederek ar­kalarını döner giderler.» âyeti konusunda Katâde şöyle der : Müslü­manlar Allah'tan başka ilâh yoktur, dediklerinde müşrikler bunu in­kâr ettiler. Müslümanlara karşı kibirlendiler. İblîs ve askerleri onları sıkıştırdı. Allah Teâlâ da müslümanları muzaffer kılmak, onları ba­şarısız yapmak istedi. Müslümanları tevhide karşı gelenlere gâlib kıl­dı. Bu, öyle bir sözdür ki; kim ona düşman olursa yok olur. Kim onun uğrunda savaşırsa muzaffer ciur. Onun değerini ancak şu adada ya­şayan müslümanlar bilirler. O ada ki süvarisi az bir gecede onu baş­tan sona kat'eder. Zaman insan topluluklarının arasında akıp gider de onu bilmezler ve ikrar etmezler.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Hüseyn İbn Muhammed... Ebu Cev­za kanalıyla Abdullah İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, «Rabbmı tek ba­şına zikrettiğin zaman da onlar nefret ederek arkalarına döner gider­ler» âyetinde, şeytânların kasdedildiğini söylemiştir. Bu ifâde bu âye­tin tefsiri bakımından gerçekten garîbdir. Çünkü Kur'an okunduğu ve­ya ezan seslenildiği veya Allah'ın adı anıldığı zaman şeytânlar uzakla­şıp giderler.[51]

 

47  — Biz, onların seni dinledikleri zaman neye kulak verdiklerini çok iyi biliriz. Gizli toplandıkları zaman da hani zâlimler diyorlardı ki: Siz,  sâdece  büyülenmiş bir adama tâbi oluyorsunuz.

48  — Bak, sana nasıl misâller veriyorlar. Bunun için dalâlete düşmüşlerdir. Ve bir daha yol bulamamaktadır­lar.

 

Allah Teâlâ, Nebiy-yi Zişânına Kureyş'li kâfirlerin reislerinin Pey­gamberin okuduğu Kur'an'ı kavimlerinden gizlice dinlemek üzere gel­dikleri zaman aralarındaki gizli fısıldaşmalarım haber veriyor. Onlar kavimlerine karşı Hz. Peygamberin büyülenmiş bir kişi olduğunu söy­lüyorlardı. Ya da ciğer sahibi bir kişi yani yemek yiyen bir beşere uy­duklarını iddia ediyorlardı. Çünkü bu kelime her iki anlama da ge­lir....)

İbn Cerîr Taberî, bu kelimenin beslenme anlamına gelişini doğru sayarsa da, bunun üzerinde durmak gerekir. Çünkü onlar burada Hz. Peygamberin okuduğu sözün çıktığı ciğerlerinin bulunduğunu kasde-diyorlardı. Onlardan kimisi şâirdir, kimisi kâhindir, kimisi mecnûn­dur, kimisi de büyücüdür diyorlardı. Bunun için Allah Teâlâ «Bak, sa­na nasıl misâller veriyorlar. Bunun için dalâlete düşmüşlerdir ve bir daha yol bulamamaktadırlar.» buyuruyor. Yani onlar bir daha hak yo­lu bulamazlar ve o yola düşüp kurtuluşa eremezler.

İbn İshâk Sîret'inde der ki: Bana Muhammed İbn Müslim İbn Şi-hâb ez-Zührî dedi ki: Kendisine şöyle anlatılmış : Harb oğlu Ebu Süf-yân, Hişâm oğlu Ebu Cehil, Şerik oğlu Ahnes bir gece Rasûlullah (s.a.) ı geceleyin evinde namaz kılarken dinlemek üzere gittiler. On­lardan her biri Hz. Peygamberi dinlemek için ayrı bir yer tuttu. Hiç birisi diğerinin yerini bilmiyordu. Onu dinlemeye başladılar. Sabah olunca ayrıldılar. Nihayet yolları birleşti de birbirlerini kınamaya baş­ladılar. Birbirlerine şöyle diyorlardı : Bir daha yapmayınız. Halkınızın düşkünlerinden bazıları sizi görecek olurlarsa, onların içine bir şey dü­şürürsünüz. Sonra ayrıldılar. Ertesi gün ikinci gece olunca her biri tekrar bulunduğu yere gelip Kur'an dinlemeye koyuldular. Nihayet fe­cir ağarınca ayrıldılar ve aynı yolda karşılaştılar. Birbirlerine tekrar ilk söylediklerini söylediler ve dağıldılar. Üçüncü gece olunca her biri Kur'an'ı dinlemeye koyulmak üzere eski yerlerini aldılar. Fecir ağarın­ca ayrıldılar. Yolları birleşince birbirlerine dediler ki : Bir daha tek­rarlamamak üzere sözleşmeden ayrılmayalım. Bunun üzerine sözleşe-rek ayrıldılar. Ahnes İbn Şerik sabah olunca sopasını aldı. Sonra evin­den çıktı Ebu Süfyân İbn Harb'a geldi ve ona; ey Ebu Hanzala, Mu-hammed'den duyduğun şey hakkında görüşün nedir bana bildir? dedi. Ebu Süfyân dedi ki: Ey Ebu Sa'lebe, Allah'a andolsun ben, ondan öy­le şeyler duydum ki onu ve ne demek istediğini biliyorum. Öyle şey­ler de duydum ki ne onun anlamını ne de söylemek istediğini bilmiyo­rum. Ahnes İbn Şerik dedi ki : Allah'a andolsun ki ben de senin yemin ettiğin durumdayım. Sonra Ebu Süfyân'ın yanından çıkıp Ebu CehFin yanına girdi, onun evine vardığında dedi ki: Ey Ebu Hakem, Muham-med'den duyduğun şeyler hakkında görüşün nedir? Ne duydum ki? dedi. Biz ve Abd Menâf oğulları şeref konusunda yarıştık. Onlar yedir-diler biz yedirdik. Onlar taşıdılar biz taşıdık. Onlar verdiler biz ver­dik. Nihayet her ikimiz de diz üstü çökünce, ikimiz de bağlı atlar gibi olduk. O zaman onlar dediler ki: Bizden bir peygamber geldi. Ona gökten vahiy geliyor. Biz onu ne zaman kavrayabiliriz? Allah'a andol-Eun ki ona ebediyyen ne inanırız, ne de doğrularız. Bunun üzerine Ah­nes İbn Şerik yanından kalkıp onu kendi başına bıraktı.[52]

 

49  — Ve dediler ki: Biz, kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı, cidden biz yeni bir yaratılışla diriltile­cek miyiz?

50  — De ki: İster taş ister demir olun,

51  — Veya gözünüzde büyüttüğünüz bir yaratık olun. Diyecekler ki: Bizi tekrar kim diriltir? De ki: Sizi ilk defa yaratmış olan. Sana başlarını sallayacaklar ve ne zaman o? diyecekler. De ki:. Yakın olması umulur.

52  — O,   sizi  çağırdığı  gün;  hamdederek  davetine uyarsınız. Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.

 

Allah Teâlâ yeniden dirilişin vuku bulacağını uzak sayan kâfirle­rin durumunu haber vererek istifhâm-ı inkârî ile onların şöyle dedik­lerini bildiriyor: Biz, kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı? Buradaki kelimesi toprak demektir. Mücâhid böyle der. Ali İbn Ebu Talha da, İbn Abbâs'tan naklen toz anlamı verir.

«Cidden biz yeni bir yaradılışla diriltilecek miyiz?» Biz çürüyüp kayda değer dahi olmayan bir hiç durumuna düştükten sonra tekrar diriltilecek miyiz? Nitekim bir başka âyette bu konu şöyle ifâde edilir : «Derler ki: Biz eski halimize mi döndürüleceğiz? Ufalanmış kemik ol­duğumuz zaman mı? Derler ki: O>C2dîrde bu, zararına bir dönüştür.» (Nâziât, 10-12). Yâsîn sûresinde ise şöyle buyrulmaktadır : «Çürümüş kemikleri kim diriltecek? diyerek bize misâl vermeye kalkar. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilen­dir.» (Yâsîn, 78-79).

Burada da Rasûlüne aynı şekilde cevab vermesini bildiren Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor : «De ki: İster taş ister demir olun.» Taş ve de­mir, kemik ve çürümüş topraktan çok daha zor değişime uğrar.

«Veya gözünüzde büyüttüğünüz bir yaratık olun.» İbn İshâk, İbn Ebu Necîh ve Mücâhid'den nakleder ki; o, İbn Abbâs'a bunu sordu­ğunda bu son ifâdenin ölüm anlamına geldiğini söylemiştir. Atıyye de Abdullah İbn Ömer'in bu âyetin tefsirini şöyle yaptığım nakleder: Eğer ölmüş de olsanız sizi muhakkak dirilteceğim. Saîd İbn Cübeyr,

Ebu Salih, Hasan, Katâde ve Dahhâk da böyle söylemişlerdir. Bunun anlamı şudur : Eğer siz, hayatın zıddı demek olan ölü durumuna dö­nüştüğünüzü farz etseniz dahi Allah dilerse sizi diriltecektir. O, bir şeyi dilediği zaman onu önleyecek yoktur. Bu konuda İbn Cerîr şöy­le bir hadîs de rivayet eder: Kıyamet günü ölüm güzel bir koç şeklin­de getirilir ve cennetle cehennem arasında durdurulur. Sonra denilir ki: Ey cennet ehli, bunu biliyor musunuz? Onlar evet, derler. Sonra; ey cehennem ehli, bunu biliyor musunuz? denilir. Onlar; evet, derler. O, cennetle cehennem arasında kesilir. Sonra denilir ki: Ey cennet ehli, ölmeksizin sermediyyet. Ey cehennem ehli, ölmeksizin süreklilik.

Mücâhid «Veya gözünüzde büyüttüğünüz bir yaratık.» kavli ile gök, yer ve dağların kasdedildiğini söylemiştir. Bir rivayette de bu âye­ti şöyle tefsir etmiştir : İstediğinizi yapın. Allah ölümünüzden sonra sizi tekrâf diriltecektir. Bu âyet-i kerîme konusunda İmâm Mâlik ve Zührî'den şöyle bir tefsir vârid olmuştur: Hz. Peygamber bunun ölüm olduğunu söylemiştir.

«Diyecekler ki: Bizi tekrar kim diriltir?» Onlar, biz taş, demir ve­ya daha katı herhangi bir şey olduğumuz zaman bizi tekrar kim di­riltir? «De ki: Sizi ilk defa yaratmış olan.» Siz kayda değer bir şey bi­le değilken sizi yaratıp yeryüzünde dağılan beşer haline getirmiş olan, ne duruma dönüşürseniz dönüşün sizi yeniden getirecek güçtedir. «Ya­ratılışa ilkin başlayıp sonra onu tekrar eden O'dur. Tekrar kendisi için çok daha kolaydır.» (Rûm, 27).

«Sana başlarını sallayacaklar» İbn Abbâs ve Katâde; alaydan do­layı başlannı sallayacaklar, demişlerdir. Bunların söylemiş olduğu bu açıklama, Arap dilinden anladığımız mânânın kendisidir. Çünkü kelimesi; aşağıdan yukarıya veya yukarıdan aşağıya sallan­madır. Bunun için deve kuşunun yavrusuna adı verilir. Zîrâ o yürüdüğü zaman çabuk çabuk gider ve başını sallar. Keza diş sallanıp yerinden çıktığı zaman şu ifâde kullanılır

«Ve ne zaman o? diyecekler.» .Bunun uznk ve vukuu imkânsız bir hal olduğunu söyledikleri belirtilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur : «Eğer doğru sözlüler iseniz bu va'd ne za­mandır? derler.» (Mülk, 25). Ve yine Şûra sûresinde şöyle buyurur: «Ona inanmayanlar onun çabucak gelivermesini isterler.»  (Şûra, 18).

«De ki: Yakın olması umulur.» Ondan sakının, çünkü o çok ya-kınınızdadır. Şüphesiz size gelip çatacaktır. Elbette her gelen gelecek­tir.

«O, sizi çağırdığı gün.» «Allah Teâlâ'nm sizi yeryüzünden bir çağırışla çağırdığı gün bir de bakarsınız ki siz çıkıyorsunuz.» (Rûm, 25). Yani sizin çıkmanızı emrederse O'na muhalefet edip karşı koyamazsı­nız. Aksine gerçek «Bizim emrimiz yalnızca bir tektir bir, göz açıp ka­pamak gibidir.» (Kamer, 50) buyruğunda olduğu gibidir. «Bir şeyi mu-râd ettiğimiz zaman ona sözümüz sâdece; ol, dememizdir. O da oluve­rir.» (Nahl, 40). «O sâdece bir anî emirdir. Bir de bakarsınız ki; onlar uyanıvermişler.» (Nâziât, 13-14) Bu, sâdece bir uyan emridir. O emir­le insanlar yerin altından üstüne çıkarlar. «O sizi çağırdığı gün; ham-dederek davetine uyarsınız.» Emrine itaat etmek, buyruğuna baş eğ­mek için hepiniz yerinizden kalkarsınız. Ali îbn Ebu Talha İbn Ab-bâs'm «Hamdederek davetine uyarsınız» kavlinin emrine uyarsınız, de­mek olduğunu söyler. İbn Cüreyc de böyle demiştir. Katâde ise; O'nun bilgisine ve itâatına diye tefsir etmiştir. Bazıları da derler ki: «O sizi çağırdığı gün; hamdederek davetine uyarsınız» Yâni her halükârda O'na hamdedersiniz. Nitekim bir hadîste şöyle vârid olur: Lâ îlâhe İllallah diyenlere kabirlerinde yalnızlık yoktur. Öyle görüyorum ki ka­birlerinden kalkarlar, başlarındaki toprağı silkerler ve Lâ İâhe İllallah, derler. Bu hadîsin bir rivayetinde de kabirlerinden kalkınca şöyle de­dikleri bildirilir: «Hamdolsun o Allah'a ki bizim üzerimizden hüznü kaldırmıştır.» (Fâtır, 34). Bu konu Fâtır sûresinde gelecektir.

Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.» Yani kabirleriniz­den kalktığınız gün, dünya diyarında çok az kaldığınızı sanırsınız. Ni­tekim Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur : «Onlar onu gördük­leri gün ancak bir akşam ve kuşluk vaktinden fazla kalmadıklarını sa­nırlar.» (Nâziât, 46). Tâhâ sûresinde ise şöyle buyrulur : «Sûr'a üflen­diği gün, işte o gün; suçluları gözleri korkudan güvermiş olarak top­larız. Siz dünyada sâdece on gün eğleştiniz, diye aralarında gizli gizli konuşurlar. Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıla­rı; sâdece bir gün kaldınız, der.» (Tâhâ, 102-104) Rûm sûresinde ise şöyle buyrulur: «Kıyamet saati koptuğu gün suçlular, sâdece çok kı­sa bir müddet kalmış olduklarına yemîn ederler. Böylece aldatılıp dön­dürülürler.» (Rûm, 55). Mü'minûn sûresinde de şöyle buyrulur: «Al­lah onlara; yeryüzünde kaç yıl kaldınız? der. Bir gün veya daha az bir süre kaldık sayanlara sor, derler. Allah; pek az kaldınız keşke bilsey­diniz. Sizi boşuna yarattığımızı ve Bize döndürülemeyeceğinizi mi san­dınız? der. (Mü'minûn, 112-115).[53]

 

53 — Kullarıma de: En güzel olanı söylesinler. Doğ­rusu şeytân aralarını açmak ister. Zîrâ şeytân, insan için apaçık bir düşman olmuştur.

 

Allah Teâlâ Rasûlüne emrediyor ki; Allah'ın mü'min kulları bir­birleriyle konuşmalarında, hitâmlarında ve sözlerinde en güzel sözleri söylesinler ve en iyi ifâdeleri kullansınlar. Eğer böyle yapmazlarsa, şeytân onların aralarını açar. Sözü fiile döndürür. Aralarında şerr düş­manlık ve çatışma yaratır. Çünkü şeytân, Âdem'e secde etmekten ka­çındığı günden beri ona ve soyuna düşmandır. Onun düşmanlığı ayan beyândır. Bunun için kişinin müslüman kardeşine sert laflar söyleme­si yasaklanmıştır. Aynı sebeple kişinin müslüman kardeşine demiri göstermesi yasaklanmıştır. Çünkü şeytân aralarına girer ve belki de ona vurmasını sağlar.

İmâm Ahmed der ki: Bize Abdürrezzâk... Ebu Hüreyre'den nak­letti ki : Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Sizden biriniz kardeşine silâh göstermesin. Çünkü sizden biriniz, şeytânın eline dokunup dokun­mayacağını bilmez. Böylece bir cehennem çukuruna düşer. Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Abdürrezzâk'dan nakletmişlerdir. İmâm Ahmed der ki: Bize Af fan.., Hasan'm şöyle dediğini nakletti: Selît kabilesinden bir adam bana anlattı ve dedi ki: Ben, Rasûlullah (s.a.) in bir toplu­luk içinde bulunduğu esnada yanma vardım, onun şöyle dediğini duy­dum : Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu küçük düşürmez. Takva buradadır. —Hammâd der ki: Eliyle göğsünü göster­di— İki kişi Allah rızâsı için sevişip de araları açılırsa, mutlaka ara­larında olan yeni bir şey yüzündendir. Yeni meydana getirilmiş şey ise kötülüktür. İhdas edilmiş şey kötülüktür. îhdâs edilmiş şey kötü­lüktür.[54]

 

54  — Rabbınız sizi daha iyi bilir. İsterse size merha­met eder, isterse sizi azâblandırır. Biz, seni onların üzeri­ne vekîl olarak göndermedik.

55  — Rabbın göklerde ve yerde olanları daha iyi bi­lendir. Andolsun ki Biz, peygamberlerden bir kısmını bir kısmına üstün kıldık, Davud'a da Zebur'u verdik.

 

Rabbın En İyi Bilendir

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey insanlar, sizden kimin hidâyete müstehâk olduğunu, kimin de hidâyeti hak etmediğini «Rabbınız daha iyi bilir. İsterse size merhamet eder.» Itâatına muvaffak eder ve ken­disine sığındırır. «İsterse sizi azâblandırır. Biz, seni onların üzerine ve­kîl olarak göndermedik.» Biz seni yalnızca uyarıcı olarak gönderdik. Kim. sana itaat ederse cennete girer. Kim de sana isyan ederse cehen­neme girer.

«Rabbm göklerde ve yerde olanları daha iyi bilendir.» Onların ita­at ve isyan konusundaki mertebelerini en iyi Rabbın bilir. «Andolsun ki Biz, peygamberlerden bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.» Nite­kim bir başka âyette de şöyle buyrulur: «Bu peygamberlerden kimini kiminden üstün kıldık. Allah, onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.» (Bakara, 253).

Bu âyet, Buhârî ve Müslim'in Sahîh'inde yer alan ve; peygamber­ler arasında üstünlük kabul etmeyin, mealindeki hadîsle çelişmez. Çün­kü burada kasdedilen; mücerred taassub ve arzulara göre üstün say­maktır. Yoksa delil gereği üstün saymak değildir. Delil bir şeyi gös­terirse ona itibâr etmek vâcib olur. Bilindiği gibi rasûller, öteki velî­lerden üstündürler. Rasûllerden de azim sahibi olanlar ötekilerden üs­tündürler. Ülü'1-Azm rasûllerin sayısı Ahzâb ve Şûra sûrelerindeki âyet­lerde nass yoluyla zikredilmiş olan şu beş rasûldür : «Hani Biz peygam­berlerden âhidlerini almıştık. Senden, Nûh'dan, İbrahim'den, Musa'­dan ve Meryem Oğlu îsâ'dan.» (Ahzâb, 7). «Nuh'a tavsiye ettiğini ve sana vahyetmiş olduğumuzu dinde sizin için teşri' etmiştir. İbrahim'e, Musa'ya ve îsâ'ya tavsiye ettiğimizi. Onlara dini yerine getirin ve on­da ihtilâfa düşmeyin demiştik.» (Şûra, 13). Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem'in azim sahibi olan rasûllerin en üstünü olduğunda ihtilâf yoktur. Ondan sonra îbrâhîm, sonra da Mûsâ en meşhurları­dır. Başka bir yerde bunları delilleriyle anlattık. Başarıya ulaştıran Al­lah'tır.

«Davud'a da Zebur'u verdik.» Bu da onun üstünlüğüne ve şerefi-[55]

 

den bir topluluğa ibâdet ederlerdi. Cinnler müslüman oldular ama on­lara ibâdet eden insanlar onların müslüman olduklarının farkında de­ğillerdi. İşte bunun üzerine o âyet nazil oldu, demiştir. İbn Mes'ûd'dan nakledilen bir başka rivayette ise şöyle denilir. Onlar kendilerine «Cinn» denilen meleklerden bir sınıfa ibâdet ediyorlardı. Müslim, Ebu Salih kanalıyla Abdullah İbn Abbâs'tan bu âyet konusunda şöyle de­diğini nakleder: Bu; îsâ, annesi ve Uzeyr'dir. Muğîre, İbrâhîm kana­lıyla İbn Abbâs'ın bu âyet konusunda şöyle demiş olduğunu bildirir: Onlar; îsâ, Uzeyr güneş ve aydır. Mücâhid ise; îsâ, Uzeyr ve melek­ler, demiştir. İbn Cerîr de İbn Mes'ûd'un sözünü tercih eder. Çünkü onlar hakkında «Onlar Rablanna vesile arayarak» buyrulmuş, mâzî sîgasıyla ifâde edilmemiştir ve dolayısıyla îsâ ile Uzeyr'in buna girme­si imkânsızdır. İbn Mes'ûd der ki: Vesile yakınlıktır. Katâde de böy­le der. Bunun için âyet-i kerîmede «Daha yakın olmak için» buyrul-muştur.

«O'nun rahmetini umarlar, azabından korkarlar.» İbâdet, ancak korku ve ümitle tamamlanır. Korku ile kişi kötülüklerden sakınır, ümitle itâata koyulur.

«Zîrâ Rabbının azabı sakımlmaya değerdir.» Ondan sakınılması ve ona düşüp yanmaktan kaçınılması gerekir. Ondan Allah'a sığınırız.

 

58 — Hiç bir kasaba yoktur ki; kıyamet gününden önce Biz onu helak edecek veya şiddetli bir azâbla azâb-landıracak olmayalım. Bu, Kitabda yazılmıştır.

 

Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nın kendi nezdindeki Levh-i Mah-fûz'da vermiş olduğu kesin bir hükmü haber vermektedir. Buna gö­re, kıyamet gününden önce helak edilmemiş veya bütün halkı şiddetli bir azâbla yok edilmemiş kasaba yoktur. Ya öldürme veya başka bir imtihanla bu hüküm gerçekleşir. Nitekim bu helak oluş, onların gü­nâhları veya hatâları sebebiyle olur ki, Allah Teâlâ geçmiş milletler hakkında: «Biz onlara zulmetmedik; Ancak onlar kendi nefislerine zulmettiler.» (Hûd, 101) buyurmaktadır. Talâk sûresinde ise şöyle bu­yurur : «Rablarının ve O'nun peygamberlerinin   buyruğundan   çıkan nice kasabalar halkını Biz çetin bir hesaba çekmiş, onları görülmedik bir azaba uğratmışızdır. Onlar işlerinin karşılığını tattılar. İşlerinin sonu hüsran oldu.» (Talâk, 8-9)[56]

 

59 — Bizi âyetlerle göndermekten alıkoyan şey; an­cak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semûd'a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik de, ona zul­metmişlerdi. Halbuki Biz, âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.

 

Âyetlerin Gelişi

 

Süneyd, Saîd İbn Cübeyr'in şöyle dediğini nakleder : Müşrikler de­diler ki: Ey Muhammed, sen, senden Önce peygamberlerin geçtiğini id­dia ediyorsun. Onlardan kiminin emrine rüzgâr verilmiş, kimi de ölü­leri diriltmiştir. Eğer bizim sana inanmamız ve tasdik etmemiz hoşuna gidiyorsa, Rabbına dua et de Safa tepesini bizim için altın yapsın. Bu­nun üzerine Allah Teâlâ Hz. Peygambere vahyetti ki: Söylenenleri Ben işittim muhakkak. İstersen söylediklerini Biz yaparız, ama o zaman inanmazlarsa azâb iner. Çünkü âyetin inişinden sonra tartışma yok­tur. İstersen Biz kavmine mühlet verelim ve yavaş davranalım. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ya Rabbi, onlar için yavaş davranılmasını di­lerim. Katâde, İbn Cüreyc ve diğerleri de böyle demişlerdir.

İmâm Ahmed der ki: Bize Osman İbn Muhammed... Saîd tbn Cübeyr kanalıyla, İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakletti: Mekke halkı Hz. Peygamber'den Safa tepesini kendilerine altın yapmasını, dağla­rın bir tarafında ekin ekme imkânlarının verilmesini istediler. Ona de­nildi ki: İstersen Biz onlara yavaş davranalım, istersen dilediklerini verelim. Ama o zaman küfrederlerse; onlardan önceki milletlerin heîâk edildiği gibi onlar da helak edilir. Hz. Peygamber; hayır, onlara yavaş davramlmasını dilerim, dedi. Bunun üzerine «Bizi âyetlerle gönder­mekten alıkoyan şey; ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semûd'a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik.» âyetini inzal bu­yurdu. Neseî bu hadîsi Cerîr kanalıyla İbn Abbâs'tan nakletmiştir.

Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Abdurrahmân, Abdullah İbn Ab-bâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiştir: Kureyş'liler Hz. Peygambere : Rabbına dua et de, bize Safa tepesini altın yapsın sana inanalım, de­diler. Rasûlullah öyle yapar mısınız? dedi. Onlar; evet, dediler. Hz. Peygamber duâ etti de Cebrail geldi ve şöyle dedi: Rabbının sana selâ­mı yar ve buyuruyor ki: İstersen Safa tepesi onlar için altm olur. Ama kim de bundan sonra küfrederse, âlemlerde hiç bir kimseye azâb et­mediğimiz şekilde onları azâblandırırım. Dilersen onlar için tevbe ve rahmet kapısını açarım. Hz. Peygamber; hayır, tevbe ve rahmet ka­pısı, dedi.

Ebu Ya'lâ Müsned'inde der ki: Bize Muhammed İbn İsmâîl... Zü-beyr İbn Avvâm'ın cariyesi Ümmü Atâ'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Ben Zübeyr'den şöyle dediğini duydum : «Ve yakın akrabam korkut.» âyeti nazil olunca, Rasûlullah (s.a.) Ebu Kubeys tepesinde : Ey Abd Menâf oğullan, ben sizin için bir uyarıcıyım, diye seslendi. Kureyş'li­ler yanına geldiklerinde onları uyarıp korkuttu. Onlar dediler ki: Sen, kendisine vahiy gelen bir peygamber olduğunu iddia ediyorsun. Süley­man Aleyhisselâm'a dağlar ve rüzgâr müsahhar kılınmıştı. Mûsâ Aley-hisselâm'a deniz müsahhar kılınmıştı. îsâ Aleyhisselâm ölüleri diril-tirdi. Öyle ise Allah'a duâ et de bizim üzerimizden şu dağları götürsün, yeryüzünde ırmaklar açsın ve biz orada tarlalar yapalım, ekelim, yi­yelim. Veya Allah'a duâ et de bizim için ölüleri diriltsin de onlarla ko­nuşalım, onlar da bizimle konuşsunlar. Ya da Allah'a duâ et de şu al­tındaki kayayı bizim için altın yapsın. Biz onu oyalım ve böylece yaz ve kış ticâret için seferden kurtulalım. Çünkü sen, onlar gibi olduğu­nu iddia ediyorsun. Zübeyr der ki: Biz bu sırada onun çevresinde bu­lunuyorduk. Birden ona vahiy geldi. Vahiy tamamlanınca buyurdu ki: Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemîn ederim ki, sizin istemiş ol­duğunuzu bana verdi. Eğer ben de istersem olur. Ancak beni iki şey arasında serbest bıraktı. Sizin rahmet kapısına girip inananlarınızın inanması veya sizi kendinizin tercih ettiği noktada kendi başınıza ser­best bırakıp rahmet kapısından uzaklaşmanızı ve hiç birinizin inan­mamasını seçmemi söyledi. Ben rahmet kapısını seçtim. İnananlarınız inanır. Ve Rabbım bana bildirdi ki: Eğer sizin o istediğinizi size verir de sonra siz küfredersiniz, muhakkak ki âlemlerde hiç bir kimseyi azarlandırmadığı biçimde sizi azâblandıracaktır. Bunun üzerine «Bizi âyetlerle göndermekten alıkoyan şey; ancak öncekilerin onları yalan­lamış olmalarıdır» âyeti nazil oldu. Hz. Peygamber bu üç âyeti okudu sonra Ra'd süresindeki: «Eğer Kur'an ile dağlar yürütülmüş veya yeryüzü parçalanmış, yahut ölüler konuşturulmuş olsaydı; kâfirler yine de inanmazlardı...» (Ra'd, 31) âyeti nazil oldu.

Bunun için Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Bizi âyetlerle göndermek­ten alıkoyan şey...» Yani bizim âyetleri gönderip de kavminin senden istediğini onlara vermemiz Bizim için pek kolaydır ve basittir. An­cak ondan evvel de bazı şeyler istedikten sonra yalanlayanlar olmuş­tur. Onlar ve benzerleri hakkında Bizim sünnetimiz şöyle cereyan et­miştir : İstedikleri şey indikten sonra, yine yalanlarlarsa azâb bir da­ha ertelenmez. Nitekim Mâide sûresinde Allah Teâlâ şöyle buyurmak­tadır : «Allah buyurdu ki: Ben, onu şüphesiz indireceğim. Bundan son­ra da artık içinizden her kim küfrederse; onu dünyalarda kimseyi azâblandırmayacağım bir azâbla azâblandırınm.» (Mâide, 115). Se-mûd kavmi de Salih'ten bir âyet isteyince Allah Teâlâ onlara belirle­yecekleri bir kayadan bir dişi devenin çıkacağını bildirmişti. Salih Rab-bına duâ etmiş ve kayadan dişi deve istedikleri biçimde çıkmıştı. An­cak onlar, «Ona zulmetmişlerdi.» Onu yaratanı inkâr etmişler, O'nun elçisini yalanlamışlar ve deveyi kesmişlerdi. Cenâb-ı Allah onlar için «Evinizde üç gün eğleniniz. Bu yalanlanmayan bir va'ddir.» buyur­muştu. İşte buna işaretle Hak Teâlâ buyuruyor ki: «Semûd'a da göz­leri göre göre bir dişi deve vermiştik.» Onu yaratanın birliğine ve is­teğine icabet edilen Rasûlünün doğruluğuna delâlet eden bir dişi de­ve. Ancak «Ona zulmetmişlerdi.» Yani onu inkâr etmişler, su içmesi­ni engellemişler ve öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ onları sonuna kadar mahvetmiş, intikam almıştır. Onları kudretli ve izzetli bir zâtın yakalayışıyla yakalamıştı.

«Halbuki Biz, âyetleri ancak korkutmak için göndeririz.» Katâde der ki: Allah Teâlâ insanları dilediği âyetlerle korkutur ki; onlar ib­ret alsınlar ve gerçeği hatırlasınlar. Böylece küfürden dönsünler. Bi­ze zikredildi ki; Abdullah İbn Mes'ûd döneminde Kûfe'de zelzele ol­muş. Abdullah İbn Mes'ûd demiş ki: Ey insanlar, Rabbmız sizin kötü­lükten dönmenizi istiyor. Öyle ise dönün ondan. Yine şöyle rivayet edilir ki; Ömer İbn Hattâb döneminde birkaç kere deprem oldu. Hz. Ömer dedi ki: Siz, yeni şeyler uydurdunuz. Allah'a andolsun ki, bir daha tekrar ederse şöyle şöyle yaparım. Hz. Peygamber de müttefakun aleyh olan bir hadîsinde şöyle buyurur: Güneş ve ay, Allah'ın âyet­lerinden iki âyettir. Ve bunlar ne bir kimsenin ölümü, ne de yaşama­sı için tutulurlar. Ancak Allah Azze ve Celle onlan göndererek kulla­rını korkutur. Güneş ve ayın tutulduğunu görürseniz, Allah'ın zikrine dua ve istiğfara koşun. Sonra buyurdu ki: Ey Muhammed ümmeti; Allah'a andolsun ki sizin hiç biriniz kölesi veya cariyesinin zina etmeşinden Allah'tan daha kıskanç değildir. Ey Ümmet-i Muhammed, Allah'a andolsun ki eğer siz, benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız.[57]

 

60 — Hani sana demiştik ki: Rabbın gerçekten in­sanları kuşatmıştır. Sonra göstermiş olduğumuz rü'yâyı sâdece insanlar için bir imtihan kıldık. Kur'an'da la'net-lenmiş olan ağacı da. Biz onları korkutuyoruz ama bu, onlara büyük bir azgınlık vermekten başka bir şeyi artırmıyor.

 

Allah Teâlâ Rasûlünü; gönderdiği risâleti tebliğ etmek için teşvik ediyor ve Allah'ın peygamberini insanlardan koruyacağını haber veri­yor. İnsanlara güç yetiren muhakkak O'dur. İnsanlar O'nun kabzası, kudret ve kahır pençesi içerisindedirler. Mücâhid, Urve İbn Zübeyr, Hasan, Katâde ve diğerleri «Hani sana demiştik ki: Rabbın gerçekten insanları kuşatmıştır.» kavli hakkında; seni onlardan korumuştur, de­mişlerdir.

«Sana göstermiş olduğumuz rü'yâyı sâdece insanlar için bir imti­han kıldık.» Buhârî der ki: Bize Ali İbn Abdullah... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir: Rasûlullah'a mi'râca çıkarıldığı gece gösterilmiş olan rü'yâdır. Kur'an'da la'netlenmiş olan ağaç da Rasûl ağacıdır. Keza Ahmed İbn Hanbel, Abdürrezzâk ve di­ğerleri Süfyân İbn Uyeyne'den bu hadîsi naklederler. Avfî de İbn Ab­bâs'tan aynı hadîsi rivayet eder. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Mesrûk, İbrâhîm, Katâde, Abdurrahmân îbn Zeyd ve bir başkası da; bu rü'yâyı, mi'râc gecesi olarak tefsir etmişlerdir. İsrâ ile ilgili hadîs­ler sûrenin başında uzun uzadıya geçmişti. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur. Bunun üzerine insanlardan bir kısmının hak dinden dön­dükleri, kafalan ve gönülleri bunu kavrayamadığı için bilmedikleri şeylerden dolayı peygamberin mi'râcını yalanladıktan anlaşılmıştır. Halbuki Allah mi'râcı başkaları için sebat ve yakîn vesilesi kılmıştır. Bu sebeple imtihan ve tecrübe diye ifâde etmektedir. La'netlenmiş olan ağaç ise, Rasûlullah (s.a.) in bildirdiği gibi Zakkum ağacıdır. Hz. Peygamber cenneti, cehennemi ve zakkum ağacını görmüştür. Müşrikler onu yalanlamış, hattâ Ebu Cehil la'netlisi şöyle demişti: Hurma ve üzüm getirin bize. Hurma ile üzümü yemiş ve; işte biz böyle zukkûnı-lanınz, demişti, Bundan başka zukkûm bilmeyiz, demişti. İbn Abbâs, Mesrûk, Ebu Mâlik, Hasan el-Basrî ve bir başkası da böyle anlatmış­lardır. Rü'yânın mi'râc gecesi gösterilen olduğunu söyleyenlerin hep­si, la'netlenmiş ağacın da zakkum ağacı olduğunu bildirmişlerdir. Ba­zıları da Ja'netlenmiş ağaçtan maksadın, Ümeyye oğulları olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu garîbdir, zayıftır.

İbn Cerîr der ki: Bana Muhammed İbn Hasan kanalıyla... Sehl îbn Sa'd'den nakledildi ki; o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.), falanca oğullarını minberinin üzerinde maymunlar gibi zıpladıklarını görünce bu, onun hoşuna gitmemiş sonunda onlar gülerek ölmüşler. İşte bu­nun üzerine «Sana göstermiş olduğumuz rü'yâyı sâdece insanlar için bir imtihan kıldık.» âyeti nazil olmuş. Bu hadîsin senedi cidden za­yıftır. Çünkü Muhammed İbn Hasan İbn Zebâle metruk bir râvîdir. Onun şeyhi de aynı şekilde tamamen zayıftır. Bu sebeple İbn Cerîr Taberî, burada mi'râc gecesinin kaydedildiğini ve mel'ûn ağacın da zakkum ağacı olduğunu söylemiştir. O, te'vîl ehlinin rü'yâ ve ağaç ko­nusundaki te'vîlinde icnıâ' bulunduğu için bu görüşü tercîh etmiştir.

«Biz onları korkutuyoruz ama bu, onlara büyük bir azgınlık ver­mekten başka bir şeyi artırmıyor.» Biz kâfirleri azâb, ceza ve vaîd ile korkutuyoruz da bu; onların küfürde, sapıklıkta devam etmelerinden başka bir işe yaramıyor. Bunun sebebi, Allah'ın onları rüsvây etme­sidir.[58]

 

İzahı

 

Onlar zakkum ağacı sözünü işitince, bunu alay konusu etmişler ve; Muhammed, cehenneminde yakıt olarak taşların kullanıldığını id­dia ediyordu. Halbuki şimdi orada ağaç bittiğini söylüyor, demişlerdi. Böylece Allah'ı yeterince takdir edememişlerdi. Çünkü Allah Teâlâ'nın, ateşin yakmayacağı cinsten bir ağaç yaratması imkânsız değildir. Me­selâ Türk diyarında yaşayan bir canlı olan Semenderin yününden mendil yapılır. Kirlenince mendil ateşe atılır ve kiri gider. Ama men­dil olduğu gibi kalır. Yani ateş onu yakmaz. Keza devekuşunun çakıl­ları yuttuğunu ve bunun kendisine zarar vermediğini görürsünüz. Her ağaçtan ateşin yaratılmış olduğu halde onu ateşin yakmadığı görülür.

Bu nasıl caiz ise, ateşte de ağacın yaratılıp onu yakmaması caizdir. Mânâ şudur : Âyetler sırf kulları korkutmak için gönderilir. Bunlar dünyada azâb ile yani Bedir günü öldürme azabı ile korkutulmuşlar, âhirette ise zakkum ağacından görecekleri azâbla korkutulmuşlardır. Ama her ikisi de onları etkilememişti[59]

«Sana gösterdiğimiz rü'yâ ile ve Kur'an'da la'netlenmiş ağaçla sâdece insanları denedik». Müfessirlerin çoğunluğu; bu rü'yâdan mak­sadın Hz. Peygambere mi'râc gecesi gösterilen hârika ve âyetler oldu­ğunu söylemişlerdir. İbn Abbâs der ki: Bu, Rasûlullah (s.a.) a mi'râc gecesi yani Kâ'be'den Kudüs'e geceleyin götürüldüğü zaman bizzat gösterilmiş olan şeylerdir. Bunu Buhârî tahrîc eder. Saîd İbn Cübeyr, Hasan, Mesrûk, Katâde, îkrime, İbn Güreye ve diğerleri de böyle de­mişlerdir. Araplar derler ki: Ben gözümle bir rü'yâ gördüm. Rasûlul­lah (s.a.) bu rü'yâyı anlatınca bazıları inkâr etmişler ve yalanlamış­lardı. İşte bu, insanlar için bir fitne ve deneme olmuştu. İhlâslılann da îmânı artmıştı. Bir topluluk; Hz, Peygamber ruhuyla mi'râca çıka­rılmıştır, cesediyle değil, dedilerse de bu görüş zayıftır. Bir topluluk da dedi ki: Hz. Peygamberin iki mi'râcı olmuştur. Birisi, gözüyle vâki* olan mi'râctır ve uyanıkken olmuştur. Diğeri de uyurken vâki' olan rü'yâ şeklindeki mi'râctır. Denildi ki; Bu rü'yâ, Rasûlullah (s.a.) in Hudeybiye yılı Mekke'ye ashabı ile birlikte girişini gördüğü rü'yâsıdır. Rü'yâsmda vaktinden önce Mekke'ye girmek için acele etmiş, ancak müşrikler ona engel olmuşlardı ve Medine'ye dönmüştü. İşte o yıl, Hz. Peygamberin Mekke'ye gireceğini söyleyip de müşriklerin engel olma­sı neticesinde oraya girmemesi, bazıları için bir fitne nedeni olmuştu. Halbuki ertesi yıl Mekke'ye girmişti. Ve Allah Teâlâ, «Allah, Rasûlünü hak gözüyle doğruladı.» (Fetih, 27) âyetini indirmişti. Denildi ki: Hz. Peygamber rü'yâsında Hakem İbn Ümeyye'nin Çocukların topun etra­fında dönmeleri gibi döndüğünü görmüştür. Bu, onun hoşuna gitme­mişti. Bir itirazcı; bu sûre Mekke'de nazil olmuştur, o iki vak'a ise Me-dîne'de cereyan etmiştir, diye itiraz ederse; ona şöyle cevâb verilir. Olayın, müşkil bir tarafı yoktur. Çünkü Hz. Peygamberin bu rü'yâyı Mekke'de görüp, sonra Medine'de tahakkuk etmesi uzak görülemez. Kur'an'da «La'netlenmiş olan ağaçla sâdece insanları denedik», buy-ruluyor. Yani zakkum ağacıyla. Nitekim Allah Teâlâ Saffât sûresinde bu ağacın niteliklerini belirtmiştir. Araplar hoş olmayan her yemeğe; la'netlenmiş yemek, derler. Bundaki imtihana gelince; Ebu Cehil: Ebu Kebşe'nin oğlu —Hz. Peygamberi kasdediyordu— sizi; yakıtı taşlar olan ateşle korkutuyor, sonra da orda bir ağacın biteceğini iddia edi­yor. Halbuki siz de bilirsiniz ki ateş ağacı yakar, demişti. Denildi ki:

Abdullah îbn Zeb'arî; Muhammed bizi, zakkumla korkutuyor. Halbu­ki biz, zakkumun sâdece hurma ve üzüm olduğunu biliyoruz. Ebu Ce­hil dedi ki: Ey câriye, gel beraber zakkûmlanalım. O üzüm ve hurma getirdi. Ve dedi ki: Ey topluluk, zakkumlarım. Çünkü bu, Muham-med'in sizi korkuttuğu yiyecektir. Onların cehennemde ağacın bulun­masına hayret etmeleri üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurdu. Eğer zakkum ağacı Kur'an'da nerede la'netlenmiştir? derseniz, ben derim ki: Onu yiyen kâfirlerin la'netlendiği yerde o da la'netlenmiş­tir. Yoksa ağacın bir günâhı yoktur ki la'netlensin. Sâdece mecazî ola­rak onu yiyenlerin la'netlenmesi anlatılırken onun la'netli olduğu bil­dirilmiştir.[60]

 

61  — Hani meleklere demiştik ki: Âdem'e secde edin. Onlar secde etmişlerdi. Sâdece İblîs müstesna. Ve demiş­ti ki: Çamurdan yaratmış olduğuna mı secde edeceğim?

62  — Benden üstün kıldığını görüyor musun? Eğer beni kıyamet gününe kadar te'hîr edersen; pek azı müs­tesna, onun soyunu emrim altına alırım, demişti.

 

Melekler ve Âdem

 

Allah Teâlâ, İblis Aleyhi'l-La'ne'nin Hz. Âdem'e ve onun soyundan gelenlere düşmanlığım hatırlatıyor. Bu düşmanlığın Âdem'in yaratılı­şına kadar varan çok eski kökleri olduğunu bildiriyor. Allah Teâlâ me­leklere Âdem'e secde etmelerini bildirmiş, onlar da tamamen secde et­mişlerdir. Ancak İblîs, kendini daha üstün kabul ettiği ve Hz. Âdem'i küçük gördüğü için ona secde etmekten kaçınmıştı ve «Demişti ki: Çamurdan yaratmış olduğuna mı secde edeceğim?» Nitekim bir başka âyette de şöyle dediği ifâde edilir: «Ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten onu ise balçıktan yarattın.»   (A'râf, 12).

İblîs Aleyhi'l-La'ne Allah Azze ve Celle'ye küfür ve cür'etle; «görü-vor musun?» diye soruyor. Cenâb-ı Hak ise ona hilimle bakarken İblîs şöyle devam ediyor : «Benden üstün kıldığını görüyor musun? Eğer beni kıyamet gününe kadar te'hîr edersen; pek azı müstesna, onun so­yunu emrim altına alırım.» Ali İbn Ebu Talha; İbn Abbâs'ın onun zür-riyetinden pek azı dışında hepsine hâkim olurum, diye tefsir ettiğini, nakleder. Mücâhid ise; onları kuşatırım demek olduğunu, söyler. İbn Zeyd; onları sapıtırım, diye mânâ vermiştir. Hepsi birbirine yakın ifâ­delerdir. Manâ olarak şeytân şöyle demektedir : Görüyor musun ben­den üstün kıldığın kimseleri. Eğer bana kıyamet gününe kadar fırsat verirsen, ben onun soyundan pek azı müstesna hepsini sapıklığa sü­rüklerim.[61]

 

63  — Buyurmuştu ki; Haydi git, onlardan her kim sana uyarsa; muhakkak cehennem sizin cezânızdır. Hem de tam bir ceza.

64  — Sesinle onlardan gücünün   yettiğini  yerinden oynat. Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol. Ve vaadde bulun kendilerine. Şeytân ancak aldatmak için vaad eder onlara.

65  — Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde bir hâ­kimiyetin yoktur senin. Vekîl olarak Rabbm yeter.

 

İblis Aleyhi'l-La'ne, Allah'tan bekletilmesini isteyince Cenâb-ı Al­lah ona: «Haydi git», seni bekleteceğim, buyurmuştur. Nitekim bir başka âyette şöyle buyurmaktadır: «Buyurdu ki: Şüphesiz sen erte­lenenlerdensin. Bilinen gün gelene kadar.» (Hicr, 37,38). Sonra ona ve Adem'in soyundan ona uyanlara cehennemi va'dediyor ve buyuru­yor ki: «Onlardan her kim sana uyarsa; muhakkak cehennem sizin cezânızdır. Hem de tâm bir ceza. Yaptıklarınızın cezası. Mücâhid; tastamam, diye tefsir ederken, Katâde; sizin üzerinize bollaştırılmış, hiç eksiltilmeyen bir ceza, diye tefsir etmiştir.

«Sesinle onlardan gücünün yettiğini yerinden oynat.» Denildi ki: Bu şarkıdır. Mücâhid ise; eğlence ve şarkıyla onları yerinden oynat, diye mânâ vermiştir. İbn Abbâs ise bu âyeti şöyle tefsir eder: Allah'a isyana çağıran her şey. Katâde de böyle demiştir. İbn Cerîr de bu gö­rüşü tercih eder.

«Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü.» Onla­ra karşı atlılarını ve piyadelerinden oluşan askerlerini gönder...

Onlara gücün. yettiğince ordularını musallat et. Bu takdirî bir emirdir. Nitekim Allah Teâlâ Meryem sûresinde şöyle buyurur : «Bil­miyor musun ki, kâfirlerin üzerine; onları kışkırtan şeytânlar gönder­dik. Şu halde sen, onlara kargı acele etme. Biz, onların günlerini say­dıkça sayıyoruz.» (Meryem, 83,84). Onları zorladıkça zorlar ve götür­dükçe götürürler. İbn Abbâs ve Mücâhid, «Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü.» kavlinden maksad; Allah'a isyan ko­nusunda binekli ve yürüyen herkes, demiştir. Katâde ise şeytânın, cin­lerden ve insanlardan atlıları ve yayaları bulunduğunu ve bunların onun emrine itaat edenler olduğunu söyler.(...)

«Mallarda ve çocuklarda da onlara ortak ol.» İbn Abbâs ve Mücâ­hid derler ki: Bu ifâde, şeytânın onlara Allah'a isyan konusunda har­camasını emrettiği şeyleri kasdetmektedir. Atâ ise bunun faiz oldu­ğunu söyler. Hasan da; malın haramdan toplanıp harama harcanması olduğunu bildirir. Katâde de böyle der. Avfî ise; İbn Abbâs'tan naklen der ki: Şeytânın mallarda onlara ortak olması hayvanlarından yani Bahire, Sâibe ve Hâm gibi kendilerine haram kıldıkları şeylerdir. Dan-hâk ve Katâde de böyle derler. İbn-Cerîr ise; âyetin bütün bunları ih­tiva ettiğini söyleyerek ta'mîm etmenin daha uygun olduğunu bildi­rir.

«Ve çocuklarda» Avfî; İbn Abbâs, Mücâhid ve Dahhâk'dan nak­len bununla; zinadan doğma çocukların kaydedildiğini söyler. Ali İbn Ebu Talha ise İbn Abbâs'tan naklen onların bilgisiz yere, budalaca öl­dürdükleri çocukları olduğunu bildirir. Katâde ise Hasan el-Basrî'den naklen der ki; Allah'a andolsun ki onlar, mallarına ve evlâdlarına şey­tânı iştirak ettirmişlerdir. Çocuklarını Mecûsî, Yahudi ve Hıristiyan yaparak İslâm boyasının dışında bir boyayla boyamışlar ve malların­dan şeytâna bir bölüm tahsis etmişlerdir. Katâde'nin kendisi de aynı şekilde söylemiştir.

Ebu Salih İbn Abbâs'tan naklen der ki: «Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol.)» âyetinde kasdedilen müşriklerin çocuklarına «Ab-dülhâris», «Abduşems» ve «Abdufûlân» gibi isimler vermeleridir.

İbn Cerîr der ki: Doğrulukta sözlerin en uygunu şöyle denmesi­dir : Allah'a isyan edilerek, Allah'ın hoşlanmadığı isimler takılarak, Al­lah'ın hoşnûd olmadığı bir başka dine girdirerek, annesi zina ederek, çocuğunu öldürerek veya diri diri gömerek ve buna benzer Allah'a is­yan sonucu her dişiden meydana gelen çocuğun doğumu için İblîs iş­tirak etmiş olur. Çünkü Allah Teâlâ, «Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol,» buyurarak, şirket ve ortaklık anlamını bir başka anlamla tahsis etmiştir. Öyleyse bu ortaklık, Allah'a isyan sonucu meydana gelen veya şeytânın emrine itaat sonucu doğan her haldir. İbn Cerîr Taberî'nin söylemiş olduğu bu ifâde bir tevcihtir. Selef-i Sâlihîn (Al­lah onlara rahmet etsin.) ortaklığı bazan şöyle tefsir etmişlerdir: Müslim'in Sahîh'inde İyâz'dan nakledilir ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Allah Azze ve Celle buyuruyor ki: Ben, kullarımı ha-nîfler olarak yarattım. Şeytânlar geldiler, onları dinlerinden döndür­düler ve benim kullarıma helâl kıldığım şeyi şeytânlar onlara haram kıldılar.

Buhârî ve Müslim'in Sahîh'inde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : Sizden biriniz ailesine yaklaşmak istediği zaman; Allah'ın adıyla, Al­lah'ım, bizi şeytândan uzaklaştır. Şeytânı da bize verdiğin yavrudan uzaklaştır, derse şayet bu sırada onun için bir evlâd takdir edilmişse, şeytân o yavruya ebediyyen zarar veremez.

«Ve va'dde bulun kendilerine.» Şeytân ancak aldatmak için vad'e-der onlara. Allah Teâlâ; hak hükmünü verdiği gün hakikat ortaya çı­kınca İblîs'in şöyle dediğini haber veriyor : «İş olup bitince; şeytân de­di ki: Gerçekten Allah, size sözün doğrusunu söylemişti. Ben de size söz verdim ama sonra caydım. Sizi zorlayacak hiç bir gücüm de yoktu. Yalnız ben, sizi çağırdım, siz de geldiniz. O halde beni kınamayın ken­dinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Esasen daha önce, beni Allah'a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Doğrusu, zâlimlere can yakıcı bir azâb vardır.» (İbrâhîm, 22).

«Muhakkak ki Benim kullarım üzerinde bir hâkimiyyetin yoktur senin.» Allah Teâlâ'nm mü'min kullarını desteklediğini, koruduğunu ve kovulmuş şeytândan kendilerini muhafaza ettiğini bu âyet-i kerî­me haber vermektedir. Bunun için âyetin devamında «Vekîl olarak Rabbm yeter.» buyurulmaktadır. Koruyan, destekleyen ve yardım eden olarak İmâm Ahmed der ki: Bize Kuteybe... Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mü'min; şeytânları­nı öylesine yorar ve ezer ki, tıpkı sizden birinizin yolculukta devesini yorup ezdiği gibi.[62]

 

66 — Rabbımz O'dur ki; lutfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için denizde yüzdürür. Muhakkak ki O, si­zin için Rahim olandır.

 

Sizin Rabbımz O'dur Ki

 

Allah Teâlâ kullarına denizde gemileri müsahhar kıldığı ve bun­ları kullarının faydasına halk ettiği için kullarına olan lutfunu hatır­latıyor. Gemilerin kolayca denizde yüzmesi sonucu iklimden iklime ti­câretle dolaşarak kâr elde etmelerini sağlar. Bunun için Hak Teâlâ âyetin sonunda «Muhakkak ki O, sizin için Rahîm olandır.» buyur­maktadır. Yani Allah size bu lutfunu kendi keremi ve rahmetinden dolayı vermektedir.[63]

 

67 — Denizde size bir sıkıntı dokununca; yalvardık-larınızm hepsi kaybolur. Ancak Allah kalır. Ama O, sizi kurtarıp karaya çıkarınca yüz çevirirsiniz. Ve insan zâ­ten pek nankör olandır.

 

Allah Teâlâ; insanlara bir sıkıntı gelince Allah'a yalvardıklarmı ve O'nun dinine döndüklerini haber veriyor. Bu sebeple «Denizde size bir sıkıntı dokununca; yaşardıklarınızın hepsi kaybolur. Ancak O ka­lır.» buyurmaktadır. Yani Allah'tan başka ibâdet ettiğiniz her şey kal­binizden silinir gider. Nitekim aynı husus, Ebu Cehil oğlu İkrime için tahakkuk etmiştir. Mekke'nin fethedildiği zaman, Ebu Cehil oğlu İk­rime Hz. Peygamberden kaçıp kurtulmak istemiş ve Habeşistan'a geç­mek üzere deniz yolculuğuna çıkmış, bu sırada korkunç bir fırtına be­lirmiş. Bunun üzerine gemidekiler birbirlerine demişler ki: Bu fırtı­nanın geçmesi için yalnız ve yalnız bir tek Allah'a duâ edip yalvar­manız gerekir. Bunun üzerine İkrime kendi içinden şöyle demiş :  Allah'a andolsun ki eğer Allah'tan başkası denizde fayda vermiyorsa, el­bette ki karada da fayda vermeyecektir. Allah'ım Sana ahdim olsun, eğer beni bu fırtınadan kurtarırsan, gider elimi eline koyar ve onu Rauf ve Rahîm olarak bulurum muhakkak. Denizden kurtulmuşlar ve İkrime Rasûlullah'a dönüp gelerek müslümanlığı kabul etmiş ve iyi bir müslüman olmuş. Allah ondan razı olsun ve onu hoşnûd etsin.

«Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz.» Deniz­de Allah'ın birliğini hatırlamanızı unutur ve eşsiz olarak yalnız ve yalnız Allah'a duâ etmekten vazgeçersiniz.

«Ve insan zâten pek nankör olandır.» Onun seciyyesi böyledir. Ni­meti unutur, inkâr eder. Allah'ın korudukları müstesna.[64]

 

68 — Kara tarafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emîn mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil de bulamazsınız.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Karaya çıkmakla O'nun intikam ve azabından emîn mi oldunuz? Eğer Biz sizi kara tarafında yere batırır veya başınıza taş yağdırırsak. Taş ile karışık olarak yağmur yağar ve buna derler. Mücâhid ve başkaları böyle demiştir. Nitekim Allah Teâlâ : «Biz onların üzerine taş yağdırdık, ancak Lût'un ailesi müstesna. Onları seher vakti kurtarmıştık.» (Kamer, 34) buyurarak bu kelimeyi kullanmıştır. Bir başka âyette ise şöyle buyurur: «Ve on­ların üzerine balçıktan taş yağdırmıştık.» (Hıcr, 74). Ve yine bir baş­ka âyette şöyle buyurmuştur : «Gökte olanın sizi yerin dibine geçir­mesinden güvende misiniz? O zaman yer; sarsıldıkça sarsılır. Gökte olanın başınıza taş yağdırmasından güvende misiniz? Benim uyarma­mın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz.»  (Mülk, 16-17).

«Sonra kendiniz için bir vekîl de bulamazsınız.» Sizin üzerinizden bu taşı kaldırıp sizi ondan kurtaracak bir yardımcı da bulamazsınız.[65]

 

69 — Yoksa sizi tekrar bir kere daha oraya döndü­rüp üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına göndererek, küf­retmiş olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından mı emîn oldunuz? Sonra Bize karşı sizi ta'kîb edecek birini de bu­lamazsınız.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey denizde Bizim birliğimizi kabul et­tikten sonra karaya çıkınca geri dönenler, tekrar sizi denize geri dön­dürerek «üzerinize ortalığı yıkan bir fırtına gönderip küfretmiş olma­nızdan dolayı sizi suda boğmasından mı emîn oldunuz?» Gemileri ba­tıran ve ortalığı kasıp kavuran bir fırtına göndermesinden mi? İbn Abbâs ve diğerleri derler ki : kelimesi; gemileri kırıp batı­ran deniz rüzgârları, demektir. Bütün bunlar, sizin küfretmeniz ve Al­lah'tan yüz çevirmeniz nedeniyledir. «Sonra Bize karşı sizi ta'kîb ede­cek birini de bulamazsınız.» İbn Abbâs; ta'kîb edecekten maksadın, yardımcı olduğunu söyler. Mücâhid ise intikam alan bir yardımcı, ya­ni sizden sonra sizin intikamınızı alan birisi, demek olduğunu ifâde eder. Katâde ise şöyle mânâ verir : Bu konuda bizi ta'kîb edecek hiç bir kimseden korkmayız.[66]

 

70 — Andolsun ki Biz, Ademoğlunu mükerrem kıl­dık. Karada ve denizde taşıdık. Ve onları temiz nimetler­den rızıklandırdık. Yaratmış olduklarımızdan çoğuna on­ları üstün kıldık.

 

Âdemoğıülantun Değeri

 

Allah Teâlâ Âdemoğluna değer verdiğini, ikram edip şereflendir­diğini, onu eri güzel şekilde ve mükemmellikte yarattığını haber veri­yor. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'de : «Doğrusu Biz insanı en düz­gün ve güzel bir yaratışla yarattık.» (Tîn, 4) buyurmaktadır. Ayak­ları üzeri dikilip yürüyen ve eliyle alıp yiyen bir yaratılışla yarattık. İnsandan başka diğer hayvanlar dört ayağı üzere yürüyüp, ağzıyla ye­mek durumundayken;  Biz onu eliyle yiyip ayağı üzeri yürüyen bir canlı kıldık. Ona kulak, göz ve gönül verdik. Bütün bunlar sayesinde görür, anlar ve yararlanarak eşya arasında ayrım yapar. Eşyanın iyi­sini ve güzelini bilir, dinî ve dünyevî işlerinde neyin kendisinin zara­rına olduğunu anlar.

«Karada ve denizde taşıdık.» Karada; hayvan, katır ve at üzerin­de taşıdık. Denizde de; büyük ve küçük gemilerde.

«Ve onları temiz nimetlerden rızıkl andır dik.)» Meyvelerden, ekin­lerden. Etlerden, sütlerden. Ve daha çeşit çeşit rengi, tadı olan lezîz ve hoşlanılan şeylerden. Güzel manzaralardan ve her türlü değerli gi­yeceklerden. Kendileri için çeşitli türden, renkten, şekilden giyecekler verdik. Muhtelif iklimlerden, bölgelerden ve yörelerden yanlarına geti­recekleri nzıklar ihsan ettik.

«Yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.» Diğer ya­ratık türlerine ve canlılara üstün kıldık. Bu âyet-i kerîme delil getiri­lerek; insan türünün melek türünden üstün olduğu söylenir. Nitekim Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer, Zeyd İbn Eslem'den naklen der ki: Melekler şöyle dediler: Ey Rabbımız; doğrusu Sen âdemoğluna dün­yayı verdin. Orada yer ve nimetlenirler. Bize dünyadan bir şey ver­mediğine göre, onun yerine âhireti ver, Ailah Azze ve Celle buyurur ki: İzzetim ve celâlim hakkı için, elimle yarattıklarımın soyundan sâ-lih olanları; kendilerine ol deyince olanlar gibi kılmam, asla. Bu hadîs bu şekliyle mürseldir. Ancak bir başka şekille muttasıl olarak rivayet edilmektedir. Buna göre Hafız Ebu'l Kasım et-Taberânî der ki: Bize Ahmed İbn Muhammed... Abdullah İbn Amr kanalıyla Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu nakletti: Melekler dediler ki: Rabbımız; âdemoğuUarına dünyayı verdin. Orada yer, içer ve giyinirler. Biz Se­ni hamd ile tesbîh ettiğimiz halde ne yeriz, ne içeriz, ne de eğleniriz. Nasıl onlara dünyayı vermişsen bize de âhireti ver. Allah Teâlâ bu­yurdu ki: Elimle yaratmış olduğumun soyundan gelenlerin sâlihlerini; kendisine ol deyince olanlar gibi kılmam. İbn Asâkir, Muhammed İbn Eyyûb tankıyla... Enes İbn Mâlik'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Melekler dediler ki: Rabbımız; Sen bizi de yarattın âdemoğullarmı da. Onları yemek yer, içecek içer, elbise giyer, kadın- . larla evlenir, hayvanlara biner, uyur ve istirahat eder şekilde halket-tin. Bize bunlardan hiç birini vermedin. Dünyayı onlar için kıl, âhi­reti de bizim için. Allah Azze ve Celle buyurdu ki: Kendi elimle yara­tıp ruhumdan üfürdüklerimi; ol deyip de oluverenler gibi kılmam, asla.

Taberânî der ki: Bize Abdan İbn Ahmed... Abdullah İbn Amr'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde Allah katında âdemoğullarından daha değerli hiç bir şey yoktur. Ey Al­lah'ın Rasûlü; melekler de mi? denilince; Rasûlullah buyurdu ki: Me­lekler de. Çünkü melekler güneş ve ay gibi ibâdete mecburdurlar. Bu hadîs gerçekten garîbdir.[67]

 

İzahı

 

«Andolsun ki Biz, âdemoğlunu mükerrem kıldık.» Güzel suret, dengeli mizaç ve düzgün boy vererek şerefli kıldık. Akılla ayırdetme, konuşma ve anlatma, işaret ve çizgiyle meramını belirtme gücü, yer­yüzünde geçinme yollarını ve çeşitli san'atlara başvurarak oradaki im­kânlardan faydalanma yollarını öğrettik. Ulvî ve süflî sebep ve mü-sebbeblerle kendi faydalanna olan şeyleri öğrenmelerini sağlayarak şe­refli kıldık. Ve daha buna benzer sayıya, hesaba gelmez şeylerle. Bun­lar arasında İbn Abbâs'ın söylemiş olduğu şu ifâde dikkat çekicidir: Her canlı yiyeceğine kendisi uzanırken, insan yiyeceğini eliyle ağzına getirir.[68]

 

71  — O gün bütün insanları imamları ile çağırırız. O gün kime kitabı sağından verilmişse.; işte onlar kitabları-nı okuyacaklar, kıl kadar zulüm olunmayacaklardır.

72  — Kim de burada kör ise âhirette de kördür. Yol bakımından da daha sapıktır.

 

Allah Teâlâ kıyamet gününden haber vererek, her ümmetin ön­derleriyle birlikte hesaba çekileceğini bildiriyor. Ancak burada geçen (dmâm» kelimesi üzerinde ihtilâf edilmiştir. Mücâhid ve Katâde der­ler ki: Peygamberleriyle birlikte hesaba çekilir, demektir. Ve bu Al­lah Teâlâ'nın : «Her ümmetin bir rasûlü vardır. Onlann rasûlleri ge­lince aralarında adaletle hükmedilir. Ve asla zulme uğratılmazlar.» (Yûnus, 47) kavli gibidir. Seleften bazıları dediler ki: Bu hadîs, as­habın şerefinin büyük olduğunu gösterir. Çünkü onların imâmı Hz. Peygamberdir. îbn Zeyd der ki: Her ümmet peygamberlerine indiril­miş olan teşrîâtı hâvî kitablarıyla birlikte çağırılır, demektir. îbn Ce-rîr de bu görüşü tercih eder. İbn Ebu Necîh, Mücâhidden nakleder ki; o imâmdan maksadın kitablan olduğunu, söylemiştir. Mücâhid'in bu açıklamasıyla İbn Abbâs'm «O gün bütün insanları imâmıyla birlikte çağırırız.» Yani amellerini hâvî kitablan ile çağırırız, diye tefsir etti­ğine dâir Avfî'nin rivayet ettiği görüşü kasdetmiş olması da muhte­meldir. Ebu'l-Âliye, Hasan, Dahhâk da böyle demişlerdir. Bu; en çok tercih edilen görüştür. Çünkü Allah Teâlâ, «Ve Biz her şeyi apaçık bir kitabta saymışızdır.» (Yâsîn, 12) buyurmaktadır. Ve yine Kehf sûre­sinde şöyle buyurmaktadır: «Amel defteri ortaya konulduğunda suç­luların onda yazılı olandan korktuklarını görürsün. Vah bize, eyvah bize, bu kitab nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmaksızın hep­sini saymış derler. Çünkü bütün işlediklerim hazır bulurlar.» (Kehf, 49). Câsiye sûresinde ise şöyle buyrulur : «Her ümmeti diz üstü çök­müş olarak görürsün. Her ümmet kitabına çağrılır. Onlara denir ki: Bugün size işlediğinizin karşılığı verilecektir. Bu kitabımız gerçekten sizin aleyhinize konuşuyor. Biz yaptıklarınızı şüphesiz bir bir kayde­diyorduk.» (Câsiye, 28-29).

Bu ifadeler, Allah Teâlâ'nın bir ümmet hakkında hüküm verdiği zaman, o ümmetin peygamberini de getirmesini reddetmez. Çünkü peygamberin muhakkak onların yaptıklarına aleyhlerinde şehâdet- et­mesi gerekir. Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurur : ((Yeryüzü Rabbının nuruyla aydınlanmıştır. Kitab konmuş ve peygamberlerle, şâhidler ge­tirilmiştir.» (Zümer, 69) Nisa sûresinde ise şöyle buyrulur : «Her üm­metten bir şâhid kıldığımız ve onlara da seni şâhid getirdiğimiz za­man (bakalım) nice olacak?» (Nisa, 41).

Ancak burada imâm kelimesi ile kasdolunan; amellerin yazıldığı kitabdır. Bunun için Allah Teâlâ : «O gün bütün insanları imamları ile çağırırız.» buyurmaktadır. «O gün kime kitabı sağından verilmiş­se; işte onlar kitablarım okuyacaklar, kıl kadar zulüm olunmayacak­lardır.» Onlar, yaptıkları sâlih amelden dolayı ferahlık ve sürür ile ki­tablarım okuyacaklar ve sevineceklerdir. Nitekim Hakka sûresinde şöy­le Duyurulmaktadır: «Kitabı sağından verilen : Alın kitabımı okuyun, doğrusu bir hesâblaşma ile karşılaşacağımı umuyordum, der. Artık o meyveleri sarkmış yüksek bir bahçede, hoş bir yaşayış içindedir. On­lara şöyle denilir: Geçmiş günlerde peşinen işlediklerinize karşılık afi­yetle yeyin, için. Kitabı kendisine solundan verilen kimse : Kitabım keski bana verilmeseydi. Keski hesabımın ne olduğunu bilmeseydim.

Bu iş keski son bulmuş olsaydı. Malım bana fayda vermedi, gücüm de kalmadı, der.» (Hakka, 19-29).

«Kıl kadar zulüm olunmayacaklardır.» Daha önce (Nisa sûresi, kırk dokuzuncu âyetin tefsirinde) kelimesinin, çekirdeğin or­tasında uzanan kıl olduğu belirtilmiştir.

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr bu konuda bir hadîs naklederek şöyle der : Bize Muhammed İbn Yamer... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.), «O gün bütün insanları imamları ile çağırırız.» âyeti konusunda şöyle buyurmuştur : Onlardan birisi çağırılır, kitabı sağın­dan verilir. Bedeniyle kendisine destek sağlanıp yüzü akıttırılır. Ba­şının üzerine parlak inciden bir tâç konur. Böylece arkadaşları arası­na salıverilir. Onu uzaktan görürler ve derler ki: Allah'ım, bize de on­dan ver ve bizi bu hususta kutlu kıl. O kişi yanlarına gelir ve kendi­lerine der ki: Müjdeler olsun size. Çünkü her birinize bunun gibisi var. Kâfire gelince; yüzü karartılır bedeni çekilir ve arkadaşları onu görürler, derler ki: Bundan —veya bu gibilerin şerrinden— Allah'a sığınırız. Allah'ım, bizi böyle yapma. O, yanlarına gelince derler ki: Allah'ım onu rezîl et. O da; Allah sizi uzak kılsın, çünkü her birinize bunun gibisi var, der. Sonra Bezzâr, bu hadîsin yalnız bu şekilde riva­yet edilmiş olduğunu söyler.

«Kim de burada kör ise âhirette de kördür. Yol bakımından da da­ha sapıktır.» İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde ve İbn Zeyd «Burada» kav-liyle, dünya hayatı kasdedildiğini, «kördür» kavliyle de Allah'ın âyet ve delillerini, hüccetlerini göremez denilmek istendiğini bildirmişlerdir. «Âhirette de kördür.» Aynı şekilde olur. Veya «yol bakımından da daha sapıktır.» Dünyada olduğu gibi âhirette ise yolu daha sapıktır. Bu gi­bilerden AİJah'a sığınına[69]

 

73 — Onlar sana vahyettiğimizden ayırıp başka bir şeyi Bize karşı uydurman için seni fitneye düşürmeye ça­lışırlar. O zaman seni dost edineceklerdi.

74  — Şayet sana sebat vermemiş olsaydık andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.

75  — Ve o zaman Biz sana hayatın da kat katını, ölü­mün de kat katını tattırırdık. Sonra Bize karşı sana bir yardımcı da bulamazdın.

 

Allah Teâlâ; Rasûlünü —Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine ol­sun—desteklediğini, te'yîd ettiğini bildiriyor. Azgınların hilesinden, kötülerin şerrinden koruduğunu ve onun işlerini kendisinin yönettiği­ni, ona yardımı kendisinin .üstlendiğini ve yaratıklarından hiç bir kim­seye onu bırakmadığını, aksine onun velîsinin, hafızının, koruyucu­sunun, yardımcısının, destekleyicisinin, gâlib getiricisinin kendisi ol­duğunu, onun dinini ona düşmanlık edenlere üstün kılacağını, ona karşı çıkıp reddedenlere gâlib getireceğini, dünyanın doğusunda ve ba­tısında onu muzaffer kılacağını haber veriyor. Kıyamet gününe ka­dar Allanın pek çok salât ve selâmı onun üzerine olsun.[70]

 

76  — Nerdeyse seni memleketten çıkarmak için zor­layacaklardı. O zaman senin ardından onlar da ancak çok az kalabilirler.

77  — Bu, senden önce gönderdiğimiz peygamberleri­mize de bir kanundur. Sen Bizim kanunumuzda değişik­lik bulamazsın.

 

Denilir ki: Bu âyet yahûdiler hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar peygamberler yurdu olarak Şam'a yerleşmesini ve Medine'de ikâ­meti terketmesini bildirmişlerdi. Bu görüş zayıftır. Çünkü âyet Mek­ke'de nazil olmuştur, Medine'de ikâmet ise daha sonradır.

Denildi ki: Bu âyet Tebûk savaşı hakkında nazil olmuştur. Bu­nun sıhhati üzerinde durulması gerekir.

Beyhakî der ki: Hâkim... Abdurrahmân İtan Ganm'den nakletti ki: Bir gün yahûdîler Hz. Peygambere geldiler ve dediler ki: Ey Kâ-sım'm babası, eğer sen gerçekten peygamber isen Şam'a git. Çünkü Şam hem mahşer yurdu, hem de peygamberler toprağıdır. Hz. Pey­gamber onların dediğini doğruladı. Tebûk savaşma girdi ve Şam'ı al­mak istiyordu. Tebûk'e ulaşınca Allah Teâlâ Benî îsrâîl sûresinden ba­zı âyetler indirdi. İşte «Nerdeyse seni memleketten çıkarmak için zor­layacaklardı...» âyeti bu sırada indi. Burada Allah ona Medine'ye dön­mesini emretti ve buyurdu ki: Senin hayatın, ölümün oradadır. Ve oradan diriltileceksin. Bu hadîsin isnadına dikkatle bakmak gerekir. Hadîsin sahih olmadığı sarîhdir. Çünkü Hz. Peygamber Tebûk sava­şına yahûdîler istediği için çıkmamış, sâdece Allah'ın şu emrine uya­rak savaşa çıkmıştır: «Ey îmân edenler; kâfirlerden size yakın olan­larla savaşın. Ve onlar sizde sertlik görsünler.» (Tevbe, 123). Keza ay­nı sûrede yer alan şu ilâhî emre imtisal etti: «Ey îmân edenler; Kitab verilmiş olanlardan; Allah'a da, âhiret gününe de inanmayan, Allah ve peygamberinin haram kıldığını haram saymayan ve Hak Dîni din edinmeyenlerle —boyun eğip kendi elleriyle cizye verinceye kadar— savaşın.» (Tevbe, 29), Tebûk'te, Mu'te'de ölen ashabının kısas ve in­tikamını almak için savaşmıştır. Allah en iyisini bilendir. Eğer sahîh ise Velîd İbn Müslim'in... Ebu Ümâme'den naklettiği şu hadîsin buna hamledilmesi gerekir. Hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: Kur'an üç yerde indirildi: Mekke, Medine ve Şam. Velîd, Şam kelimesiyle Ku­düs'ün kasdedildiğini söyler. Şam'ın Tebûk olarak tefsir edilmesi ise, Velîd'in dediği Kudüs tefsirinden daha güzeldir. Allah en iyisini bi­lendir.

Denildi ki: Bu âyet Kureyş'li kâfirler hakkında nâzü olmuştur. Onlar Hz. Peygamberi aralarından çıkarmak istemişlerdi. Allah Teâlâ bu âyetle onları tehdîd etti. Ve peygamberi Mekke'den çıkarırlarsa ora­da çok az bir süre kalabileceklerini bildirdi. Gerçek de böyle olmuştur. Onlar Hz. Peygambere eziyyetlerini artırdıktan sonra ancak Mekke'de bir buçuk sene rahat kalabilmişlerdir. Nihayet Allah onları ve pey­gamberini sözleşmeksizin Bedir'de karşılaştırmış ve onlara karşı üs­tünlük sağlayarak muzaffer kılmıştır. Rasûlullah onların seçkinlerini öldürmüş, güçsüzlerini esîr almıştır. Bunun için Allah Teâlâ «Bu, sen­den önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de bir kanundur.» buyur­maktadır. Yani peygamberlerimizi inkâr edip ona eziyyet edenler hak­kındaki kanunumuz budur: Peygamber onların arasından çıkar ve onlara azâb gelir. Eğer Rasûlullah rahmet elçisi olmasaydı, daha önce hiç bir kimsenin başına gelmeyecek şekilde onların başına musîbetler gelirdi. Bunun için Allah Teâlâ Enfâl sûresinde şöyle buyurmuştur : «Sen, onların arasında bulunduğun sürece Allah onları azâblandıracak değildir. Onlar mağfiret diledikleri sürece Allah onları azâblandırıcı değildir.» (Enfâl, 33).[71]

 

78  — Güneşin batıya yönelmesinden gecenin karar­masına kadar namaz kıl. Sabah vakti de. Zîrâ sabah vak­ti görülmesi gerekli bir ibâdettir.

79  — Geceleyin yalnız sana mahsûs olmak üzere te-heccüd namazı kıl. Umulur ki, Rabbm seni öğülmüş bir makama gönderiverir.

 

Namaz Kıl

 

Allah Teâlâ Rasûlü'ne farz kılınmış olan namazları vakitlerinde edâ etmesini emrederek buyuruyor ki: «Güneşin batıya yönelmesin­den gecenin kararmasına kadar namaz kıl.» Güneşin batıya yönelme­si; batmasıdır, denilmiştir. İbn Mes'ûd, Mücâhid ve İbn Zeyd böyle der. Hüşeym, Muğîre kanalıyla Şa'bî'den, o da İbn Abbâs'tan nakle­der ki; güneşin batıya yönelmesi anlamına gelen kelimesi, gü­neşin zevali demektir. Nâfi' bu rivayeti Abdullah İbn Ömer'den nak-letmiştir. Mâlik de tefsirinde Zührî kanalıyla Abdullah İbn Ömer'den bu rivayeti nakleder. Ebu Berze el-Eslemî de aynı görüşü bildirir. Bu rivayet, İbn Mes'ûd ve Mücâhid'den de menkûldür. Hasan, Dahhâk, Ebu Ca'fer el-Bâkır da bu görüşü bildirmişlerdir. İbn Cerîr Taberî de bu görüşü tercih eder. Buna delil olarak da Abd İbn Humeyd kanalıy­la... Câbir îbn Abdullah'tan naklettiği şu hadîsi zikreder : Ben, Ra-sûlullah (s.a.) ı ve ashabından dileyenleri davet ettim. Yanımda ye­meklerini yediler. Sonra güneş zevale erdiği vakit çıktılar. Hz. Pey­gamber çıktı ve dedi ki ey Ebubekir çık. İşte bu, güneşin batıya yönel­diği zamandır. Sonra Taberî bu hadîsi Sehl kanalıyla Câbir'den aynı şekilde rivayet eder. Buna göre bu âyet, beş vakit namazın vaktinin girdiği anı belirtmektedir. Çünkü güneşin batıya yönelmesi, gecenin karanlığına kadar olan zamandır. Bazıları da; güneşin batışıdır, de­mişlerdir. Öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazı bu âyetten alınmıştır. «Zîrâ sabah vakti görülmesi gerekli bir ibâdettir,» kavli de, sabah na­mazını kasdetmektedir.

Namaz vakitlerinin tafsilâtı; Rasûlullah'ın fiil ve sözlerinden tevâtür yoluyla nakledilen Sünnet-i Seniyye ile tesbît edilmiştir. Bugü­ne kadar müslüman halkın kıldığı namaz vakitleri de böyledir. Bunla­rı sonrakiler Öncekilerden almışlardır. Her nesil bir öncekinden öğren­miştir. Bu husus yerinde kayıdlıdır. Hamd, Allah'a mahsûstur.

«Zîrâ sabah vakti görülmesi gerekli bir ibâdettir.» A'meş, İbrahim kanalıyla Abdullah İbn Mes'ûd'dan; Ebu Salih kanalıyla da Ebu Hü-reyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) bu âyet-i kerîme hakkında şöy­le buyurmuştur : Onu gece melekleri ve gündüz melekleri seyrederler. Buharı der ki: Bize Abdullah İbn Muhammed... Ebu Hüreyre'den nak­letti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur :

Cemaatla namazın tek başına namaza üstünlüğü yirmi beş dere­cedir. Gece melekleriyle gündüz melekleri sabah namazında toplanır­lar. Ebu Hüreyre devamla der ki: İsterseniz : «Zîrâ sabah vakti görül­mesi gerekli bir ibâdettir.» âyetini okuyunuz.

İmâm Ahmed der ki : Bize Esbât... Abdullah İbn Mes'ûd'dan, A'meş de Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) bu âyet ko­nusunda şöyle demiştir: Gece melekleri ve gündüz melekleri ona şâ-hid olur. Tirmizî, Neseî, İbn Mâce, her üçü birlikte Ubeyd İbn Esbât İbn Muhammed kanalıyla babasından bu hadîsi naklederler. Tirmizî ise, hadîsin hasen ve sahîh olduğunu söyler. Buhârî ve Müslim'in ifâ­desine göre Mâlik kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakledilir ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Gece melekleri ve gündüz melekleri sizin peşi­nizden koşuşurlar. Sabah ve ikindi namazında toplanırlar. Sizinle be­raber bulunanlar göğe çıktıklarında Allah Teâlâ sizi onlardan daha iyi bildiği halde meleklerine sorar ve kulumu ne durumda terkettiniz? buyurur. Onlar da : Onların yanına vardığımızda namaz kılıyorlardı, yanlarından ayrıldığımızda yine naniaz kılıyorlardı, derler. Abdullah İbn Mes'ûd der ki: Bekçiler sabah namazında buluşurlar. Bunlar göğe yükselirler, onlar burada kalırlar. İbrâhîm en-Nehaî, Mücâhid, Katâ-de ve bir başkası da bu âyetin tefsirinde böyle demiştir.

îbn Cerîr Taberî'nin burada Leys İbn Sa'd kanalıyla... Ebu Der-dâ'dan naklettiği ve nüzul hadîsi diye bilinen hadîste Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğu belirtilir : Benden mağfiret dileyen var mı ki, onu bağışlayayım. Benden isteyen var mı ki ona vereyim. Bana duâ eden var mı ki fecir doğuncaya kadar ona icabet edeyim. Bunun için Allah Teâlâ : «Sabah vakti de. Zîrâ sabah vakti görülmesi gerekli bir ibâdet­tir.» buyurmaktadır. Gece melekleri ve gündüz melekleri ona şehâdet ederler.  Bu hadîs fazlalığı bulunması sebebiyle münferiddir. Ancak Ebu Davud'un Sünen'inde aynı zâtın bu hadîsi yer almaktadır.

«Geceleyin yalnız sana mahsûs olmak üzere teheccüd namazı kıl.» Farz namazlardan sonra Allah Teâlâ ona gece namazı kılmasını em­retmektedir. Nitekim Müslim'in Sahîh'inde vârid olduğuna göre, Ebu Hüreyre Rasûlullah'a farz namazlardan sonra en afdal namaz han­gisidir? diye sorulduğu, Rasûlullah'm da; gece namazıdır, dediği be­lirtilir. Bu sebeple Allah Teâlâ farz namazlardan sonra yüce Rasûlü'ne o günün gecesini de ikâme etmesini emretmektedir. Çünkü teheccüd namazı uykudan sonra olan namazdır. Alkame, Esved, İbrahim en-Ne-haî ve bir başkası daha; Arap dilinde bu kelimenin bilinen anlamı bu­dur, demişlerdir. Yine Rasûlullah (s.a.) tan vârid olan hadîslerde Hz. Peygamberin uyuduktan sonra teheccüd namazı kıldığı İbn Abbâs, Âişe ve daha başka sahabe tarafından nakledilir. Nitekim bu husus ye­rinde genişçe anlatılmıştır. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur. Ha­san el-Basrî ise der ki: Teheccüd namazı, yatsı namazından sonra kı­lman namazdır. Ve uykudan sonra kılınan namaza da hamledilebilir.

Ancak «Yalnız sana mahsûs olmak üzere» kavlinde ihtilâf vardır. Bazıları derler ki: Teheccüd namazının vâcib oluşu yalnız sana mah­sûstur. Onlar teheccüd namazının Hz. Peygamber için vâcib olduğu­nu, diğer ümmet ferdleri için vâcib olmadığım söylerler. Bunu Avfî İbn Abbâs'tan rivayet eder. Bilginlerin iki görüşünden birisi Şafiî merhû: mun da iki görüşünden birisi budur. İbn Cerîr Taberî de bu görüşü tercih eder. Bazıları da derler ki: Geceleyin namaz kılmak bahusus Hz. Peygamber hakkında nafiledir. Çünkü onun gelmiş ve.geçmiş gü­nâhları bağışlanmıştır. Ümmeti için ise nafile namazlarla günâhları bağışlanır. Mücâhid böyle der. Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde Ebu Ümâme el-Bâhilî'den de böyle rivayet edilir.[72]

 

Makâm-ı Mahmûd

 

«Umulur ki Rabbın seni öğülmüş bir makama gönderi verir.» Sa­na emrettiğim bu fiilleri yap ki; seni kıyamet gününde bütün yara­tıkların ve yaratıkları yaratanın övgüyle bahsedeceği bir makama çı­karalım. İbn Cerîr merhum der ki: Te'vîl ehlinin ekseriyyeti bu ma­kamın, Hz. Peygamberin insanlara şefaat etmek üzere çıkarılacağı ma­kam olduğunu söylemişlerdir. O gün içinde bulundukları şiddetli ve dehşetli halin ağırlığından böylece Rabları onları huzura kavuştura­caktır.

Bize İbn Beşşâr... Huzeyfe'den nakletti ki; o, şöyle demiş: İnsanlar bir tepede toplanırlar. Gözler onlara sirayet eder, sesleri duyulur. Yaratıldıkları günde oldukları gibi çırılçıplak, baş açık yalınayak hu­zurda durdurulurlar. Allah'ın izni olmadan hiç bir nefis konuşamaz. Bu sırada; ey Muhammed, diye seslenilir. Hz. Peygamber der ki: Em­rin başımla gözüm üstüne. Hayır Senin ellerindedir. Şer Senden uzak­tadır. Senin doğru yola eriştirdiğin hidâyete ermiştir. Kulların Senin önünde Senin huzurunda ve Sana dönüktürler. Senden yine Sana dö­nüşten başka kurtuluş ve sığmak yoktur. Yücelerden yücesin, kutlu­sun Sen. Ey Beyt'in Rabbı, tesbîh ederim Seni. İşte Allah Azze ve Cel-le'nin zikrettiği övülmüş makam budur. Taberî daha sonra Bündâr ka­nalıyla... Ebu İshâk'dan bu ifâdeyi nakleder.

İbn Abbâs der ki: Bu «öğülmüş olan makam» şefaat makamıdır. İbn Ebu Necîh, Mücâhid'in böyle dediğini nakleder. Hasan el-Basrî de böyle demiştir. Katâde ise der ki: İlkin yerin yarıldığı kimse Hz. Pey-gamber'dir. İlk şefaat eden odur. Allah Teâlâ'nın : «Umulur ki Rab-bın seni övülmüş bir makama gönderiverir» kavlinden maksadın da bu makam olduğunu ilim ehli söylemişlerdir.

Ben derim ki: Allah Rasûlü (s.a.) nün —Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun— başkasında bulunmayan, eşi ve benzeri olma­yan yüce değerleri vardır. İlk defa onun için yer (kabir) yarılacak ve o binitli olarak Mahşere gelecektir. Hz. Âdem'in ve ondan sonra gelenlerin altında toplandıkları sancak onun sancağıdır. Durak ye­rinde ziyaretçileri en çok olan havuz onun havuzudur. En yüce ve en büyük şefaat, Allah katında onun şefaatidir. O, yaratıklar arasında hü­küm verip haklıyı haksızdan ayırd etmek için gelir. İnsanlar önce Âdem'e sonra Nuh'a, sonra İbrahim'e, sonra Musa'ya, sonra îsâ'ya yal-vardıktan sonra hepsi; ben bunun ehli değilim, derler. Nihayet Muham­med Aleyhisselâm'a gelirler. O; ben bunun içinim, ben bunun içinim, der. İnşâallah bu rivayeti mufassal olarak zikredeceğiz. Ayrıca Hz. Pey­gamber, cehenneme gönderilmesi buyrulan topluluklara da şefaat eder ve onları cehennemden geri döndürür. Ümmeti arasında hüküm veren ilk peygamber odur. Ümmeti ile birlikte Sırat köprüsünün üzerinden ilk geçeri odur. Cennette ilk şefaat edecek odur. Nitekim Müslim'in Sa-hîh'inde nakledildiğine göre; bütün mü'minler cennete onun şefaati sayesinde gireceklerdir. Cennete ilk giren odur. Onun ümmeti, diğer bü­tün ümmetlerden önce cennete girecektir. Amelleriyle cennete erişenıi-yen topluluklara şefaat ederek derecelerinin yükselmesini sağlayacak odur. Cennetteki makamların en yücesi olan ((Vesile» nin sahibi odur. Vesile yalnız ve yalnız onundur, ona yaraşır. Allah Teâlâ âsîlere şefaat için izin verdiğinde; melekler, peygamberler ve mü'minler şefaat edeçeklerdir. O ise Allah'tan başka sayısını kimsenin bilmediği yaratıkla­ra şefaat edecektir. Kimse onun gibi şefaat edemeyecek ve şefâatta hiç kimse ona eşit olamayacaktır. Sîret kitabının sonunda geniş ola­rak ben bu hususu açıkladım. Hamd ve minnet Allah'a mahsûstur.

Şimdi de Makâm-ı Mahmûd (övülmüş makam) konusunda vârid olan hadîsleri zikredelim. Yardım ve tevfîk Allah'tandır.

1- Abdullah İbn Ömer'in Hadîsi: İmâm Buhârî der ki: Bize İs-mâîl İbn Ebân... Âdem İbn Ali'den nakletti ki, o; Abdullah İbn Ömer'­in şöyle dediğini duydum, demiştir : İnsanlar kıyamet gününde diz çök­müş olarak geçerler. Her millet peygamberim ta'kîb eder. Onlar; ey falan şefaat et, ey falan bana şefaat et, derler. Nihayet şefaat sırası Hz. Peygambere gelir. İşte Allah'ın Makâm-ı Mahmûd'a göndereceğini bildirdiği gün, o gündür. Bu hadîsi Hamza İbn Abdullah, babası ka­nalıyla Hz. Peygamberden nakletmiştir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bana Muhammed İbn Abdullah İbn Abd'ül-Hakem... Ubeydullah İbn Ebu Ca'fer'den nakletti ki, o; ben Hamza İbn Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediğini duydum, demiştir : Abdullah îbn Ömer'den duydum ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Güneş öylesine yaklaşır ki terler kulakların yansına kadar varır. On­lar bu durumdayken, Hz. Âdem'den yardım isterler. Hz. Âdem; ben bunun sahibi değilim, der. Sonra Musa'dan yardım isterler, o da böyle der. Sonra Hz. Muhammed'den yardım isterler. O mahlûkât arasında şefaat eder ve yürüyerek cennet kapısının halkasını tutar. İşte o gün Allah Teâlâ onu Makâm-ı Mahmûd'a gönderir. Bu hadîsi Buhârî, ze­kât babında Yahya İbn Bükeyr kanalıyla Leys İbn Sa'd'dan naklet­tikten sonra şu ilâveyi kaydeder : İşte o gün Allah Teâlâ Hz. Peygam­beri Makâm-ı Mahmûd'a gönderir. Orada bulunan herkes onu övgüy­le niteler. Buhârî der ki: Bize Ali İbn Ayyaş... Câbir İbn Abdullah'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Ezan sesini duyduğun zaman; Allah'ım, bu, tamamlanmış davetin Rabbı, kılman namazın sahibi, Muhammed'e vesîle ve fazileti ver ve onu kendisine va'dettiğin Makâm-ı Mahmûd'a gönder, derse; kıyamet gününde benim şefaatim onun üzerine helâl olur. Bu hadîsi Buhârî münferiden nakletmiştir, Müslim'de yoktur.

2- Übeyy İbn Kâ'b'ın Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ebu Âmir el-Ezdî... Übeyy İbn Kâ'b kanalıyla babasından nak­letti ki; Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur : Kıyamet günü olduğu za­man, ben peygamberlerin imâmı ve hatibi olurum. Onların şefaat sa­hibi olurum. Bu, öğünme için söylenmemiştir. Bu hadîsi Tirmizî Ebu Âmir kanalıyla nakleder ve; hasen, sahîh hadîstir, der. İbn Mâce ise Abdullah İbn Muhammed kanalıyla Übeyy İbn Kâ'b'dan nakleder. Biz onun rivayetini, Kur'an'ın yedi harf olduğu konusunu açıklarken zik­retmiştik. O hadîsin sonunda Hz. Peygamber şöyle buyuruyordu : Ben dedim ki: Allah'ım ümmetimi bağışla, Allah'ım ümmetimi bağışla. Üçüncüsü ise İbrahim Aleyhisselâm dâhil mahlûkâtın hepsinin onu beklediği güne bıraktım.

3- Enes İbn Mâlik'in Hadîsi: Bize Müslim İbn İbrahim... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur : Mü'-minler kıyamet günü toplanırlar ve derler ki: Bize Rabbımızdan şefaat dileyecek birisini bulsak. Bunun üzerine Hz. Âdem'e gelirler ve derler ki: Sen insanların atasısın, Allah onları senden yarattı, melekleri sa­na secde ettirdi ve her şeyin adını sana öğretti. Binâenaleyh sen, bi­zini şu yerimizde rahatlayabilmemiz için Rabbınm katında bize şefaat et. Hz. Âdem; ben burada sizin yanınızda yoğum, der ve haya ederek kendi günâhım zikreder Ve : Nuh'a gidin. Çünkü Allah'ın yeryüzüne göndermiş olduğu ilk Rasûl odur, der. Bunun üzerine onlar Hz. Nuh'a gelir, şefaat isterler. O, bilgisi olmadığı konularda Rabbından istediği­ni hatırlatarak utanır ve; ben burada sizin yanınızda yoğum, Rahmân'-ın dostu olan İbrahim Halüullah'a gidin, der. Ona gelirler. O ise; ben burada sizin yanınızda yoğum. Hz. Musa'ya gidin, o Allah'ın kendisiy­le konuştuğu ve Tevrat'ı verdiği kuludur, der. Bunun üzerine onun ya­nına gelirler. O da haksız yere ve cana can olmaksızın bir canı öldür­düğünü hatırlatarak Rabbından utandığını belirtir ve; ben sizin ya­nınızda yoğum, Allah'ın kulu, rasûlü, kelimesi ve ruhu olan îsâ'ya gi­din, der. Onlar Hz. îsâ'ya gelirler. O da; ben, sizin yanınızda yoğum. Allah'ın gelmiş geçmiş günâhlarını bağışladığı Muhammed Mustafâ kuluna gidin, der. Onlar bana gelirler. Ben de Rabbımdan izin iste­mek üzere ayrılırım. Ben, Rabbımı görünce secdeye kapanırım. Allah, dilediği süreye kadar beni secdede tutar. Sonra bana buyrulur ki: Başını kaldır ve iste, verilirsin. Söyle dinlenirsin. Şefaat et, şefaat edi­lirsin. Ben bunun üzerine başımı kaldırıp bana öğrettiği hamd ile O'na hamdederim. Sonra şefaat ederim ve O bana bir sınır çizer, ben de onları cennete girdiririm. Sonra kendisine döner ve Rabbımı gördü­ğümde bir önceki gibi davranırım. Sonra şefaat isterim. O bana bir sı­nır çizer ve onları da cennete girdiririm. Sonra dördüncüye döner ve derim ki: Cehennemde Kur'an'ı hapsedenden başka kimse kalmadı, ona ebedî olarak cehennemde kalmak vâcib oldu. Enes İbn Mâlik-in naklettiğine göre; Hz. Peygamber devamla şöyle buyurmuştur : La İla­he İllallah deyip de, kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır bulunan her­kes cehennemden çıkar.  Sonra devamla;  bir buğday ağırlığında kalbinde hayır bulunan kişi Lâ İlahe İllallah derse cehennemden çıkar, buyurmuştur. Bu hadîsi Saîd İbn Ebu Arûbe, Enes İbn Mâlik'den ri­vayet etmiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel Affân kanalıyla, Enes İbn Mâlik'den bu hadîsi uzun olarak zikretmiştir. (Bu hadîsin metni Ba­kara sûresi otuz üçüncü âyette yer almıştır)

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yûnus İbn Muhammed... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki; Allah Peygamberi bana şöyle buyurdu demiştir : Ben ayakta ümmetimin Sırât'ı geçişini beklerim. Bu sırada îsâ Aleyhisselâm gelir ve bana der ki: Ey Muhammed, şu peygamber­ler geldiler, senden Allah'a duâ edip Allah'ın dilediği şekilde milletlerin arasında hüküm vermeni isterler. Çünkü onlar, içinde bulundukarı du­rumdan dolayı çok kederlidirler. Halk, boyunlarına kadar tere batmış­tır. İnanan nezleye tutulmuş gibi, inanmayan da ölmüş gibidir. Hz. Peygamber der ki: Sana dönünceye kadar beni bekle. Hz. Peygamber gider Arş'ın altında durur. Hiç bir seçilmiş meleğin veya gönderilmiş peygamberin karşılaşamayacağı şeylerle karşılaşır. Allah Azze ve Celle Cebrail'e vahyeder ki; Muhammed'e git ve ona söyle başını kaldırsın. İstediği verilecek, şefaat etsin, şefaati kabul edilecek. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben ümmetime şefaat ettim. Doksan dokuz insandan bi­rinin çıkmasını istedim. Nihayet Rabbım Azze ve Celle'ye sürekli gidip geldim ki, O'nun makamında her durdukça şefaat ettim ve Allah ba­na bunu "verdi. En sonunda da şöyle dedi: Ey Muhammed, Allah'ın ya­rattığı ümmetinden Allah'tan başka ilâh olmadığına bir gün bile sa-mîmiyetle şehâdet getirip bu şehâdetle ölen herkesi cennete girdir.

4- Büreyde'nin Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki : Bize Esved İbn Âmir... İbn Büreyde kanalıyla babası Büreyde'den nakleder ki; o, Muâviye'nin yanına varmış ve orada bir adamın konuşmakta ol­duğunu görmüş. Büreyde demiş ki: Ey Muâviye, bana konuşma izni verir misin? O; peki konuş —Muâviye onun da diğeri gibi konuşaca­ğını sanıyormuş— Büreyde demiş ki: Rasûlullah  (s.a.)  dan şöyle de­diğini duydum : Ben kıyamet gününde, yeryüzünde bulunan ağaç ve çakıl sayısınca şefaat etmek isterim. Büreyde demiş ki: Ey Muâviye, sen bunu istiyorsun da Hz. Ali (r.a.)  onu istemiyor mu?

5- Abdullah îbn Mes'ûd'un Hadîsi: İmâm Ahmed der ki: Bize Arim İbn Fadl... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Müleyke'nin iki oğlu Hz. Peygambere gelip dediler ki: Annemiz koca­sına ikram eder, çocuklarına şefkat ederdi. —Râvî müsâfirleri de zik­rettiğini söyler— Ancak o câhiliyyet devrinde kız çocuğunu diri diri toprağa gömmüştü. Durumu nasıldır? Rasûlullah  (s.a.)  buyurdu ki: Anneniz cehennemdedir. Müleyke'nin iki çocuğu, yüzlerinde üzüntü ve nefret görülerek geri dönüp gittiler. Rasûlullah (s.a.) onların çağı-nlmasuu emretti de çağırıldılar ve dönüşlerinde yüzlerinden sevinç ve sürür görülüyordu. Yeni bir şeyin olduğunu ümîd ediyorlardı. Rasûlul­lah (s.a.) buyurdu ki: Benim annem de sizin ikinizin annesiyle bera­berdir. Münafıklardan bir adam dedi ki : Bu, onun annesine bir şey sağlamaz. Şu annesine bile faydası dokunamayanın peşinden gidiyo­ruz biz de. Ansâr'dan bir kişi dedi ki: —ondan daha çok soru soran bir adam görmemiştim— Ey Allah'ın Rasûlü, Rabbın sana annen veya onların annesi hakkında bir şey va'detti mi? Râvî der ki : O, bir şeyi duymuş olabileceğini sanıyordu. Hz. Peygamber buyurdu : Ben Rab-bımdan ne bir şey istedim, ne de O beni bu konuda ümitlendirdi. Ben kıyamet günü Makâm-ı Mahmûd'a çıkarım. Ansâr'dan olan adam de­di ki: Ey Allah'ın Rasûlü, Makâm-ı Mahmûd da ne? Hz. Peygamber buyurdu ki: Makâm-ı Mahmûd şudur : Siz, anadan doğma çıplak, ya­lın ayak ve başı açık olarak getirildiğiniz zaman ilk elbise giydirilen İbrahim Aleyhisselâm olur. Allah Teâlâ : Dostumu giydirin, buyurur da ona beyaz bir örtü giydirilir. Sonra Arş'ın karşısına oturtulur. Son­ra benim elbisem getirilir ve ben onları giyerim, onun sağında duru­rum. Orası kimsenin duramayacağı bir makamdır. Orada öncekiler ve sonrakiler bana gıbta ederler. Kevser'den Havz'a kadar uzanan bir ır­mak açılır. Münafık dedi ki: Orada su sâdece kara çamur veya çakıl­ların üzerinden akmıştır. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Onun kara ça­muru misktir, çakılları ise incidir. Münafık dedi ki : Ben bugüne ka­dar kara çamur veya çakılların üzerinden akan bir suyun bitki yetiş­tirdiğini hiç duymadım. Ansâr'dan olan kişi dedi ki: Ey Allah'ın Rasû­lü : Onun bitkisi de olur mu? Hz. Peygamber buyurdu ki : Evet, altın kırbaçlar onun bitkisidir. Münafık dedi ki : Ben, meyvesi olan ve kır­baç yapılan çok az bitki bulunduğunu duydum. Ansâr'dan olan kişi dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü onun meyvası olur mu? Rasûlullah : Evet, rengi cevher rengindedir, suyu sütten ak, baldan tatlıdır. Ondan bir içim içen bir daha hiç susamaz. Ondan mahrum bırakılanı da bir da­ha hiç bir su kandırmaz. Ebu Dâvûd et-Tayâlisî dedi ki: Bize Yahya İbn Seleme İbn Küheyl... Abdullah'tan şöyle dediğini nakletti: Sonra Allah Azze ve Celle şefaat için izin verir. Rûh el-Kudüs olan Cebrail kalkar. Sonra Allah'ın Halîli İbrâhîm kalkar. Sonra îsâ veya Mûs⠗râvî; hangisi olduğunu hatırlamıyorum, der— kalkar. Sonra dör­düncü olarak peygamberimiz kalkar. Kendisinden başkasının daha fazla şefaat edemeyeceği biçimde şefaat eder. Allah Azze ve Celle'nin «Umulur ki Rabbın seni övülmüş bir makama gönderiverir.» kavlinde bahis konusu ettiği Makâm-ı Mahmûd işte budur.

6- Kâ'b İbn Mâlik'in Hadîsi: İmâm Ahmed der ki: Bize Yezîd İbn Abdürrabbih... Kâ'b İbn Mâlik'den nakletti ki; Rasûlullah  (s.a.) şöyle  buyurmuş: Kıyamet günü   insanlar   kabirlerinden   çıkarılırlar. Ben ve ümmetim bir tepe üzerinde bulunuruz. Rabbım Azze ve Celle bana yemyeşil bir kaftan giydirir. Sonra bana izin verilir, Allah'ın di-lediğince söylemek istediklerimi söylerim. İşte Makâm-ı Mahmûd bu­dur.

7- Ebu Derdâ'nın Hadîsi: İmâm Ahmed der ki: Bize Hasan... Ebu Derdâ'dan nakletti ki;  Rasûlullah   (s.a.)  şöyle buyurmuş : Kıya­met gününde kendisine secdeye kapanması için ilk izin verilen kişi ben olurum. Ve yine başını secdeden kaldırması için kendisine ilk izin verilen kişi de ben olurum. Önüme bakarım ve diğer ümmetler arasın­da kendi ümmetimi tanırım.  Arkama bakarım aynı şekilde, sağıma bakarım aynı şekilde, soluma bakarım aynı şekilde tanırım. Adamın biri dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, diğer ümmetler arasında kendi üm­metini nasıl tanırsın? Nûh peygamberin ümmetinden senin ümmetine kadar arada şu kadar ümmetler geçmiştir. Rasûlullah (s.a.)  buyurdu ki: Onlar bembeyaz beneklidirler. Çünkü abdestin izinden tanınırlar. Aynı durum onlardan başkaları için mümkün değildir. Ayrıca onları kitaplarının sağ taraflarından verilmesinden tanırım. Soylarının ön­lerinden koşuşmasından onları tanınm.

8- Ebu Hüreyre'nin Hadîsi: İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yahya İbn Saîd Ebu Hüreyre'den nakletti ki o, şöyle demiş : Hz. Peygambere bir et getirildi. Etin kol kısmı kendisine sunuldu —ki o kolu çek severdi— ondan dişiyle bir kere ısırdı sonra şöyle dedi : Kıya­met gününde ben insanların efendisiyim. Bunun neden böyle olduğu­nu biliyor musunuz? Allah öncekileri ve sonrakileri bir yerde toplar. Seslenenin sesini onlara işittirir ve görmelerini sağlar. Güneş yaklaş­tırılır insanlar taşıyamıyacakları derecede   ve   tâkatlarının   fevkinde üzüntü ve kedere garkolurlar. İnsanlar birbirlerine derler ki: İçinde bulunduğumuz durumu görmüyor musunuz? Ne durumda olduğunuzu farketmiyor musunuz? Rabbımız Azze ve Celle'nin huzurunda bize şe­faat edecek birini aramıyor musunuz? İnsanlardan bir kısmı diğeri­ne der ki: Bu babanız Âdem'dir. Hz. Âdem'e gelirler ve derler ki: Ey Âdem, sen insanlığın babasısm. Allah onları senin elinle yarattı ve ru­hundan sana üfürdü. Emretti de melekler sana secdeye kapandılar. Öyleyse Rabbın huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz hali görmez misin, ne durumda olduğumuzu farketmez misin? Âdem Aley-hisselâm der ki: Doğrusu Rabbım bugün bana öyle bir kızgınlıkla kız­dı ki, ondan önce benzer hiç bir kızgınlıkla kızmamıştır ve bir daha da benzeri bir kızgınlıkla kızmayacaktır. Rabbım beni buğday ağacın­dan nehyettiği halde ben O'na isyan ettim. Vay nefsim, vay nefsim. Benden başkasına gidin, Nuh'a gidin, der. Hz. Nuh'a gelir ve derler ki: Ey Nûh, sen yeryüzüne gönderilmiş peygamberlerin ilkisin. Allah seni şükredici kul olarak nitelendirmiştir. Rabbının huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu görmez misin? Ne durumda olduğu­muzu farketmez misin? Nûh Aleyhisselâm der ki: Rabbım bugün ba­na öyle bir kızdı ki, ondan önce hiç böyle bir kızgınlıkla kızmadığı gi­bi bundan sonra da böyle bir kızgınlıkla kızmaz. Benim kavmimin aley­hinde yaptığım beddua sebebiyledir bu. Vay nefsim, vay nefsim, vay nefsim, der. Benden başkasına gidin, İbrahim Aleyhisselâm'a gidin.

Hz. İbrahim'e gelir ve derler ki: Ey İbrâhîm, sen Allah'ın nebisi ve yeryüzündeki dostusun. Rabbının huzurunda bize şefaat et. İçinde bulunduğumuz durumu görmez misin? Ne durumda olduğumuzu fark­etmez misin? O der ki: Babbım, bugün bana öylesine kızmıştır ki, on­dan önce böyle bir kızışla hiç kızmamıştır ve bundan sonra da böyle­sine kızmayacaktır. Şüphesiz ben üç kere yalan söylemiştim. Ebu Hay-yân bunları hadîste zikretmiştir. (Bunlar; kavmine ben hastayım, o putu büyükleri kırmıştır demesi, devrinin hükümdarına hanımı için; bu bacımdır, demesi gibi söylediği gerçek olmayan sözlerdir.) Vay nef­sim, vay nefsim, vay nefsim, der. Benden başkasına gidin, Musa'ya gidin. Hz. Musa'ya gelir ve derler ki: Ey Mûsâ, sen Allah'ın Rasûlü-sün. Allah risâleti ve seninle konuşmasıyla seni insanlardan üstün kıl­dı. Bizim için Rabbmdan şefaat iste. Ne durumda olduğumuzu görmez misin? Nasıl olduğumuzu farketmez misin? Mûsâ Aleyhisselâm onlara der ki: Rabbım, bugün bana öyle bir kızmıştır ki, ondan önce bu şe­kilde hiç kızmamıştır ve bundan sonra da hiç bir kimseye bu şekilde kızmayacaktır. Çünkü ben, öldürülmesi emredilmediği halde bir cana kıydım ve öldürdüm. Vay nefsim, vay nefsim, vay nefsim, der. Benden başkasına gidin, îşâ peygambere gidin. Onlar, Hz. îsâ'ya gelir ve der­ler ki: Ey îsâ, sen Allah'ın rasûlüsün. Meryem'e attığı (bıraktığı) bir kelimesi ve O'ndan bir esintisin. Daha beşikte iken insanlarla konuş­muştun. Binâenaleyh bize Rabbının katında şefaat et, ne durumda ol­duğumuzu görmez misin, ne halde olduğumuzu farketmez misin? îsâ Aleyhisselâm onlara der ki: Doğrusu Rabbım, bugün bana öyle bir kız­gınlıkla kızmıştır ki, ondan önce hiç kimseye böyle kızmadığı gibi, bun­dan sonra da böyle bir kızgınlıkla kızmayacaktır. Ancak Hz. îsâ gü­nâhının ne olduğunu söylemez. Vay nefsim, vay nemsim, vay nefsim. Benden başkasına gidip, Muhammed Aleyhisselâm'a gidin, der.

Onlar Hz. Muhammed'e gelip derler ki: Ey Muhammed, sen Allah'ın rasûlüsün, peygamberlerin hâtemisin, Allah senin gelmiş geç­miş günâhlarını bağışlamıştır. Binâenaleyh bize Rabbının huzurunda şefaat et, içinde bulunduğumuz durumu görmez misin, ne halde oldu­ğumuzu farketmez misin? Ben; kalkar, Arş'ın altına gelirim ve Rab-bım Azze ve Celle için secdeye kapanırım. Sonra Allah bana bir kapı açar ve O'na güzelce hamd ü senada bulunmam için öyle şeyler ilham eder ki, benden önce hiç bir kimseye bu ilham kapısını açmamıştır. Bu­nun üzerine denilir ki: Ey Muhammed; kaldır başını. İste, verilsin sa­na. Şefaat et, şefâatm kabul edilsin. Ben derim ki: Ey Rabbım, üm­metim. Ey Rabbım, ümmetim. Bunun üzerine denilir ki: Ey Muham­med; ümmetinden hesabı olmayanları cennetin sağ kapısından içeri­ye koy. Onlar; aynı zamanda diğer kapılar konusunda insanlarla or­taktırlar. Sonra Hz. Peygamber buyurdu ki: Muhammed'in nefsi kud­ret elinde bulunan Allah'a andolsun ki; cennetin kapısının kanatların­dan her birinin arası, Mekke ile Himyer veya Bahreyn arası kadardır. Ya da Mekke ile Busrâ'nm (Şam civânnda bir yer) arası kadardır. Bu hadîsi Buharı ve Müslim tahrîc etmişlerdir. Müslim merhum der ki: Bize Hâkem İbn Mûsâ... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Kıyamet gününde ben, Âdem Aleyhisselâm'ın çocuk­larının efendisiyim. Kendisine ilk kabir yarılacak (açılacak) olan be­nim. İlk şefaat edecek olan benim. Şefaatinin başkalarına ulaştığı ilk kişi benim.

İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb... Ebu Hüreyre'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) a «Umulur ki Rabbın seni Övülmüş bir makama gön-deriverir.» âyeti sorulduğunda; bunun şefaat olduğunu söylemiştir. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Vekî' ve Muhammed İbn Ubeyd... Ebu Hüreyre'den naklederler ki; Rasûlullah (s.a.) : Burada bahsedilen makam, ümmetime şefaat edeceğim makamdır, demiştir.

Abdürrezzâk der ki: Bize Ma'mer, Zührî kanalıyla Ali İbn Hü-seyn'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü olunca Allah yeryüzünü pamuk gibi atar. İnsanlardan hiç birine ayağını basacağı yerden başkası kalmaz. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İlk çağrılan ben ve Rahmân'ın sağından Cebrail olacak. Allah'a an­dolsun ki ben, onu daha önce hiç görmemiştim. Diyeceğim ki: Rab­bım, Senin kendisini bana elçi olarak gönderdiğini söyleyen işte budur. Allah Teâlâ; evet doğru söylemiştir, buyuracak. Sonra ben şefaat ede­ceğim ve diyeceğim ki: Ey Rabbım, kulların Sana yeryüzünün dört bir,yanında ibâdet ettiler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: İşte Makâm-ı Mahmûd budur. Bu hadîs mürseldir.[73]

 

80  — Ve de ki: Rabbım, beni  doğruluk  yerine  koy. Ve doğruluk yerinden çıkar. Ve katından bana destekle­yecek bir kuvvet ver.

81  — De ki: Hak geldi, bâtıl yıkıldı. Muhakkak bâtıl zâten yıkılacaktı.

 

İmâm Ahmed der ki: Bize Cerîr... İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiştir: Hz. Peygamber Mekke'de bulunuyordu. Sonra hicret emri geldi ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu : «Ve de ki : Rabbım, beni doğ­ruluk yerine koy. Ve doğruluk yerinden çıkar. Ve katından bana des­tekleyecek bir kuvvet ver.»

Hasan el-Basrî, bu âyetin tefsirinde der ki : Mekke'li kâfirler Hz. Peygamberi öldürmek, bağlamak veya kovmak üzere komplo kurduk­larında; Allah Teâlâ Mekke halkıyla savaşı murâd etti, peygamberine Medine'ye göç etmesini emretti. İşte Allah Teâlâ'mn «Ve de ki: Rab­bım, beni doğruluk yerine koy. Ve doğruluk yerinden çıkar. Ve katın­dan bana destekleyecek bir kuvvet ver.» kavliyle bunu kasdediyordu.

Katâde der ki: «De ki: Rabbım beni doğruluk yerine koy.» Yani Medine'ye koy. «Ve doğruluk yerinden çıkar.» Yani Mekke'den. Abdur-rahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle demiştir ki bu, sözlerin en meş­hur olanıdır.

Avfî, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, şöyle demiştir : «Rabbım, be­ni doğruluk yerine koy.» Yani ölüme. «Ve doğruluk yerinden çıkar.» Yani ölümden sonra hayata. Daha başka sözler söylenmişse de, birin­cisi en doğru olanıdır ki; İbn Cerîr Taberî de onu tercih etmiştir.

«Ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver.» Hasan el-Basrî bu âyetin tefsirinde der ki: Rabbı ona İran'ın mülkünü ve gücünü alıp kendisine vereceğini, Bizans'ın mülkünü ve gücünü alıp kendisine ve­receğini va'detmişti.

Katâde de bu âyetin tefsirinde der ki : Hz. Peygamber bu dini an­cak bir güçle hâkim kılabileceğini bilmiş ve Allah'ın kitabını ve farz­larını yerine getirmek, Allah'ın dinini hâkim kılmak için Allah'tan des­tek ve kuvvet istemiştir. Çünkü kuvvet, Allah'ın bir rahmetidir. Allah onu kulları arasında en seçkin olanlara verir. Eğer sultân olmasaydı, insanlar birbirlerine saldırır ve güçlüler güçsüzleri yerlerdi.

Mücâhid ise, «Ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver.» kavlini; açık bir hüccet, diye tefsir etmiştir. İbn Cerîr Taberî, Hasan el-Basrî'nin ve Katâde'nin görüşünü tercih etmiştir ki; tercihe şâyân olan da budur. Çünkü hakkın, gücü olmalıdır ki, ona karşı gelenleri ezsin, diretenleri bastırsın. Bu sebeple Allah Teâlâ Hadîd sûresinde şöy­le buyurmaktadır : «Andolsun ki; peygamberlerimizi hüccetlerle gön­derdik. İnsanların doğru hareket etmeleri için peygamberlere Kitâb ve mizanı indirdik. Pek sert olan ve insanlara birçok faydası olan de­miri var ettik. Bu, Allah'ın dini ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri açığa çıkarması içindir. Doğrusu Allah Kavî'dir, Azîz'dir.» (Hadîd, 25). Hadîs-i şerifte de şöyle buyrulur : Muhakkak ki Allah Te­âlâ, Kur'an ile dağıtmadığını sultân ile dağıtır. Yani sultân ile, fuhuş­ları ve günâhları önler. İnsanlardan bir çoğunu Kur'an ile kaçınma­dıkları azgınlıklarını kaldırır. Bu kötülüklerdeki kuvvetli tehdidi ve ağır uyarıyı göstermektedir. Gerçek de böyledir.

«De ki: Hak geldi, bâtıl yıkıldı. Muhakkak bâtıl zâten yıkılacak­tı.» Bu da Kureyş'li kâfirlere tehdîd ve uyarıdır. Çünkü Allah Teâlâ, içinde şüphe bulunmayan hakkı ve daha önce bilmedikleri gerçeği ken­dilerine getirmiştir. Bu gerçek, Allah'ın Kur'an'ıyla beraber gönderdi­ği ilim ve faydalı ameldir. Bâtıllarını yıkmıştır onların. Yerle bir et­miş, mahvetmiştir. Çünkü hak ile birlikte bâtıl durup dayanamaz. «Halbuki Biz hakkı bâtılın üzerine salarız da onun beynini ezer. Bir de bakarsınız ki o, yok olmuştur.»   (Enbiyâ, 18).

Buhârî der ki: Bize Humeydî... Abdullah İbn Mes'ûd'dan naklet­ti ki; o, şöyle demiş : Hz. Peygamber Mekke'ye girdiğinde Allah evinin etrafında 360 tane dikili taştan put bulunuyordu. Elindeki çöple bu putlara dokunarak; hak geldi bâtıl yıkıldı. Muhakkak ki bâtıl 2âten yıkılacaktı, diyordu. Böylece Hak gelmiş bâtıl da görülmez olmuştur. Ve bir daha dönmeyecektir. Bu hadîsi Buhârî ve bir başka yerde Müs­lim, Neseî, Tirmizî hepsi beraber Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla Abdul­lah İbn Mes'ûd'dan rivayet ederler. Hafız Ebu Ya'lâ da rivayet eder ki; Câbir (r.a.) şöyle demiş : Biz Hz. Peygamber ile Mekke'ye girdik, Allah evinin çevresinde 360 tane put bulunuyordu. Allah'tan başka onlara tapılıyordu. Rasûlullah (s.a.) emir buyurdu da onlar yüzü üstü yıkıl­dı. Ve dedi ki: «Hak geldi bâtıl yıkıldı. Muhakkak bâtıl zâten yıkıla­caktı.»[74]

 

82 — Kur'an'da mü'minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz. Zâlimler için ise ancak hüsranı artırır.

 

Şifâ ve Rahmet Kaynağı Kur’an

 

Allah Teâlâ, Rasûlü Muhammed Aleyhisselâm'a indirmiş olduğu kitabından bahsediyor. Bu, önünden ve arkasından bâtılın sızmadığı, Hakîm ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiş olan Kur'an'dır. «Kur'an'dan. mü'minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz.» Mü'min-lerin kalblerindeki şek, şüphe, nifak, şirk, sapıklık, eğiklik gibi her tür­lü hastalıkları giderir Kur'an-ı Kerîm. Aynı zamanda o bir rahmettir, îmân ve hikmeti kazandırır. Hayırı taleb ettirir ve ona rağbeti te'mîn eder. Bu, ancak Kur'an'a îmân eden, onu doğrulayan ve bağlananlar için geçerlidir. Bunlar hakkında şifâdır ve rahmettir. Nefsine zulme­den ve böylece küfre dalan kişilere gelince; onların Kur'an'ı dinleme­leri yalanlarını, küfürlerini ve haktan uzaklaşmalarını artırmaktan başka bir şey sağlamaz. Bu musibetin nedeni, kâfirin küfrüdür. Yok­sa Kur'an değildir. Nitekim Fussilet sûresinde şöyle buyrulur: «Biz bu Kur'an'ı yabancı bir dil ile ortaya koysaydık; âyetleri uzunca açıklan­malı değil miydi, bir Araba yabancı bir dille söylenir mi? derlerdi. De ki: Bu, mü'minlere doğruluk rehberi ve gönüllerine şifâdır. İnanma­yanların kulaklarında ise ağırlık vardır ve onlara kapalıdır. Sanki bun­lara uzak bir mesafeden sesleniliyor da anlamıyorlar.» (Fussilet, 44). Tevbe sûresinde ise şöyle buyrulmuştur : «Bir sûre indirilince, onlar­dan kimi: Bu, hanginizin îmânını artırdı? der. îmân etmiş olanlara gelince; onların îmânını artırmıştır. Ve onlar birbirleriyle müjdeleşir-ler. Kainlerinde hastalık bulunanların ise, murdarlıklarına murdarlık katmıştır. Ve kâfir olarak ölmüşlerdir.» (Tevbe, 124-125). Bu konuda pek çok âyet vardır.

Katâde der ki: «Kur'an'dan mü'minler için rahmet ve şifâ olanı indiririz.» âyetinin mânâsı şöyledir: Mü'min onu duyunca ezberler, korur ve yararlanır. «Zâlimler için ise ancak hüsranı artırır.» kavli hakkında da şöyle demiştir: Zâlim onu koruyup muhafaza etmez ve bu sebeple ondan faydalanmaz. Çünkü Allah Teâlâ bu Kur'an'ı mü'­minler için şifâ ve rahmet kılmıştır.[75]

 

83  — İnsana nimet verdiğimiz vakit, yüz çevirir ve yan çizer. Başına bir kötülük gelince de ümitsiz olur.

84  — De ki: Herkes yaratılışına göre hareket eder. Ve Rabbınız kimin yol bakımından daha doğru olduğunu en iyi bilendir.

 

Allah Teâlâ insanın insan olması bakımından, eksikliklerle ma'lûl olduğunu haber veriyor. Ancak bolluk ve sıkıntı hallerinde Allah'ın muhafaza ettiği insanların durumu müstesnadır. İnsanoğluna Allah sıhhat, mal, fütuhat, rızık ve zafer ihsan eder de istediğine kavuştu­rursa, insan Allah'a itâattan yüz çevirir ve yan çizer. Mücâhid der ki: kelimesi; bizden uzaklaşır, manasınadır. Ben derim ki : Bu âyet-i kerîme Allah Teâlâ'nm : «İnsana bir darlık gelince; yan ya­tarken oturur veya ayaktayken bize yalvarıp yakarır; Biz darlığını gi-derince başına gelen darlıktan ötürü bize hiç yalvarmamışa döner.» (Yûnus, 12) kavl-i celîli ile bu sûredeki şu âyete benzer : «Denizde si­ze bir sıkıntı dokununca, yalvardıklarmızm hepsi kaybolur. Ancak Al­lah kalır. Ama O, sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz.» (îs-râ, 67) İnsana musibetler, felâketler, kötülükler isabet edince de o; «Ümitsiz olur.» Başına gelen bu felâketten sonra bir hayır elde etmek­ten ve tekrar iyiliğe kavuşmaktan ümidini keser. Nitekim Hûd sûre­sinde de şöyle buyrulmakta idi: «Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra onu geri alırsak; Andolsun ki o, pek ümitsiz, pek nan­kör olur. Şayet başına gelen bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattı-rırsak: Kötülükler başımdan gitti, der, şımarır ve öğünür. Sâdece sab­redip ele güzel ameller işleyenlere; işte onlara mağfiret ve büyük ecir vardır.» (Hûd, 9-11)

«De ki: Herkes yaratılışına göre hareket eder.» İbn Abbâs; kendi cephesine göre, diye tefsir etmiştir. Mücâhid ise; kendi durumuna ve tabiatına göre, demiştir. Katâde de; niyyetine göre, diye tefsir eder. İbn Zeyd ise; dinine göre, der. Bütün bu sözler, mânâ bakımından bir birine yakındır. Allah en doğrusunu bilir ya bu âyet müşrikleri tehdîd ve onları uyarı sadedindedir. Tıpkı Allah  Teâlâ'nın  şu  âyeti  gibi:

«İnanmayanlara de ki : Elinizden geleni yapın, biz de yapacağız. Bek­leyin, biz de bekleyeceğiz.» (Hûd, 121-122). Bunun için Hak Teâlâ «De ki: Herkes yaradılışına göre hareket eder. Ve Rabbımz kimin yol ba­kımından daha doğru olduğunu en iyi bilendir.» Sizin mi yoksa Bizim mi? Allah, her amel sahibine ameline göre mükâfat verecektir. Muhak­kak ki hiç bir şey O'ndan gizli kalacak değildir.[76]

 

85 — Sana  rûhdan  sorarlar.   De ki; Rûh Rabbımın emrindendir. Ve size bilgiden ancak, çok azı verilmiştir.

 

Rûh

 

İmâm Ahmed der ki : Bize Vekf... Abdullah İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletti: Ben, Medine'nin mer'alannda Hz. Peygamberle bir­likte geziniyordum. O, bir hurma dalının üzerine dayanmıştı. Bu sıra­da yahûdîlerden bir topluluğa rastladı. Onlar birbirlerine dediler ki : Ona rûhdan sorun. İçlerinden birisi; sormayın, dedi. Abdullah İbn Mes'ûd der ki: Hz. Peygambere rûhdan sordular ve; rûh nedir ey Mu-hammed? dediler. Hz. Peygamber hurma dalma dayanmaya devam et­ti. Abdullah İbn Mes'ûd der ki: Öyle sanıyorum ki o sırada kendisine gelen vahiyde «Sana rûhdan sorarlar. De ki rûh, Rabbımın emrinden­dir. Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» âyeti nazil oldu. Ken­di aralannda yahûdîler şöyle diyorlardı : Biz size sormayın onu demiş­tik. Buhârî ve Müslim de bu hadîsi A'meş kanalıyla Abdullah İbn Mes'-ûd'dan rivayet ederler. Buhârî bu âyetin tefsirinde Abdullah İbn Mes'-ûd'dan naklen der ki:

Ben Hz. Peygamber ile birlikte (Medine'nin) merasında dolaşıyor­dum. Hz. Peygamber bir hurma dalma dayanmıştı. O sırada oradan yahûdîler geçiyorlardı. Birbirlerine, ona ruhu sorun, dediler. Hz. Pey­gamber buyurdu ki: Sizi hoşlanmadığınız bir şeyi sormaya sevk eden sebep nedir? Kendi aralarında dediler ki: Sakın hoşlaşmayacağınız bir şeyle sizi karşılamasın. Sonra ona sorun deyip, rûh nedir? diye sor­dular. Hz. Peygamgamber biraz durdu ve hiç bir cevab vermedi. Ben Hz. Peygambere vahyin gelmekte olduğunu anladım ve yerimden kalk­tım. Vahiy nazil olunca Hz. Peygamber : «Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın emrindedir. Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» âyetini okudu. Bu ifâdeler ilk bakışta bu âyetin Medine'de inmiş ol­duğu izlenimini yaratmaktadır. Yahudiler Medine'de iken Hz. Pey­gambere rûhdan sordukları için, âyet orada nazil olmuştur, fakat sû­re tamamen mekkîdir. Buna cevab olarak denilebilir ki: Bu sûre Mek­ke'de inmişse de, bu âyet ikinci kere Medine'de inmiş olabilir. Ya da daha önce inmiş olan bir âyetle ilgili sorularına cevab niteliğinde ye­niden vahyedilmiş olabilir. Bu âyetin Mekke'de nazil olduğunu göste­ren deliller arasında aşağıdaki rivayetleri zikredebiliriz : İmâm Ah-med der ki: Bize Kuteybe... Abdullah İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiştir : Kureyş'liler yahûdilere; bize bir şey verin de onu şu adama soralım, dediler. Yahudiler de; ona rûhdan sorun, dediler. Bu­nun üzerine onlar ruhu sordular ve bu âyet-i kerime nazil oldu : «Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın emrindendir. Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» Onlar dediler ki: Bize çok şey verildi. Çün­kü Tevrat verilmiştir. Tevrat verilene ise pek çok hayır verilmiştir. İbn Abbâs der ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyeti indirdi: «De ki: Rabbımın sözlerini yazmak için denizler mürekkeb olsa ve bir o ka­darını da katsak, daha Rabbımın sözleri tükenmeden denizler tükenir­di.» (Kehf, 109).

İbn Cerîr Taberi der ki: Bize Muhammed İbn Müsennâ İkrime' nin şöyle dediğini nakletti: Ehl-i Kitâb Hz. Peygambere rûhdan sorduk­larında Allah Teâlâ : «Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın em­rindendir. Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» Bunun üzerine Ehl-i kitâb dediler ki: O bize çok az bilgi verildiğini iddia ediyor hal­buki Tevrat verilmiştr. Tevrat ise hikmettir. Kime hikmet verilmişse ona pek çok hayır verilmiştir. İkrime der ki: Bunun üzerine şu âyet-i celîle nazil oldu : «Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mü­rekkeb olsa ve yedi misli deniz daha yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.» (Lokman, 27).

Muhammed İbn İshâk bazı arkadaşları kanalıyla Atâ İbn Yessâr'-dan nakleder ki; o, «Size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» âyetinin Mekke'de nâzü olduğunu söylemiştir. Rasûlullah (s.a.) Medine'ye hic­ret edince yahûdî hahamları yanma gelip demişler ki: Ey Muhammed, bize ulaştığına göre sen, «Size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» di-yormuşsun. Onunla bizi mi yoksa kendi kavmini mi kasdediyorsun? Hz. Peygamber; hepsi kasdedilmiştir, demiş. Onlar demişler ki: Sen, bize Tevrat'ın verildiğini ve onda her şeyin açıklamasının bulunduğu­nu söylüyorsun değil mi? Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Bu, Al­lah'ın bilgisinde pek az bir şeydir. Allah onu size vermiştir, eğer onun­la amel ederseniz dosdoğru yolu bulursunuz. Bunun üzerine Allah Az-ze ve Celle «Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkeb olsa ve yedi misli deniz de yedekte bulunup yazılsa yine de Allah'ın sözleri bitmezdi. Muhakkak ki Allah Azîz'dir, Hakîm'dir.» (Lokman, 27) âyeti nazil olmuştur.

Müfessirler burada rûh ile neyin kasdedildiği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu konuda bazı görüşler vardır :

1- Burada kasdedilen;  âdemoğullarmın ruhudur. Avfî der ki: İbn Abbâs  «Sana rûhdan sorarlar.»  âyeti konusunda şöyle dedi: Ya-hûdîler Hz. Peygambere bize rûhdan haber ver. Bedende olan rûh na­sıl azaba uğrar. Rûh Allah katmdandır, dediler. Bu konuda Hz. Pey­gambere hiç bir şey inmediği için onlara bir söz söyleyemedi. Bunun üzerine Cebrail gelip dedi ki: «De ki: Rûh, Rabbımın emrindendir. Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» Hz. Peygamber onlara bu âye­ti bildirince onlar dediler ki: Sana bu haberi kim getirdi? Hz. Peygam­ber; bunu Cebrail bana Allah katından getirdi, dedi. Onlar ise; Allah'a andolsun ki sana bunu ancak bize düşman olan birisi getirmiştir, de­diler.  Bunun üzerine Allah Teâlâ : «De ki: Kim Cibril'e düşman ol­muşsa, kahrolsun. Doğrusu bu kitabı Allah'ın izniyle senin kalbine in­diren odur.» âyetini inzal buyurdu.

2- Denildi ki: Burada rûhdan maksad, Cebrail'dir. Bunu Kata-de söylerdi.  Katâde, İbn Abbâs'm bunu saklamakta olduğunu bildi­rirdi.

3- Denildi ki: Burada rûh ile bütün mahlûkâtın kaderini tes-bît eden büyük bir melek kasdolunmuştur. Nitekim Ali İbn Ebu Tal-ha, Abdullah İbn Abbâs'ın bu âyetin tefsirinde ruhun melek olduğunu söylediğini, haber verir. Taberânî de der ki; Bize Muhammed İbn Ab­dullah...  Abdullah İbn Abbâs'tan nakletti ki;  o, şöyle demiştir : Ea-sûlullah (s.a.) in şöyle dediğini duydum : Allah Teâlâ'nın öyle bir me­leği vardır ki; ona yedi göğü ve yerleri bir lokmada yut denilse; o, bu­nu hemen yapıverir. Onun tesbîhi; Seni olduğun gibi tenzih ederim, kavlidir. Bu hadîs garîb, hattâ münkerdir.

İbn Cerîr Taberî merhum der ki: Bana Aii... Yezîd İbn Semure kanalıyla Ebu Tâlib oğlu Ali (r.a.) den nakletti ki; o, şöyle demiştir : «Sana rûhdan sorarlar.» Rûh; meleklerden bir melektir. Onun yetmiş bin yüzü vardır. Her yüzünde yetmiş bin dil vardır. Her birinde yetmiş bin lügat vardır. O, bütün bu lugatlarla Allah'ı teşbih eder. Allah onun her teşbihinden bir melek yaratır ve o diğer meleklerle birlikte kıyamete kadar uçar gider. Bu haber de hem garîb hem de acâibtir. Allah en iyisini bilendir. Süheylî Hz. Ali'den şöyle dediğini nakleder : Ruh, bir melektir. Onun yüz bin başı, her başında yüz bin yüzü var­dır. Her yüzde yüz bin ağız vardır. Her ağızda yüz bin dil vardır. O muhtelif lugatlarla Allah'ı tesbîh eder. Süheylî der ki: Bununla kas-dedilen mânâ, meleklerden âdemoğlu şeklinde olan bir taifedir. Denil­di ki: Bunlar öyle bir taifedir ki; melekler onları görmezler ama on­lar melekleri görürler. Meleklere karşı onların durumu, meleklerin âdemoğullarına karşı durumu gibidir.

«Rûh, Rabbımın emrindendir.» O'nun şânındandır. O, bunun bil­gisini kendine ayırmıştır, size değil. Bunun için de «Ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.» buyurmuştur. Yani Allah'ın bilgisinden si­zi haberdâr kıldığı miktar pek azdır. Allah Tabâreke ve Teâlâ'nın di­lediğinden başka hiç bir kimse O'nun bilgisinden bir parçayı ihata edemez.

Âyetin mânâsı şöyle olur : Sizin bilginiz Allah'ın bilgisine göre pek azdır. Rûh konusunda sorduğunuz bu soru da Allah'ın kendisi için ayırdığı bilgilerdendir. Ve sizi bundan haberdâr kılmamıştır. Çünkü Allah, size kendi bilgisinden ancak çok az bir miktarını bildirmiştir. İnşâallah bu husus, Musa ile Hadr kıssasında gelecektir. Hadr bir ser­çeye bakmış, serçe geminin bir köşesine konmuş, gagasıyla denize uza­nıp bir damla su içmiş. Hadr demiş ki: Ey Mûsâ, Allah'ın bilgisi karşı­sında senin, benim ve bütün mahlûkâtın bilgisi ancak şu serçenin de­nizden aldığı bir damla kadardır. Ya da buna benzer bir ifâde kullan­mıştır. Allah'ın salât ve selâmı onun üzerine olsun. Bunun için Allah Teâlâ: «Ve size bilgiden ancak pek azı verilmiştir.» buyurmaktadır.

Süheylî der ki: İnsanlardan bazıları şöyle dediler : Burada soru­lan soruya cevab verilmemiştir. Çünkü onlar, inâd biçiminde bir soru sormuşlardı. Bazıları da derler ki: Bu âyette onların sorularının ceva­bı vardır. Süheylî bunu şöyle yorumlar : «De ki: Rûh Rabbımın em­rindendir.» kavli ile kasdedilen şudur : O Rabbının şerîatmdandır. Bu şeriata girin. Ruhu bilmenin yolunun; ne fizikten, ne de felsefeden geçtiğini ancak şeriat yoluyla ona ulaşılabileceğini haber vermektedir. Süheylî'nin sevkettiği bu yol ve tuttuğu bu mesleğe dikkat etmek gereklidir. Allah en iyisini bilendir. Sonra Süheylî; bilginler arasında ru­hun nefisle aynı mı yoksa ayrı mı olduğu konusunda ihtilâf bulundu­ğunu zikreder ve der ki: Ruh, hava gibi latif bir varlıktır. Tıpkı su­yun, ağacın damarlarında aktığı gibi rûh da bedende akar. Yine onun belirttiğine göre; meleğin cenine üflediği rûh, bedene ilişmesi ve övü­lecek veya yerilecek nitelikleri kazanması nedeniyle nefsin kendisidir. Çünkü nefis ya mutmainnedir veya kötüyü emreden emmâredir. Na­sıl su, ağaç için hayat mesabesinde ise, sonra suyun karışması nede­niyle ağaç özel bir isim kazanırsa —meselâ üzümle su birleşir ve sıkı-lırsa ya taze rakı veya beklemiş rakı haline dönüşürse ve bundan son­ra ona su denilmesi ancak mecaz yoluyla mümkün olursa— aynı şe­kilde nefse de rûh denilmesi ancak bu şekilde mümkün olur. Keza rûh hakkında nefis ifâdesi ancak sonuçta olduğu şey nedeniyle kullanıla­bilir. Onun söylediğinin özeti şudur : Rûh, nefsin aslı ve maddesidir. Nefs ise rûh ve ruhun bedenle birleşiminden doğan neticedir. İşte bu bakımdan nefis ve rûh aynıdır, yoksa her yönden değil. Bu mânâ ger­çekten güzeldir. Allah en iyisini bilendir. Ben derim ki: İnsanlar ru­hun mâhiyyeti ve hükümleri konusunda çok söz etmişler ve bu husus­ta kitaplar te'lîf etmişlerdir. Bu konuda en iyi söz edenlerden birisi de «Rûh» adını verdiğini duyduğumuz kitabın müellifi Hafız İfan Men-deh'tir.[77]

******************

 

İzahı

 

îmâm Gazzâlî, kalb, rûh, nefis ve akıl terimleri hakkında şu bil­gileri veriyor :

Kalb kelimesi iki mânâda kullanılır. Birincisi, insanın sol tarafın­da sol memenin altına doğru yerleştirilen çam kozalağı şeklinde bir et parçasıdır. Bunun içinde karıncık ve kulakçık diye anılan boşlukları vardır. İçi siyah kan doludur. Ruhun madeni ve kaynağı orasıdır. Cis-mânî olan bu kalb, tababeti alâkadar ettiği ve bizim mevzûumuzla alâ­kası olmadığı için, ondan bahsedecek değiliz. Kalb, insanlarda, hay­vanlarda ve ölülerde de vardır. Biz kalbden bahsettiğimiz ve «kalb» dediğimiz zaman, maksadımız bu değildir. Zîrâ bir çeşit et parçası olan bu kalb, bizim için mühim sayılmaz.

İkinci mânâsı, gözle görülmeyen rûhânî bir varlık olmasıdır. İşte İnsanın hakikati bu kalb-i ruhanîdir. İnsanda anlayan, âlim ve arif bu kalbdir. Hitâb, ikâb ve itâb edilen yine bu kalbdir. Bunun cismânî olan kalb ile alâkası vardır. Rûhânî olan kalbin, cismânî kalb ile alâ­kasını anlamakta çoklarının aklı hayretlere düşmüştür. Bu alâka, ar­zın cisim ile veya vasfın mevsûf ile veya âleti kullanan kimsenin âlet ile veya bir yerde oturan kimsenin o mekân ile olan alâkası gibi midir? Yoksa bir yolcunun veya kaptanın, gemi ile olan alâkası gibi midir? Bunda şaşırmışlardır. Bu hususların izahını iki sebebe binâen mahzur­lu görüyor ve bu yüzden izahından sarf-ı nazar ediyoruz.

Birincisi, bu ciheti açıklamak mükâşefe ilmi ile alâkalı olmalı­dır. Halbuki biz bu kitabda mükâşefeden değil, muameleden bahsedi­yoruz.

İkincisi de, bunun hakikatim ortaya çıkarmak, ruhun esrarını açıklamayı gerektirir. Halbuki Rasûl-i Ekrem (s.a.) in konuşmadığı rûh hakkında başkasının laf etmeye hakkı yoktur.

(cKalb» dediğimiz zaman maksadımız, bu rûhânî kalbdir. Gayemiz hadd-i zâtında onun hakikatim bildirmek değil, belki vasıf ve halleri­ni anlatmaktır. Zâten muamele ilmi, onun hakikatim anlamaya değil, belki sıfat ve hallerini anlamaya muhtaçtır.

Rûh kelimesi de, bizim maksadımızla alâkalı olarak iki mânâda kullanılır.

Birinci mânâsı : Kaynağı, cismânî kalbin boşluğunda bulunan la-tîf bir cisimdir. Damarlar vasıtasıyla bedenin her tarafına yayılır. Gör­mek, duymak, koku almak ve benzeri duyularla hayat nurunun bura­dan a'zalara akması, odanın köşelerinde dolaştırılan lâmbadaki ışı­ğın o köşeleri aydınlatmasına benzer. Zîrâ lâmbayı hangi köşeye ge­tirsen orayı aydınlatır. Hayat; o köşede meydana gelen aydınlık gibi­dir. Rûh ise lâmba gibidir. Ruhun yayılması ve batını hareketi, o lâm­ba gibi, ruhu da damarlar vasıtasıyla bedende dolaştırırlar. Tabîbler, «rûh» dedikleri zaman bu mânâyı kasdederler ki; kalb hareketinin yak­tığı latîf bir buhar demektir. Bunu açıklamak, gayemizin dışındadır. Bununla alâkadar olanlar, bedenin tedavisi ile uğraşan tabiblerdir. Allah'a yaklaştırmak için kalbin tedavisiyle uğraşan din tabiblerinin, bu ruhu açıklamakla alâkalan yoktur.

İkinci mânâsı: İnsanın görülmeyen, müdrik ve âlim olan bir par­çasıdır. Nitekim kalbi ta'rîf ederken bir mânâ olarak bunu anlatmış­tık. Allah Teâlâ'nın «Sana rûhdan sorarlar. De ki: Rûh, Rabbımın em-rindendir.» (İsrâ, 85) buyurduğundan muradı da, bu rûhdur. Bu, acâ-ib bir emr-i Rabbanidir ki; bunun hakikatini akıl ve fehimlerin çoğu anlamaktan âcizdir.

Nefis kelimesi de iki mânâda kullanılır. Bizim gayemiz her iki mâ­nâ ile de alâkalıdır.

Birinci mânâsı: İnsanda gazab ve şehvet kuvvetini toplayan un­surdur. Tasavvuf erbabı ekseriya bu kelimeyi bu mânâda kullanır. Zî-râ onlar nefis demekle insanda kötü vasıfları toplayan bir aslı kasde-derler ve nefis ile mücâdele edip onu kırmak lâzımdır, derler. Nitekim Rasûl-ü Ekrem (s.a.) : Senin en büyük düşmanın, iki koltuğunun ara­sında seni kuşatan nefsindir, buyurmakla bunu kasdetmişür.

İkinci mânâsı: Kalb ve rûh kelimelerinde anlattığımız ikinci mâ­nâdır ki; insanın hakikati da kendisi demektir. Fakat bu, nefis halle­rinin ihtilâfı sebebiyle muhtelif niteliklerle vasıflanır. Meselâ emir ve irâde altına girip şehvetlere karşı koyabilmesi sayesinde sükûna ka­vuştuğu zaman, ona; «Nefs-i Mutmainne» denir. Nitekim bunlar hak­kında Allah Teâlâ : «Ey huzur içinde, olan nefis, hoşnûd etmiş ve edil­miş olarak Rabbına dön,» (Fecr, 27-28) buyurmuştur. Şüphesiz birinci mânâdaki nefsin, Allah'a dönmesi düşünülemez. Zîrâ o nefis, dâima Allah'tan uzaklaştırıcıdır ve aynı zamanda şeytânın avânesidir. Ne za­man tâm manâsıyla sükûna kavuşmaz ve fakat şehvetlere karşı nefsi müdâfaa eder ve ona karşı direnmeye çalışırsa; buna da «Nefs-i Lev-vâme» denir. Zîrâ sahibinin mevlâsına karşı ibâdetindeki kusurundan dolayı sahibini yerer. Allah Teâlâ'nın : «Ve nedamet çeken nefse ye-mîn ederim ki.» (Kıyamet, 2) kavlinde bu nefis beyân buyurulmuştur. Şayet şehevî nefis ile muâraza etmez, şehvetlerin arzularına ve şeytâ-^ nî yollara uyar giderse, buna da «Nefs-i Emmâre» denir. Nitekim Al­lah Teâlâ Yûsuf Aleyhisselâm'dan veya Azîz'in hanımından hikâye yo­lu ile : «Ve ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis var şiddetiyle kötülüğü emredendir.» (Yûsuf, 53) buyurmaktadır. Bununla beraber kötülüğü emreden nefsin, birinci mânâda anlatılan nefis olduğunu söy­lemek de caizdir. Şu halde birinci mânâdaki nefis, son derece mezmûn, ikinci mânâdaki nefis ise makbuldür. Çünkü Allah Teâlâ'yı ve diğer mahlûkâtı bilen insanın zâtı ve hakikati demektir.

Akıl da, muhtelif mânâlarda kullanılmakla beraber bizi ilgilendi­ren yalnız iki mânâsıdır.

1- Eşyanın hakikatim bilmekten ibaret olan akıldır ki, kalbde bulunan ilim sıfatından ibarettir.,

2- «Akıl» denmekle, ilimleri anlayan mânâsı murâd olunur ki; o zaman da, kalbin kendisi olur. Halbuki biz biliriz ki; her âlimin, bi­zatihi kendisi ile kadîm olduğu bir varlığı vardır. İlim, o varlığa giren bir vasıftır. Sıfat ise, mevsûfun aynısı değildir. Bazan akıl denir ve bu­nunla bilen kimsenin vasfı murâd edilir. Bazan da akıl denilir ve id­râkin mahalli yani idrâk edenin kendisi kasdedilir. İşte Rasûl-ü Ek­rem'in : Allah Teâlânm ilk yarattığı akıldır, buyurduğu akıl budur. Zîrâ ilim mânâsında olan akıl, a'râzdır. A'râz'ın bir mahalle ihtiyâcı ol­ması ilk yaratılmasına ihtimâl bırakmaz. Mahallinin daha Önce ve hiç olmazsa kendisi ile birlikte yaratılması iktizâ eder. Aynı zamanda cev­hersiz a'raz'a hitâb da mümkün değildir.[78]

«Sana rûhdan (İnsanın bedeninin kendisiyle canlı kaldığı ve be­deni yöneten rûhdan) sorarlar. De ki: Rûh Rabbımın emrindendir.» Yani maddesiz olarak meydana getirilmiş olan varlıklardandır. Cesedinin uzuvları gibi bir esâstan doğmamıştır. Veya rûh, Rabbımın em­riyle var olmuştur. O'nun var etmesiyle meydana gelmiştir. Bu cevab ancak ruhun kadîm mi yoksa hadis mi, olduğu takdîrindeki suâlin ce­vabıdır. Ve denildi ki: Rûh, bilgisini Allah'ın kendi zâtına ayırdığı şeylerdendir. Rivayet edilir ki; yahûdıler Kureyş'lilere : Hz. Muham-med'e Ashâb-ı Kehf, Zülkarneyn ve rûhdan sorun, dediler. Eğer bun­ların hepsine cevab verir veya susarsa; o, peygamber değildir. Bir kıs­mına cevab verir bir kısmına cevab vermezse, o peygamberdir. Hz. Pey­gamber Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkında açıklamalarda bulun­muş, rûh konusunu mübhem bırakmıştı. Bu konu Tevrat'ta da müb-hemdir. Denildi ki: Rûh, Cibril Aleyhisselâm'dır. Denildi ki: Rûh, me­leklerden çok büyük bir yaratıktır. Denildi ki: Rûh, Kur'an'dır. Rab­bımın emrindendir, sözü ise Rabbımın vahyindendir, demektir. Ve si­ze bilgiden pek azı verilmiştir. Size verilen bilgiden ancak duyularınız vasıtasıyla yararlanırsınız. Zîrâ aklın nazarî bilgileri elde etmesi, an­cak cüz'î ihsaslardan yararlanarak mümkün olur. Bunun için; hissini yitiren bilgisini de yitirmiştir, denmiştir. Bu sebeple duyularla kav­ranmayan ve durumları anlaşılmayan şeylerin çoğunu bilmek kendili­ğinden mümkün değildir,. Bu da ruhun kendisini bilmenin imkânsız olduğunu, ancak arazlarıyla ona benzeyen şeylerden onu ayırmanın mümkün olduğunu gösterir. Bunun için Allah Teâlâ, soruya verilen cevabı kısa kesmiştir. Tıpkı Musa'nın; âlemlerin Rabbı da kim? soru­suna karşılık olarak, O'nun bazı sıfatlarını zikretmesinde olduğu gibi. Rivayet edilir ki; Hz. Peygamber onlara bunu söyleyince yahûdîler de­diler ki: Biz bu hitabın içerisinde miyiz? Hz. Peygamber; evet siz ve biz, dedi. Onlar; ne garîb durumun var. Bir an diyorsun ki; kime hik­met verilmişse, ona hayırdan pek çok şey verilmiştir, bir an da diyor­sun ki; size bilgiden pek azı verilmiştir. Bunun üzerine; «Yeryüzünde bulunan bütün ağaçlar kalem olsaydı Allah'ın kelimeleri tükenmez­di...» âyeti nazil oldu. Böyle demelerinin sebebi kötü anlayışlarıydı. Çünkü insanî hikmet, beşerî takatin elverdiği nisbette. hayrı ve haki­kati öğrenmeyi gerektirir. Hattâ insanın bu dünyadaki hayatını ve öbür .dünyasını düzenleyen esâsları öğrenmeyi gerektirir. Ama insanın bu bilgileri, Allah Teâlâ'nın sonsuz bilgilerine nisbetle pek azdır. Bu az bilgiyle iki dünyanın iyiliklerini elde eder. İnsana nisbetle bu bilgi çoktur, ama Allah'a nisbetle azdır.[79]

«Rûh Rabbımın emrindendir.B Cumhur burada rûhdan maksadın, canlıda bulunan rûh olduğunu söylemiştir. Hz. Peygambere ruhun ha-kîkatı sorulduğunda, o; bunun Allah'ın emrinden bir emir olduğunu haber vermiştir. Yani bilgisini kendisine ayırdığı hususlardan, demek­tir. Ebu Hüreyre'den rivayet edilir ki; Hz. Peygamber, vefat ederken de rûh hakkında bir şey bilmiyordu. Eskiler de ruhun mâhiyetini id­râkten âciz kalmışlardır. Uzun yıllar ömürlerini rûh konusuna harca­mışlardır. Buradaki hikmet, aklın; kendisine komşu olan bir yaratığı bilmekten ve idrâkten âci2 olmasıdır. Bu da gösteriyor ki akıl, yarata­nını idrâkten daha çok âcizdir. Bunun içindir ki ruhun : Havaî, latîf bir cisimdir, canlının her parçasında vardır, şeklindeki tanım redde­dilmiştir. Denildi ki: Rûh, büyük ve rûhânî yaratıktır, meleklerden daha büyüktür. İbn Abbâs'tan nakledilir ki; rûh, Cibril Aleyhissalâm-dır. Nitekim, «Onu Rûh el-Emîn senin kalbine indirmiştir.» (Şuarâ, 193,194) buyrulmuştur. Hasan el-Basrî'den nakledilir ki; rûh Kur'an'-dır. Onun delili de şu âyettir. «Böylece sana emrimizden bir rûh indir­dik.» (Şûra, 52) Çünkü Kur'anla kalbler hayat bulur. Rabbımm em­rindedir ta'bîri; onun vahyindendir ve kelâmındandır, beşer kelâmın­dan değildir, demektir. Rivayet edilir ki; Yahudiler Kureyş'lilere haber gönderip Peygamber'e Ashâb-ı Kehf'i, Zülkarneyn'i ve ruhu sormala­rını bildirdiler. Hepsine cevab verir veya hepsine cevab vermezse; pey­gamber değildir. Bir kısmına cevab verir bir kısmına cevab vermezse peygamberdir, dediler. Hz. Peygamber onlara iki hikâyeyi açıkladı ve ruhun durumunu nıübhem bıraktı. Bu Tevrat'ta da mübhem bırakıl­mıştır. Bunun üzerine onlar, sorduklarına pişman oldular. Denildi ki : Suâl, ruhun yaratılmış olup olmadığı konusundaydı. «Rabbımın em-rindendir.» kavli ruhun yaratılmış olduğuna delildir ve onlara bir ce­vap teşkil eder. «Size bilgiden ancak pek azı verilmiştir.» kavimdeki hitâb ise umûmîdir. Rasûlullah (s.a.) dan rivayet edilir ki; Hz. Pey­gamber yahûdîlere bunu söyleyince; onlar : Bu hitâb yalnız bize mi aittir, yoksa sende bizimle beraber ona muhâtab mısın? dediler. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber; biz ve siz, demişti. Hepimize ilimden pek azı verilmiştir. Denildi ki: Bu hitâb, yalnızca yahûdîlere hâstır. Çün­kü onlar dediler ki: Bize Tevrat verildi orda hikmet vardır, sen daha önce; kime hikmet verilmişse ona hayırdan pek çoğu verilmiştir, de­miştin. Onlara denildi ki: Tevrat'ın bilgisi Allah'ın bilgisinin yanında pek azdır. Çünkü azlık ve çokluk İzafidir. Kula verilmiş olan hikmet, kendisi bakımından pek çok hayır ihtiva eder. Ancak Allah'ın bilgisi-"ne nisbet edildiği zaman bu, pek azdır.[80]

Denildi ki: Rûh, Kur'an'ın kendisidir. Çünkü Allah, ona «rûh» adım vermiştir ve kalblerin yaşaması ona bağlıdır. Denildi ki: Bura­daki rûh, insanın yaşadığı ve tabiatına karışmış olan rûhdur. Bu, söz­lerin en doğrusudur. Bir topluluk ruhun mâhiyeti hakkında konuştu.

Bir kısmı dediler ki; Rûh kandır. Görmez misin insan ölünce ondan yalnız kan çıkar. Bir topluluk; canlının nefesidir, dediler. Çünkü canlı nefesi tıkanınca ölür. Bir kısmı; rûh arazdır, dediler. Bir kısmı; rûh latîf bir cisimdir, insan onunla canlı olur, dediler. Denildi ki : Rûh; kendisinde aydınlık, güzellik, bilgi, yücelik ve bakanın birleştiği bir toplu mânâdır. Görmez misiniz rûh bulunduğu zaman, insan bütün bu niteliklerle nitelenmiş olur. Rûh gidince, onların hepsi de gider. Hikmet sahipleriyle sûfîlerin, ruhun mâhiyeti hakkındaki sözleri pek çoktur. Burası onların uzun uzadıya anlatılması gereken bir yer de­ğildir. Sözlerin en doğrusu; ruhun bilgisinin Allah Azze ve Celle'ye ha­vale edilmesidir. Ehl-i sünnet'in görüşü budur. Abdullah İbn Büreyde dedi ki: Allah Teâlâ rûh konusuna ne mukarreb bir meleği, ne de gönderilmiş bir peygamberi muttali' kılmamıştır. Çünkü âyette : «De ki: Rûh Rabbımm emrindendir.» buyuruluyor. Yani Rabbımın kendi­sine ayırdığı bilgilerdendir.[81]

Modern psikiyatrinin ruh ile ilgili görüşlerini ve tarihî gelişimini özetleyen A. Songar diyor ki:

Galenus ve Eflâtun zamanında bedende i'mâl edilen, fakat beden­den ayrı bir ruha inanılıyordu. Hazım kanalından giren gıdaların «ve-na portae» yoluyla karaciğere geçmesi neticesi burada «rûh» i'mal edilmekte idi. Bu rûh bütün venalarla vücûdu dolaşarak çeşitli bölge­leri besler, bir kısmı ise sağ ve sol kalbler arasındaki bölgeyi, septum'u aşarak sağ kalbden sol kalbe geçer, burada akciğerlerden gelen ma-teryel ile karışmak suretiyle bu tabiî rûhdan hayatî rûh meydana ge­lirdi. Tabiî ruhun arterler, kırmızı kan damarları içinde dolaştığı ve vücûdu ısıtmak gibi vital hizmetleri îfâ ettiği kabul ediliyordu.

İşte bu vital ruhun bir kısmı beyin kaidesine geçiyor, rete mira-bile (mucizevî ağ) adı verilen damar şebekesinde bir çeşit distillation'a, damıtılmaya tâbi tutuluyor, kafa kaidesinin deliklerinden gelen hava ile karıştıktan sonra «psişik pneuma» halinde beyin boşluklarında (ventriculus'larda) muhafaza ediliyordu. Kafatası açıldığı zaman mü­şahede edilen beyindeki nabız gibi atma hali de beynin, kafatasının müteaddid delikleri hâvî kaidesinden havayı çekebilmek için yaptığı aktif pompa hareketleri olarak tefsir ve telâkki edilmişti. Beyin boş-luklarındaki, ventriculus'lardaki bu psişik pneuma çevre sinirleri yo­luyla duyu organlarına ve kaslara gönderilmekte ve bu suretle gerek hissî ve gerekse harekî fonksiyonlar îfâ edilmekte idi.

İskenderiye tababeti, Galen'in görüşlerine ilâveten, beyin boşluk­larını, ventrikülleri önden arkaya doğru üç kısma ayırmıştır. Bu üç boşluklu beyin ruhun mabedi olarak telâkki ediliyor ve birincisine «vestibulum», ikincisine «consistorium», üçüncüsüne ise «apotheca» adı veriliyordu. İntibaları toplayan, duyu fonksiyonları ile ilgili önbe-ym birinci boşluğa, icra organı, motor fonksiyonları îfâ eden arka be­yin ise üçüncü boşluğa tekabül ediyordu.

Gregor Reich, 1504 senesinde yaptığı bir diagramla gene üç vent-rikül göstermiş, ön ventrikülün ön kısmına koku, işitme, tad alma gi­bi duyumları, arka kısmına ise hayâl kurma diyebileceğimiz «phanta-sia» ve «imagination» melekelerini yerleştirmiştir. Ön ventrikülü orta ventriküle bağlayan bir kısım vardır ve orta ventrikülde de dü­şünce, muhakeme yer almıştır. Arka ventrikül ise bir «hafıza depo­su» halindedir.

XIX. yüzyılın başlarında, 1805 de, Viyanalı Franz Joseph Gall'in müşâhadeleri ile başlayıp,  1901 -1907 seneleri arasında büyük nörofizyolog Sherrington'un «uyarılabüen beyin maddesi» ni keşfetmesi ile «ruhî fonksiyonlar» beyin boşluklarından kurtulup bizzat beyin maddesine oturtulmuş, böylelikle beyin de bir pompa, bir torba veya balon olmaktan kurtulmuştur.

Görülüyor ki, tâ Eflâtun devrinden ve İskenderiye tababetinden günümüze kadar gelen bir akım «soma» (beden) nın bir fonksiyonu olan tâli bir «psyche» (rûh) üzerinde durmuş ve müsbet ilimlerin, bi­yoloji ve psikoloji'nin normları içine giren, dolayısıyla «normal» sa­yılan birtakım fenomenleri inceliyegelmiştir.

Fakat, bu inceleme ve araştırmalar, insanların bazan bir çeşit sevgi, intuition veya hissetme ils, bazen de «anlaşılmaz olaylar» tar­zında bizzat müşahede ederek gördüğü birtakım fenomenleri izah et­mekten uzak kalmış, hattâ «paranormal» adını taktığı bu fenomen­lere dokunmaktan dahî çekinmiş, çoğu zaman onları yok farzetmiş-tir. Ne çâre ki hâdiseler, gerçekler inâdçıdır ve arkamızı dönmekls yok olmazlar; aksine, kendilerini zorla kabul ettirirler. Bütün ilim adam­larına rağmen insanlar gene de en sevdikleri bir kimsenin bir anda ellerini dahî sürmekten çekinecekleri bir «cesed» haline gelmesine ne­yin sebep olduğunu, ondan neyin eksildiğini sormaktan geri durmamış­lardır. Şurada veya burada bir kimse içine doğan bir şeyin sonradan gerçekleşiverdiğini, bir başkasının ne düşündüğünü veya ne yaptığı­nı hissediverdiğini görmüş, bunun sebebini, mekanizmasını düşün­müş, ancak, devirlerinin «ilim adamlarının» arkasını döndükleri bu hâdiseler asırlar boyu birtakım sihirbazların elinde halkı istismar vâ­sıtası olarak kalmıştır.

Paranormal fenomenlere dâir ilk aklî ve ilmî izaha insanlığın gö­rüp göreceği en yüksek zekâ'da, büyük İslâm Peygamberi Hazrati Mu-hammed'de rastlıyoruz. Ebu Cehil elins bir mikdâr ufak taş alır, avu-cunu kapatarak : Peygambersen avucumda ne kadar taş var bil, diye sorar. Aldığı, asırlar sonra değerinden hiç bir şey kaybetmeyen cevab : Evvelâ sen kendin say, ben de bileyim... Ve ilâve eder : Bu bir ilimdir, bu ilmi bilen herkes de bunu bilir... İstenen ve izah edilmek arzu bu-yurulan şey şu idi: Birisi bir hâdiseyi veya eşyayı bilirse bu bilgi onun zihninden başkasına aktarılabilir. Bu, telepati'nin bugün, materyalist veya ruha inanan bütün çevrelerce kabul edilen bir izah şeklidir.

İslâm âlemi büyük mistiklerin menkıbeleri ile doludur. Buna kar­şılık engizisyonun karanlığından ve zulmünden kurtulmaya çalışan Batı dünyasında Rönesans ile birlikte bu konunun önemli temsilcile­re kavuştuğunu görüyoruz. Meselâ İtalya'da Campanella, başka in­sanların fikirlerini hava vasıtasıyla idrâk eden süje'lerden bahsetmektedir. Occultisme (gizli ilimler) adı altında toplanan ve hâlâ sihirbaz­ların inhisarında olan paranormal fenomenler XVIII. asırda Mesmer'-in kurduğu magnetisme animale okulu ile derli toplu bir hal almış, o zamana kadar dinî ve mistik yollarla, çok defa kendiliğinden zuhur eden fenomenler ilk defa tecrübî olarak elde edilir ve incelenir olmuş­tur. Böylece, Mesmer ve arkadaşları ve uyurgezerliğin kâşifi Puy-segur, Parapsikoloji'nin temellerini atmışlardır. Manyetizmanın ilim çevrelerine kabul ettirilmesi için yapılan çeşitli mücâdelelerle hemen hemen bir asır bir zaman geçmiş ve nihayet İskoç hekimi Braid'in uy­kuyu manyetizörlerden farklı bir yolla elde ederek hipnotizmayı keş­fetmesi, bu metodu ilim çevrelerine de kabul ettirmeye yol açmıştır.

XIX. asrın ortalarında Amrika'dan Avrupa'ya- yeni bir akım si­rayet eder : ispritizma. New York'da, Hydesville'de, çocuk denecek yaş­ta iki genç kız, Fox hemşireler bu akımın yaratıcısı oldular. Dönen masalar, celseler esnasında beliren darbelerle rûhlann konuşması, bir­çok medyumluk iddiaları XIX. yüzyılı hayli meşgul etmişti. Nihayet 1882 de İngiltere'de bu mevzu üzerinde çalışmak gayesiyle «Society for Psychical Research» (SPR) isimli bir cemiyet kuruldu. Bu cemi­yetin kuruluşu parapsikoloji için bir dönüm noktası oldu. Devrin bir­çok tanınmış ilim adamı bu cemiyetle ilgilendi. Hattâ büyük psikolog Bergson, bir süre SPR'e başkanlık bile yapmıştır. Bir taraftan hipnoz ilim çevrelerince kabule mazhar olur ve Charcot, Bernheim, Babinski gibi büyük hekimler hipnozu bir metod olarak kullanmaya başlarken, hipnoz zemininde tezahür eden clairvoyance, telepati gibi tezahürler pek ihtiyatla karşılanıyor, hattâ positivizm ve materyalizm baskısı al­tında red dahi ediliyordu. Psikoloji, bu ilk gelişme devrelerinde para­normal fenomenlere tamamen arkasını döndü. Hele Freud psikanalizi, hipnozu da sahneden uzaklaştırınca parapsikoloji konularına karşı ilim adamlarının dikkati büsbütün yok oldu,

Duke Üniversitesi profesörlerinden Rhine'ın istatistik metodları-nı geliştirerek paranormal hâdiseleri normal, yani medyum diye şöh­ret yapmamış kimseler üzerinde incelemesinden sonra yeni bir çığır açıldı. Bugün dünyanın dört tarafında gerek üniversiteler, gerekse üniversite dışında inanılır, itimâd edilir, ilmî haysiyeti olan kişilerin kurduğu topluluklar, araştırma cemiyetleri, parapsikoloji ile yakından meşgul olmaktadırlar. Birçok üniversitelerde, parapsikoloji konuların­da doktora tezleri kabul ve teşvik edilmektedir.

Parapsikoloji bu gelişmeler içinde iken, kendisine karşı ortaya atı­lan birçok ciddî kritiklere de cevap vermek durumunda idi Bunlan şöyle toparlayabiliriz :

1) Farapsikolojik fenomenler diğer ilmî fenomenlerle aynı sını­fa sokulamadıklan gibi, bilinen tabiat kanunlarının esâslarına uygun olarak izah da edilemezler; hattâ bu kanunlar paranormal fenomen­lerin mevcudiyeti iddialarını dahî nakzederler.

Bu itiraz bütün hâdiselerin, vâkıların tanındığı, tekmil tabîat ka­nunlarının bilindiği noktasından hareket etmekle esasen sakattır. Fi­zik kanunlarının mâhiyetlerini tanırsak onlara isnâd edilen «değiş­mezlik» den çok uzak olduklarını hemen görürüz. Aslında bu kanunlar müşahede edilen. bazı vakıalardan çıkarılan neticelerin teşmilinden ibarettirler ve bu görüşle, birer istatistik sonuç olmaktan ileri gidemez­ler. Bu çeşit genellemelerin matematik kanunlannda dahî her zaman geçerli olmadığını, bir hududa kadar carî olan bir kanuniyetin o nok­tadan itibaren ortadan kalktığını şu misâlle gösterebiliriz : Matematik­te, kendisinden başka bir sayıya tâm olarak bölünemiyen sayılara «asal sayı» dendiği ma'lûmdur. Bir milyara kadar olan bütün asal sayılar bilindiği halde, dâima asal sayı veren bir formül bulma gayretleri bu-'güne kadar neticesiz kalmıştır. (N2 — n + 41 = asal sayı) formülü l'den 40'a kadar bütün sayılar için doğru netice vermiştir, (n) yerine l'den 40'a kadar hangi sayıyı koyarsak çıkacak olan sonuç kendinden başka hiç bir sayıya bölünemez. Ancak (n = 41) olduğunda artık asal sayı çıkmamaktadır, (n2 — 79 n + 1604 = asal sayı) formülü ise (n = 79) a" kadar geçerlidir. Görülüyor ki pozitif ilimlerde «tekten tüme gi­diş» yani «genelleştirme» metodu ile kesin neticelere varılamamakta­dır.

Belirsizlik prensibi ile bu-kanunların karşısına dikilmiş olan He-isenberg, «öyle bir noktaya varmış bulunuyoruz ki, hakikat bir duman halinde kayboluyor; madde parmaklarımızın arasında kayıyor.» de­mektedir. Kâinatın hesaplanan yoğunluğu 10—30 gr/cc dür. Yani, mil­yon kere yüz milyon kilometre küptük bir hacme ancak bir gram madde düşer, o da varsa!... Madde kendisine yaklaşıldıkça yok ol­makta, elektron seviyesine inildiği zaman ise ortada bir enerji dal­gasından başka bir şey kalmamaktadır. Bu ise fizikte bir dualizme, tıpkı biyolojideki rûh —beden ikilisi gibi bir madde— enerji ikilisine sebebiyet vermiştir. Artık fizikte zerreleri ve dalgalan hemzaman (senkron) olarak işe karıştırmak gerekmektedir. Şimdiye kadarki fi­zik kanunlarını alt üst eden bu görüşü müsbet ilim rahatlıkla kabul etmiş, fakat bunun biyolojideki mukabili diyebileceğimiz rûh - beden ikilemesine arkasını dönmüştür. Nasıl enerji maddenin bir mahsûlü değilse rûh da bedenin bir mahsûlü ve fonksiyonu olamaz.

2) İlim, bir fenomenin kimin tarafından, nerede ve ne zaman olursa olsun tekrarlanabilmesini ister. Paranormal fenomenlerin bu tarz tekrarlanabilmek imkânsızlığı bu fenomenleri ilmî tetkik dışın­da bırakmıştır. Halbuki, birtakım fizik hâdiseleri tekrârlayabilme im­kânını bize veren, onlara âid dış şartlan ve kanuniyetleri tanımamız, tamamen bilmemizdir. Kaldı ki, aslında tekrârlanabilen hiç bir şey yoktur. Bir tecrübeyi tekrarlamaya giriştiğimiz anda onu müşahede eden bize, tecrübeciye kadar her şey ilk tecrübedeki halinde değildir. Zaman, dolayısıyla hâdiseler bir daha geri döndürülemeyecek suret­te akıp gitmektedir. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zabtı, tarihte bir defa olmuştur ve tekrarlanamaz; ama tarih bir ilim-se bu da ilmî bir vakıa ve bir gerçektir.

3) Bu tenkidlerden başka, meselâ bütün hâdiseleri duyularımı­za inhisar ettiren ve bir «duyular dışı idrâk» i, bütün aksi delillere rağmen kabul etmeyen kimselere rastlarız. Röntgen veya ültraviyole şualarının mevcudiyetini, onların birtakım vâsıtalarla tesbîtinden önce birisi iddia etse idi, bu da parapsikolojinin bir bahsi olarak «ilim dışı» ilân edilmeyecek mi idi? Gene bu itirazlar arasında «dine itibâr kazandıran yeni bir çığırın açılması» korkusu da yatmaktadır. Hiç korkmasınlar. Zâten modern fizik, kâinatın mekanik telâkkisini çoktan yıkmıştır. Maddelerin birbirini çekmesini izah için hiç bir man­tıkî delil yokken, sâdece «eşyanın tabiatından» olarak peşinen kabul edilen bu çekim kuvvetinin bir an için aradan çıktığını tasavvur edersek, o anda bütün gezegenler, bütün yıldızlar dağılırken bütün atomlarda elektronlar ve çekirdek birbirinden kopacak, dünya atmos­ferini tutamaz olacak, dağ, taş, deniz, her şey savrulacaktır. Diğer taraftan, bu çekim kuvveti ile yıldızların Samanyolu merkezine, ge­zegenler ve dünyanın güneş merkezine, elektronların çekirdeğe düş­mesine mâni olan şey, dönme hareketlerinden doğan santrifüj (mer­kezkaç) kuvvettir. Bu da, «isbât ihtiyâcı olmayan bir vakıa» olarak kabul edilir. Ama bütün bu dönen kâinata ilk hareketi veren ve de­vam ettiren kuvvet çekildiği gün, zerreler birbirine doğru koşacak­lardır. Artık dağılma bitecek, dönüş başlayacak, böylece elektron çe­kirdek üzerine düşerken dünya, ay, güneş, yıldızlar bir araya dürü-lecektir. Kur'an-ı Kerîm'de Allah şöyle buyuruyor : «O gün ki, Semâ­yı, kitablann sahifesini dürer gibi düreceğiz. İlk yaratışa başladığı­mız gibi, yine onu iade edeceğiz; üzerimize aldığımız bir vaaddır ki, muhakkak yapacağız» (Enbiyâ, 104)... Büyük fizikçi George Gamow bu iki ihtimâli şu sözlerle ifâde ediyor: «Biz içindeki her cismin pra­tik olarak bir nükleer bomba sayılabileceği bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü, bütün maddelerin atom çekirdekleri, ya parçalanıp dağılabilir, ya da birbirleriyle birleşip kaynaşabilir. Ve her iki halde de kor­kunç mikdârda enerji bir anda serbest kalır.»

Milâttan sonra 1432 senesinde, Batılı din adamları arasında atın ağzındaki dişlerin sayısı hakkında bir tartışma başlamıştı. Hararetli münâkaşalar 13 gün durmadan, şiddetle devam etti. Bütün eski ki­taplar, kayıdlar karıştırıldı ve oralarda o zamana kadar hiç duyul­madık, harikulade allâmelikler gösterildi. 14 üncü günün başında, genç ve zekî bir rahip, kendisine de bir cümlecik söylemek için izin istedi; «Tartışmalardaki derin irfan ve ilmî hakikatleri bir tarafa bı­rakalım da bir at bulup ağzım açarak sayalım, bakalım kaç dişi var­mış!...» Bunun üzerine din âlimlerinin yüksek vekarları fena halde incinmiş oldu, rahibe hücum ettiler, hattâ onu dövdüler ve bu küs­tahın şeytâna uyarak yaptığı, mukaddes olmayan bir yoldan haki­katin bulunabileceği teklifini şiddetle reddedip genç rahibi araların­dan kovdular. Günlerce süren münâkaşalardan sonra hepsi ittifakla «târihî ve teolojik deliller bulunmadığı için atın ağzında kaç diş ol­duğunun asla bilinemeyeceği»  ne karâr verdiler.

Pek yakın bir geçmişte, bir fizik âlimimiz, insanların aya gitme­lerinin mümkün olamayacağını ilim yoluyla isbât ediyordu. İtiraz götürmez delilleri şunlardı:

1- Bir füzeyi yerden  bir santim kaldırarak   dengede  tutabil­mek için gerekli hesaplar, bilinen   matematik   usûlleri ile, senelerce çalışılsa bitirilemezdi. Füzeyi aya götürecek   hesapların   yapılmasına ise bütün insanlığın ömrü yetmeyecekti. Bugün elektronik hesap ma­kineleri bu işi bir çırpıda halledivermiştir.

2- Belli bir hız aşılınca moleküller o hızla rezonans haline ge­lecek ve gerek füzenin, gerekse içindeki insanların maddeleri dağıla­caktı. Dolayısıyla, böyle bir hıza insanın tahammülü imkânsızdı. Za­manın çürüttüğü bu çok akla yakın (!) delil ve iddia bir defa daha, buharlı tren ilk îcâd edildiği zamanlarda ortaya atılmıştı. Odun ate­şi ile ısınan sudan elde edilen buharla işleyen o zamanın lokomotif­leri insanın dayanabileceği tasavvur edilen azamî hızla  (!)  gidiyor­du...  Bugün ışık hızının limit sür'at   olduğu  teorisi dahi   yıkılmış, pekâlâ ışıktan daha yüksek hızların kâinatta mevcûd olduğu kabul edilmeye başlanmıştır.

Parapsikolojik sayılan vakıalar da böylece yavaş yavaş kendile­rini ciddî- ilim çevrelerine kabul ettirmeye ve karşılarındaki tenkid, inkâr ve özellikle taassup duvarlarını yıkmaya başlamışlardır. Tıpta ve bilhassa fizyolojide tecrübe usûlünün kurulmasına önderlik etmiş olan Claud Bernard, XIX. yüzyılın ortalarında   şöyle   sesleniyordu :

«İlim adamı, aramak keyfi için aramaz; hakikati, sâdece hakikati aramak için arar. İlim hiçbir şeyi yok etmez, dâima arar ve anla­madığı şeylere hiç şaşmaksızın, dimdik bakar. Bu şeyleri inkâr et­mekle onları yok etmek mümkün değildir. İnkâr etmek, gözlerini ka­payarak «ışık yoktur» demek gibidir. Böyle yapmak ise başını kuma sokarak tehlikeyi geçiştireceğini sanan deve kuşunun kuruntusuna benzer.»

Batı, hür düşüncenin yerleşmesi ve engizisyon devrinin artık çok gerilerde kalması ile bir taraftan positivizme ve diğer taraftan da bunun dışına çıkan ve «paranormal» denen hâdiseleri inceleyen her çeşit düşünce tarzına kapılarını açmış, hattâ bir yerde «sibernetik» bu ikisinin arasını bulma yolunda gayret eder dahi görünmüştür. Bu­gün, hiç değilse parapsikoloji ve paranormal fenomenlerin etüdü bir­çok ciddî üniversite ve ilim müessesesinde, yukarda da belirttiğimiz gibi, kendisine ma'kes bulmaktadır.

Hâdiseler artık inkâr edilebilir olmaktan çıkmıştır. Ancak tartış­ma, bunların izah tarzları ve sebepleri üzerindedir. Hâlâ rûh - beden münâkaşaları, monizm - düalizm çatışmaları devam edip gitmektedir.

Materyalist görüşten başka hiç bir düşünceye yer vermeyen sos­yalist ülkeler de bu araştırmalardan kendilerini uzak tutamamışlar­dır. Muannid vakıalar orada da dikkatleri üzerine toplamış, müm­kün mertebe materyalist izah tarzları içinde kalınmak suretiyle pa­rapsikoloji çalışmaları yapılmaya başlanmış ve birçok kayda değer neticeye de varılmıştır.

Çok ilgi çekici sonuçlar veren bu çalışmalara kısaca bir göz atıp birkaç örnek vermek faydalı olacaktır.

Organizmayı psişik ve somatik fonksiyonları ile bir bütün ola­rak ele alan ve merkezî sinir sisteminin, bu bütünün faaliyetlerini düzenleyen en üst seviyelerinin çalışma kurallarını ortaya koyan «Şartlı Refleks Teorisi» nin kurucusu İ. P. Pavlov : «Milet'Ii Leucip-pus, asırlarca evvel, sebepsiz sonuç olmadığını, her şeyin mutlaka bir sebebinin bulunduğunu söylüyordu. Ama çağımızda bile, animal or­ganizmada kendiliğinden faaliyete geçen birtakım kuvvetlerin var ol­duğundan bahsedilmesine şaşmamak mümkün mü?» sözleriyle biyo­lojide materyalizmin müdâfaasını yapıyordu. Pavlov'a ve refleksolog-lara göre insan, düğmelerinin arasındaki irtibâtlan henüz bağlanma­mış bir işaret tablosu veya sayfaları henüz boş bir defter gibi dün­yaya gelir. Birtakım şartlanmalar, dış dünyadan alınan stimuluslar bu işaret tablosunda gerekli bağlantıları yapar, defterin sayfalarını yazılarla doldurur ve böylece   insanın ruhî hayatı,   davranışları, dış ortamdan gelen mesajlara karşı reaksiyon örnekleri şekillenir. Bu tablonun bağlantılarına veya defterdeki yazılan ise, belli şartlar al­tında ve uygun birtakım metodlarla, her zaman değiştirmek, yenile­mek, kısacası, bir insanı programlamak mümkündür.

Böylece, katı bir materyalizmin dar çerçevesi içine sıkışıp kal­mış olan Sovyetler Birliği'nde on sene kadar önce, Stalin devrinde, her türlü paranormal fenomene âit araştırma yapmak yasak, adetâ tabu idi. Sovyet parapsikoloj isinin liderlerinden olan Edward Nau-mov bu perdeyi aralamış, bütün Sovyetler Birliğini dolaşarak dört yüz altmış konferans vermiş ve bundan sonra birçok ilim adamının bu işe girdiği görülmüştür. Şurasına da hemen işaret edelim ki, bun­lar süpernormal veya paranormal olayları bizim anladığımız çizgide görmemekte ve bütün bu hâdiseleri, telepatiyi, kehânetleri, psikoki-nezileri, zihin kanunları ile izah ve isbâta çalışmaktadırlar.

1966 senesinde Kari Nikolaiev'in Moskova ile Sibirya arasındaki telepati tecrübelerinin, başarı ile sonuçlanmasından sonradır ki Sov­yet halkı, «psi» den söz edildiğini duymaya başlamıştır.

1969 senesinde Nautilus, kutupları kaplayan kalın buz tabakası­nın altından geçer ve Amerikalıların bu seyahat sırasında başarılı telepati denemeleri yaptıkları haberi, bir Fransız gazetesinin man­şetlerinden bütün dünyaya yayılır. Fizyolog Dr. Leonid Vasiliev 1960 da, radyonun îcâdını anmak üzere toplanmış olan ve bir burjuva uy­durması saydıkları «mental radyo» dan bahsedilmesini hiç bekleme­yen Sovyet ilim adamlarına karşı birtakım açıklamalarda bulunur.

Bu konuşmasında Vasiliev, Stalin rejimi altında bugüne kadar pek çok araştırma yaptıklarını fakat bunlardan hiç birini yayınlaya-madıklannı açıklar. «Bugün Amerikan bahriyesi atomik denizaltıları Nautilus'da telepati denemeleri yapmaktadır» diyen Dr. Vasiliev, Le­ningrad Üniversitesi Fizyoloji Kürsüsü Profesörü, Sovyet Tıp Aka­demisi Muhabir Azası, Lenin mükâfatı hâmilidir. Bütün bu sıfat­larıyla Sovyet hiyerarşisi içinde son derece sayılan bir kişi olduğu için sözleri üzerinde ciddiyetle durmak gerekir ve bu konuşmalar il­gili makamların dikkatini çeker. Nautilus'da tecrübeler yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır, bu hiç bir zaman açıklanmamış, ve. derin bir esrar perdesi arkasında kalmıştır ama, «duyular dışı idrâk'in al­tında yatan enerjinin keşfi, atom enerjisinin keşfi ile aynı değerde­dir» diyen Vasiliev, o sene Leningard Üniversitesinde kurulan Parap-sikoloji Enstitüsünün başına geçer. Bu enstitü, Hollanda'da devletin desteklediği ve yıllardır var olan «Psi Enstitüsü» dikkate alınmazsa, doğrudan doğruya  devlete dayalı  dünyanın ilk ve tek parapsikoloji laboratuarıdır. Bugün artık SSCB'de 20'den fazla, paranormal feno­menleri etüd için kurulmuş enstitü mevcûd olup, bunların 1967 yılı bütçelerinin 12 - 20 milyon ruble (21 milyon Amerikan doları) oldu­ğu tahmîn edilmektedir.

Naumov telepati hakkında şöyle demişti: «Telepati, insanların arasında dâima mevcûddur. Muhtemelen biz telepati yoluyla bir gru­bun içindekilerinin düşüncelerinden haberdâr oluyoruz. Bu görüş, bir kimseyi birdenbire sevmemizi ve sevmememizi izah eder. İlim adamla­rımız, duyular dışı idrâk hâdisesini objektif olarak etüd etmeye ve ölçmeye çalışmaktadırlar.»

19 Nisan 1966 da Novosibirsk'e inen bir uçakdan Moskova'nın. meşhur gazetecisi, tanınmış aktör Kari Nikolaiev çıkıyordu. Novosi-birsk'de Sovyetler, ilim adamlan için bir şehir inşâ etmişlerdi: Aka-demgorodok (ilim şehri). Burada yaşıyanlarm yaş ortalaması 30, zekâ bölümleri (İ. Q) ise 130'un hayli üstünde idi. «Büyük Moskova-Si­birya telepati denemesi» ni gerçekleştirmek üzere buraya gelmiş olan Nikolaiev, ilmî şüpheciliğin bütün kaidelerine riâyet ederek bir de­nemeye girişmişti. Kendisi devamlı olarak, fevkalâde şüpheci üç ilim adamının kontrolü altında bulunuyordu. Sibirya'da hemen hemen va­kit gece yarısı iken Nikolaiev, tâm bir gevşeme ve rahatlık içine gir­meye gayret etmekte idi.

Yüzlerce kilometre uzakta, Moskova'da, Kremlin'in saatleri seki­zi vurdu. Bu sırada, bir biyofizikçi olan Kamenski'ye bilim adamların­dan kurulu bir heyet, mühürlü bir paket verdi ve etraftan tamamen tecrid edilmiş olan odasını kapayarak Kamenski'yi yalnız bıraktı.

Kamenski pakette ne olduğunu ve telepati yoluyla Nikolaiev'e ne göndermesi istendiğini bilmiyordu. Sâdece bildiği, t komitenin kendisi­ne birbirinden ayrı altı objeyi verdiği idi. Bundan sonrasını Kamenski'-nin ağzından dinleyelim :

«Bana verdikleri birinci pakette sekiz halkası olan bir metal yay vardı. Yayı elime aldım, halkaların üzerinde parmaklarımı dolaştır­dım. Böylece hem temas ve hem de görme intihalarını almaya çalı­şıyordum, Aynı anda Nikolaiev'in yüzünü gözümün önüne getirme­ye çalıştım. Onu karşımda oturuyor tahayyül ediyordum. Sonra pers-pektivi değiştirdim ve yay'a, Karl'ın omuzun üstünden bakıyormuş gibi bakmaya başladım. Nihayet spiral'i onun gözleriyle görmeye ça-. lıştım.»

1.860 mü ötede Nikolaiev çok gergindi. Görgü şâhidlerinin ifâde­lerine göre elleri ile sanki yalnız kendi gördüğü bir şeyi yakalıyor gibi idi. Şunları yazmıştı: «Yuvarlak... Metalik... parlak... çentikli, girin­tili çıkıntılı, bir bobin gibi...»

Kamenski siyah, plâstik saplı bir tornavidaya dikkatini topladığı zaman Nikolaiev şöyle yazmıştı : «Uzun ve ince... metal... plâstik... siyah...»

Kamenski, herkesin telepatik mesajları gönderme ve alma kabi­liyeti olduğunu, fakat bunun da diğer kabiliyetler gibi çalışmaya ve geliştirilmeye muhtaç bulunduğunu söylemişti. Tabiî, bazı kimseler bu hususta diğerlerinden daha kabiliyetli oluyorlardı.

19 - 27 Nisan târihleri arasında dört gece Nikolaiev, Moskova'da muhtelif şahıslarla telepati yoluyla rezonans haline gelmeye çalıştı. Bazan telepatik mesajları gönderenlerin o anda düştükleri tereddüt­ler, «acaba şu mesajı mı, bu mesajı mı göndereyim» tarzındaki ka­rarsızlıklar aynı şekilde alıcıda da kararsızlıklara sebep oluyordu. Bu hususta Sovyet parapsikologları şu teoriyi ileri sürmüşlerdir : Ye­tişmiş bir gönderici, telepati denemelerinde, kabiliyetli bir alıcı kadar önemlidir. Eğer göndericinin düşünceleri net değilse alıcıda teşekkül eden imajlar da bulanık olmaktadır. Nikolaiev*in tecrübelerinden son­ra Victor Popovkin, Komsomolskaya Pravda gazetesinde «Sovyet bi­lim adamlarının, herkesde telepatik bir kabiliyetin bulunduğu, bu­nun ancak derecesinin şahıstan şahısa değişebileceği ve çalışma ile geliştirilmesinin mümkün olduğu tarzındaki kanâatlarına iştirak et­tiğini» yazmıştır. Aynı gazetede matematikçi ve sibernetik âlimi Dr. Kogan, «parapsikolojinin, şimdilik ne kadar esrarlı olursa olsun, bir bilim dalı olarak kabulünün zarurî olduğunu» yazmaktadır. Psiki-yatrist Prof. Lazan Soukarebsky, Moskova Pravda'da yazdığı bir yazı­da şöyle demektedir : «Nikolaiev'in telepati demonstrasyonları, insa­nın bilinmeyen kabiliyet ve imkânları noktasından büyük önem taşı­maktadır. Belki de bugün için ilmen bilinmeyen yeni bir duyu, ba­his konusudur. 'Telepatiye inanırım1 veya 'telepatiye inanmam' diyen­lere şunu hatırlatmak isterim ki, inanıp inanmamak meseleye bir ilmî çözüm getirmez. Bu hususun ilmî metodlarla arattırılması gerekir.»

Zamanla Nikolaiev'e karşı çeşitli çevrelerin reaksiyonları başladı. Siyasî taassub bir kerre daha gerçekleri perdelemeye çalışıyordu. Sov­yet komiserleri «Rusya'da bir rûhçunun bulunamayacağını» beyân ederken ateistler, çeşitli ilim teşekkülleri Nikolaiev ile mücâdeleye baş­ladılar. Mesele hep o güne kadar bilinenlerin dar çerçevesi içine sığ­dırılmak isteniyordu. Dr. Alexander Kitaigorodsky, Literary Gazete'-de «Telepati diye bir şey mevcûd olamaz» diyor ve şöyle devam edi­yordu : «Beyinden beyine imajların intikâli için bir çeşit elektroman­yetik dalgaya ihtiyâç vardır. Böyle bir dalgayı bulamadığımıza göre telepati de vârid olamaz...» Bu çocukça mantık,   insanlık târihi boyunca işlemiş, «dünya dönüyor» diyen Galilee'yi mahkûm etmiş, elek­tromanyetik dalgalardan bahseden Marconi'yi ise İtalya'dan ingilte­re'ye hicrete mecbur kılmıştı. Edison'un ilk okuldan kovulmasının sebeplerinden biri öğretmenine «bulutlar neye yarar, nebatlar neden yeşildir?» diye sorması değil mi idi?... Elbette bir çeşit elektroman­yetik dalga ararsak bunu beyinde bulamayacaktık. Beyin hücrelerin-deki mikrovolt mertebesinde ve 9-12/sec. gibi düşük frekanslı titre­şimler bir elektromanyetik dalganın intişârı için hiçbir zaman kifâ­yetli olamayacaktı. Ama beynin kabiliyetleri, sâdece madde içinde kalınsa dahi, bundan mı ibaretti? Grey Walter, «Yaşayan Beyin» (The Living Brain) isimli eserinde, beynin pek basit bazı kabiliyetlerine sahip bir modelin en azından 40.000 metreküp yer işgal edeceğini ve bu sistemi işletmek için asgarî 1.000.000 kilovatlık elektrik enerjisine ihtiyâç olduğunu, halbuki insan beyninin bundan çok komplike işleri yaparken sâdece 25 Watt'lık bir takat sarfettiğini ve tabiatıyla, in­sanın kafası içine de sığışabildiğim kaydetmektedir. Buharlı trenin ilk servise konulduğu zaman ilim adamlarının, bunun «insanın varabil­diği» son sür'at hududu olduğunu, pek yakın bir târihte de insanla­rın aya gitmesinin mümkün olamayacağının ilmen isbât edildiğini (!) yazımızın başında anlatmıştık.

Görülüyor ki, ilimde taassuba yer yoktur ve insan beyninin kabi­liyetleri de, o beyin maddesinin içinde kalındığı takdirde dahi, bugün bildiğimizin ve tasavvur ettiğimizin çok üstündedir. «Beyin maddesi­ne bağlı kalındığı takdirde dahi» dedim, zîrâ metod ve temel inanış bakımından materyalizmin dışına çıktığımız zaman Sovyetlerdeki pa-rapsikoloji çalışmalarını ve vardıkları sonuçlan değerlendirmeye im­kân olamayacaktır. Varılan katı ilmî gerçekler, materyalizm çerçeve­si içinde dahi reddi mümkün olmayan şeylerdir.

Yeni bir serî tecrübenin çerçevesi içine Leningrad Üniversitesi İş Fizyolojisi Laboratuarında elektrofizyolog olan Dr. Lutsia Pavlova ve mesâi arkadaşı, matematikçi Dr. Genady Sergeyev katılmışlardır. Ni-kolaiev, bütün biyolojik fonksiyonlarını kaydeden birtakım cihazlar­dan gelen tellerle, elektrodlarla bağlanmış bir şekilde, tamamen tec-rid edilmiş ve dışarıdan hiç bir şeyi içeriye geçirmeyen bir odada otur­maktadır. Laboratuarın diğer bir odasında Dr. Pavlova ve Sergeyev, Nikolaiev'den gelen tellerin getirdiği bilgileri kaydeden cihazın başın­dadırlar. Gevşek ve rahat bir pozisyonda bulunan Nikolaiev'in beyin hücreleri «alfa ritmi» dediğimiz, saniyede 9-12 frekanslı istirahat faa­liyetini neşretmekte ve bu, elektroansefalogramda kaydedilmektedir. Leningrad'dan çok uzakta Moskova'da, gene dışarıdan tecrid edilmiş bir odada oturan Kamenski telepatik neşriyatına başladığı anda, bir­denbire, Nikolaiev'in beyin dalgalarının değiştiği, «istirahat ritmi» nin yerini bir «uyanma ritmi» nin aldığı görülür. Bu hâdiseyi, tele­pati yolu ile Nikolaiev'in beyninin uyandırılması olayını Dr. Pavlova ve Sergeyev'in âletleri kaydetmiştir. Artık mesele kâğıda geçmiş, is-bât edilmiş bulunmaktadır. Bunu ta'kîben birçok araştırıcının sayı­sız telepati tecrübeleri dikkati çeker.

1940 senelerinde idi... Telepatist Wolf Messing'in gösteri yaptığı bir tiyatroda birdenbire sahneye yeşil üniformalı iki Sovyet polisi gi­rerek seyircilerden özür dileyip gösterilerin son., bulduğunu söylediler ve hiç bir itiraza mahal bırakmadan Messing'i bir otomobile bindire­rek meçhul bir istikâmete hareket ettiler. O târihlerde Sovyetler Bir-liği'nde bir şahsın gizli polisçe tevkif edilip sorgusuz sualsiz götürül­mesi ve bir daha kendisinden haber alınamaması olağan hâdiseler­dendi. Kimse buna da fazla şaşmadı. Sâdece Messing telâşa düşmüş, (totel hesabımı kim Ödeyecek?)) diye polislere soruyordu. Bilmediği bir yere vardılar; otel gibi bir binaya girip bir odaya sokulan Messing karşısında bıyıklı bir adam buldu, bu Stalin'den başkası değildi... Stalin ona, Polonya'da neler olup bittiğini, Polonya'lı liderlerin plân­larının neler olduğunu soruyordu. Messing, alelade bir kimse değildi. Bütün dünyayı gezmiş, Einstein, Freud ve Gandhi gibi kimselerce de­nemeye tâbi tutulmuş ve Hitler tarafından başına 200.000 Mark ko­nulmuş bir kabiliyetti. Yaptığı işe Stalin'i inandırmak için şöyle bir denemeye girişti: Moskova'da bir bankaya girerek veznedara bir okul defterinden yırtılmış boş bir kâğıt parçasını uzattı. Bu sırada zih­ninden veznedara kendisine 100.000 Ruble vermesi için mesajlar gön­dermekte idi. Veznedar beyaz kâğıda baktı, hiç tereddüt etmeden ka­sayı açtı ve içinden bu muazzam serveti çıkararak Messing'e teslim etti. 'Messing parayı elindeki çantaya koyup bankadan ayrıldı ve Sta-lin'in ta'yin ettiği iki müşahide paraları getirdi. Başarı kesindi, ar­tık paranın bankaya iadesi gerekiyordu. Paralan alan veznedar şaşı­rarak bir paralara bir de çekmecesindeki beyaz, değersiz kâğıt parça­sına bakınca bir kalb krizi geçirerek bankanın döşemelerine yığılıp kaldı. Netîcede veznedarın ölmediğini Messing şükranla kaydetmekte­dir. Messing, Stalin tarafından Kremlin'de bir odaya kapatılmış ve üç kademe muhafızla çevrilmişken telepatik emirlerle bütün kapıları kendisine açtırmış, serbestçe dışarıya çıkmış ve tekrar dönüp gelmiş­tir. Bir gün Stalin'in özel ikametgâhına, bütün nöbetçilere telepati yolu ile kendisinin «Beria olduğunu» telkin ederek serbestçe girmiş, nöbetçiler tarafından , saygı ile selâmlanmış ve birdenbire Stalin'in karşısına çıkmıştı.

1937 de Varşova'da bir tiyatro sahnesinden halka hitaben «Hit-ler doğuya döndüğü zaman ölecektir» diye kehânette bulunan Mes-sing, Polonya'nın 1930 Eylülünde Hitler orduları tarafından işgalin­den sonra ot yüklü bir vagon içinde gizlice Sovyet Rusya'ya geçmiş ve bir Sovyet vatandaşı olarak yaşamıştı. Stalin'e kabiliyetini isbât ettikten sonra bütün Sovyetler Birliği içinde serbestçe seyahat hakkı tanınmış, hayatı «Bilim ve Din» isimli resmî dergide yayınlanmıştı. Bütün mistik fikirlere olduğu gibi, Messing'in kehânetine de son dere­cede önem veren Hitler onun başına 200.000 Mark mükâfat koymuştu.

Yale Üniversitesinde Nöroanatomi Profesörü olan Dr. Harold Burr, 1935 de, bütün canlı yapıların bir elektrodinamik saha tara­fından çevrildiğini ve kontrol edildiğini ileri sürmüştür. Bu enerji, bütün vücûdu bir 2arf gibi çevreler ve dokulardaki yenilenmeler bu kuvvetin kontrolü altında cereyan ettiği için yeni meydana gelen do­kular organizmanın kendi ölçülerine uygun teşekkül eder. Gene Yale'-den nöropsikiyatr Leonard Ravitz, zihnin bu elektrodinamik sahaya te'sîr edebileceğini bulmuştur.

Leningrad'dan Dr. Sergeiev, bu elektrodinamik kuvvet sahasının psikokinezis veya telekinezi adını verdiğimiz, zihnin madde üzerin­deki 'te'sîrinde rolü olup olamayacağını araştırmaya girdi. Bu araştır­malar ilk meyvesini, beden etrafındaki elektrostatik ve manyetik sâ-hanın, herhangi bir direkt temas olmaksızın, insan vücûdundan 5 metre kadar mesafeden kaydedilme imkânını veren bir dedektörün keşfi ile verdi. Bu dedektörler, uzaktan maddeleri hareket ettirebilen ve başarılı telekinezi tecrübeleri yapan Mikhailova'nm vücûd çevre­sindeki kuvvet sahasını ölçmek için kullanıldı. Tecrübeye başlandığı zaman bu kuvvet sahasının nabız gibi atmaya başladığı, bir çeşit pulsation gösterdiği, sonra da bakışlar istikâmetinde teksif olduğunu ortaya koymuştur. Sergeiev'e göre bu kuvvet sahası titreşimleri, man­yetik dalgalar gibi te'sîr etmekte ve manyetik olmayan eşyayı dahi çekip itebilmekte, dolayısıyla uzaktan hareket ettirebilmektedir.

Sovyet uzak çalışmalarının babası sayılan K. E. Tsiolkovsky, 1930 larda, «gelecekteki uzay uçuşlarında telepatik kabiliyetlerin zaruri ol­duğunu» söylemişti. 1967 de Rusya'da, «Denizcilik Haberleri» dergi­sinde yayınlanan bir raporda şöyle yazılıyordu: «Dünya çevresinde yörüngeye giren kozmonotlar, dünya yüzündeki kimselerden çok daha kolay telepatik irtibata girmektedirler. Kozmonotların yetiştirilme­sinde bir «psi-geliştirme» sistemi de bulunmaktadır. Bu suretle uza­yın tehlikelerinden korunmanın mümkün olacağını umarız...»

Parapsikologlar daha da ileri giderek   telepati yolu ile, galaksideki başka medeniyetlerle temas kurmanın dahi mümkün olacağını söylemektedirler. Uçan dairelere âit birtakım spekülâsyonlar ve birbi­rini kovalayan telepati tecrübelerinden sonra başka bir ilgi çekici ola­ya, bir «reinkarnasyon» iddiasına göz atalım.

Yakın zamanlarda, Moskova'da bir resim atelyesinde, bir stüd­yoda öğrenciler, karşılarındaki model genç kızın resmini yapmaya ça­lışmaktadırlar. Bu sırada Öğretmenleri Dr. Vladimir Raikov, bir zi­yaretçisi ile birlikte stüdyoya girer. Öğrencilerini bu ziyaretçiye ta­nıştıran Dr. Raikov'un önünde genç ziyaretçi, tanıtma sırası kendine gelince elini uzatır ve «Ben Urbino'lu Rafael» diye kendisini takdim eder. Kendisine, «Acaba hangi senede bulunduğumuzu söyler misi­niz?» diye sorulduğunda «Elbette... tabiî... 15Ö5 senesindeyiz» diye ce-vab vermişti. Kendisine gösterilen bir fotoğraf makinesini tanıma­mış, «hayatımda böyle bir şey görmedim» demiştir. Bu ve buna ben­zer «reinkarnasyon» denemeleri ile fizik talebesi ve san'atla hiç ilgisi olmayan bir genç kıza resimler çizdirilmiş, bilâhare bu genç kız beş dersten sonra bir ressam olmuştur. Sovyet parapsikologları bu rein­karnasyon hâdisesinin, trans halinde iken, esasen mevcûd birtakım kabiliyetlerin geliştirilmesinden ibaret olduğunu, dışarıdan bir şey ka­tılmadığını söylemektedirler.

1960 yılının başlarında, Ural dağlarında, 300.000 nüfuslu Nizhny Tagil şehrinde Rosa Kuleshova adında kendi halinde, mütevazı' bir kadın yaşamakta idi. Ailesinin birçok ferdi kör olan Rosa, körlere mahsûs Braille alfabesini öğrenmişti. 1962 ilk baharında Rosa, Dr. Josif M. Goldberg'a, parmakları ile görebildiğini söylemişti. Gözleri dikkatle kapatılan Rosa sağ elinin üçüncü ve dördüncü parmaklarını gazetelerin, mecmuaların, kitapların üzerinde gezdiriyor, kırmızı, açık mavi, turuncu diye renkleri sayıyor ve gözleri ile olduğu kadar ko­laylıkla okuyabiliyordu. «İlk defa parmaklarımla görebildiğimi keş­fettiğim zaman bunun okulda, imtihan sırasında cebimdeki kâğıtla­rı, elimi cebime sokarak okumak imkânım vereceği için fevkalâde bir şey olduğunu hissetmiştim» diyen Rosa'nın ellerinde görünüşe göre bir hususiyet bulunmuyordu; elleri herkesin elleri gibi idi. Bir nöro-patolog olan Goldberg, Rosa'yı defalarca etüd etmiş, nihayet 1962 senesi sonlarında Nizhy TagiTde, Psikoloji Cemiyetinin toplantısına takdim etmiştir. Toplantıya gözleri bağlı olarak getirilen Rosa, hat­tâ bir fotoğrafa parmakları ile «bakarak» oradaki şahsı ta'rîf etmiş, bütün bunları nasıl yapabildiği sorusuna da «son altı yıl içinde her gün saatlarca buna çalıştım» diye cevap vermiştir. Bu hâdiseye Fran­sızlar «paraoptik kabiliyet», Amerikalılar ise «eyeless sight» veya «dermo-cptics» adını vermektedirler. Bu kâbliyeti taşıyan daha birçok süje etüd edilmiştir. Bugün Sovyet ilim adamlarını ilgilendiren hu­sus, «gözsüz görme» nin halen bilinen ilmî prensiblerle izah edilebil­mesinin mümkün olup olmadığı ve işin içinde henüz bilinmeyen bir­takım prensibler mevcudiyeti ihtimâlidir. Birçok kör bu yolla görme duygusuna kavuşmuşlardır. Bu kabiliyete, Sovyetler Birliği'nde «bio -introscopy» adı verilmektedir.

Şimdi, Pavlov ile beraber biz de, «animal organizmada kendili­ğinden faaliyete geçen birtakım kuvvetlerin var olduğundan bahsedil-mesine» şaşalım. Ne parapsikolojinin, ne de bizlerin böyle bir iddiamız yoktur. Aksine materyalistler, meseleyi beyin maddesi içinde düşü­nenler, o maddenin kendiliğinden harekete geçen kuvveti bizatihi temsil ettiğine inanırlar. Halbuki biz diyoruz ki, madde ne her şeyin başı, ne de sonudur ve «kendiliğinden harekete geçemez...» Onun ida­recisi, primum movens'i vardır. İşte bizim anladığımız «rûh telâkki­si» burada, bir tıp dalı olarak incelenen «psikiyatri» den ve «psikolo­ji» den ayrılmaktadır. Bugün psikolojinin normal halini, psikiyatri­nin de hastalıklarını tedkîk ettiği «rûh», beynin, sinir sisteminin bir fonksiyonundan başka bir şey değildir. Müsbet ilim, kendi metodları ve hudutlan ile birlikte orada durur. Beynin üstünde ise, onu idare eden ve gerek Milet'li Leucippus'un söylediği gibi, ruhî faaliyetleri­mizin sebebi olan, gerekse Pavlov'un dediği gibi, «beynin kendiliğin­den harekete geçmesini kabule mâni teşkil eden» bir «idare edici», «hükmedici» kuvvet vardır. Beyin onun âleti, psikiyatri ve psikoloji­nin etüd ettiği «ruhî faaliyetler» ise onun fonksiyonudur. Bütün ka­rışıklıklar, her ikisi için de «rûh» diye tek bir isim kullanmakdan doğuyor. Beynin bir fonksiyonu olan «rûh» yerine meselâ «akıl», «zi­hin» veya, A, B, diye herhangi bir isim bulsak mesele kokundan hal­lolur. Rûh'un âleti beyindir ve bu âletin bozuklukları ile akıl hasta­lıkları meydana gelir. Elbette ki âlet işler el Öğünür ve rûh bedene bağlı kaldıkça onun bütün gösterileri de beynin mükemmelliği ile sı­nırlıdır.

Akıl veya ruhî fonksiyonlar, onun gerisinde beyin, onun üstün­de muharrik kuvvet olan rûh... Bu zinciri buradan Öteye inanışları­mız ve idrâkimiz götürür.

Nefis kavramını da şöyle açıklıyor :

İşte çocuk, doğduktan yetişkin insan haline gelinceye kadarki terbiye edilme, eğitilip öğretilme devresinde bilhassa bu baskılarla karşılaşır.  Arzu  ve  temayüllerini,  içgüdülerini   istediği  gibi  doyuramayacağını bu devrede öğrenir ve bu doyurulmamış arzular, istekler «alt şuur» dediğimiz, dışardan müşahede edilen «şuur sathı» nın de­rinliklerine itilir. Şuûr'u bir okyanusun sathına benzetirsek, onun de­rinliklerindeki yosunlardan, çakıl taşlarından çeşit çeşit balıklara ka­dar kaynaşıp duran fakat dışardan 'görülemeyen bir dünya da alt şuûr'u temsil eder. Alt şuurdaki bu itilmiş, hâtıra ve istekler orada, bütün enerjilerini ve teessürî yüklerini de taşıyarak canlı bir halde muhafaza edilirler. Bunlara psikolojide «Kompleks» adı verilmekte­dir. Kompleksler tıpkı bir atomun elektron ve protonları gibi, enerji ile yüklü ve mütemâdi hareket halindedirler. Karşılıklı birbirlerine te'sîr de ederler. Ama hepsinin tek bir ortak hedefi vardır : Bir gün gelip şuur sathına çıkmak ve doyurulmak, tatmin edilmek. Ancak, şuurun da üstünde «ben üstü» veya «şuur üstü» dediğimiz, terbiye, din, ahlâk, eğitim, görenek, gelenek v.s. gibi baskı kuvvetleri, bunla­rın şuura çıkmasına devamlı surette mâni olmakta, onları alt şuura doğru itmektedir. Tıpkı deniz sathının üstündeki hava, atmosfer ta­bakası ve onun su sathına, tazyiki gibi... Nasıl okyanus bu iki kuv­vetin te'sîriyle dalgalanır durursa, bizim «şuurlu faaliyetlerimiz» de aynı dalgalanmaları gösterir. Sabah kalkarız, içimizde bir sıkıntı, kimbilir ne olacak, neden bugün üzgün, yarın neş'eliyiz?... Ama bi­zim görebildiğimiz sathın altında ve üstünde nelerin cereyan ettiğini, ne gibi tazyik değişikliklerinin bu dalgalanmalara sebep olduğunu bilemeyiz ki!...

Alt şuurdaki iptidaî arzu ve istekler, kompleksler olduğu gibi şuura çıkamayacakları için kabul edilebilir kılıklara bürünmek zorun­dadırlar. Ancak bu suretle şuur üstünün baskılarından kurtulup tat­min olabilirler. Böylece hedefini ve istikâmetini, değiştirmiş kompleks tatminlerine, hayatımız boyunca tesadüf ederiz. Bunlar gündelik ha­yatımızı yönlendirir, renklendirirler. Bazan iyi istikâmete, bazan da kötü ve zararlı hedeflere çevrilmiş tatmin şekilleri mevcûddur. Meselâ derin bir düşmanlık hissi, kılık değiştirerek büyük bir sevgi ve mer­hamete dönebilir. Veya tahrîb edici arzular meslek faaliyetlerine çev­rilebilir. Hırsla rakibini yumruklayan bir boksörün bu davranışları­nın nerden kaynaklandığını zannediyorsunuz? Meslek seçmede, arka­daşlıkların kurulmasında, aile teşkilinde ve eş seçmede, her türlü faa­liyetlerimizde komplekslerimiz en mühim rolü oynamaktadır.

Birçok mânâsız ve maksadsız hasislik vak'aları vardır. İlâç para­sı vermediği için hastalıktan ölen, hayatını aç ve sefil geçiren nice milyarderler tanırız. Sahibi bulunduğu müessesede çalışanları, yürür­ken tahta döşemeleri eskitmesinler diye lâstik ayakkabı giymeye zorlayan bir zengin tanımıştım. Şimdi böyle bir hasislik hâdisesini ana­liz edelim ve alt şuurdaki köklerini bulmaya çalışalım. Bilir misiniz ki, bebek, önceleri kakasından iğrenmez ve onu vücûdunun bir par­çası sayar, kakasına kıymet verir, hattâ onunla oynamak, sevdikle­rinin üstüne *de sürmek, adetâ ikram etmek ister. Daha sonra şuur üstünde gelişecek terbiye, utanma ve iğrenme duyguları bu kaka sev­gisini derhâl şuur altına iter ama kompleks halini alan bu duygu mütemadiyen doyurulmak istediği için kılık değiştirerek meselâ ça­murla oynama merakına dönüşebilir. Elinde kum kovası ile gittiği plaj­da, "çamurdan kuleler yapan çocuğun ne ile meşgul olduğunu sanır­sınız? Daha sonra bu arzu, daha da «medenî» doyum tarzlarına ka­vuşur. Artık babasının aldığı tahta küplerle .evler kurmaktadır. Za­man gelir, iyi bir telâfi ile bu iş mi'mârlık ihtirasına dönüşebilir. Şantiyeden çıkmayan başarılı bir mi'mârın bu meslek aşkının (!) nerden kaynaklandığını kendisi bilmez ama, bu işi meslek edinen biz­ler biliriz. Fakat ne zararı var? Gülün de kökü çamurlar içinde değil midir?

Bazan aynı duygu kötü telâfi yollarına sapar. Gaita aşkı meselâ, «para sevgisine» döner. Bu çeşit marazî hasislerin artık parayı bir ihtiyâç maddesi olarak değil, sâdece «para» olduğu için sevdiğine, bir çeşit kolleksiyon merakı halinde para biriktirdiğine şâhid oluruz. Bu «hastalığın» en bariz delillerinden biri, paranın bankaya veya bir işe yatırılamaması, kasalarda saklanmasıdır. Hasis, onu maddeten gör­mek, hattâ sevip okşamak, öpüp koklamak ihtiyâcmdadır. Tıpkı be­beğin kakasına yaptığı gibi... Ve bu insanlar çoğu zaman servet için­de yüzerken aç bî-ilâç ölür giderler.

Görülüyor ki alt şuur, kompleksler, ruhî faaliyetlerimiz için ge­rekli enerjiyi bize te'mîn eden bir «yakıt deposudur». Tıpkı lokomo­tifin buhar kazam, otomobilin benzin deposu gibi. Bu yakıttan te'­mîn edilen enerji kontrollü ve uygun bir şekilde kullanılırsa bizi fay­dalı istikâmetlere sevkeder. Yok, kontrolden çıkar, zincirinden kurtu­lur, alabildiğine giderse, lokomotifin kazanının patlaması gibi, insanı da birçok marazî ve hatalı davranışlara sürükleyebilir. Atomun par­çalanması bir bomba içinde olursa, insan neslini tahrîb edici bir teh­like arzederken atom santrallerindeki kontrollü parçalanma ışık ver­mekte, hararet vermekte, enerji te'mîn etmektedir.

Akıl konusunda da söyle diyor :

Yeryüzünde   mevcûd  canlılar, gerek   beslenme ve üreme  sevk-i tabiîleri sebebiyle,   gerekse saadet ve üstünlük   duygulan   yüzünden sonu gelmeyen bir mücâdeleye girişmişlerdir. Bu hayat kasırgasında, kuvveti yetmeyen varlık yaşayamaz. İnsan, daha ilk yaşama çağın­dan itibaren, kuvvetçe zayıf olmasına rağmen bütün dış etkilerden korunmasını bilmiş, zamanla dünyanın hâkimi olmuştur.

İşte, diğer canlılar arasındaki üstünlüğümüzü sağlayan bu kud­rete «akıl» diyoruz. Akıl, insanın sâdece bu hayat mücâdelesindeki başarısını te'mîn etmekle kalmaz, aynı zamanda (şuur altı dünyası) adını verebileceğimiz ve asıl büyük çatışmaların vuku bulduğu iç âlemimizi de düzenler, ruhî olayların bir plân dâhilinde cereyan et­mesini sağlar. Nitekim, yaşayan insanın iç dünyasında her an birçok önemli, bazan bütün hayatına ve saadetine hükmeden kanşık savaş­lar olmaktadır. Organlarımız (kalb, ciğerler, mide, barsaklar, gudde­ler) ve damarlarınıızdaki. hayat iksiri kan, nasıl sağlığımız uğruna daimî surette mikroplarla savaşarak onları vücûddan atıyor ve bağı­şıklık kazandırıyorsa, akü da ruhî hayatımızı birçok zararlı te'sîrler-den (heyecan, korku, çapraşık arzular, ihtiraslar, ahlâksız temayül­ler v.s.'den) korumaktadır.

Akıl Melekeleri: Akıl melekelerinin en başında «şuur» gelmekte­dir. Şuuru, «insanın gerek kendi şahsından ve gerekse muhitinden haberdâr olma ve bu iki ortam arasında bağlantı, münasebet kura­bilme melekesi» diye ta'rîf edebiliriz.

Hayatımızın herhangi bir ânında şuurumuz, o anda meşgul oldu­ğumuz, dikkatimizi üstüne çevirdiğimiz mevzu için bilhassa uyanık­tır. Meselâ; ben bu yazıları yazarken, yazacağım cümleleri düşünüyor ve yazdığım şeyleri gözümle kontrol ediyorum. Duyu organlarım, ruhî faaliyetlerim, bilhassa önümdeki kâğıda ve yazılara çevrilmiştir. O halde bu an için yazdığım yazılar benim için «şuurlu» bir faaliyetin neticesidir. Bu esnada yanıma birisi gelse, bir şeyler söylese ve ben ona pek de dikkat etmesem, bu hâdiseler benim için «yarı şuurlu» geçer. İşim bittikten sonra kendimi zorlar, hafızamı kurcalarsam, o yanıma geleni ve neler söylediğini pekâlâ hatırlayabilirim. Bir de ta­mamen şuurumun dışında birtakım hâdiseler olabilir. Bunları nor­mal halde hatırlamama imkân yoktur. Bu haller benim için «şuur­suz» cereyan etmişlerdir.

Görülüyor ki, kısaca «şuur» diye ta'rîf ettiğimiz ruhî halin de üç ayrı sahası mevcûddur : Şuurlu, yarı şuurlu ve şuursuz sahalar. Ka­ranlık bir oda düşünelim, bu oda birçok eşyalarla dolu bulunsun. Orta yerde bir mum yakılırsa, bu mumun aydınlattığı pek ufak bir kısımdaki eşyalar tamamen farkedilebilir (şuurlu saha); bunun dışın­da alaca karanlık olan, eşyaları güçlükle seçilebilen bir bölge daha vardır (yarı şuurlu saha); nihayet bunun da etrafında kalan büyük kısım büsbütün karanlıklara gömülüdür (şuursuz.saha).

Şuurun bu ta'rîf ettiğimiz çeşitli bölgelerinden başka bir de şuurlu kısman seviyeleri bahis konusudur. Bütün gayretimizi, uya­nıklığımızı topladığımız, çok dikkat ettiğimiz bir olay, bizim için, yan uykulu veya dalgın bir halde seyrettiğimiz bir olayla aynı derecede «şuurlu» olamaz. Sarhoşlukta, bazı uyuşturucu ilâçlar alındığı zaman, nihayet bazı beyin hastalıklarında da şuur böyle bulamr.

Akıl melekelerinden bir diğeri «idrâk» dir. Gözümüze, kulağımı­za, burnumuza, dilimize, derimize dış dünyadan gelen te'sîrler, inti­balar bu organlar tarafından alınarak beynimize iletilirler. Bunlann bir kısmını şuurlu olarak idrâk ederiz, bir kısmı ise şuurumuzun dı­şında kalır. Meselâ, ben bu yazıyı yazarken birisi görünmeden yanı­ma gelse ve elimi bir kibritle yaksa, irâdem dâhilinde olmadan ref­leks bir şekilde elimi bu zararlı şeyden birdenbire çekerim. Bu şuur­suz faaliyetin dışında bir de elimin acıdığını hissetmem keyfiyeti var­dır ki bu, dışardan verilen uyarının şuuruma iletildiğini gösterir.

Dışardan gelen te'sîrler duyu organlarımız tarafından alınıp bey­ne iletildikten sonra beyinde bunlar eski hâtıralarla mukayese edilir­ler. Meselâ, hiç yazı bilmeyen bir kimse için bu satırların herhangi bir önemi yoktur. Halbuki yazı öğrenmişsek, daha doğrusu, beynimiz­de bu harflerin eskiden kalma izlenimleri mevcûd ise, sonradan gör­düğümüz harfler eskilerle karşılaştırılıp mânâlandınlır.

İnsan'm düşünme kabiliyetini «zekâ» sı verir. Zekâ'yı bilme, an­lama ve muhakeme etme kudretlerinin bir neticesi olarak ele alabi­liriz. Duyu organlarımızla aldığımız intibalar, hâfızamızdakilerle kar­şılaştırılır, bundan bir netice çıkarılır. Muhakeme dediğimiz bu faa­liyetten sonra çıkarılan neticenin ve eski bilgilerimizin o ana tatbik edilebilmesi, onlardan faydalanabilmemiz, zekâmız sayesinde müm­kün olmaktadır. O halde zekâ için fikirlerin mikdârı değil, onların kaliteleri mühimdir.

Ruhî faaliyetler esnasında devamlı bir «fikir akışı» olmaktadır. Kafamızda boş, hiç bir fikrî faaliyette bulunmadan ve düşünmeden geçen bir an dahi yoktur. Willianı James'in, ilk defa tarif ettiği bu «fikir akışı» çeşitli değişikliklere uğrar, bazı yerlerde duraklar, ba-zan hızlanır ve nihayet bir neticeye varır.

Böylelikle, bir fikir akışı çeşitli yollardan neticeye varmaktadır. Meselâ, bazı insanlar hayâlinde birtakım şekilleri canlandırarak dü­şünürler. Bilhassa talebelik çağımızda bir kısmımız, ancak kitabın o sayfasını veya resimlerini gözümüzün önüne getirmek ve hayâlimizde canlandırmakla sorulan suâllere cevap verebilirdik. Bu tip bir in­sanın, büyüyen bir ağacı düşünebilmesi için önce tohumu, fidanı, ni­hayet ağacı ve dallarını gözünün önüne getirmesi ve bu suretle bir­birini ta'kîb eden hayâller halinde fikir akışını yürütmesi lâzımdır. Bazı insan tipleri ise kelimelerle düşünmeyi âdet etmişlerdir. Bu tip­lerde fikir akışını arka arkaya gelen hayâller, resimler değil, fakat birbirini ta'kîb eden sözler, kelimeler ve cümleler teşkil eder.

İnsanın fikirlerini başkalarına anlatabilmesi için en. başta gelen yol lisândır. İster konuşma, ister yazı olsun, lisânın herhangi bir şekli ile fikirlerimizi başkalarına kolaylıkla izah edebiliriz. Lisânın yardımı olmaksızın insan başkalarının tecrübelerinden belki pek az faydalanabilir, fakat lisansız hayâl kurmanın bile pek de mümkün olamayacağını tasavvur edebilirsiniz. İnsanın «hayâl kurma» ile de bir neticeye varması, bu ruhî faaliyetten istifâde etmesi gerekir. Böy­lece düşünceler sıralanır, diğer fikirlerle mukayese edilerek değerlen­dirilir ve işe yarayanları arasında bir nevi tercih, bir seçme yapılır.

Bu seçme faaliyetine de «irâde» diyoruz. İnsan düşüneceği, söy­leyeceği ve yapacağı şeyleri irâdesinin kontrolüne tâbi tutar. Bazı faaliyetler bir müddet irâdenin kontrolü ve zoru ile yapıla yapıla ni­hayet itiyâd halini alır. Bazı davranışlarımızın bu şekilde otomatik­leşmesi şuurlu faaliyetleri azaltacağı için yorulmamızın önüne geç­mektedir. Fakat tekrar edelim, bir davranış itiyâd halini almadan, otomatikleşmeden evvel, düşünce safhasını geçirmiş, irâdemizin kont­rolü altında diğerlerine tercih edilmiş ve ondan sonra tekrârlana tek-rârlana itiyâd meydana gelmiştir. O halde eski bir filozofun «düşü­nen insan vardır» sözünü «seçen, tercih yapan insan vardır» diye de­ğiştirebiliriz.

Bazan bir karâra varmak arzusu, hatâlara da sebep olabilir. Bir-çc-k tecrübelerimiz, geçmişte yaşanmış hâdiseler son karârımız üzeri­ne te'sîr ederler. Bazan bir şeyi şiddetle yapmayı arzu ederiz, fakat aynı zamanda, aynı şiddetle bu şeyi yapmamayı da istediğimizi his­sederiz. Bu birbirine zıd, birbiriyle çatışma halindeki iki arzunun be­raber bulunması insana sıkıntı verir ve heyecan hallerine sebep olur.

Asırlar boyunca heyecanın, kalbe âid bir hâdise olduğuna ina­nılmıştı. Bugün biliyoruz ki, bu da akıl melekelerinden birini teşkil etmektedir. Bazan heyecan o kadar şiddetli olur ki bir türlü karâra varacak bir düşünce faaliyeti gösteremeyiz. Şiddetli ve devamlı heye­canlar bir taraftan ma'kûl ve sükûnetle düşünmemizi Önlediği gibi, diğer taraftan da vücûd faaliyetlerinde bazı aksaklıklar meydana ge­tirebilir. Burada gördüğümüz ruhî hâdiselerin vücûd üzerinde te'sîr1İ olmasından başka, bir de vücûddaki olayların ruhî durumumuz üze­rine te'sîri bahis konusudur. Kısacası, bütün davranışlarımız, az veya çok, heyecanlarımızın te'sîri altında kalmaktadır. Esasen bunların bir kısmının kendimiz farkına bile varamayız.[82]

 

86  — Eğer Biz istemiş olsaydık, sana vahyetmiş ol­duğumuzu götürürdük. Sonra onun için Bize karşı dura­cak bir vekîl de bulamazdın.

87  — Ancak  Rabbından bir rahmet iledir.   Muhak­kak ki O'nun sana olan lutfu pek büyüktür.

88  — De ki: İnsanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir ben­zerini getirmek için toplansalardı, birbirlerine  yardımcı da olsalar (yine de), onun bir benzerini getiremezlerdi.

89  — Andolsun ki Biz, bu Kur'an'da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Yine de insanla­rın çoğu pek nankör oldu.

 

Kur'an'ın, Benzerini Getirsinler

 

Allah Teâlâ; kulu ve şerefli Rasûlü Muhammed'e değerli Kur'an'i vahyetmekle ne büyük lütuf ve ihsanda bulunduğunu hatırlatıyor. O Kur'an ki bâtıl ne önünden ne de arkasından sızabilir. O, Hakîm ve Hamîd olan Allah katından inmedir.

îbn Mes'ûd der ki: Âhir zamanda Şam tarafından kızıl bir rüz­gâr insanlara vurur. Hiç bir kimsenin elinde mushaf, kalbinde âyet kalmaz. Sonra İbn Mes'ûd «Eğer Biz istemiş olsaydık, sana vahyet­miş olduğumuzu götürürdük...» âyetini okumuş.

Sonra Allah Teâlâ bu yüce Kur'an'ın değerine dikkatleri çeke­rek bütün insan ve cinnlerin toplanıp da Allah'ın, Rasûlüne indir­diği şekilde o Kur'an'ın bir benzerini indirmek isteseler, buna güç yetiremeyeceklerini ve bu konuda ne kadar yardım, destek, güç te'mîn etmeye çalışırlarsa çalışsınlar bunun boş olacağını haber veriyor. Doğ­rusu bu güç yetirilmesi imkânsız bir mes'eledir. Yaratılmışların sözü, Yaratanın sözüne nasıl benzeyebilir ki? O'nun eşi yoktur, benzeri yok­tur, dengi yoktur.

Muhammed İbn İshâk Muhammed İbn Ebu Muhammed kanalıy­la Saîd İbn Cübeyr veya İkrime'den, onlar da İbn Abbâs'tan nakle­derler ki; bu âyet, yahûdîlerden bir topluluk hakkında nazil .olmuş­tur. Onlar Hz. Peygambere gelip; senin bize getirdiğinin benzerini biz de sana getiririz, demişler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. Bu rivayete dikkat etmek gerekir. Çünkü bu sûre mekkî-dir. Konuları bütünüyle Kureyş'lileri muhatap alır. Yahudiler ise an­cak Medine'de bu hitaba karşı, yer almışlardır. Allah en iyisini bi­lendir.

«Andolsun ki Biz, bu Kur'an'da her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık.» Kesin burhanları, belgeleri beyân ettik. Hakkı izah edip genişçe bildirdik. Ama buna rağmen «Yine de insanların çoğu pek nankör oldu.» Hakk'ı inkâr edip doğruyu reddeder oldular.[83]

 

90  — Dediler ki: Sen, bize yerden bir kaynak fışkır-tıncaya kadar sana asla inanmayacağız.

91  — Veya hurmalıklardan ve üzümden bahçelerin olsun ve aralarında ırmaklar akıtmalısın.

92  — Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşüresin veya Allah'ı ve melekleri karşımıza ge-tiresin.

93 — Yahut ta altundan bir evin olsun veya göğe ^ükselesin. Oradan bize okuyacağımız bir kitab indirilin-ceye kadar senin yükselmene de inanmayacağız. De ki: Tenzih ederim Rabbımı. Ben, peygamber olarak gönderil­miş bir beşerden başkası değilim.

 

Mucize İsteyenler

 

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb... İbn Abbâs'tan nak­letti ki o, şöyle demiş : Bir gün güneş battıktan sonra Kâ'be'nin ar­kasında Rebîa'nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Harb oğlu Ebu Süfyân, Ab-düdâr oğullarından bir adam, Esed oğullarının kardeşleri Ebu'1-Bah-terî, Esed oğlu Muttalib oğlu Esved, Esved oğlu Zenı'a, Muğîre oğlu Velîd, Hişâm oğlu Ebu Cehil, Ebu Übeyy oğlu Abdullah, Halef oğlu Ümeyye, Vâil oğlu Âs, Sehm kabilesinden Haccâc'm iki oğlu Nü-beyhâ ve Münebbih aralarında toplandılar. Ve dediler ki: Muham-med'e bir hey'et gönderin onunla-konuşsun, tartışsın ve onu âciz bı­raksın. Böylece sizin ma'zeretiniz kalmaz. Bunun üzerine Hz. Pey­gambere bir hey'et gönderdiler ve; kavminin eşrafı seninle konuşmak için toplandı, dediler. Rasûlullah (s.a.) hak yola girme konusunda onların durumunda bir şey (değişiklik) olduğunu zannederek koşa koşa geldi. Hz. Peygamber onların doğru yola gelmesini çok istiyor, sevi­yordu. Onların karşı çıkmaları kendisine zor geliyordu. Nihayet va­rıp yanlarına oturdu. Onlar dediler ki: Ey Muhammed, biz seni bir daha ma'zeretimiz kalmasın diys çağırdık. Allah'a andolsun ki arap-lardan kavmi arasına, senin kavminin arasına girdirdiğinden daha kötü bir şey girdiren kimseyi tanımıyoruz. Sen, babalara küfrettin, dini ayıpladın, rü'yâları budalalıkla niteledin, tanrılara hakaret ettin ve topluluğu dağıttın. Seninle bizim aramızda olan her konuda işle­medik bir kötülük bırakmadın. Sen bu sözü getirmekle maksadın bir mal elde etmek ise; sana malımızdan toplayalım ve sen içimizde en çok malı olan kişi ol. Eğer maksadın aramızda şeref elde etmekse; seni başımıza efendi yapalım. Eğer kral olmak istiyorsan; üzerimize kral yapalım. Eğer senin gördüğünü söylediğin ve sana gelen şey bir cınn.ise —böyle olabilir— o zaman seni iyileştirmek için tabîb ara­mak için malımızı sarfedelim. Ve bu konuda seni ma'zûr sayalım.

Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Sizin söylediklerinizden hiç biri yok "bende. Size getirdiğim şeyi, ne malınızı istemek için, ne üstünüzde şeref elde etmek için, ne de kral olmak için getirdim. Yalnızca Allah Teâlâ beni size vekîl olarak gönderdi.   Bana bir Kitab indirdi.   Sizi müjdelememi ve uyarmamı emretti. Bunun üzerine ben de size, Rab-bımın risâletini tebliğ ettim ve öğütte* bulundum. Size getirdiğim şeyi kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhirette payınıza düşen şeydir. Eğer reddederseniz; Allah'ın emri uyarınca sabrederim. En sonunda Allah benimle sizin aranızda hükmünü verir. Ya da Rasûlullah (s.a.) buna benzer sözler söylemişti.

Onlar dediler ki: Ey Muhammed; sana açıkladığımızı kabul et­mezsen, bilmiş ol; artık insanlardan hiç birisi sana karşı diyar ba­kımından bizim yanımızda daha dar, mal bakımından daha az ye ge­çim bakımından daha sıkıntılı bir durumda olamaz. O zaman Rab-bından dile de —seni gönderdiği o şeyle gönderen Rabbından— çev­remizi bize daraltan şu dağlan yürütsün ve ülkemizi düzeltsin. Ora­da tıpkı Irak'ta Şam'da bulunan ırmaklar gibi ırmaklar' kaynatsın. Atalarımızdan göçmüş olanları geri göndersin. Bize gönderecekleri arasında Kusayy İbn Kilâb da bulunsun. Çünkü o, doğru sözlü bir ihtiyardı. Senin dediğini ona soralım, bakalım doğru mu söylüyor­sun yoksa bâtıl mı? Eğer istediğimizi yaparsan ve onlar da seni doğ-rularlarsa, biz de artık seni tasdik ederiz. Senin Allah katındaki mer­tebeni kabul ederiz. Ve senin; dediğin gibi, Allah'tan gönderilmiş bir elçi olduğuna inanırız.

Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: Ben, bunun için peygamber olarak gönderilmedim. Ben, Allah katından bana verileni size getir­mek üzere geldim. Ben, gönderildiğim risâleti size tebliğ ettim. Eğer kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhiretteki nasîbinizdir. Eğer red­dederseniz ben, Allah'ın emrine sabırla nzâ gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hükmünü versin. Onlar dediler ki: Eğer bu dediği­mizi yapmazsan; kendini tut ve Rabbından bize senin söylediğini doğrulayan bir melek göndermesini iste de biz ona senin için mü­racaat edelim. Yine Rabbından iste de senin için bahçeler, köşkler, altın ve gümüşten hazîneler yapsın ve senin, aramakta olduğunu san­dığımız şeylere ihtiyâcın kalmasın.. Çünkü sen, çarşı pazarda duruyor ve bizim gibi geçim peşinde koşuyorsun. İşte o zaman senin Rabbın katında bir mevkiin olduğunu, üstünlüğün bulunduğunu öğreniriz. Şayet iddia ettiğin gibi bir rasûl isen.

Rasûlullah (s.a.) onlara şöyle dedi: Ben, bunu yapacak değilim. Ben, Rabbımdan böyle şeyler isteyecek birisi değilim. Ve ben bunun için size peygamber olarak gönderilmedim. Allah, beni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Size getirdiğimi kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhiretteki nasîbinizdir. Eğer reddederseniz; ben, Allah'ın emrine sabreder rızâ gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hük­münü versin.

Onlar dediler ki: Öyleyse senin iddia ettiğin gibi, Rabbın her şeyi yapmaya muktedir ise bize göğü indir. Çünkü biz, bunu yapma­dığın takdirde sana inanacak değiliz.

Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: Bu Allah'a âit bir şeydir. îster-se sizin için öyle yapar.

Onlar dediler ki: Rabbının, bizim seninle beraber oturacağımızı ve sana sormak istediğimiz şeyi soracağımızı, dilediğimiz şeyleri iste­yeceğimizi bilmesine, sana gelip bizim müracaat edeceğimizi bildir­mesine ve bu konuda getirdiğine inanmazsak bize ne yapacağını ha­ber vermesine gelince; duyduk ki bütün bunları sana Yemâme'de ken­disine Rahman denilen bir adam bildiriyormuş. Doğrusu, Allah'a an-dolsun ki biz, Rahmân'a ebediyyen inanmayız. Artık ey Muhammed, senin bize beyân edeceğin bir özrün yok. Allah'a andolsun ki biz, se­nin bu yaptıklarına karşılık seni bırakacak değiliz. Ya sen, bizi mah­vedeceksin, ya da biz, seni. Onlardan bir kısmı da dediler ki: Biz Al­lah'ın kızları olan meleklere ibâdet ederiz. Bir başka grup da dedi ki: Allah'ı melekleriyle beraber karşımıza getirmedikçe biz, sana îmân etmeyiz. .

Onlar böyle deyince, Rasûlullah (s.a) kalktı. Onunla beraber ha­lası oğlu Abdullah İbn Ebu Ümeyye —ki bu Abdülmuttalib'in kızı Atî-ke/nin oğluydu— de kalktı ve şöyle dedi : Ey Muhammed, kavmin sana anlatacaklarını anlattı, sen onların anlattıklarından hiç birini kabul etmedin. Sonra kendileri için senden bazı şeyler istediler ki bunlar vesilesiyle Allah katındaki makamını öğrensinler. Sen, bunu da yerine getirmedin. Sonra kendilerini korkuttuğun azabın çabucak gelmesini senden istediler. Allah'a andolsun ki sen, göğe merdiven dayayıp da yükselmedikçe ve ben de sen dönünceye kadar bekleyip, sen beraberinde dört melekle birlikte söylediğine şehâdet eden yayıl­mış bir nüsha ile birlikte gelmedikçe sana ebediyyen îmân etmem. O melekler senin dediğine şehâdet etmelidirler. Allah'a yemîn ederim, eğer sen bunu yapmış da olsan öyle sanıyorum ki ben, yine seni doğ­rulayacak değilim. Sonra Hz. Peygamberin yanından ayrılıp gitti. Ra­sûlullah (s.a.) da onların yanından ayrılıp, hüzün dolu olarak evine döndü. Çünkü kavmi kendini çağırdığı zaman, onların îmân edecek­lerini ummuştu. Fakat onlann îmândan uzaklaştıklarını görünce esef­tendi, kederlendi.

Ziyâd îbn Abdullah el-Bekkâî, îbn İshâk'tan bu rivayeti aynı şe­kilde nakleder. İbn îshâk der ki: Bana bunu ilim ehlinden bir kısmı, Saîd İbn Cübeyr ve İkrime kanalıyla Abdullah İbn Abbâs'tan naklet­ti. Sonra da aynı rivayeti zikreder.

Allah Teâlâ, bu kâfirlerin toplanmış oldukları bu mecliste doğru yolu bulmak için o şeyleri gerçekten istemiş olsalardı, onların isteği­ni karşılardı. Ne var ki onların bu isteklerini sırf küfür ve inâd se­bebi olsun diye istediklerini çok iyi bildiği için Rasûlüne şöyle de­miştir : Dilersen onların istediklerini sana veririz, ama bundan sonra da küfredecek olurlarsa; âlemlerde hiç bir kimseyi azâblandırmadı-ğımız biçimde onları azâblandırırız. Ama dilersen onlar için tevbe ve rahmet kapısı açılır. Hz. Peygamber; hayır, onlar için tevbe ve rah­met kapısının açılmasını dilerim, dedi. Nitekim 59. âyette Ab­dullah İbn Abbâs ve Zübeyr îbn Avvâm'dan nakledilen hadîs geç­mişti. Furkân sûresinde de şöyle buyurulur : ((Şöyle dediler : Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor, sokaklarda geziyor? Ona beraberin­de bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya. Yahut kendisine bir ha­zîne verilseydi veya besleneceği bir bostanı olsaydı ya. Bu zâlimler, •mü'minlere; sizin uyduğunuz sâdece büyülenmiş bir adamdır, dedi­ler. Sana nasıl misâller getirdiklerine bir bak. Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar. Dilerse sana bunlardan daha iyi olan, içlerinden ır­maklar akan cennetler verebilen ve köşkler kurabilen Allah, yücele­rin yücesidir. Zâten onlar kıyamet saatini da yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.» (Fur­kân, 7-11).

«Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inan­mayacağız.» Âyet-i kerîme'deki kelimesi; akan göze de­mektir. Onlar, Hicaz toprağında akan bir göze istiyorlardı. Gerçi bu, Allah için pek kolaydı. Dilerse onu yapar ve onların istediklerinin hep­sine cevab verirdi. Ama Allah, buna rağmen onların doğru yola dön­meyeceklerini biliyordu. Nitekim Allah Teâlâ bu gibiler hakkında şöy­le buyurmaktadır : «Doğrusu, üzerlerine Rabbızun sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görün­ceye kadar.» (Yûnus, 96-97). Bir başka âyet-i celîle'de ise şöyle buy-rulur: «Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler ken­dileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dile­medikçe onlar yine de inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu bunu bilmezler.» (En'âm, 111)

«Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşüresin.» Sen bize kıyamet günü göğün parçalanıp düşeceğini söylüyorsun. Et­rafa yayılacağını bildirerek tehdîd ediyorsun. Öyleyse bunu dünyada acele olarak yap ve parça parça göğü üzerimize indir. Bu ifâde onla­rın : «Ey Allah'ımız; eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gök­ten taş yağdır.»  (Enfâl, 32) kavli gibidir., Şuayb Aleyhisselâm'm kavrai de ondan aynı şeyleri istemiş ve demişlerdi ki: «Eğer doğrulardan isen bizim üzerimize gökten bir parça indir.» (Şuarâ, 187). Bunun üze­rine Allah Teâlâ onları, gölgelik günün azâbiyla cezalandırmıştı. Doğ­rusu o günün azabı, pek büyüktü. Âlemlere rahmet olarak gönderilen tevbe peygamberine gelince; o, bunların bekletilmesini ve kendilerine süre tanınmasını istemiştir. Belki Allah, onların soyundan Allah'a ibâdet edip şirk koşmayan bir nesil çıkarır diye. Gerçekten de böyle olmuştur. Çünkü yukarıda "adı geçen o kişilerden bir kısmı daha son­ra müslüman olmuş ve İslâm'da güzel mertebelere ermişlerdir. Hattâ Hz. Peygambere o son sözü söyleyen Abdullah İbn Ebu Ümeyye tama­men teslim olarak İslâm'a girmiş, Allah Azze ve Celle'ye dönmüştür.

«Yahut da altundan bir evin olsun.» Abdullah İbn Abbâs, Mücâ-hid ve Katâde, burada geçen kelimesinin; altun anlamına geldiğini söylerler. Hattâ Abdullah İbn Mes'ûd'un rivayetinde bu âyet şu şekilde okunur:

«Veya göğe yükselesin. Biz sana bakıp dururken bir merdivenle göğe çıkasın.»

«Oradan bize okuyacağımız bir kitab indirinceye kadar senin yük­selmene de inanmayacağız.» Oniar her birine tek tek yazılı bulunan sayfalar indirilmesini istiyorlardı. Bu; Allah'tan falan oğlu falana gönderilmiş bir kitabdır, denilmesini istiyorlardı. Böylece bu sayfala­rın, sabahleyin başkalarının yanına konulmuş olmasını arzu ediyor­lardı. Mücâhid böyle tefsir eder.

«De ki: tenzih ederim Rabbımı. Ben peygamber olarak gönderil­miş bir beşerden başkası değilim.» Huzurunda herhangi bir kişinin Al­lah'ın saltanat ve melekûtuyla ilgili bir konuda bir fikir öne sürme­sinden Allah yüce ve münezzehtir. O, dilediğini yerine getirendir. İs­terse sizin istediğinize karşılık verir. İsterse size hiç bir cevab vermez. Ben, ancak Allah tarafından size gönderilmiş bir elçiyim. Rabbımm emirlerini size tebliğ eder ve öğüt veririm. Doğrusu ben, bunu yaptım. Sizin istediğiniz hususta durumunuz Allah'a kalmıştır. Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Ali İbn İshâk... Ebu Ümâme'den nakletti ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Rabbım Azze ve Celle bana Mek­ke'deki Bathâ'yı altun yapmayı söyledi de ben; hayır ey Rabbım, bu­gün aç, bir gün tok kalırım, dedim. —veya Hz. Peygamber buna ben­zer bir ifâde kullandı— Aç kaldığım zaman Sana yalvarır ve Seni zik­rederim. Doğduğum gün Sana hamdeder, şükrederim. Bu hadîsi, Tirmizî Zühd babında Süveyd İbn Nasr kanalıyla Ebu Ümâme'den nak­leder ve bu hadîsin hasen olduğunu söyler. Ancak râvîler arasında yer alan Ali İbn Yezîd hadîste zayıf kabul edilmiştir.[84]

 

94  — Onlara hidâyet geldiği zaman insanları inan­maktan alıkoyan, sâdece: Allah,  peygamber olarak  bir beşeri mi göndermiştir? demeleridir.

95  — De ki: Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan me­lekler olsaydı, Biz ancak onlara peygamber olarak gök­ten bir melek indirirdik.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: İnsanların çoğunun îmân edip pey­gambere tâbi olmaktan alıkoyan şey, onların bir peygamberin elçi olarak gönderilmesine hayret etmeleridir. Nitekim bu hususu Yûnus sûresinde de şöyle ifâde buyuruyor : «İçlerinden bir adama: İnsanla­rı uyar ve îmân edenlere Rabları katında yüksek bir makam olduğu­nu müjdele, diye vahyetmemiz insanların tuhafına mı gitti ki kâfir­ler : Bu, apaçık bir büyüdür, dediler.» (Yûnus, 2). Tegâbûn sûresinde ise şöyle buyurmaktadır: «Bu, kendilerine peygamberleri belgelerle geldiğinde, bizi doğru yola bir insan mı eriştirecek? diyerek inkâr edip gerçeğe yüz çevirmelerinden ötürüdür. Allah hiç bir şeye muhtaç ol­madığını ortaya koymuştur. Allah; Ganî'dir, Hamîd'dir.» (Teğâbün, 6). Firavun ve erkânının dilinden de şöyle buyurur: «Bizim gibi iki insana mı inanacakmışız. Halbuki o ikisinin kavmi de bize kulluk edenlerdir.». (Mü'minûn, 47). Diğer ümmetler de peygamberlerine böy­le demişlerdi: «Siz de bizim gibi sâdece birer insansınız. Siz, bizi ata­larımızın tapındığı şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize açık bir delil getirin.», (İbrahim, 10). Bu konuda pek çok âyet-i kerî­me vardır.

Sonra Allah Teâlâ kullarına lutfunu ve rahmetini hatırlatarak onları uyarıyor ve kendilerine kendi cinslerinden bir peygamber gön­derdiğini böylece ondan öğrenip bu peygamberin kendilerine öğretme­sini sağladığını ve bu şekilde Allah'ın kitabına ve sözüne muhâtab ol­ma imkânına erdiklerini bildiriyor. Şayet Allah insanlara meleklerden bir elçi göndermiş olsaydı, onunla karşılaşmaya ve ondan çeşitli bilgi­ler almaya güç yetiremezlerdi. Nitekim Allah Teâlâ bu anlamda diğer âyetlerde şöyle buyurur :   ((Allah, mü'minlere lütfetmiş de kendilerine içlerinden bir elçi göndermiştir.» (Âl-i İmrân, 164), «Size kendinizden bir peygamber gelmiştir.» (Tevbe, 128), «Nitekim size içinizden, âyet­lerimizi okuyan, sizi tezkiye eden kitabı ve hikmeti öğreten ve bilme­diğiniz şeyleri bildiren bir peygamber gönderdik. Öyleyse siz Beni zik­redin ki, Ben de sizi anayım. Bir de bana şükredin, nankörlük etme­yin. (Bakara, 151-152). Yine aynı şekilde burada da : «Eğer yeryüzün­de yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, Biz ancak onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.» buyuruyor. Madem ki siz beşer cinsindensiniz; öyleyse katımızdan bir lütuf ve rahmet eseri olarak si­ze de kendi cinsinizden bir peygamber göndermiş bulunuyoruz.[85]

 

96 — De ki: Şâhid olarak benim ve sizin aranızda Al­lah yeter. Muhakkak ki O, kulları için Habîr'dir, Basîr'-dir.

 

Allah Teâlâ Nebiyyi zîşâmna; kavmine karşı getirdiklerinin doğ­ruluğuna bir delil olmak üzere Allah'ın kendisine ve onlara şâhid ol­duğunu söylemesini bildiriyor. Allah; benim size getirdiğimi bilendir. Eğer ben, yalan söylüyorsam O, benden en ağır biçimde intikamını alır. Nitekim Hakka sûresinde de şöyle buyurmaktadır : «Eğer o, Bize karşı buna bazı sözler katmış olsaydı; Biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.»   (Hakka, 44-46).

«Muhakkak ki O, kulları için Habîr'dir, Basîr'dir.» Kullarından ki^ min ihsana, hidâyete ve ilhama müstehak olduğunu; kimin şakâvete dalâlete ve sapıklığa lâyık olduğunu en iyi O bilir. Bunun için de şöy­le buyurmuştur:[86]

 

97 — Allah, kimi hidâyete erdirirse; o, hidâyete er­miştir. Kimi de dalâlete düşürürse; O'ndan başka onlar için dostlar bulamazsın. Biz, onları kıyamet günü körler dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü hasredeceğiz. Yurtla­rı cehennemdir. O ne zaman sönmeye yüz tutsa, hemen alevini artırırız.

 

Gerçek Hidâyet

 

Allah Teâlâ; mahlûkâtma tasarrufunu ve onıar üzerinde hükmü­nün geçerli olduğunu haber vererek, hiç bir kimsenin hükümlerinden dolayı Allah'ı sorguya çekemeyeceğini ve O'nun kimi dilerse hidâyete götüreceğini ve hidâyete götürdüklerini de sapıtacak başka kimse bu­lunmadığını bildiriyor. Müteakiben de : «Kimi de dalâlete düşürürse; O'ndan başka onlar için dostlar bulamazsın.» buyuruyor. Bir başka âyette de şöyle buyrulur : «Allah, kimi hidâyete erdirirse; o, doğru yo­lu bulmuştur. Kimi de saptırırsa; sen, onun için yol gösterici bir dost bulamazsın.» (Kehf, 17).

«Biz, onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar Olarak yüz­üstü hasredeceğiz.»

İmâm Ahmet İbn Hanbel der ki: Bize İbn Numeyr... Nufeyl'den naklen der ki: Enes İbn Mâlik'in şöyle dediğini duydum:

Birisi ey Allah'ın Rasûlü, kâfir kıyamet günü yüzüstü nasıl haşro-lunur? dedi. Rasûlullah buyurdu ki: Dünyada iken onu ayakları üs­tü yürüten, kıyamet günü yüzüstü yürütmeye kadir olmaz mı? Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Sahîh'lerinde naklederler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize Yezîd... Huzeyfe ibn Esîd'-den nakletti ki; o, şöyle demiş : Ebu Zerr el-Ğıfârî kalktı ve şöyle dedi: Ey Ğıfâr oğullan, söyleyin ama sözünüzden caymayın. Çünkü doğru söyleyen ve doğrulanmış olan peygamber bana şöyle dedi: İnsanlar üç topluluk halinde haşrolunacak. Bir topluluk binitlidirler, giyimli­dirler ve doyumludurlar. Bir topluluk yürürler ve koşarlar. Bir toplu­luğu da melekler, yüzleri üstü sürükleyip cehenneme götürürler. Bir kişi dedi ki: İkisini ajıladık. Ya yürüyüp koşanlar ne oluyor? Hz. Pey­gamber buyurdu ki: Allah Teâlâ bele bir âfet verir de, bel diye bir uzuv kalmaz. Öyle ki kişinin göz alıcı bir bahçesi bulunur, onu,yor­gun bir deveye verir de o buna güç yetiremez.

«Körler» görmezler, «dilsizler» konuşamazlar, «sağırlar» işitemezler. Bu durum onlara ceza olarak birbirinden farklı hallerde mevcûd olabilir. Onlar bu dünyada hakka karşı kör, sağır ve dilsiz oldukları için, mahşer yerine de ceza olarak en çok muhtaç oldukları bir şekil­le gelirler. «Yurtlan cehennemdir.» Onların düşüp yuvarlanıp vara­cakları yer cehennemdir. «O ne zaman sönmeye yüz tutsa, hemen ale­vini artırırız.» İbn Abbâs bu âyetteki kelimesine dursa an­lamını vermiştir. Mücâhid ise, sönse anlamını verir. Allah Teâlâ'nm buyurduğu gibi «Tadın, size azâbdan başka bir şeyi artırmayız.» (Ne-be', 30).[87]

 

98  — Bu, onların cezasıdır. Çünkü onlar, âyetlerimi­ze küfrettiler ve : Kemik, ufalanmış  toprak  olduğumuz­dan sonramı, biz mi yeniden bir yaratılışla diriltileceğiz? dediler.

99  — Görmezler mi ki; gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, onların benzerlerini de yaratmaya kâdir'dir. Onlar için şüphe olmayan bir ecel kılmıştır. Buna rağmen zâ­limler küfürden başka bir şeyde diretmediler.

 

Gökleri ve Yeri Yaratan Onları Yaralamaz mı?

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Onlan körler, sağırlar ve dilsizler ola­rak hasretmekle verdiğimiz bu ceza, kendilerinin müstehak oldukları bir cezadır. Çünkü onlar «Âyetlerimize küfrettiler.» Delillerimizi, hüc­cetlerimizi inkâr ettiler. Öldükten sonra dirilmenin vuku buluşunu uzak saydılar ve : «Kemik, ufalanmış toprak olduğumuzdan sonra mı, biz mi yeniden bir yaratılışla diriltileceğiz?» dediler. Biz çürüyüp, mah-volup, ayrışıp gittikten ve toprağa karıştıktan sonra mı, ikinci kez tek­rar diriltileceğiz? Allah Teâlâ onların aleyhinde delil getirerek buna gücünün yettiğine dikkatlerini çekmekte ve kendisinin göklerin ve ye­rin yaratanı olduğunu, binâenaleyh onlan yeniden hayâta döndürmeye gücünün rahatlıkla yeteceğini bildiriyor. Nitekim başka âyetlerde de şöyle buyuruyor : «Muhakkak ki göklerin ve yerin yaratılışı, insan­ların yaratılmasından daha büyüktür.» (Ğâfir, 57) Ahkâf sûresinde ise şöyle buyuruyor : «Onlar, görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratıp onu yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri diriltmeye de kadirdir. Evet muhakkak ki O, her şeye kâdîr'dir.» (Ahkâf, 33) Yasin sûresinde ise şöyle buyuruyor : «Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratma­ya kadir değil midir? Evet, O'dur en çok yaratan, bilen. Muhakkak ki O'nun emri bir şeyi murâd ettiği zaman, ona; ol, demektir. O da olu­verir. Her şeyin mülkü elinde olan Allah'ı tesbîh ederiz ve O'na dön­dürülürler.» (Yâsîn, 81-83) Burada ise : «Görmezler mi ki; gökleri ve yeri yaratmış olan Allah, onların benzerlerini de yaratmaya kadiredir.» buyuruyor. Yani kıyamet günü onların bedenlerini yeniden iade edip bir başka doğuşla onları var eder ve ilk oldukları gibi meydana getirir,

«Onlar için şüphe olmayan bir ecel kılmıştır.» Onların kabirlerin­den kaldırılıp yeniden hayata döndürülmeleri için, belirli bir süre ve mutlaka geçmesi gereken bir müddet halketmiştir. Nitekim Allah Te-âlâ Hûd sûresinde de şöyle buyurur : «Biz, o günü ancak belirli bir sü­reye kadar erteleriz.» (Hûd, 104).

«Buna rağmen zâlimler küfürden başka bir şeyde diretmediler.» Aleyhlerinde bunca hüccet olmasına rağmen onlar, bâtılda ve sapık­lıklarında devam edip gittiler.[88]

 

İzahı

 

Haşr konusunda Seyyid Hüseyn el-Cisr diyor ki:

Allah, ruhları esîr gibi latif bir maddenin atomlarından öyle bir tertîb ve şekilde yaratmış olabilir ki, ruhlar bu sayede dinin delillerin­den anlaşılan pek çok hususiyetleri tamamen kazanır.

Meselâ : Ruhlar bizzat diridir.. Binâenaleyh bedene girmeden Ön­ce ve bedenden ayrıldıktan sonra onlarda yine de hayat bulunabilir. Yine ruhlar idrâk sahibidir. (Gerçi duyuları kaybolan rûh, husûsî şey­leri kavramaktan geri kalır, ama umûmî şeyleri kavramasına hiç bir zarar gelmez.) Girdikleri cisimlere hayat, idrâk ve hayatla ilgili diğer sıfatlan kazandırırlar. (Mıknatıs da böyle değil midir? Çeliğe sürülün­ce demiri çekme hususiyetini ona da kazandırır.) Bununla beraber onlar pek latîf olup hissedilemezler.

Allah, atomlardan pek küçük birtakım zerreler daha yarattı ki, ruhun ilgisi sebebiyle hayat ve hayatın hususiyetlerini kazanmaya onlarda tam bir kabiliyet bulunuyor ve mikroskobik maddelerin un­surları gibi onlarda insan uzuvları yaratıldı. İşte insanın anılan asıl kısımları bunlardan ibarettir. Daha sonra insan bedenini yaratarak in­sanlık zerresini fazlalık kısımları olan bu vücûdun husûsî bir yerine yerleştirdi ki bu yerin kalbden ibaret olması en yakın bir ihtimâldir.

(Fizyoloji âlimlerinin, hayat merkezinin kalb olmasını gerektiren görüşlerine dâir ibareleri yakında nakledilecektir.)

Bunun arkasından da Hz. Âdem'in bütün zürriyetlerini zerreler­den ibaret oldukları halde Hz. Âdem'in bedeninin sırt kısmına topla­dı. Bunu acâib görmeye hakkımız yoktur. Milyonlarca zerreleri o be­denin içine almasına imkân vardır.

Madem ki bir damla su, yeryüzündeki insan kalbleri miktarınca mikroskobik maddeleri içine alıyor. Hz. Âdem'in sırtının bütün zerre­leri içine almasına ne engel gösterilebilir?

Daha sonra Hz. Âdem'in vücûdunun içindeki mübarek zerresine mukaddes ruhunu girdirdi ki Kur'an'da «Ve tarafımdan ona rûh ver­dim.» (Hıcr, 29, Sâd, 72) âyetiyle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem'in ruhunun Allah'a nisbet edilmesi, şeref ve büyüklüğünü an­latmak için olduğu gibi, onun eşsiz yaratılışı ve hakikatinin mâhiye­tinin bilinmesinin de Allah'a mahsûs olduğuna işaret edilmektedir.

Rûh o zerreye girince, zerrenin kazandığı hayat bütün bedeninin kısımlarına geçti. Çünkü beden bu kabiliyete tamamen sâhibti. Bir müddet sonra da Âdemoğullarınm bütün zerrelerini babalarının arka­sından çıkarıp ruhlarını kendilerine verdi ve onlar hayat ve idrâk ka­zandılar. Binâenaleyh hitâb ve söz alma hükmü yürütüldü. Tamam­landıktan sonra da bu ilgi kesilerek onlar çıktıkları hava delikleri va­sıtasıyla yine Hz. Âdem'in sırtına döndürüldüler.

Zerrelerin bu şekilde hava deliklerinden girip çıkması da uzak bir ihtimâl değildir. Çünkü hastalık yapan hayvanlar (mikroplar) dâima bedenlere bu yolla girip çıkıyor.

Daha sonra bu zerreler, Hz. Havva'nın rahmine giren Hz. Âdem'in menisi vasıtasıyla oraya geçmeye başladı. Kadının yumurtalığından ayrılan tohumlara bu zerreler girdikçe o tohumlarla menî sıvısından bedenler meydana gelip, böylece belli merhalelerden geçerek o beden­ler insan bedeni şeklini alıyor. Her beden belli bir sınıra ulaşınca; Al­lah'ın gönderdiği rûh,. zerresine girip gerek zerreye ve gerek bedene hayat ve hareket veriliyor.

İlk önce geçen zerre ile beraber onun çocukları olacak insan ferd-lerinin zerreleri de ana rahmine geçmiş ve doğumdan sonra bu zerre­ler onun nesil maddelerinde toplanmıştır.

Dâima böyle çocuktan çocuğa geçiş oluyor ki, Peygamber efendi­miz hakkında nazil olan «Secde edenler (namaz kılanlar) içinde dolaş­manı da...» (Şuârâ, 219) âyeti bu hakikate de işaret etmektedir. Çün­kü mânâsı: Ey sevgili peygamberim, Rabbm seni ilk yaratılışından be­ri temiz babalardan temiz rahimlere geçişin sırasında da görmekte demektir.

Her insanın mâhiyet ve hüviyyeti, işte bu zerre ile ruhunun top-iammdan ibarettir. Bu zerre de müslümanların kabul ettikleri asıl kı­sımlardan ibaret olup, insanın ömrü müddetince devam ettiği gibi ölümün gelmesiyle kendisinden ayrılan, ruhun geri gelmesiyle kıya­met gününde hayatı tekrar verilecek olan da yine budur. İnsanın be­deni, gidip gelen ve artık eksilen fazlalık kısımlarından ibarettir.

Şu halde Allah, bir insanın ölmesini isteyince asıl kısımlardan iba­ret bulunan zerresinden ruhunu ayırarak, gerek ondan ve gerek faz­lalık kısımları olan bedenden hayatı uzaklaştırır da ikisine birden ölüm gelir. Böylece beden bozulmaya başlayarak ayrılır ve diğer terkîblere karışırsa da zerre hiç bozulmayarak saklanır. Nitekim altın atomları, toprak içinde bozulup çürümeden saklanıyor. Başka bir hayvanın bün­yesine girse de ancak fazlalık kısımları olan bedeninin terkibine gire­bilecek değil mi? Hayvanın asıl kısımlarından olan başka bir zerreye giremez. Bedene girince de bir müddet orada bozulmadan korunarak durur, sonra ölümün gelmesiyle o beden dağılınca ona girmiş olan o zerre yine toprak içinde saklanmış olabilir.

Kısacası ölümün gelmesiyle zerrenin girdiği durum, ruhun ayrıl­masıyla bedenin bozulmasından ibaret kalıyor. Zerrenin kendisine hiç bir şey olmuyor. Şu halde Allah, onu diriltmek isteyerek ruhu tekrar veriverince hayat durumu, bütün husûsiyetleriyle beraber geri gele­cektir. Bedenin bozulmasının buna engel olacağı yoktur. (Husûsî ter-kîb, hayat için normal bir şart olup, hayatın ona bağlı bulunmadığı kelâm kitablarımızda etraflıca isbâtlanmıştır.)

Ölümden sonra tekrar dirilmeden önce, olacaklarını dinî delille­rin haber verdiği berzah durumları, meselâ : Kabirde soru sorulması, nimet ve azâb verilmek gibi şeyler hakkında akla gelen şüpheler de bu incelemelerimizle tamamen ortadan kalkmış olur. Bir derece daha açıklayalım:

İlim ve hikmet sahibi olan yüce Yaratıcı, yaratıkları âhiret âle­mine sevkedip, niyet ve amellerine göre onlara ceza ve mükâfat ver­mek isteyince hemen fazlalık kısımları sayılan insan zerrelerinin şe­killerini yaratıp, o zerreleri bu bedenlere girdirdikten sonra ruhları il-gilendirmesiyle zerreler ve bedenler hayat kazanır. Böylece insan nevi dünya âleminde oldukları gibi, âhiret yaratılışı ile dirilip ayağa kal­kar.

Ayniliğe yaramak ve zerrelerin aynı zerreler olup değişmemesin­den ibaret olmak sebebiyle fazlalık kısımları ölümden önceki kısımlar­dan başka da olsa bir mahzuru yoktur.

İnsan hakkında açıkladığımız bu bedenlerin toplanması durumu kavrayanlar hakkında da uygulanabilir.

Biz, âlemlerin Rabbı ve hâkimlerin Hâkim'i olan Allah'ın ilminin genişliği ve kudretinin yüceliği ile beraber, bu sıfatların âlemde görü­len eşsiz eserlerini düşündüğümüzde; anılan konuların hiç birinde ak­la uzak görülüp tereddüd edilmesine sebep olacak bir şey göremeyiz.

Bedenleri bir araya toplama işini gerçekleştirmek için Allah di­lerse atomların birleşip ayrılmasına ve yaratılmasına yarayacak birta­kım kanunlar koyar. Yine dilerse hiç bir kanun aracılığı olmadan bu durumu gerçekleştirir.

Ey maddeciler, mikroskop vasıtasıyla keşfetmekte olduğunuz kü­çük hayvancıklar hakkında incelemelerinizi, onların bir damla suda ' fevkalâde çoklukta bulunmaları ile beraber hayat, hareket ve yaşama hususlarındaki idrâk ve kendilerine zararlı olacak hallerden korunma gibi acâyib sıfatlara sahip olmalarını dikkat nazarına alarak, insan zerrelerinin hayatla onun hususiyetlerine elverişli bir yer ve ruhların da anılan vasıf ve hususiyetlere sâhib olabildiğini düşünüverseniz im­kânsızlık değil, hiç bir acâib taraf bile bulamayacağınıza tamamen eminiz.

Yine insan bedeninde hava deliklerinin pek çok olduğunu, hattâ kendi sözlerinize göre bir karış karede 4.000.000 kadar hava deliği bu­lunmakta olduğunu düşünecek olsanız, insan zerrelerini Hz. Âdemin sırtından çıkıp da yine oraya döndürülebileceğini inkâra bir yol bula­mazsınız, zannederiz.

Bu hususları aklınıza bir derece daha yaklaştıracak delil ve se­bepler gerekli ise hastalık yapan hayvanların, meselâ : Malarya (sıt­ma) nm bazı bedenlere girip de oradan başka bedenlere geçip kan dolaşımında hareket ettiğini ve tıp ilminizde bahsetmekte olduğunuz bu türlü hakîkatlann benzerlerini düşünüveriniz.

Meselâ: Erkeklerin tenasül maddelerinden ayrılarak dişi tohum­ları aşılayan menî sıvılarında mikroskopla görülebilen pek küçük hay­vancıklar vardır ki, bunlardan bir tanesinin boyu; bir kıratın (2,5 cm. nin) 500 ve bazan 600 de biri miktarı (0,05 mm.) ve yalnız başının uzunluğu 5.000 veya 6.000 de bir kırat (0,005 mm.) miktarı olabilir. Bununla beraber bu canlılar, kuyruklarını hareket ettirerek menî sıvısında kımıldayıp başları türlü yönlere dönüyor. Hareketleri de müs­takil olarak o sıvının tabiî yoğunlukları değişmemek şartıyla devam etmekte ve dış durumlarla ilgisi olmadığı isbât edilmektedir.

Kadın vücûdunun içinde bu hareket yedi veya sekiz, gün, dışın­da yirmi dört saat kadar devam edebilir. On üç dakikada bir kırat (25 mm.) yol alabildiğini bazı bilginler açıklamışlardır. Bunlar he­men hemen bütün canlıların menî sıvılarında bulunur ve dişi yumur­talara dokunmaları döllenme için zorunludur.

Fizyoloji kitaplarında hep böyle yazılıdır. Şu halde bu canlıla­ra Allah, kendilerinden daha küçük bulunan Âdemoğullarının zerre­lerini taşıtır da, bu canlılar onları menî sıvısında öte beri götürüp ana yumurtalığından ayrılan yumurtalara bırakmak işine yaraya­bilir.

Böylece döllenme olunca, dişi yumurta gelişerek fazlalık kısımla­rından ibaret olan insan vücûdu teşekkül etmeye başlar. Bu durum­da insan, hakîkatta kendisine ruhun girmesi ve hayatın gelmesi ile ilâve edilen bedeni de hayat yeri edinen şeyden, yani bu menî can­lılarının taşıyıp dişi yumurtasına ulaştırdıkları zerrelerden ibaret olur.

Bu zerre ile beraber ondan meydana gelen insanın doğacak zür-riyeti sayısınca birtakım zerreler daha onun yumurtasına girip, or­taya çıkan bedende yerleşirler. Sonradan onun menîsiyle çocukların bedenlerini meydana getirmeye sebep olacak yumurtalara geçmeye başlarlar.

Oğulların oğullarında da durum bu şekilde devam edip gitmek­tedir. İşte akıl ile dinin elverişli bulundukları bu türeme durumu dik­kat nazarına alınınca, pek çok akıl sâhiblerinin ve İslâm âlimleri­nin ittifakla kabul ettiklerine göre; insanın, hakîkatta babasından ana rahmine geçmekte olduğu anlaşılıyor. Halbuki siz, bu hakikatin aksini kabul ederek : İnsan, anasının yumurtalarından meydana gelir ve babasının menisi sırf döllenme için gereklidir, diyorsunuz. Çünkü siz yalnız insan vücûduna bakıp da ondan başka bir şey anlayama­dığınızdan bu iddiaya mecbur oldunuz. Bedenin ötesine geçebilenler ise: İnsan, babasından ayrılıp, anasından yalnız beden meydana ge­lir, derler. Akıl sahiplerinin çoğunluğu bu hususu kavradığı gibi her babanın tabiatında çocuklarına sevgi ve şefkat bulunması da bu gö­rüşü kuvvetlendirir.

Fizyoloji âlimleri arasında kalbin düzenli hareket etmesinin se­bebini belirtmek hususunda ihtilâf çıkmış. İleri sürülen birtakım boş sebepleri önceden   kabul edenler   bulunmuşsa da, sonradan   onların hepsi çürütülerek bu hareketin sebebinin yine kalbin kendisinde bu­lunan bir hakîkattan ibaret olduğu anlaşılmış. Bunu belirtmek iste­yenler, kalbdeki sinir düğümlerini böyle bir şeyin sebebi olmağa pek uygun gördükleri için, bu düzenli hareketin gerçek merkezlerinin; bu sinir düğümlerinden ibaret olması hususunu aralarında kararlaş­tırmışlar. Şu kadar var ki, bunların te'sîrlerinin düzenli ve kesik ke­sik olup da devamlı olmadığına dâir şimdiye kadar bir sebep bulu­namamıştır. Ayrıca pek çok deneylerle isbâtlandığı gibi, kalb kasılma­larından doğan itici kuvvetin yalnız başına kan dolaşımında kâfî ol­duğu, bu âlimler arasında incelemelerle uğraşanlarca iyi bilinmek­tedir.

İşte böylece ilmî ve fennî incelemelerin özeti göz önüne getirilin­ce, az bir düşünme ile; insan zerresinin merkezi, insan vücûdundan kalb olup, ruhun oraya girmesiyle zerreye hayat verdiği ve kalbin hareketi ondan meydana gelerek kan dolaşımının doğduğu, sonra be­denin diğer kısımlarına da hayatın geçtiği, normal akıl sahiplerinin kabul edeceği bir şey olduğu anlaşılır.

Zerrenin ve ruhun son derece küçüklüğü, bedenin hayatına, sinir ve kaslara mahsûs hareketlere yetecek te'sîrlere ana kaynak olabil­melerine engel değildir. Çünkü küçük bir çocuğun hareket ettirebile­ceği pek küçük ve hafif birtakım âletler görüyoruz ki, onları hareket ettirmekle büyük büyük âletler dönüyor ve bu sayede büyük bir kuv­vete bağlı ve muhtaç bulunan acâyib fiil ve eserler pek kolaylıkla gerçekleşiyor.

İnsafa geliniz! Âciz bir insanın îcâd ettiği fabrikaların ve te'sîs-lerin en az bir kuvvetle meydana gelen hârika derecesine yakın eser­leri görülmekte iken, eşsiz yaratıklarını akıllara hayret ve korku vere­cek acâyib şekillerde tertîb ve terkîb eden hikmet sahibi, ezelî Yara­tıcının yüce yaratmasının, düşünülenin çok üstünde olacağından şüp­he etmek lâyık mıdır?

Sözün kısası, insan, aslında kalbe giren eşsiz bir ilâhî zerredir ki, ruhun ilgisiyle önce kendisi hayat kazanır, sonra da beden!...

Beden ise insanın hakikatinin dışında olup, şu yaratıklar âlemin­de birtakım işler yapmak ve olgunlaşmak için yaratılmış bir âletten ibarettir.

İnsan hakkında peygamberlerin tebliğ ettikleri âhiret işleri ve dünya teklifleri, işte hep kendisine giren ruhla beraber «zerre» adı ve­rilen bu sabit ve değişmez hakikate yönelmektedir.

Bu açık sözlerimizden akıl ve anlayış sâhiblerine aydınlanmış olu­yor ki, dinimizde açıklandığına göre insan ferdlerinin berzah âleminde hayat ve idrâkleri devam ederek soru, cevab, nimet ve cezanın ger­çekleşmesi; sonra tekrar dirilme ve bir araya toplanma gibi hallerin meydana gelmesi; tabiat ilimlerinin gerçeklerine hiç de aykırı değil, zann ve şüpheler ise düşünme alanına yakın olanlarca tamamen bo­zuktur.

Eğer derseniz ki; «Biz İslâm dininde, insan vücûdunun kendisi­nin ve hattâ tekrar yaratılması en uzak ihtimâl görülen beden kısım­larının da tekrar yaratılacağını ifâde eden birtakım deliller buluyo­ruz. Meselâ; «Bu kemikleri kim diriltir, onlar çürüyüp dağılmışken?» sorusuna cevab olarak nazil olan «(Ey Rasûlüm), de ki: Onları ilk de­fa yaratan diriltir.» (Yâsîn, 78, 79) âyeti, çürümüş insan kemiklerinin de tekrar yaratılıp diriltileceğine işaret ediyor.

Bu durumda sizin ölümden sonra tekrar yaratılıp diriltilmeye dâir söylediğiniz ma'kûl izah şekli, bu delillere uygun düşebilir mi?

Cevab olarak deriz ki: Evet, İzahımız bu delillere de uygundur. Aralarında hiç bir aykırı taraf yoktur. Çünkü onun gereğine göre ölümden sonra tekrar yaratılıp diriltilmenin insan zerrelerinden iba­ret olan asıl kısımlara yukarıda açıklandığı şekilde İlgisi bulunduğu gibi fazlalık kısımlarından ibaret bulunan insan bedenini de içine al­maktadır.

Ancak inkarcılar tarafından ortaya atılan şüphelerin reddi, sırf asıl kısımlar yok olmayıp, onların hayatı ve diğer teferruatının tekrar kendisine verilebileceğini inceleyip açıklamakla ortaya çıkıyor ve bi­nâenaleyh insanın asıl kısımlarından olmadıkları halde bedenin kısım­larının da aynıyla veya benzerleriyle tekrar yaratılmaları, bu şüphele­rin ortadan kalkmasına yaramıyorsa da bu tekrar yaratılmanın, haş-rin hakîkatından hâriç olmayıp oluş şekli ve durumunun tafsilâtında dâhil olduğu ifâde edilmiştir...

Bu delillerin, fazlalık kısımları olan bedenin tekrar yaratılacağına dâir delâleti, câhiliyyet ehlinin kafalarına takılmakta olan diğer müş-killeri ortadan kaldırmak maksadıyla oluyordu.

"Zîrâ haşr hakkındaki Kur'an âyetleri nazil oldukça onların dü­şünceleri ancak bu görülen bedenin tekrar yaratılmasına gider de der­lerdi ki: Çürüyen kemiklerin hayatı nasıl geri gelebilir ve toprağın de­rinliklerinde parçalanan bedenin parçaları nasıl bir araya toplanabi­lir?

Yukarıdaki deliller de, bu zannî müşkilleri Allah'ın yüce ilim ve kudretini hatırlatıp ortadan kaldırarak, acizlik ve eksiklik, yüce sâ­nına yakışmayan hikmet sahibi Yaratıcının, çürümüş kemikleri de yoktan var ettiği gibi bir daha dirilteceğini ve ezelî ilminin bütün eşyayı çevrelemiş ve yüce kudretinin mümkün olan her şeyi içine almış olduğunu isbât ederek bu hususa da yeteceğini açıklamak için nazil olmuştur.

Bu ise münkirlerin yukarıda sayılan şüphelerini ortadan kaldır­mak maksadıyla bizim, asıl kısımların tekrar yaratılmasına Önem ver­memize aykırı olamaz.

Düşünenlere durumun hakikati aydınlanır. Ancak şurası da gizli kalmamalıdır ki, asıl kısımları zerrelerle ve fazlalıkları bedenle tefsir edip de bu esâs üzerine kurduğumuz güzel izah şekli, açıklanan tafsi­latıyla din âlimlerimizin sözlerinde açıklanmış değildir. Binâenaleyh «Bedenlerin tekrar yaratılması durumunu sırf bu şekilde kabul etmek, bütün müslüman ferdler için vâcibdir.» demek istemiyorum. Bilakis konunun baş tarafında ifâde edildiği gibi büyük âlimlerden (İmâm, Fahreddîn Râzî, Sirâc'ül-Ukûl sahibi Ebu Tâhir el-Kazvînî, Abdülvah-hâb Şa'rânî ve Hâzin-i Bağdadî gibi) pek çok zâtların hakikat ifâde eden sözlerinden çıkarılabilir ki, insanın asıl kısımlarından âlimleri­mizin maksadı; Peygamber efendimizin,. Hz. Âdem'in zürriyetinden £öz alındığı hakkındaki âyetin tefsiri sırasında ifâde buyurdukları zer­reler olup, gerçek insan da o zerrelerle onlara giren ruhlardan ibaret­tir. Fazlalık kısımlarından maksadları da insan bedenleri olmalıdır.

Yine bu âlimlerin sözlerinden anlaşılıyor ki; insanın hakikatinin yeri ve merkezi, bedenin kısımlarından kalb olup, devamlı olarak de­ğişmekte olduğu görülen beden ise bu hakikatin yaratıklar aleminde­ki işlerini yapmasına ve ilim öğrenerek vâcib olan haklan yerine ge­tirmesine âlet kılınmıştır.

Artık bu hakîkatları kabul etmemize akıl ve din yönünden bir engel bulunmadığı halde bedenlerin bir araya toplanıp tekrar yaratıl­masının sübûtu aleyhinde düşünülen şüpheleri de aynı yolla ortadan kaldırmak kolay oluyor. Binâenaleyh bunların, hakikatin ta kendisi olduğu zannolunuyor.

Yoksa İslâm'ın bu inanç esâsının doğruluğunu ifâde etmek için şu kadarcık söz yeter : Biz (hamdolsun) inanıyoruz ki, her insanın bir ruhu vardır. Onun hakikatini Allah bilir. Diğer hayvanların da ken­dilerine göre ruhları vardır. İnsanları kıyamet gününde tekrar diril­terek huzuruna toplayıp hesaba çekecek, onlara nimet ve azâb vere­cek ve bu hususlar akla aykırı düşmeyecek bir şekilde olacaktır. Nasıl olacağını tafsilâtı ile bilmek bize gerekmez. Fakat iyi biliyoruz ki bun­lar, hep akılca mümkün olan şeylerdir. Allah'ın ilminin genişliğine ve yüce kudretinin te'sîrine nisbetle normal şeylerden hiç bir farkları yoktur.Ey maddeciler, bu noktada düşünün ve inceden inceye düşünen­lerden ayrılmayın. Çünkü bu kadar tafsilât arasında tabiat ilimleri­mize hakîkaten aykırı olarak bir taraf bulamazsınız.

Demek oluyor ki, konunun başında acâyib ve uzak bir ihtimal olarak ortaya attığınız dinî meseleleri de, insaf edecek olsanız kabul etmek zorunda kalacaksınız. Ama verdiğiniz sözü tutmayarak inâdda diretirseniz, Levh-i Mahfûz'u açıp okuyacak olsam, yine bir fayda ver­meyeceğini pekâlâ bilirim.

Eğer derseniz ki: Evet, bu anlatılanların akılca mümkün ve caiz olduğu kabul edilebilir. Fakat gerçekten bunların olacağını kesin ola­rak kabul etmeyi gerektirecek bir şey bulamayız. Acaba bu inanca bağ­lanan İslâm milletlerinin dayandıkları deliller neden ibarettir?

Deriz ki: Birçok benzerlerinde ifâde edildiği gibi bedenlerin hasro­lunması ve bununla ilgili âhiret halleri tamamen, sözünün doğruluğu parlak mucizelerle sabit olan Peygamber efendimizden alman kesin Kur'an âyetleriyle isbâtlanıyor. Çünkü bu âyetler, hiç te'vîl kabul et­meyecek bir kesinlikte ve açıklıkta bunların her birinin olacağına de­lâlet ediyor. Halbuki hepsi de akılca mümkün ve aklın hükümlerine uygundur. Şu halde bu türlü delillerin açık mânâlarının kabul edil­mesi, kaidelerin gereği olduğu için îslâm milletlerince bu dairenin dı­şına çıkmak ve te'vîl tarafına sapmak ma'kûl görülemez.

Hele öldükten sonra tekrar dirilmenin mâhiyeti hakkında meşhur olduğu gibi «Mümkün olduğu aklî delillerle ve fiilen gerçekleşeceği de ancak dinî delillerle ve fiilen gerçekleşeceği de ancak dinî delillerle sa­bittir.» deniyorsa da dikkat edilince ölümden sonra dirilmenin gerçek­leşmesi de aklî delillere dayalıdır. Gerçi bu deliller, aslında kesin de­liller çeşidinden değilse de, akılların anlayışını ve kalblerin huzurunu gerektirdiği için o kadar açık manâlı işaretler (zann ve kanâat veren deliller) kabilinden oluyor ki, bunların hepsi birleşince düşünceye ar­kası arkasına gelerek ölümden sonra tekrar dirilmenin gerçekliği hu­susunu akıl kuvvetle kabul eder ve artık şüpheye sürüklemeye çalı­şanlara hiç kulak asmaz olur.

Bazı İslâm âlimlerinin (İmâm Fahreddîn Râzî'nin) bu husustaki ifâdelerini nakletmeye geçelim.

(Bu naklimizde açıklama maksadıyla biraz tazlalık, iyi görülen çı­karma ve kısaltma bulunacaktır.)

İyi biliniz ki, Allah'ın varlığına, mükemmellik sıfatlarına, yüce hikmetine, yaratıkları hakkındaki adalet ve bol rahmetine kesin de­liller getirildikten sonra vâcib olan bir inanca sahip olanlar açıkça ka­bul ve itiraf ederler ki; insan nevini iyi ve kötüyü ayırd edecek akla, hayır ve şerri işlemeye yetecek güce sâhib oldukları halde yaratan hik­met sahibi Allah'ın hikmet ve adaletinin gereği, kendi yüce zâtını kö­tülükle anmak, cahillik, yalancılık ve gereksiz yere insanları (hele pey­gamberleri ve iyi kulları) küçük düşürecek suçları alışkanlık haline getirmekten onları men'edip sakındırmak ve düzenli yaşamalarına ya­rayacak üstün ahlâk ve hayırlı işlere teşvik etmektir.

Bu sakındırma ve teşvik ise, ancak iyi işleri sevaba ve kötü işleri cezaya bağlamakla tamamlanabilir. Halbuki sevâb ve cezâmn dünya­da yerine getirilmediği görülüyor. O halde onların yerine getirileceği yer olacak olan âhiret âleminin gerçekleşmesi gerekiyor.

Ama men' ve teşvikte ve cezaya luzûm görülmeyip de insanların aklına bırakılan, iyi şeyleri beğenme ve kötü şeyleri kötü görme hu­susuyla yetinilmiş olsaydı;  bu, maksadın gerçekleşmesine yetişmezdi.

Çünkü nefs-i emmâre (insanın yaradılışında bağlı bulunan şeh­vet ve kızma temayülleri) insan ferdlerini hep maddî istek ve hayvanı zevklere düşkünlüğe davet ediyor. İşte böyle kuvvetli bir zıdlık olun­ca, daha kuvvetli bir tercih edici ve üstün bir hakime luzûm görülme­si normal bir şey olduğu için va'd ve vaîd vâsıtalarına başvurulması, fiil ve terke karşılık sevâb ve ceza gerekmesinin hayır ve düzeninin ge­reklerinden olduğu anlaşılır.

Hattâ mutlak olarak aydın bir akıl hükmediyor ki; hikmet sahi­binin hikmetinin gereği, iyilik yapanla kötülüğü âdet edinen kimseyi birbirinden ayırmaktır. Bu ayırma ise dünyada olmuyor. Zîrâ kötülük yapmayı âdet haline getiren bazı kimseler rahat ve saygı görmekte, iyilik yapanların da pek çoğu türlü sıkıntı ve hakaretle karşılaşmak­tadır. Bu durum her zaman görülmektedir.

Bundan da anlaşılır ki, bu âlemden başka iyilerle kötülerin birbi­rinden ayrılacağı bir âlem olacak ve «Kıyamet günü ecirleriniz (mü­kâfatlarınız) size eksiksiz verilecektir.» (Âl-i İmrân, 185) âyetinin sır­rı orada ortaya çıkacaktır.

Ölümden sonra tekrar dirilme korkusu insanların gönüllerinde yer ederek onları her türlü kötülükten uzaklaştırmakta olmasa arala­rında kargaşalık çoğalır ve fitneler büyürdü. Yaşayışın düzeni de bo­zularak hiç bir mükellef vazifelerini yerine getiremezdi. Şu halde âle­min düzeni ve bozulmaktan korunması, ancak sevâb ve ceza âlemini yaratıp açıklamakla olabilir.

Diyemezsiniz ki: Âlemin düzeninin dĞ'vâm edebilmesi için pâdi-şahlardaki heybet ve siyâset yeter. Yine ayak takımı bilirler ki, karga­şalığı beğenip doğru bulacak olsalar bozgunculuk dolabı başlarına dö­ner ve onları da öldürüp mallarını yağma eden bulunur. İşte bunun içindir ki, fitneleri tercih etmekten sakınırlar.

Çünkü sâdece padişahların heybeti kâfî gelip bütün kötülükleri ortadan kaldıramayacaktır. Bunda şüphe yoktur. Zîrâ padişah ya sâ-hib olduğu kudret ve saltanatla halktan hiç de korkusu olmayacak bir dereceye ulaşır veya böyle olmaz.

Birinci ihtimâle göre, kalbinde âhiret korkusu da bulunmazsa zu­lüm ve eziyete kalkışır. Çünkü nefsin isteklerine karşı dünya ve âhi-retçe bir köstek ve engel bulunmamış olur.

İkinci ihtimâle göre de halkın korkusu tâm hududunu bulmaya­cağı için zulüm ve diğer kötülüklerden çekinmezler.

Artık isbât edilmiş oldu ki; âlemin düzeni, âhiretçe insanların (halk tabakasının ve hâs kulların) korku ve ümîd sahibi olmalarına bağlıdır.

Ayrıca bilgili, adaletli ve merhametli b\î padişah, kuvvetti ve za­yıf sınıflarından meydana gelen halk arasında ilim, hikmet, adalet ve merhametle hükmedeceği için zayıf olan mazlumun, kuvvetli bulunan zâlimden hakkını alması ve insaf ve hakseverliği elden bırakmaması normal bir şeydir.

Allah ise en adaletli, en merhametli ve yüce fiilleri hayır ve hik­mete uygun olduğu için, mazlum kulların haklarını zâlimlerden alıp adaleti yerine getirmesi hikmetinin gereğidir. Bu ise dünyada tâm ola­rak olmamaktadır. Çünkü her asırda bazı mazlumların kahır ve hakaret içinde mallarının elinden alınmış, boş yere kanı dökülmüş ve namusuna saldırılmış olarak kaldığı, bazı zâlimlerin de ömrünün ra­hat ve eller üstünde geçtiği görülmektedir.

Bu durumda hak ve adaletin tâm olarak ortaya çıkacağı başka bir âlem mutlaka olmalıdır.

Bir de insan nevi için âhiret ve cennette isteklerine kavuşmak ar­zusu olmayacak olsaydı, bu nevin bütün hayvanlardan şeref ve baht­ça daha aşağı olması gerekirdi.

Zîrâ insan dünyada diğer hayvanlara göre daha çok belâlarla kar­şılaşmaktadır.

Hayvanlar düşünce sahibi olmadığı için acı ve hastalıklara tutul­madan önce içinden hiç bir şey geçirmeden ömür sürmektedir. Fakat insan, sâhib olduğu akıl ve düşünme kabiliyeti sebebiyle devamlı ola­rak geçmiş ve gelecek durumlarını düşündüğünden, geçen durumları­nın pek çoğu keder ve üzüntüsünü, gelecek durumlarını düşünmek de bin türlü korku ve endîşesini gerektiriyor. Bu bakımdan insan, akıl ve düşüncesi nisbetinde dünyada sayısız zararlar görmekte ve nefsinin şiddetli acılarına tutulmaktadır.

Ama maddî zevkler, onunla diğer hayvanlar arasında ortak bir husustur.

İnsanın üstünlük ve bahtiyarlığının bu yüzden olması hiç de dü­şünülmemektedir. Çünkü en tatlı şeylerin zevkinin insana hoş ve tatlı geldiği kadar gübre içinde yaşayan kurtlara da gübre zevk ve safa ve­rir.

Şu durumda insana mahsûs âhiret âlemi olup da onun saadeti ve maddî ve ma'nevî zevklere kavuşması orada olmayacak olsa akıl ni­meti ile düşünce çokluğu hakîkaten gam, keder ve üzüntülere boğul­maya sebep olacak ve buna karşılık hiç bir şey kazanılmamış olacak­tır. Bu ise hayır ve hikmete aykırıdır.

Demek oluyor ki, âhiret saadeti elde edilmediği takdirde insanın en değersiz hayvan olması ve kurtlardan, böceklerden daha acınacak bir durumda yaşaması gerekir. Madem ki bunun saçma olduğu orta­dadır, âhiret âleminin olacağı kesin bir hakikat oluyor ve insanın dün­ya için değil, âhiret için yaratıldığı anlaşılıyor. Burası da sırf onların imtihan edip, hayır işleyenlerle kötülük yapanları birbirinden ayırd etme noktasına dayalı bir konakları oluyor. Sevâb ve cezayı hak ettik­leri de ortaya çıkıyor.

Kötülüğü âdet haline getirenlerin varacakları ev cehennem ola­cağı için onların nasîbleri, elde edebildikleri şu geçici zevklerden iba­ret kalıyor. Fakat bunun hakikat bakımından değerli bir şey olmadı­ğı ifâde edilerek, iyilerden daha çok kötülere yönelmesi acâyib karşı-lanmamalıdır.

Ey maddeciler, bedenlerin haşrolunacağına dâir incelemeleri bu merkeze ulaştırdığımızı insaf gözüyle görenlere aydınlandı ki, din ve millet adamları tarafından ortaya atıldığı gibi sizin görüşleriniz, hele şu haşr konusunu inkâr etmeniz öyle bir kötülük ve bozgunculuktur ki, üstünde değil hattâ umûmî olarak buna denk başka hiç bir kötü­lük ve bozgunculuk bulunamaz denilse yeridir. Çünkü bunun gereği, dünyada hiç helâl ve haram olmayıp herkesin, canımn istediğini ve fırsat bulduğu çirkin emellerini hemen elde etmeye kalkması olduğu için düzen ve huzurun bulunmamasını gerektirir.

Bu durum karşısında siz diyorsunuz ki: Âlemin düzeninin sağlan­ması ilmin yayılmasıyla, yani her ferdin kendi haklarım ve üzerinde­ki vazifelerin neden ibaret olduğunu bilmesi ile tamâm olabilir.

Fakat bu zorbaca dâvanızda, gafletle yanıldığınız her yönden açık­tır. Önce şurasını düşünmüyorsunuz ki, ilmin isbât edip gerektirdiği akla dayalı kanunlar, nefsin isteklerine ve şehevî zevkler arzusuna bizzat ve karşı koyacak kuvvette olamaz. Binâenaleyh halkın nefislerini zararlı şeylerden men'edip, iyilik ve kurtuluş yoluna girip yürü­meyi tercih ettirecek îmân ve hiç bir hareketin ceza ve mükâfâtsız kalmayacağını ifâde eden âhiret gününün kesin olarak kabul edilme­sinden başka, âlemin düzenini sağlamayı üzerine alan hiç bir doğru ve sağlam vâsıta düşünülememektedir:

Aklı başında olanlara az bir düşünme ile aydınlanan şeylerdendir ki; insan, kendisini yeryüzünde biten otlar gibi tabiatın te'sîriyle mey­dana gelip, bir müddet sonra dağılıp yok olan ve bir daha hayatının geri gelmesi imkânsız olan bir maddeden ibaret kabul edince, şu var­lığından nasibi ve istifâdesini, ömrü boyunca elde edebileceği zevk ve çıkarlardan ibaret olacağını kafasına tamamıyla yerleştirmiş demek olur.

Artık böyle bir insan için nazarî kaideler ve ilmî kanunlar, kendi haklarını sınırlandırıp, hakkında gözetilmesi gereken, medeniyetin ak­la uygun şartlarını belirtmekle hemen onu insaf ve doğruluk dairesi içinde duracak ve eline geçen fırlat ne kadar elverişli olursa olsun bu yolun dışına çıkmaya tenezzül etmeyecek kadar kayıdlayabileceği id­dia edilebilir mi?

Meselâ hiç bir kimsenin göremeyeceğini kesin olarak anlayınca, milyonlarca malını elinden alarak suçsuz bir kimseyi öldürmesine ve­ya şerefli bir ırza tecavüz edip nefsinin arzusunu her ne şekilde müm­kün olursa öylece tatmin etmesine ilmî kanunlar ve umûmî bilgiler engel olabilir mi?

Bu sorumuza «Evet!» diye cevab vermek, kibir alanında herkes­ten ileri geçmiş olmaya bağlıdır.

İnsan, kendisini sevmek, çıkar ve zevklerini tercih etmek hususuna düşkündür.

Bunun için insanı gereği gibi bilen, hiç bir şeyde ona güvenmez. Meğer kendisini deneyerek doğru inançlı ve âhiret gününü kabul et­mekte olduğunu anlamış ola.

Bazı milletler tanırız ki, âhiret inancına sâhib oldukları halde yi­ne bozgunculuktan kurtulamazlar. Bunlar acaba bu inanca da sâhib olmasalardı halleri nice olurdu? Şüphesiz ki dirhem kadar bulunan bozgunculukları, o takdirde kantarlar miktarını da aşardı.

Bu zamanlarda ferdleri arasında ilmin çok yayıldığını bildiğiniz milletleri de görüyoruz ki, kötülük ve bozgunculuklara saplanmaktan kendilerini alamıyorlar. Hattâ yükselmeleri nisbetinde bunların kötü­lük ve bozgunculukları artmaktadır.

Meselâ : Neseblerin kanşıp kaybolmasını ve yardımlaşma düğümü­nün çözülmesini gerektiren zina, adam öldürmenin en şiddetli ve adîsi olan intihar, sarhoş edici şeyler kullanarak aklı yok etmek ve bedeni öldürmek, ilim ve san'atlar vasıtasıyla maddî çıkarlar elde etme hile­lerine baş vurmak, aldatmak, hıyanetlik gibi toplumun huzurunu boz­mayı gerektirecek şekilde serserice huyların ortadan kalkması gere­kirken bir taraftan artıyor.

Bunun gerçek kaynağı ise şudur : Onların zirveye ulaştıkları o ilimler arasında âhiret korkusu verecek bir ilim bulunmuyor da, umû­mî ilimleri ahlâkı güzelleştirmek değil, bozgunculuğu artırmak ve ay­rılıklara hazırlamak hususlarına yârdım ediyor.

Bereket versin ki, bu milletlerin içinde henüz âhiret inancından bir küçük kalıntı bulunuyor. Yoksa arzettiğimiz görüşler gereğince bunların uzun zamandan beri ölüm çukuruna düşmesi ve varlık tah­tasından silinmesi gerekirdi.

Henüz çocuğu ölmüş olup ağlayan anneyi bile güldürecek durum­lardandır ki, siz bütün insan ferdlerini içine alıp her yönden mükem­mel olmadıkça ilimlerin, insan topluluklarının düzenini korumayı ga-rantileyemeyeceğini düşündüğümüzde ilimlerin ilerlemesinin bu dere­cesini şart koşmak zorunda kaldınız ve binâenaleyh dediniz ki: «Ger­çi bu ilerlemenin olabilmesi için çok zaman ve hattâ yüzlerce asırla­rın geçmesi gerektir. Fakat er-geç gerçekleşecektir.» İşte böyle her yön­den kâfi gelecek olan doğru inancı bırakıp da, ilerleme hususunda bir­takım boş ümitlerle beklemeniz sebebiyle ey maddeciler, siz öyle bir ahmak doktora benzemiş oluyorsunuz ki, şiddetli bir hastalığa tutul­muş bulunan bir hastaya şöyle diyormuş : «Sen perhiz falan etme. Ak­lına geleni yeyiver. Ben birkaç yıl sonra bulacağım ilacı sana veririm de, o zaman şifâyı bulursun.» Bunun durumuna uygun olan meşhur söz ise size de tamamen uygundur.

Bunu araplar; «Irak'tan tiryaki geleceği zamana kadar nefsinin arzularına veya aşk derdine tutulup zehirlenmiş olan bîçâre dünyadan ayrılıp gider.» diye ifâde ederler.

Hem de görüşlerinizin gereği olan âhireti inkâr etme esâsım; umû­ma açıklayıp, ders sırasında da öğrencilere anlatmanız akıllıca bir gö­rüş, iyi bir tedbîr ye doğru bir fikir eseri sayılmaz. Meğer ki, yalnızca ve müstakil olarak âlemin düzenini korumayı garantileyeceğini iddia etmekte bulunduğunuz kadar ilmin yayıldığını ve artık geliştiğini gör­müş olasınız. Yoksa siz, şimdiden bu saçma görüşleri hemen açıklayıp yaymakla insan nevinin mahvolunmasma çalışmış oluyorsunuz. Çün­kü bu görüşün yayılması nisbetinde zararı da yayılmaktadır. Gerçi bunu normal akıl sahihlerine kabul ettiremezsiniz.

Zîrâ biz eminiz ki; normal akıl sahibi olanlar, bu türlü saçmalıklan kabul etmekten çekinmekte sebat ve devam edeceklerdir. (Fakat bu sınıfın ferdleri nisbeten azdır. Bilhassa yıkmağa çalışmak yapmak kadar güç değildir.)

Bize başvurup danışmanız sebebiyle doğru görüş ve ihtiyatla ha­reket etmeniz gerektiğini size hatırlatıp tavsiye etmekten geri durma­yız. Hiç olmazsa şurasını düşünün ki, siz, âhireti kabul ederek ona gö­re hazırlıkta bulunduğunuz takdirde gerçek olduğu ortaya çıkınca kur­tulanlar sırasında bulunursunuz. Faraza gerçek olmadığı görülürse, bu kabul ve hazırlığın ne zararı olabilir? Birtakım zevkleri tatmin etmek­ten geri kalmak değil mi? Zâten bunun ne önemi vardır?

Aklı başında bir adamın nefsânî zevklere hiç de önem vermemesi gerekir. Bunun birinci sebebi budur ki, şerefsiz zümrenin yaptığı iş­lere rağbet edilmemelidir. Bunları ise köpekler bile yapıyor. İkinci ola­rak da bu zevklerin çabuk geçtiği bilinmekte ve muhakkaktır. Böyle çabuk geçen ve mahvolmaya mahkûm olan bir şeyi bu kadar şiddetle arzu etmek ise, hele sonunda büyük tehlike bulunduğu hatıra gelirse hiç de hoş bir şey değil ve doğru görüş ve ihtiyat prensibini de bozan bir unsurdur. [89]

 

İnsanlık Tarihi Boyunca Ahi ret Düşüncesi

 

Şu dünya yıldızında insan Ömrü kısa, bu fânî âlemde insanın gün­leri sınırlıdır. Buna mukabil insanın yaşama arzusu fıtrî ve bu dün­yadaki istekleri sayısız, sonsuzdur. Ama insan ölüyor.

Ölüyor, istekleri, dilekleri içinde kalarak, muradına kavuşamadan Ölüyor. Emellerini geride bırakıp gidiyor. Arkasında ayrılmaktan, kay­betmekten büyük üzüntü duyduğu dostlarım, yakınlarını bırakıp gi­diyor. Acaba bu yitirdiklerine tekrar kavuşamayacak mı?

Bu bir!

İnsan dünyaya bakıyor; hayır ve şer çarpışmakta. Kötülük ve iyi­lik —ya da kötü ve iyi sandığı şeyler— kapışmakta. Şer ardarda gel­mekte, rezalet yağmur gibi yağmakta. Çoğu kere de şer hayra gâlib geliyor, rezalet faziletin üstüne çıkıyor. Ömrü pek mahdûd olan ferd, fiilinin aksini, hayır ve şerrin sonuçlarını göremiyor.

Halbuki bu insan, çocuk iken ya da orman kanununa göre yaşar­ken bunları düşünmüyordu. O zaman ne zarar vardı, ne ziyan. İş kuv­vete bağlı idi. Hayat galibin, hak kuvvetlinin idi.

İçi uyanmaya başlayınca hayrın karşılığını bulmamasından, şer­rin cezasını görmemesinden üzüntüye kapıldı, bu hal onun zoruna git ti. Âdil bir ulûhiyet varlığına îmân, hayır ve şerre cezayı zarurî görür. Eğer hayır ve şerrin karşılığı burada tam verilmiyorsa, elbette âhi-ret âleminde verilecektir.

Bu iki!

Sonra dünyayı imâr eden, onda istediğini yapan bu akıl sahibi in­san cinsinin hayatı, hatt-ı hareketi, herhangi bir haşere, dâbbe veya sürüngenin hareketi, hayati gibi hiç bir şeyi tamâm olmayan, her şeyi ebediyete intikâlden kısa, mahdûd bir hayat mı olmalıdır? Hayatının böyle basit, düşük bir hayat olması, insanın gücüne gider. Böyle bir hayat yaşamasını istemez insan.

Bu da üç!

İşte insanın içinden birbiri ardınca fışkıran bu kaynaklardan, âhi-ret âlemi düşüncesi doğmuştur. Birinci kaynak, insan şuuruna haya­tın kıymetini gösterirken; üçüncü kaynak, cinsinin kıymetini bilmesi­ni, 'kevnî kuvvetleri hesaba katmasını, kevnî kuvvetlerin kendisi lehi­ne işlemesini, kendisini bu kısa ferdî hayatla yok edip bitirmemesi ar­zusunu doğurmuş; ikinci kaynak da onun içini uyarmasını, ruhunda adalet duygusunu, rezîlet ve faziletin neticelerine sağlam bir şekilde inanmasını işaret etmiştir.

İşte bu kaynaklar, insanlığın ta kendisidir. Onun derinliklerinin en derininde, ufuklarının en yücesinde bulunmaktadır..

Eski Mısır, Uyanık insan zamirinde fışkıran kaynağın ilk şafağı­na şâhid olmuş, ölümden sonra hayır ve şerr'den hesap verileceğine, kötülük ve iyilik karşılığında adaletli ceza verileceğine dâir ilk inanca sahip bulunmuştur. Bugünkü mevcûd bilgimize göre bu akide oradan bu ma'rnûr dünyanın sırtında bulunan başka bir yere sıçramazdan ön­ce iki bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir.

Milâd'dan önce 2600 yılı civarında (Beşinci Aile Devrinde) —Eğer daha önce yok ise— Mısır'da bir âhiret inancı vardı. Bu âhiret âlemin­de hayra ve şerre ceza veriliyordu. O zaman bu inanç, yalnız kâhinle­re ve din adamlarına münhasır değildi. Millet arasında yaygındı. Bu yaygınlık gösteriyor ki; inancın kökleri, bu tarihten daha önceki za­manlara kadar uzanır. Merhum Prof. Abdulkâdir Hanıza, kıymetli ese­ri «Alâ Hamiş 'it-Târîh'H-Mısrıyy'il-Kadîm» de bu fetretten şöyle bahse­diyor :

«Bu zamanda Oziris'e tapmılmağa ve bu millî bir hal almağa baş­ladı. Oziris ibâdetinin esâsı şu idi: Her insan, kral olsun ferd olsun herkes, ölümden sonra dünyada yaptığı işlerinden, bizzat Oziris'in ida­re ettiği ilâhî mahkeme huzurunda hesâb verecektir. Bu mahkemede Oziris'e «Tot, Anubis, Hofus, Maât» ve kırk iki hâkim yardım eder. Eğer mahkeme ölünün iyiliklerinin, kötülüklerinden çok olduğuna hükmederse; o kimse ebedî naîm (cennet) ile mükâfatlandırılır ve Oziris gi­bi olur. Ama mahkeme, onun hayatında kötülük yaptığına hükmeder­se; onu vahşî hayvanlar parçalayacak, yahut ateşe atılacak veya baş­ka bir azaba çarptırılacaktır.»

Orta Devlet zamanından kalma «Ölüler Kitabı» na dayanarak, özetle bu hesâbtan şöyle bahsediyor :

«Bu muhasebeyi tasvir ediyorlardı. Ölüler Kitabına ve tâbutlara mahkeme, muhakeme ve mîzân resimleri çiziyorlardı. Bu mahkeme tablolarında : Oziris, değneği ve kırbacı elinde tahtına oturmuş, yanın­da ilâhlardan kırk iki hâkim var. Bu tablodan, o zaman Mısır'ın, kırk iki bölgeye bölünmüş olduğu düşüncesi hatıra geliyor. Sanki her hâ­kim, bu bölgelerden birini temsil etmektedir. Ölü, mahkeme huzuruna çıkarıldığı zaman «Anubis» onu selâmlıyor, kalbini tutuyor ve onu alıp terazinin bir kefesine koyuyor. Diğer kefeye tanrıça «Maât» ya da Riştha'nın, heykeli konulmuştur. Sonra tanrı «Tot», sağ elinde kalem, sol elinde kâğıt terazinin yanına geliyor, tartının neticesini yazıyor, Oziris'e takdim ediyor. «Tot» un yanında yırtıcı «İmayît» vardır. Bu, timsah başlı, aslan vücûdlu bir hayvandır. Hüküm giyen ölüyü par­çalamaya hazır bekliyor. Bazı resimlerde mahkemenin özel bir yerin­de günahkârların atılmasına mahsûs ateşler vardır. Terazideki kalb, ölünün hayatındaki amellerini temsil eder. Çünkü dünyada sahibinin yaptığı hayır ve şer her şeyi o görmüştür.»

Dünyadan âhirete göçü tavsif eden eski Mısır'a âit manzum bir hikâye metni de mevcûddur. Bu hikâyede «Sinoziris» adındaki genç, babası «Satney» e âhiret alemindeki hesâb, ceza ve azâb usûlünü gös­termek için babasıyla birlikte âhirete göç eder. Bu göç, edebiyat ve din­ler tarihinde âhiret âlemine yapılan ilk göçtür. Hayır ve şerr'in, hesâb ve cezanın; zenginlik, fakirlik ve diğer hayat görünümleriyle ilgisi bu­lunmadığını göstermek için bu hikâyeyi naklediyoruz :

«Satney bir gün evinin üstünden bakar, zengin bir adamın cena­zesini görür. Ağlayanlar, uğurlayanlar... Büyük bir tören ve gösterişle Menfis'ten Cebel'e doğru gidiyor. Yine Satney, bir fakirin cenazesini de görür. Bir hasıra sarılmış. Ne cemâati, ne uğurlayanı, ne ağlayanı, ne de dövüneni var. Satney oğluna bakar ve kendisinin âhirete şu fa-kîr "gibi değil, o zengin gibi götürülmesini istediğini, onun gibi uhrevî bir hayat ve saadete ulaşmayı arzu ettiğini söyler. Baba, çocuğun bu sözüne kızar. Genç, her ikisinin uhrevî hayatını göstermek için baba­sının elinden tutar, büyük dualar okuyarak babasını Menfis dağında bir yere götürür. Ölülerin hesaba çekildiği «dağa» indirir. Bakarlar ki, her çeşit insanla dolu yedi geniş salon var. Bunlardan üçünü geçer, dördüncüye girerler. Buraya insanlar girip çıkmaktadır. Bunları arka­larından eşekler kemiriyor. Başka insanlar da var. Onlar da başlan •üzerinde asılı yemeğe sıçrıyorlar, erişemiyorlar... Sıçrıyorlar, sıçrıyor­lar, bir türlü ulaşamıyorlar. Bir yandan da kazıcılar, bu adamla­rın ayaklarının altından habire kazıp bunlarla başları üzerinde bulu­nan yemek arasındaki mesafeyi arttırıyorlar.

Daha sonra yedinci salona girerler. Orada iyilerin ruhlarını görür-rürler. Her birinin bulunduğu bir makamı var. Kapıda da suçlu ruhlar var. Bunlar da ayakta niyaz ediyorlar.

Sonra kapının altına sırtı üzerine yatırılmış bir adam görürler. Kapının ekseni de bu adamın gözüne çakılı. Kapı açılıp kapandıkça onun gözü üzerinde dönüyor. Kapı da devamlı açılıp kapanıyor ve adam ıztırâbtan bağırıp duruyor.

Daha sonra yedinci salona girerler. Orada hesâb tanrıları otur­muşlar. Münâdîler (çağmalar) de birbiri ardınca ölüleri hesaba ça­ğırmaktadırlar. Büyük tanrı Oziris, altın tahtında oturmuş, başında iki lalaklı bir taç, tanrı Anobis sağında, Tot solunda. Hesâb meclisi­nin teşekkül ettiği diğer tanrılar da sağında solunda durmaktalar. Mı-zân da kurulmuş, günâhları sevâbları tartıyor. Kötülüğü, iyiliğinden ağır gelen kimse vahşî İmayît'in önüne atılıyor. İmayît onu parçalı­yor. İyiliği, kötülüğünden ağır gelen kimse, tanrılara katılıyor ve ruhu göğe çıkıyor. İyiliği kötülüğüne denk geleni ise vahşî hayvan parçala­mıyor ama tanrılara da katılmıyor. Hizmete ta'yîn ediliyor.

Genç baktı, Oziris'in yakınında gayet güzel giyimli, kadri yüce bir adam gördü... Babasına döndü: «Oziris'in yanında oturan şu ada­mı görüyor musun? İşte o hasıra sarılı gördüğün, cenazesini uğurla­yanların bulunmadığı fakirdir. Buraya getirildi, kötülükleri, iyilikle­ri tartıldı, ikincisi ağır geldi. Tanrı «Tot», onun defterine ; «Dünyada tam bir saadete kavuşmadı.» diye yazmıştı. Oziris, o cenazesi tören ve debdebe ile kaldırılan zenginin sahip bulunduğu her şeyin buna verilmesini ve bunun tanrılar arasına yükseltilmesini emretti. O zen­gine gelince; onun da kötülükleri ve iyilikleri tartıldı, birincisi, ikin­cisinden ağır geldi. Bu yüzden cezaya çarptırıldı. İşte görüyorsun kapı sağ gözü üzerinde dönüyor ve elemden bağırıp duruyor.»

Bu kıssa, eski Mısırlıların âhiret düşüncesini ve o âlemi nasıl an­ladıklarını göstermesi yanında, mal ve mevkiin, âhirette bir fayda sağlamayacağını, herkesin kendi ameline göre ceza veya mükâfat göreceğini ifâde etmesi bakımından da önemlidir.

Mısır'lıların uhrevî hesâb hakkındaki düşüncelerini tamamlamak için, ölüler kitabından bir başka metin verelim. Bu da cezâmn te-rettüb edeceği hayır ve şerrin mânâsını tasvir etmektedir. Bunu Mory özetlemiş, merhum Abdulkâdir Hamza da tercüme etmiştir. Burada ölülerden biri tanrı Oziris'e yalvararak kendini savunmaktadır:

«Ben şerre bulaşmadım. Tecâvüz etmedim, hırsızlık etmedim, hak­sız yere kimseyi öldürmedim, kurbânlara dokunmadım, yalan söyle­medim, kimseyi ağlatmadım, kirlenmedim, kutsal hayvanları kesme­dim, ekili arazîyi telef etmedim, namuslu kimselere iftira etmedim. Gazabın beni haktan çıkarmasına fırsat vermedim, zina etmedim, hakkı işlemekten yüz çevirmedim, krala ve babama kötü zanda bu­lunmadım, suyu kirletmedim, hiç bir efendiyi kuluna kötülük etme­si için yüklenip taşımadım, yalan yere yemîn etmedim, tartıya hile karıştırmadım, emzikli çocukların süt emmelerine engel olmadım, tanrıların kuşlarını avlamadım, ihtiyâç olmadıkça suya gitmedim, Rey (sulama) kanalını kapatıp sudan mahrum etmedim, yanması gereken ateşi söndürmedim, tanrıları küçümsemek hatırımdan bile geçmedi... Ben ma'sûmum, ma'sûmum.»

Eski Mısırlıların naîm ve azâb düşüncelerinden yukarıda bahset­miştik. Burada şunu ilâve edelim ki; onların naîm ve azâb hakkın­daki düşünceleri, zikrettiklerimden ibaret değildi.

Ehram yazıtları diyor ki:

«Sevâb, güç yolculuklardan sonra tanrılarla ya da tanrı «Ra» ile beraber onun gemisinde oturmak için göğe çıkmaktır. Gökte oturma sevabına erenlere «Azizler» ya da «Mutlular» denir. Bunlar, göğün doğu ya da deniz yönünde kalan doğu tarafında otururlardı. Çünkü Mısırlılara göre, bu iki tarafta sabit yıldızlar vardı. Bunlara ebedî yıldızlar adını vermişlerdi. Göğe çıkanların oturduğu ebedî naîm. (cen­net) , bu yıldızlarda idi.»

«Ehram yazıtları, naîm'i tasvir etmekte bu kadarlıkla yetinme­mişler, izahata girişmişlerdir. Bu metinlere göre azizler, gökteki ada­larda bulunurlar. Orada «Yemek Tarlası» adı verilen bir tarla vardır. Bu tarlada azizler çok nefis, çeşitli, bitmez tükenmez taze yemekler yerler. Orada «Yaro Tarlası» denen bir başka tarla ve «Hayat Ağacı» denen bir ağaç vardır ki, tanrılar bu tarlada otururlar ve bu ağaç­tan yerler.

«Semavî naîm, sâdece bundan ibaret değildir. Bunun yanında gök ve güneşi koruyan ejder; göğe çıkana, oraya kavuşunca memelerini verip emzirirler. Göğe çıkan, onların memesini emince çocuk olur.

O kimse tanrılarla beraber ekmek yer, şarap içer. Gün geçtikçe sıhhati düzelir. Günden güne güzelleşir, bugün dünden güzeldir, ya­rın da bugünden güzel.

Bunlar, Ehram yazıtlarının naîm   (cennet)   hakkındaki söylediklerinin özetidir. Ölüler kitabı ise, sevâb hususunda şöyle diyor: Ölü, bir salonda «Oziris» in önünde oturur. Yaro Tarlasına çıkar, ekmek ve yufka ekmekler yer. Kendisinin, öyle bir buğday ve arpa tarlası olur ki, içindeki ekinin boyu yedi arşına varır. Horis adındaki hiz­metçiler onun için bu ekini biçerler ki yesin. Yine bu adam «Süfli Âleme girip çıkabilir, «Yaro Tarlası» nda ya da «Yemek Tarlası» nda oturabilir. Her ikisinde de şerefli olarak eker, biçer kendisinin kadın­ları olur, onlardan faydalanır, dünyada yaptığı her şeyi yapar.

Azaba gelince : Daha önce günahkârın, timsah başlı aslan vücûd-lu vahşî bir hayvan tarafından yendiğini, bir ateşin içine atıldığını söylemiştik. Başka bir azâb şekli de var ki orada günahkâr, kabrin­de açlık ve susuzluğun kucağında, güneşi görmekten mahrum olarak kalır. Bazı zamanlar Oziris'in mahkemesinde onunla beraber oturan kırk iki hâkimin yanında kılıçlar bulunur. O kılıçlarla hâkimler gü­nahkârları vururlar.

Daha önce işaret ettiğimiz Satney ve oğlunun hikâyesi gösterir ki, bu azabın başka şekilleri de vardır. Bunlar arasında : Açılıp kapa­nan bir kapının ekseninin ölünün gözüne oturtulması ve kapı açılıp kapandıkça gözüne batan eksenin verdiği ızdırâbtan ölünün kıvran­ması, bağırıp feryâd etmesi; azâbedilen kimselerin başlan üzerine yu­karıdan yemek asmak, bu adamlar yemeğe ulaşmak için sıçradıkça yemeğin uzaklaşması şekli de bulunmaktadır.»

Başka hiç bir millette âhiret düşüncesi henüz doğmadan tâm bin yıl önce Mısır'da uhrevî hesaba inanç yerleşmişti. Herkesten önce Mı-sır'lılar âhirete inanmış ve bu inancın ancak üzerinden bin yıl geç­tikten sonra bu inanç diğer milletler arasında yayılmıştır. Babilliler, Keldânîler, Mısırlılardan bin sene sonra âhirete inanmışlardır. Fakat onların inancında, ölülerin âhiret hayatına hükmeden mutlak Adalet yoktu. Hayır ve şerr'in cezası da âhirette değildi. Ölüler «Aralo» de­nen, yerin 'altında ya da dünyanın doğu köşesinde bulunan karanlık bir yere geçiyorlardı. Burada onların mahkemesini tanrıça Alat gö­rüyordu.

Bu konuda Mesbiro şöyle diyor :

«Ölünün hayatta yaptığı hayır ve şerr'in, onun amellerini tak­dirde pek önemi yoktu. Amellerin takdirinde önemli olan, insanın dünyada kurbânlar, hediyeler ve ma'bedlere bağışlar takdim etmek su­retiyle tanrılara ve özellikle tanrıça Alat'a ilgi göstermiş olması idi.

Aradan bin sene daha geçti, nihayet âhiret düşüncesinin İran'da Zerdüşt dininde ve Homeros'un dayandığı Yunan efsânelerinde, Hades' in adı geçen Odysseia efsânesinde meydana çıktı.»

Zerdüşt dininde, ruhun bu dünyadan sonraki hayatı şöyle düşü­nülmektedir :

«İnsan ölünce ruhu üç gün, üç gece cismin yanında asılı kalır. Cisim nimet içinde ise o da nimetlenir. Azâb içinde ise o da azâb gö­rür. Dördüncü günün şafak vakti ruha bir rüzgâr eser, ölü hayırlı ise güzel kokulu bir rüzgâr, şerli ise kötü kokulu bir rüzgâr. Onu alır, bir yere götürür. Ruh orada ya güzel kızlarla veya korkunç cadılar­la karşılaşır. Aslında ne birinciler hakîkî kızdır, ne de ikinciler ha­kîkî cadı. Bunlar ölünün iç yüzüdür. Kendisini hesâb geçidine ve son hüküme sevk eden içi. Bu hesâb geçidinin kapısında üç hâkim bu­lunur. Bunlardan biri Mithra'dır. Burada bir mîzân kurulur. Terazi­nin kefelerinden birine ölünün iyilikleri, diğerine kötülükleri konur. Kefelerden birinin kalkışma veya inişine göre ölü hüküm giyer. Veri­lecek hüküm, onun hayatının istikâmetini ta'yîn eder.

Sevâb ve azâb, teker teker her iyiliğe veya kötülüğe değil de, kul olarak bütün iyiliklere ve kötülüklere göre ta'yîn edileceği düşünül­mektedir. İyilikler ağır gelirse, bütün günâhlar affedilir. Bunlardan herhangi bir günâh kendi başına ne kadar büyük olsa da ona bakıU maz. Keza pişmanlık ve tevbeye de itibâr yoktur. Hesâbta bağışlan­manın mümkün olmadığı düşünülmektedir. Zîrâ o hesâb rahmet üze­rine değil, adalet üzerine kurulmuştur.

Tartı bittikten ve hüküm sâdır olduktan sonra hesaba çekilmiş kimseye; Cehîm üzerinde uzanan, hayırlılara genişleyen, şerlilere de incelen, kıldan ince kılıçtan keskin olan köprü ya da Sırat'tan geç­mesi emredilir.

Sonuncular Cehîme düşerler. Karanlık, o kadar ki elle tutulacak kadar kesîf bir karanlık. Bunlar Cehîme düşünce birbiri üzerine yığı­lırlar. Atın boynundaki saçlar gibi. Böyle olmakla beraber her biri bu kadar kalabalık içinde yine de pek katı, bunaltıcı bir yalnızlık için­dedir.

Hayırlılara gelince, onlar da nura giderler. Orada onları Ahura-mazda karşılar. Bunlar iyi amel, iyi söz ve güzel fikir ortasından ge­çerek buraya gelirler. Burada Mâzda'nın huzurunda ebedî mutluluk içinde yaşarlar.

Bütün bular, terazileri ağır veya hafif gelenler içindir. İyilikleri ve kötülükleri birbirine denk olanlar ise gökle yer arasında çok geniş bir mekâna konulurlar. Orada sıcak ve soğuğun elemini çekerler. Bü­tün hava değişimlerini hissederler. Dâima ümid ve korku içinde, kal­dıkça daha da kararacak olan bu kötü yaşantılarının değişmesi hak­kında son hükmü beklerler. Buranın en meşhur sakini «Krizaşba» dır.

Bu adam, korkunç bir canavarı öldürmüştür. Bu iyilik ona yeter. Sonra da kutsal ateşi kirletmiştir. Bu kötülük de ona yeter. (Yani iyiliklerin de kötülüklerin de en büyüğünü yapmıştır.) Kötülüğü iyi­liğine denk gelmiş, bu yüzden naîm He Cehîm arasında kalmıştır.

Her halde okuyucu, Zerdüşt dini ile eski Mısır dininin, hayır ve şerre terettübeden cennet, cehennem, hesâb ve ceza tarzı hak­kındaki düşünceleri arasındaki yakın benzerliği görmekte gecikmeye­cektir. İkisi arasında o derece benzerlik var ki izaha ihtiyâç göster­miyor.

Gelelim Yunan mitolojisine. Orada da âhiretten bahsedilmekte­dir. Bu akîde orada Milâd'dan önce IX. asır civarında yaşamış oldu­ğu söylenen «Odysseia Homeros» da kendini gösterir. Süflî âlemden olan Hades'in, Homeros'tan önce olması, Homeros'un efsânede Hades'-tan faydalanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Mitolojiye göre Hades, yerin altındadır. Burası karanlık bir yerdir. İnsanlar Ölür ölmez, ruh­ları buraya iner. Bunun başında tanrı Platos bulunmaktadır. Tanrı­çaların hiç biri buna katılmamıştır. O da kendisinin karanlığını bö­lüşsün diye bahar tanrıçası Bersfonya'yı çalmıştır.

Bazı diriler, özel birtakım yollarla buraya inebilirler. Nitekim Odysseia kahramanı Olis de inmiştir.

Homeros'un ifâdesinden, bu ruhların Hades'te birer gölge halin-,de bulunduklarını, vücûdlarını dünyada bıraktıkları, vücûda bir daha dönemeyecekleri için ınücerred eşbâh haline geldiklerini anlayabili­riz. Çünkü Olis, çok sevdiği annesini burada tutmak istemiş fakat buna muvaffak olamamıştır. Keza bu ruhların, dünyadaki hatırala­rım, sevgi ve tepkilerini muhafaza ettiklerini de anlıyoruz. Zîrâ kah­raman Açaks, ölümünden sonra İhil'in zırhlarını kullandığı için Olis'i azarlamıştır. Açaks, bu zırhlara sahip olamadığından dolayı Travda savaşında öldürülmüştü. İşte Açaks, süflî âlemde Olis'le karşılaşınca onun bütün râzılık istemesine rağmen Olis'e selâm vermemiştir. Olis, İhil'in dünyada sağ olan oğlu Newptelmus'u övünce İhil sevinmiştir.

Homeros'un Olis dilinden anlattığına göre Olis, Hades'te tanrı Minos'u görmüş. Şöyle : Minos elinde kamçı, tahtına oturmuş. Ölüler dâvalarını ona anlatıyorlar. Pek çok ölü kalabalığı, büyük kapıcılar önünde toplanmış dâvalarını arzetmek için sıra bekliyorlar.

Olis'in gördüğü çeşitli azâblardan biri de şu : Olis görmüş ki zor­ba Tityos, yüzü koyun uzanmış, dokuz dönümlük yeri kaplamış. İki yanında korkunç birer ejder. Tityos'un büyük, kanlı ciğerini ve ka­lın barsaklarım koparıp yemektedirler. Tanrılar tanrısının sevgilisi Latona'yı kendine cezbetmeğe çalıştığı için bu azaba çarptırılmıştır. Tityos dünyada işlediği bir suçtan dolayı değil.

Yine Olis orada görmüş ki Tantalos, kaynar bir su içine atılmış. Çenesine kadar su içinde. Kaynar su dalgaları yüzüne çarpıyor. Bu su içinde susuzluktan bağn yanıyor ama dilini ıslatacak bir damla su dahi bulamıyor. Başının üzerinde de meyve ağaçları. Salkımları aşa­ğı sarkmış fakat eli yetişmiyor onlara. Bir meyva koparmak istedik­çe bir rüzgâr esiyor, dalları alıp o tarafa götürüyor.

«Sifos» u da görmüş ki önünde büyük bir taş yuvarlıyor. Taşı da­ğın tepesine çıkaracak. Fakat tâm tepeye yaklaştığı sırada taş yu­varlanıp tâ cehennemin dibine düşüyor. Bu dehşetli yorgunluk içinde Sifos'un vücûdundan terler boşanıyor.

Sırf tanrılar tanrısının karısı Hera'nın keyfi için cebbar Herakl de amcası oğlu Yofizos'a itaat ve hizmet etmeğe mahkûm edilmiştir. (Herakl, tanrılar tanrısının, insanlarla birleşmesinden doğan oğlu­dur.) İşte buna kızan Hera, onu şöyle bir azaba mahkûm etmiş : «He­rakl, Hades tanrısı Ploto'nun köpeği Sirbiros'la boğuşmaktadır. Sir-biros'un üç başı vardır. Bu, bir işkence âletidir. Tırnaklarını suçlula­rın ruhlarına batırır.»

Merhum Abdülkâdir, Satney ve oğlu kıssasıyla Odysseia'daki Olis hikâyesi arasında büyük bir benzerlik görmektedir. Şimdi onun dü­şüncelerini iktibas edelim, ondan sonra da kendi görüşümüzü ekle­yelim :

1) «Homeros efsânesinde Olis, cehenneme iner. Mısır efsânesin­de de Satney ile oğlu cehenneme inerler.

2) Homeros efsânesinde Minos, elinde altun bir kamçı tutmak­tadır. Mısır efsânesinde de Oziris elinde bir kamçı tutar.

3) Homeros efsânesinde ölüler   dâvalarını   Minos'a arz ederler. Mısır efsânesinde de münâdîler   (çağırıcılar), dâvalarını Oziris'e an­latsınlar diye ölüleri çağırmaktadırlar.

4) Homeros efsânesinde ölüler, geniş kapıları olan «Hades» ev­lerinde durmaktadırlar. Mısır efsânesinde de ölüler yedi büyük salon­da beklerler.»

Biz bunlara şunu da ilâve edelim: Mısır efsânesinde suçlu, vah­şî İmayît'in önüne atılmaktadır. Homeros efsânesinde de ejderler ya da üç başlı korkunç köpek, suçlunun ciğerini parçalamaktadır. Mısır efsânesinde cehennemde yemek, suçlunun başının üstünde asılı bulu­nacak, suçlu bundan almak istedikçe yemek ondan uzaklaşacaktır. Yunan efsânesindeki cehennemde de suçlunun başı üstünde meyve ağaçlan var. O uzandıkça meyvalar ondan uzaklaşıyor.

Ancak Abdülkâdir, iki cehennem arasında esaslı bir fark görmek­tedir. O da şu: «Homeros diyor ki: Ölüler arasında Minos hükmeder. Ve ölüler dâvalarını Minos'a arzederler. Mori'ye göre —ki Mori bu düşüncesinde isabetlidir.— dâvalar, ölümden sonra ölüler arasında çı­kan anlaşmazlıklardır. Nasıl diriler arasında anlaşmazlık oluyorsa, ölüler arasında da anlaşmazlık oluyor demektir. Bu, ölülerin dünya­da yaptıklarından hesaba çekilmeleri demek değildir.»

Sonra şöyle diyor:

«O halde Homeros'un cehennemi, insanların hayatta iken yaptık­larından hesaba çekildikleri bir yer değildir; öldükten sonra kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklardan hesâb verme yeridir. Bu takdir­de Homeros cehennemi, Mısır düşüncesindeki cehennemin taşıdığı bü­tün ahlâkî değeri kaybetmiştir. O zaman diyebiliriz ki Homeros, Mı­sır düşüncesindeki Satney ve oğlu ve Oziris'in mahkemesi efsânesini alıp kısaltmış, bazı şekillerini almış ama özünü yitirmiştir.»

İşte serdetüğimiz bu mütalaalar, Homer cehenneminde sırf tan­rılar tanrısının şehveti ya da karısı Hera'nın keyfi veya diğer tanrı­ların zevki için suçsuz kimselerin de azaba çarptırılmasındaki sebebi izah eden kuvvetli görüşlerdir. Bunlar, Yunan efsânelerinde şehvetle­rin ve kaprislerin hâkim olduğunu, ne dünya hayatında, ne de öteki hayatta içsel durumun ve adaletin kıymeti olmadığını gösteren bir or­tamda çevrilidir.

Böylece Mısır akidesi, kendinden iki bin sene sonra gelmiş bu put­perest inançların çok üstünde yüce ufuklarda parlayan tek akide ola­rak kalmaktadır.

Homeros devrinden sonra âhiret düşüncesinin İranlılarda ve Ro-ma'lılardaki gelişimini incelemezden önce bu düşüncenin eski Hind dinlerindeki yerinden bahsedelim :

Hâlen bir kısım Hind'lilerin, Seylan halkının, Japonların çoğun­luğunun ve birçok Çin'lilerin dini olan Hinduizm'de ve Budizm'de he­sâb ve ceza olan âhiret düşüncesi yoktur. Onun yerine «Nirvana» var­dır. Nirvana, en büyük ruhta fânî olmak demektir. Ancak bu iki din­de Nirvana'ya ulaşma yolları değişiktir. Hinduizmin Veda, Brahma-na, Upanişad ve Vedanta adlı kitaplan vardır. Sonuncusu en yenisi­dir.

«Hindulara göre; Veda, Brahmana ve Upanişad vahiy kitapları­dır. Bunlar birbirine zıd çeşitli fikirler ihtiva eder. Orada bir taraf­tan tanrıların ve tanrıçaların çoğaldığını görürken diğer taraftan tev-hîd, hulul ve vahdet-i vücûd fikrini görmekteyiz. Bu, muayyen bir akideye davetten ziyâde, muhtelif inançlara müsamaha eden sosyal bir düzendir. Veda'da tanrılar çoktur. Her birinin ihtisası ve bir işi vardır. Bunların işleri birbirine karışmıştır. Çünkü muhtelif kabilele­rin tanrılarıdır. Bu tanrılar sonunda bir birliğe yükselmişlerdir. (Bun­ların hey'et-i mecmuası bir birlik teşkil eder ki; bütün yaratıklar, bu birlikten fışkırmıştır ve tekrar ona dönecektir. Bu bire yükselme fik­ri, özellikle Upanişad'da göze çarpar ve bu yükseliş Vedantaya vâsıl olur. Vedanta'nın kelime mânası, Veda'nın hatimesi (sonu) dir.

Vedanta'nın temeli şudur : Allah ve insan nefsi tek bir şeydir. Ama insana iki ayrı şeymiş gibi gelir. Zîrâ insan idrâki, bunlann bir­liğini görecek seviyeden aşağıdadır. İnsan, kendindeki zât (benlik) hududunu kırmadıkça bu sapıklığında devam edecektir.»

Benlik hududunu kırmayı, bazıları cesedden kurtulmak olarak tefsir ediyorlar. Hindulann, ruhu cesedin tahakkümünden kurtarmak ve kudsal Zât'la birleşip Nirvana derecesine ulaşmak için cesede azâbe-dip onu ağır tecrübelere koştukları meşhurdur. İşte bu hareket, bu inançtan ileri gelmektedir.

İnsan ruhu tam manâsıyla temizlenip cesedin te'sîrinden kurtu­larak Kudsal Zât'la birleşmedikçe Nirvana derecesine ulaşamaz.

İşte tenasüh, bu gayeyi gerçekleştirmek içindir. Tenasühe göre, insan öldüğü zaman ruhu bir hayvan veya insan vücûduna geçer. Ve o vücûdda çeşitli azâblara dûçâr olur. Böyle azâb çeke çeke temizlenir ve nihayet Nirvanaya ulaşır, tenasühten kurtulur.

Budizme gelince : Bu din daha yenidir. Milâd'dan önce 500 yılı civarında doğmuştur. Tenasühe inanmaz, ruhu temizlemek için cese­de azâbetmeyi .gerekli görmez. İnsan ruhundan korkunç şeylerin sıkın­tısını kaldırır ve onu Allah'ın rahmetiyle doyurur. Ferde, rûh ne de­rece sâflaşır, benlikten ve bedenî lezzetlerden ne derece kurtulursa Nirvanaya ulaşacağını, bütün gücüyle büyük ruha yöneleceğini teb-şîr eder.

Buddha ölürken talebesi «Enanda» ya söylediği sözlerden bu fikri anlıyorum:

«Cesedine işaret ederek dedi ki: Bu çeşitli maddelerden meydana gelmiş karışım vücûd, elbette unsurlarına çözülüp dağılacaktır. Seni hiç bir şey, ruhî mücâdelene devam etmekten alıkoymasın. Yakında ısrarcı şehvetin kötülüğünden, mizah ve cehaletin kötülüğünden kur­tulacaksın Enanda!»

Yine bazı tâbilerine şöyle demiştir :

«Ey râhibler, işte size ıztırâblardan acılardan yüksek olan, ıztı-râblardan kurtaran hakikat: Doğum azâbtır, ihtiyarlık azâbtır, has^ talik azâbtır, ölüm azâbtır, sevdiğimizden ayrılmak azâbtır, arzu etti­ğimiz şeyi yitirmek azâbtır. Sözün kısası dünya hayatı 'azâbtır.

Ey râhibler, işte size ıztırâbların sebebine dâir hakikat: Tekrar doğumun aslı olan ihtirasta şehvet ve lezzet vardır. Üç türlü ihtiras vardır: Lezzet ihtirası, hayat ihtirası, toprak ihtirası.

Ey râhibler, işte size ıztırâbların durmasına dâir yüce hakikat: İhtirasın durmasıyla ıztırâblar durur. Arzular, alâkalar gitmedikçe elemler durmaz. İhtirası atmak, ruhu ondan boşaltıp kurtulmak ve nefsin şehvetlerini yenmekle ıztırâb durur.

Ey râhibler, elemlere bir sınır koymanın yolunu gösteren hakikat şudur : Bu yolun sekiz dalı vardır; doğru îmân, doğru konuşma, doğ­ru gidiş, doğru kazanç, doğru çalışma, doğru düşünce ve doğru teem­mül.»

Görülüyor ki Hinduizm ve Budizmde, eski Mısır dininde, Zerdüşt dininde ve Yunan mitolojisinde olduğu gibi bir âhiret âlemi fikri yok­tur. Hinduizm'de günâhları temizlemek için Tenasüh, ıztıraplar, azâb-lar ve şehvetlere karşı koyma, arzuları terk etme vardır. Budizm'de de Büyük ruhta, Nirvana.'da fânî olmak, Allah'ın zâtıyla birleşmek için benlikten sıyrılıp çıkmak vardır.

Şimdi tekrar Yunan mitolojisine dönelim : Milâd'dan Önce beşin­ci asırda yaşayan şâir Pindar, ikinci Olimpia kasidesinde şöyle diyor : «Dünyadaki büyükler, cehennemde bir hâkim bulacaklardır. Bunlar­dan haram işleyenleri tanrıça Ananki muhakeme, edecektir.» Fakat Vindar, bu muhasebenin ne şekilde cereyan edeceğini açıklamıyor. An­cak bu düşünce, bu hesabın adaletli olacağına dâir Mısır inancına doğ­ru atılmış önemli bir adımdır.

Aradan yıllar geçiyor. Eflâtun (Doğumu M.Ö. 427-419) gelip şöy­le diyor :

«Ölüler kendilerini muhakeme edecek olan hâkim Redanıant (Mi-nos'un kardeşi) in önüne gelirler, ona yaklaşırlar. Redamant her ru­hu sorguya çeker, fakat kimin ruhu olduğunu bilmez. Ruhu, fesâd ve habaset ile dolu, hakîkattan uzak yaşamış görürse; zindana gönderir, orada hak ettiği azabı çeksin diye.»

Sonra diyor ki:

«Redamant hüküm giyenleri, temizlenmeye kabiliyetli olup olma­dıklarına göre damgalayıp nişanladıktan sonra cehenneme gönderir. Temizlik ve hakikat içinde yaşadığını gördüğü ruhu da taltif eder, mutluluk adalarına gönderir.»

Böylece Eflâtun; Homerosun kaybettiğini telâfi etmeye çalışıyor ve kendinden iki bin beş yüz yıl önce zuhur eden Mısır inancının ke­narına yaklaşıyor.

Aradan beş yüz sene daha geçiyor. Büyük Roma şâiri «Werçü» ge­liyor. Milâd'dan önce 70-19 yılları. On iki fasıldan müteşekkil înyada destanını yazıyor. Bunlardan altı fasıl Odysseia tarzında altısı da Ho-meros'un İlyada'sı tarzındadır.

Altı fasıldan birinde mitoloji kahramanı İnyas, babası Anşiz'i gör­mek ve ondan kendisinin ve çocuklarının istikbâli hakkında bilgi al­mak için süflî âleme gider. Buraya bir kâhine ile beraber iner. Bu kâ­hine onu, ölüler diyarına götürür. Burada gölgeler ve ruhlar görür Steks nehrini geçerler. Bu nehir, cehennemde yılanlar ve korkunç hay­vanlarla dolu bir nehirdir. Bu nehirden geçmeyi, ölülerin ruhlarım sevk eden pek üzüntülü notî «Şaron» idare eder. Sonra kâhine yolu­na devam eder, İnyas da onun ardına düşer. Tamamen üzüntü ve umutsuzluk dolu bir âleme gelirler. Ölü hayâlleri bu âleme gelip git­mektedir. Burada İnyas, Travda kahramanlarından bir çoğunu gö­rür... Sonunda da babasıyla karşılaşır. Babası ona soyu için yazılmış olan şeref ve iftiharı bildirir.

Werçil'in cehennemi de, biraz Önce işaret ettiğimiz Mısır cehen­neminden mülhem olan Homeros cehenneminin aynıdır. Yalnız bazı eksiklikler ve değişiklikler vardır.

Şimdi Yunan mitolojisini bırakıp İsrâiloğullarına geçmek ve biraz da onların âhiret düşüncesinden bahsetmek istiyoruz. Bugün, Yahu­dilerin birinci kitabı Ahd-i Kadîm'de âhiret âleminden hiç bahsedil­mez.

Bütün siyaktan (sözün temasından) anladığımıza göre, şerr'e ce­za dünyadadır. Ferdler de cemiyetler de kötülüklerinin cezasını bu dünyada göreceklerdir. İsrâiloğullarının tanrısı, kendilerinden herhan­gi bir ferd veya neslin yaptığı kötülüğü dâima bilir.

Fakat bu inanç, hayattaki realiteye mukavemet edecek nitelikte değildir. Hayatta bazan şer cezasız kalıyor, iyilikle karşılanıyor; hayır da aksine kötülük görüyor. Netîcede bu sâfiyane i'tikâd ile hayat ger­çeği arasındaki uyuşmazlık yüzünden bu inanç, İsrâiloğullarının ru­hunda bir sarsıntı meydana getiriyor. Ahd-i Kadîm'deki Eyyûb Sifr'in-de bu husus açıkça kendini göstermektedir.

Şimdi Prof. Alî Edhem'in bu sifr'e dayanarak yazdığı Nazarât fi'1-Hayat ve'1-Müctema' adlı kitabından bir fasıl takdim edeceğim. Profesörün sözlerini kısaltmak veya bunlara bir şey ilâve etmek lüzu­munu duymuyorum :

«Eyyûb Sifr'inin on üçüncü babında Eyyûb, ashabına verdiği ce-vabta Yüce Zât'tan bahsederken şöyle diyor : «O beni öldürse de, yi­ne onu arzu eder kalacağım. Ancak onun önünde yollarımın doğru­luğunu savunacağım.» Bu sözde tâm îmânla biraz inkâr birleşmekte; mutlak güven, şek ve şüphe gölgesine karışmaktadır. Ahd-i Kadîm'in en edebî sifr'lerinden olan ve cür'etli görüşlerle dolu bulunan bu sifr-de Allah'ın verdiği dertlere ıztırâblara sabreden Eyyûb, bir zaman derdini gizlemeğe, duygularını yutmaya çalışır. Bu sifrde çok nüfuzlu gö­rüşler, cür'etli sözler vardır. Burada insanın durumu şöyle izah edilir. «Kadından doğmuş, az ömürlü, çok kötülük yaparı.» Allah'tan da şöy­le bahsedilir : «Araştırılamayacak kadar büyük işler yapan, sayılama­yacak kadar hârikalar yaratan.» İnsanın adalet arzusundan, hayat olaylarındaki hikmeti aramasından, varlığın hakikatini öğrenme ça­basından bahseder. Bu sifr, insanda çarpışan iki kuvveti tasvir eder. însanda, beşerî fiillerinde, milletlerin hayatlarında tecellî eden ilâhî adaletin varlığından duyduğu şüphe ile, kendini bu şüphenin gayya­sında boğulmaktan kurtaracak kuvvetli îmân çarpışmasını en ince ve en doğru tasvir eden bir sifrdir bu.

«Bu sifr, İsrâiloğullarının dinî düşüncesine şüphenin girmeye baş­ladığını gösteren önemli bir merhale teşkil eder. İsrâîl dinine göre dü­rüst, iyi adam dünya hayatında bu istikâmetinin, güzel ahlâkının mü­kâfatım görecek; iyilikten kaçıp günâhlara dalan da işine uygun ce­zayı çekecektir. Yani iyilik de kötülük de dünyada karşılığını bula­caktır. Fakat hayatın, yaşanan olayların bu sâf i'tikâdı doğrulama-dığı, şerlinin cezasını çekmediği hayırlının mükâfat görmediği, aksi­ne bazan yaptığı dürüstlüğün insanı daha kötü duruma düşürdüğü görülmüştür. Artık bu mesele insan aklını uğraştırmaya ve zihinleri bulandırmaya başlamıştır. Acaba ilâhî adaletten şüphe edilebilir mi? Yahut zulüm görünen bu hayat olaylarında acaba insanın göremedi­ği, düşünemediği çok ince bir adalet mi var? Böylece 'adalet düşünce­sinin ufukları genişleyip, kısa görüş ve kısa akıldan gelen itirazlara da müsamaha baş göstermiştir. İşin daha korkunç tarafı, âhiret ha­yatı düşüncesi üzerine düşen bu gölgenin, ondan sonra bir daha kalk­mamalıdır.»

Şüphesiz îsrâiloğullarında Ahd-i Kadîm'in yazılışından sonra, uzun süren tarihleri boyunca âhiret düşüncesi gelişmiştir. Matta İncil'inin yirmi ikinci babında şu ifâdeyi görüyoruz :

^Kıyamet yoktur diyen Sadûkîler, o gün îsâ'ya gelerek sorup de­diler...» Bundan anlıyoruz ki Hz. îsâ zamanında Yahudilerden bir fır­ka kıyametin olmadığını iddia ediyordu. Yine İsrâiloğullanndan Fe-rîsîler ise kıyamete İnanıyorlardı. Bunu da peygamberlerden bahse­den yirmi üçüncü bâbtan öğreniyoruz. Orada peygamber Paul şöyle diyor : «Ben Ferîsî oğlu Ferîsîyim. ölülerin kıyametini (kalkacağını) ümid ettiğim için muhakeme olunuyorum... Çünkü Sadûkîler; kıya­met ve melek ile rûh yoktur, derler.. Fakat Ferîsîler ikisini de ikrar ederler.»

Yahudiler, Bizans valisini Paul'e karşı kışkırtıp «o müfslddir, uslu olan Yahudiler arasında fitne uyandırmağa çalışıyor.» diyerek Pa-ul'ü yakalamasını istiyorlar. Paul de kendini savunmak için vâlîye bu sözleri söylüyor : Yirmi dördüncü bâbda Paul şöyle diyor :

«Ben Namusta ve Peygamberlerde yazılı bulunan her şeye inan­mış olarak rabbıma ibâdet ederim. Onların beklediği şeyin olacağına ina­nıyorum : Yakında iyi ve günahkâr ölülerin kıyameti olacaktır.» De­mek ki îsrâiloğullarından bir cemâat arasına âhiret inancı girmiştir.

Fakat bu i'tikâdm onlara ne zaman girdiğini ta'yîn edemiyoruz. Bu hususta ilk işareti Milâd'dan önce XIII. asırda yaşamış bulunan Eş'iya'nm Sifr'inde (îşaya, Bâb : 24) buluyoruz. Fakat bu ibare ile, mutlaka kıyamet gününün kasdedildiğine dâir kesin delil yoktur. Bu işaret, onun kehânet tarzındaki şu sözüdür :

«İşte Rab dünyayı boşaltıyor, onu çöl ediyor ve onun yüzünü alt üst ediyor ve orada oturanları dağıtıyor.» Ve şöyle devam ediyor: «Ve vâki' olacak ki dehşet velvelesinden kaçan çukura düşecek; ve çuku­run içinden çıkan tuzağa tutulacak; çünkü yüksekteki pencereler açıl­dı, ve dünyanın temelleri titriyor. Dünya ezildikçe ezildi, dünya yarıl-dıkça yarıldı, dünya sarsıldıkça sarsıldı. Dünya sarhoş bir adam gibi sendeleyecek, ve bir salıncak gibi sallanacak; ve bir daha kalkama­yacak.»

«O gün Rab, yüksekte olanların ordusunu yüksekte, ve yerin kral­larım yer üzerinde yoklayacak. Ve esirler çukura nasıl toplanırlarsa, onlar da bir araya toplanacaklar, ve zindana kapatılacaklar ve çok günlerden sonra yoklanacaklar ve ay kızaracak ve güneş utanacak; çün­kü orduların Rabbı, Sion dağında ve Yeruşalim'de krallık edecek; onun ihtiyarlan karşısında izzet.»

Fakat bugün, dünya günlerinden biri de olabilir. Hattâ böyle ol­ması da kuvvetlidir. Çünkü yirmi beşinci bâbda şöyle deniyor :

«O gün denilecek : İşte beklediğimiz ilâhımız budur. Ve bizi kur­taracaktır. İşte beklediğimiz Rab budur; onu bekledik, onun kurtarı­şı ile mesrur olacağız ve sevineceğiz. Çünkü Rabbm eli bu dağda ra­hat edecek; ve gübre yığınının suyunda saman çöpü nasıl çiğnenirse, Moab da olduğu yerde öyle çiğnenecek. Ve yüzen bir adam yüzmek için ellerini uzattığı gibi onun ortasında ellerini uzatacaktır; fakat Rab, onun gururunu ellerinin hüneriyle beraber alçaltacaktır. Ve se­nin duvarlarının yüJpsek hisarını yıkıyor, alçaltıyor ve toprağa kadar da indiriyor.» (îşaya, Bâb : 25)

Yirmi altıncı bâbda :

«O gün Yahuda diyarında şu ilâhi terennüm edilir : Kuvvetli şehrimiz var; kurtarışı duvarlar ve burçlar olarak koyuyor. Kapıları açın ki emâneti koruyan sâlih millet içeri girsin...»

Demek ki bugün, İsrail'in düşmanı Moab'a gâlib geldiği gündür. Bu Eş/iya (îşaya) nın Ahd-i Kadîm'de bulunan diğer kehânetler gibi haber verdiği mahallî bir gün olacaktır.

. Milâd'dan önce II. asırda yaşanüş olan Danyal Sifr'inin on ikinci bâbmda da kıyamet gününe benzer bir güne işaret edilmektedir. Bu işaret, Eş'iya (İşaya) nın işaretinden daha çok kıyameti gösterirse de bunun da dünya günlerinden bir gün ve İsrâîl milletinin istikbâline dâir verilen haberlerden biri olması ihtimâli vardır. Danyal, rabbm kendisine vahyini hikâye ederek diyor ki:

«Ve senin kavminin oğulları için durmakta olan büyük reis Mi-kftel, o vakit kalkacak ve millet olalıdan beri o zamana kadar vâki' olmamış bir .sıkıntı vakti olacak; o vakit senin kavmin, kitapta bulu­nan herkes kurtulacak ve yerin toprağında uyuyanlardan bir çoğu, bunlar ebedî hayata ve şunlar utanca ve ebedî nefrete uyanacaklar. Ve anlayışlı olanlar, gök kubbesinin parıltısı gibi, bir çoğunu salâha döndürenler, de yıldızlar gibi ebediyen parlayacaklar.»

Fakat bu, İran'da üç kralın ve bunlardan daha zengin ve kuv­vetli olan dördüncü kralın kalkıp Yunan memleketine hücum edecek­lerinden...... bahseden uzun bir konuşmadan sonra söylenir ve; niha­yet o gün gelecektir, denir. Bu da gösterir ki bu ifâde, açıkça kıyame­ti gösteren bir nass değildir. İstikbâle dâir söylenen bu gibi haberler­de Ölümden sonra peygamberlerin kalkıp dirilmesine dâir ifâdeler, ço­ğu kere İsrail milletinin nihayet yükseleceğine işaret sayılır, âhiret âlemine intikâli göstermez.

İncil'de ve Rasûllerin İşleri'nde bulunan işaretler, netice itibarıy­la Yahûdîlerde kıyamet günü i'tikâdının bulunduğunu isbâta kâfidir. Ancak öyle görünüyor ki bu i'tikâd, Yahûdîlerde geç meydana çıkmış­tır. Böyle olmakla beraber Yahudiler, bu noktada Mısır akidesinden müteessir olmamışlardır.

Gelelim Hıristiyanlığa : Onda «Rabbın Melekûtu», «Ebedî Haya­tı», azâb için «Cehennem», «Nâr» ve «Zulmet» ta'bîrlerr-vardır. Yine Hıristiyanlık'ta «Din günü» ta'bîri de geçer. O gün insanoğlu (Hz. îsâ), Allah'ın melekleriyle birlikte gelecektir. Ama bunun zamanını kestiremiyoruz. Kıyamet günü müdür?, yoksa İncil'de mevcûd oldu­ğu gibi Hz. İsa'nın defninden üç gün sonra dirilip kalktığı gün mü?

Matta İncilinin on altıncı babında şöyle deniyor:

«Zîrâ insanoğlu, Babasının izzetinde onun melekleriyle beraber gelecek ve o zaman herkes kendi ameline göre ceza görecektir. Gerçeği söylüyGrum ki: Bu kalkışta bir kavim vardır ki onlar, insanoğlunun (Mesih'in), melekûtunun içinde geldiğini görmedikçe ölümü tatmaz­lar.»

Bu İncil'in on dokuzuncu babında şöyle deniyor :

«îsâ tilmizlerine dedi: Size gerçeği söylüyorum ki: Bir zenginin, göklerin melekûtuna girmesi güçtür. Ve yine size diyorum ki: Deve­nin iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin Allah'ın melekûtuna girme­sinden daha kolaydır.»

«İnsanoğlu her şeyin yenilenmesinde, izzetinin tahtına oturacağı zaman, siz ki benim ardımca gelenlersiniz, siz de İsrail'in on iki sıb-tına (kabilesine) hükmederek on iki taht üzerinde oturacaksınız. Ve benim ismim uğruna evler, ya kardeşler, ya kız kardeşler, ya baba, ya ana, ya çocuklar veyahut karılar bırakan her adam yüz katını ala­cak ve ebedî hayata kavuşacaktır.»

Aynı İncil'in on ikinci babında şöyle deniyor : «Sizs diyorum : İn­sanlar söyledikleri her boş söz için hüküm gününde hesâb verecekler­dir.»

On altıncı babında : «Ben yine sana diyorum ki: Sen Petrus'sun. Ve ben kilisemi bu kayanın üzerine kuracağım; ve Ölüler diyarının kapıları (cehennem kapıları) onu yenmeyecektir. Göklerin melekûtu­nun anahtarlarım sana vereceğim.»

On sekizinci babında : «Şayet elin ve ayağın sürçmene sebeb olu­yor, seni düşünüyorsa onu kes at. Zîrâ senin için topal veya çolak ola­rak hayata girmek, iki ele ya da iki ayağa sâhib olarak ebedî ateşe atılmaktan daha iyidir.»

Markos İncili'nin dokuzuncu babında bu ifâdenin şu ilâvesi var : «Orada onların kurtları ölmez, ateşi sönmez.»

Matta încili'nin sekizinci babında şöyle deniyor : «Doğrusu size diyorum ki: Doğudan ve Batıdan bir çokları gelecekler ve göklerin melekûtunda İbrahim, İshâk ve Ya'kûb oturacaklar ve melekûtun oğul­ları haricî zulmete (dış karanlığa) atılacaklar; orada ağlayış'* ve diş gıcırtısı olacak.»

Bu İncil'in on birinci babında şöyle deniyor : «Sen ey Keferha-hum, sen göğe kadar mı yükseleceksin? Ölüler diyarına kadar ine­ceksin. Çünkü sende yapılmış olan kudretli işler Sodom'da yapılmış olsaydı o, bugüne kadar dururdu. Fakat ben size derim ki: Din günü senden ziyâde Sodom diyarına kolaylık olacaktır.»

Yirmi altıncı bâb : «Size diyorum ki: Ben şimdiden itibaren as­manın bu mahsûlünden (şarabından) içmeyeceğim, ta babamın mele­kûtunda sizinle beraber taze olarak içeceğim güne kadar.»

İşte İncil'lerde naîme, göklerin melekûtuna, azaba, cehennem ate­şine veya haricî zulmete dâir sâdece bu kısa işaretlere rastlıyoruz. Yal­nız bir defa Matta İncili'nin yirmi beşinci babında azıcık bir tafsilât görmekteyiz:

«İnsanoğlu, bütün melekler kendisiyle beraber olarak izzetiyle ge­lince, o zaman izzetinin tahtı üzerinde oturacaktır: Bütün melekler onun önünde toplanacak çoban koyunları keçilerden ayırdığı gibi on­ları birbirinden ayıracaktır. Koyunlan sağma ve keçileri soluna ko­yacaktır. O zaman kral sağmdakilere diyecektir : Ey sizler babamın mübarekleri gelin, tâ âlemin yaratılışından beri sizin için hazırlanmış melekûta sâhib olun. Zîrâ ben aç idim, siz beni doyurdunuz; susamış­tım, bana su verdiniz; garip kalmıştım, beni barındırdınız; çıplaktım, beni giyindirdiniz; hasta idim beni aradınız; zindanda idim, benim yanıma geldiniz : O zaman iyiler ona şöyle cevab verirler : Ya Rab, ne zaman biz seni aç gördük de doyurduk; ne zaman seni susuz gör­dük de su verdik? Ne zaman seni garip gördük de barındırdık? Yahut ne zaman seni çıplak gördük de giyindirdik? Ne zaman seni hasta, ya­hut zindanda bulup yanına geldik? Kral cevaben der ki: Doğrusu si­ze derim: Siz şu küçük kardeşlerimden birine yapmakla bana yapmış oldunuz.»

«Sonra solundakilere der ki: Ey mel'ûnlar katımdan çıkın, İblîs ve onun melekleri için hazırlanmış olan ateşe gidin. Zîrâ ben acıktım, siz bana yedirmediniz; susadım, bana su vermediniz; garip kaldım be­ni barındırmadınız; çıplaktım, beni giyindirmediniz; hasta ve zindan­da oldum, beni ziyaret etmediniz.» O zaman onlar da der ki: Ya Rab, biz seni ne zaman aç, ya da susuz ya da garip, ya da çıplak, ya da has­ta, ya da zindanda gördük de sana hizmet etmedik? Onlara cevaben der ki: «Şu küçüklerden birine bunları yapmamakla bana yapmamış oldunuz. Ve bunlar ebedî azaba iyiler de ebedî hayata giderler.»

İşte elimizdeki mevcûd İncil'lerde kıyamet gününe, hesaba ve aza­ba dâir bulunan tek tafsilât bundan ibarettir. Bugüne kadar Hıristi­yanlıktaki âhiret inancı bu kadarlıktır. Risalelerde ve şerhlerde başka hiç bir tafsilât yoktur.

Arap Yanmadası'nda bazı Yahudilerin ve Hıristiyanların bulun­masına rağmen âhiret âlemi inancı Yanmada'da yayılmamış, dolayı­sıyla Hz. Muhammed (s.a.) Kur'an'ı getirdiği zaman öldükten sonra dirilme fikri, Araplarca son derece şiddetli inkârla karşılanmıştı:

«Küfredenler dediler ki: Siz ölüp tamamen dağıldıktan sonra ye­niden dirileceğinizi söyleyen bir adamı size gösterelim mi? Allah'a ya­lan mı uydurdu, yoksa onun bir deliliği mi var?»  (Sebe', 7)

«Dediler ki: Ne varsa bu dünya hayatımızdır, başka yok. Ölürüz ve yaşarız. Bizi Öldüren zamandan başka bir şey değil. Onlann bu hu­susta bir bilgileri yoktur. Onlar sâdece zannediyorlar.»  (Câsiye, 24)

Kur'an onları, insanlık tarihinde görülmemiş âhiret inancının, eski Mısır'da doğmasından tâ İslâm'ın gelmesine kadar hiç bir beşerin hayâlinden geçmeyen bir âhiret inancı ufuklarına yükseltmiştir. Tak-dîm edeceğimiz kıyamet meşhedleri, İslâm'ın Arapları yükselttiği bu fikrî sıçrayış hamlesinin derecesini güzel açıklayacaktır. Onlar âhiret âlemine, cennete, cehenneme, naîm ve azaba, mutlak adalete ve geniş rahmete inanmışlardır ve onların bu inancı, ondan önce insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş bütün uhrevî düşüncelerin hepsinden mükem­mel, temiz ve pâk bir âhiret inancıdır.[90]

 

100 — De ki: Eğer siz, Rabbımın rahmet hazîneleri­ne sâhib olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla onları saklardınız. Zâten insan pek cimridir.

 

Allah Teâlâ yüce Rasûlüne diyor ki: Ey Muhammed, onlara şöy­le de : Ey insanlar eğer siz Allah'ın hazînelerine tasarruf etme gücü­ne sâhib olsaydınız, tükenir diye onların hepsini tutardınız. İbn Ab-

bâs ve Katâde derler ki: kelimesi fakirlik demektir. Bu takdirde mânâ şöyle olur : Allah'ın hazîneleri ebediyyen boşalıp tü­kenmezken siz onun bitip tükenmesinden korkardınız. Çünkü bu, si­zin tabiatınız ve seciyyeniz gereğidir. Nitekim Allah Teâlâ âyetin de­vamında : «Zâten insan pek cimridir.» buyurmaktadır. İbn Abbâs ve Katâde âyetteki ( î,,â ) kelimesine; cimri ve hiç bir kimseye bir şey vermeyen, anlamını vermiştir. Nitekim Nisa sûresinde de Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «O zaman insanlara bir çekirdek parça­sı bile vermezler.» (Nisa, 53) Yani onların Allah'ın mülkünde bir pay­ları olsaydı, hiç bir kimseye bir şey vermezlerdi. Bir çekirdek tanesi kadar bile. Allah Teâlâ insanı olduğu gibi tavsif ediyor. Tabiatıyla Al­lah'ın muvaffak kılıp hidâyete erdirdikleri müstesnadır. Zîrâ cimrilik, çığırtkanlık ve feryâd ü figân etmek, onun vasfıdır. Nitekim Hak Te­âlâ Meâric sûresinde şöyle buyurmaktadır : «İnsan gerçekten pek huy­suz yaratılmıştır. Başına bir fenalık gelince feryâd eder. Bir iyiliğe uğ­rarsa, bunu herkesten men'eder. Ancak namaz kılanlar müstesnadır...» (Meâric, 19-22). Kur'ân-ı Kerîm'de buna benzer pek çok âyet-i kerî­me vardır. Ve bu âyet Allah Teâlâ'nın lutfuna, keremine, cömertliği­ne ve ihsanına delildir. Nitekim Buharı ve Müslim'in Sahîh'lerinde vârid olduğuna göre, Allah'ın Rasûlü şöyle buyurur: Allah'ın eli dop-doludur. Hiç bir nafaka onu eksiltmez. Gece ve gündüz ihsan eder. Görmez misiniz göklerin ve yerin yaratıldığı günden beri infâk etmek­te ve elindeki hiç bir şey tükenip gitmemektedir.[91]

 

101  — Andolsun ki Biz, Musa'ya dokuz tane apaçık âyet verdik. Sor İsrâiloğullarına, hani onlara gelmişti de Firavun ona şöyle demişti: Ey Mûsâ, doğrusu ben seni bü­yülenmiş zannediyorum.

102  — O da demişti ki: Andolsun ki sen, bunları gök­lerin ve yerin Rabbmm, açık deliller olarak indirmiş ol­duğunu biliyorsun. Ben doğrusu ey Firavun, senin mah­volacağını sanıyorum.

103  — Bunun üzerine onları   memleketten   sürmek istedi. Biz de onu ve beraberindekileri  bütünüyle suda boğduk.

104  — Onun   ardından   İsrâiloğullarına   dedik   ki : Haydin o memlekette siz oturun. Âhiret va'di geldiği za­man onları da sizi de bir araya getiririz.

 

Musa'ya Verilen Dokuz Mucize

 

Allah Teâlâ, Hz. Musa'yı dokuz apaçık âyet ve belge ile gönder­diğini bildiriyor. Bu âyetler, onun nübüvvetinin sıhhatine vs kendisi­ni gönderenden verdiği haberlerde sâdık olduğuna kesin kes delâlet ediyordu. Bu âyetler; asası, Yed-i beyzâ, yıllar, deniz, tûfân, çekirge, güve, kurbağalar ve kan olmak üzere peygamberliğini açıklayıcı mu­cizelerdi, îbn Abbâs böyle der. Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî ise şöy­le der : Bu dokuz mucize; Yed-i beyzâ, el Asâ, A'râf sûresinde zikredilen beş mucize, mallarının helak olması ve taştır. Ayrıca İbn Abbâs, Mü-câhid, İkrime, Şa'bî ve Katâde derler ki: Bunlar Hz. Musa'nın eli, asa­sı, yıllar, meyvelerden eksiltme, tûfân, çekirge, güve, kurbağalar ve kandır. Bu görüş zahir, ayan-beyân, güzel ve sağlamdır. Hasan el-Bas-rî ise yıllar ve meyvelerin eksiltilmesini bir tek mucize sayar ve ona göre tuttuğunu yakalayan asâ dokuzuncu mucize olur. «Onlar buna rağmen büyüklük taslayıp suçlular güruhu olmuşlar.» (A'râf, 133). Yani bu âyetlere ve gördükleri mucizelere rağmen İsrâiloğulları küf­retmişler ve inkâr etmişlerdir. Kendi nefislerini zulüm ve kibirle dol­durmuşlardır. Aynı şekilde senden istedikleri şeyleri isteyen ve «Bize yeryüzünden kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanacak değiliz.» (İsrâ, 90) diyen şu kişilere de istediklerini vermiş olsaydık; onlar yi­ne de icabet etmez her şeye rağmen inanmazlardı. Ancak Allah'ın di^ ledikleri müstesnadır. Nitekim Firavun, Musa'dan bunca mucizelerin zuhur ettiğini görmesine rağmen, yine de; «Ey Mûsâ, doğrusu ben se­ni büyülenmiş zannediyorum.» demişti. Büyülenmiş kelimesinin, bü­yücü anlamına geldiği söylenmiştir. Allah en iyisini bilendir.

Burada kasdedilen, yukarıdaki imamların zikrettikleri bu dokuz mucizedir. Nitekim aynı mucizeler Nemi sûresinde de zikredilerek şöy­le buyrulmuştur : «Değneğini at. Mûsâ değneğinin yılan gibi hare­ketler yaptığını görünce; arkasına bakmadan dönüp kaçtı. Ey Mûsâ; korkma. Benim katımda peygamberler korkmaz. Yalnız zulmeden müstesnadır. Kötü hali iyiliğe çeviren kimse, bilsin ki; şüphesiz Ben, bağışlarım merhamet ederim. Elini koynuna sok. Firavun ve kavmi­ne gönderilen dokuz mucizeden biri olarak kusursuz bembeyaz çıksın. Gerçekten onlar fâsık bir kavim idiler.» (Nemi, 10-12). Bu âyette Al­lah Teâlâ, el ve asâ mucizelerini zikretmiştir. A'râf süresindeki diğer âyetler de bunu açıklamıştır. Hz. Musa'ya daha başka mucizeler de verilmişti. Bunlardan bir kısmını şöylece sıralayabiliriz: Değneğini taşa vurması, taştan ırmaklar akması, bulutun üzerlerine gölge yap­ması, bıldırcın eti ve kudret helvasının inmesi. İsrâiloğulları Mısır di­yarından ayrıldıktan sonra kendilerine verilmiş olan daha başka mucizeler. Ancak burada, Mısır'da Firavun ve kavminin şâhid olduğu do­kuz mucizeden söz ediliyor. Bu dokuz mucize, Firavun ve kavminin aleyhine hüccet idi. Onlar buna muhalefet ettiler, inâdlaştılar, küf­rettiler ve karşı geldiler.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki : Bize Yezîd... Safvân İbn Ğas-sâl'dan nakletti ki; o, şöyle demiş : Bir yahûdî, arkadaşına dedi ki: Bizi şu peygambere götür de ona «Andolsun ki Biz, Musa'ya dokuz tane apaçık âyet verdik.» âyetini soralım. Yahûdî ona dedi ki: Ona peygamber deme. Eğer senin böyle dediğini duyacak olursa sevincin­den dört göz kesilir. Her iki yahûdî gelip bu âyeti sordular. Hz. Pey7 gamber buyurdu İç : Hiç bir şeyi Allah'a şirk koşmayın, hırsızlık yap­mayın, zina etmeyin, hak ile olması dışında Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin, büyü yapmayın, faiz yemeyin, suçsuz bir kişiyi öl­dürmek için hükümdara götürmeyin, temiz bir kadına iftira atmayın. —Ya da savaştan kaçmayın demiştir— Ey yahûdîler biri de size mah­sûstur, cumartesi gününü çiğnemeyin. O iki yahûdî Hz. Peygamberin elini ve ayağını öperek; senin peygamber olduğuna şehâdet ederiz, dediler. Hz. Peygamber onlara; benim peşimden gitmenizi önleyen ne­dir? deyince, dediler ki: Çünkü Dâvûd Aleyhisselâm, soyundan pey­gamberin eksik olmaması için duâ etti. Biz müslüman olursak yahû-dîlerin bizi öldürmesinden korkarız. Bu hadîsi Tirmizî, Neseî ve İbn Mâce bu şekilde rivayet etmişlerdir. İbn Cerîr ise tefsirinde muhtelif yollarla Şu'be İbn Haccâc'dan nakletmiştir. Tirmizî bu hadîsin ha-sen, sahih olduğunu söyler. Ancak bu hadîs müşkil bir hadistir. Çün­kü râvîler arasında yer alan Abdullah İbn Seleme hıfz bakımından eksiktir. Bazıları onun hakkında konuşmuşlardır. Belki de o, dokuz âyeti on emirle karıştırmış olabilir. Çünkü on emir Tevrat'taki tavsi­yelerdir. Bir hüccet olarak bununla Firavun'a karşı çıkılmamıştır. Al­lah en iyisini bilendir. Bunun için Hz. Mûsâ, Firavun'a şöyle demiş­tir : Andolsun ki sen, bunları göklerin ve yerin Rabbının açık olarak indirmiş olduğunu biliyorsun. Benim sana getirdiğim gerçeklerin doğ­ruluğunu gösteren deliller olduğunu biliyorsun. «Ben, doğrusu ey Firavun, senin mahvolacağını sanıyorum.» Mücâhid ve Katâde kelimesinin; helak anlamına geldiğini söylemişlerdir. İbn Abbâs ise; la'netlenmiş anlamına geldiğini bildirir. Ayrıca İbn Ab-bâs ve Dahhâk; mağlûb anlamına geldiğini söylerler. Mahvolmak ve helak olmak —Mücâhid'in dediği gibi— bütün bunları ihtiva eder.

Bazıları âyeti «Biliyorsun» anlamına gelen şeklinde de­il de, biliyorum demek olan  şeklinde okumuşlardır ki bu okuyuş Ali İbn Ebu Tâlib'den mervîdir. Ancak Cumhûr'un kırâeti Fi­ravuna hitâb tarzında ve tâ harfinin fethasıyla okumaktır. Nitekim Allah Teâlâ Nemi sûresinde şöyle buyurmaktadır : «Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenmelerinden dolayı onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak.» (Nemi, 14)

Bütün bunlar gösteriyor ki; dokuz âyetten maksad, yukarıda zik­redilen asâ, el, yıllar, meyvelerin azlığı, tûfân, çekirge, güve, kurba­ğalar ve kandır. Bütün bunlarda Firavun'a ve kavmine karşı burhan ve hüccetler yer aldığı gibi, Mûsâ Aleyhisselâm'ın doğruluğunu göste­ren hârikalarla onu gönderen Fâil-i Muhtâr'ın varlığına delâlet eden deliller bulunuyordu. Yoksa yukarıdaki hadîste vârid olan husus bu­rada kasdedilm&ş değildir. Zîrâ o emirlerde, Firavun ve kavmine karşı bir hüccet söz konusu değildir. On emirle Firavun ve kavmine karşı ortaya konulan burhanlar arasında ne gibi bir münâsebet bulunabi­lir? Bu vehim, sâdece Abdullah İbn Seleme tarafından gelmektedir ki onun bazı rivayetleri münker sayılır. Allah en iyisini bilendir. Belki de o iki yahûdî Hz. Peygambere on emri sormuşlar, fakat râvî bunu do­kuz âyetle karıştırmıştır. İşte böylece bahis mevzuu olan vehim mey­dana gelmiştir. Allah en iyisini bilendir.

«Bunun üzerine onları memleketten sürmek istedi. Memleketten kovup yok etmek istedi. Biz de onu ve beraberindekileri bütünüyle su­da boğduk. Onun ardından İsrâiloğullarına, dedik ki: Haydin o mem­lekette siz oturun.» Bu âyette Hz. Muhammed'in Mekke'yi fethedece­ğinin müjdesi vardır. Bu sûre Hicret'ten önce nazil olmuştur. Bu müj­de gerçekleşmiştir de. Mekke halkı Hz. Peygamberi Mekke'den çıkar­mak istemişlerdi. Bu konu 76 ve 77 nci âyette bahis mevzuu edilmişti. Böylece Allah, Rasûlünü Mekke'nin vârisi kılmıştı. Ve Allah'ın Rasû-lü oraya kendi gücüyle halkını yenerek girmiş, sonra hilim ve kere­minden onları serbest bırakmıştı. Nitekim yeryüzünün doğusunda ve batısında zayıf durumda olan İsrâiloğullarından bir topluluğu da Al­lah Teâlâ Firavun'un ülkesine vâris kılmış, onların mallarını, tarlala­rını, ekinlerini, meyvelerini ve hazînelerini onlara vermişti. «Böylece oraya İsrâiloğullanrn- vâris kıldık.» (Şuarâ, 59) buyurmuştu. Burada ise «Onun ardından İsrâiloğullarına dedik ki: Haydin o memlekette siz oturun. Âhiret va'di geldiği zaman onları da sizi de bir araya ge­tiririz.» buyuruyor. Yani hem sizi, hem de düşmanınızı toplar, yan ya­na getiririz. İbn Abbâs, Mücâhid, Katâde, Dahhâk böyle mânâ ver­mişlerdir.[92]

 

105  — Biz onu hak ile indirdik. O da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

106  — Bir de Kur'an'ı insanlara  ağır  ağır  okuman için, bölüm bölüm ve gerektikçe indirdik.

 

Allah Teâlâ, Azîz kitab olan yüce Kur'an'ını hak üzere indirdiğini ve hakkı ihtiva ettiğini bildiriyor. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'-de : «Lâkin Allah, sana indirdiğini kendi bilgisiyle indirdiği hususunda şâhidlik eder.» (Nisa, 166) buyurmaktadır. Yani o kitâb; Allah'ın sizi haberdâr kılmak istediği bilgisini, ahkâmını, emir ve yasaklarını ih­tiva etmektedir.

«O da hak olarak indi.» Ey Muhammed, o sana korunmuş ve sak­lanmış olarak ulaştı. Başka hiç bir şey ona karışmadı. Ne fazlalık gir­di, ne de eksiklik oldu. Sana hak olarak ulaştı. Çünkü onu sana indi­ren pek şiddetli, kuvvetli, emîn, mekîn, Mele-i A'lâ'da emrine boyun eğilen Cebrail'dir.

«Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.» Ey Muham­med, seni; sana itaat eden mü'minlere müjdeci, sana isyan eden kâ­firlere de uyarıcı olarak gönderdik.

«Bir de Kur'an'ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bolüm ve gerektikçe indirdik.» kelimesini tahfif ederek okuyanla­ra göre âyetin mânâsı şöyledir : Onu Levh-i Mahfûz'dan ayırıp dünya göğüncieki İzzet Evine götürdük. Sonra vak'alarm icâbına göre yirmi Üç senede Rasûlullah'a peyderpey oradan indirildi. İkrime, İbn Abbâs'-tan naklen böyle mânâ veriyor. İbn Abbâs'ın bu kelimeyi şeklinde okuduğu da rivayet ediliyor. Bu takdirde mânâ şöyie olur : Biz, onu âyet âyet açıklanmış ve tefsir edilmiş olarak indirdik. Bunun için Hak Teâlâ âyetin devamında «İnsanlara okuman için» buyuruyor. Onlara okuyup tebliğ etmen için, ağır ağır ve gerektikçe indirdik.[93]

 

107  — De ki: Ona ister inanm, ister inanmayın, mu­hakkak ki ondan  önce  kendilerine  bilgi  verilenlere,  o okunduğu zaman, yüzleri üstü secdeye kapanırlar.

108  — Ve derler ki: Tenzih ederiz Rabbımızı. Rabbı-mızın va'di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır.

109  — Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar. Ve bu, onla­rın huşû'unu artırır.

 

Allah Teâlâ peygamberine buyuruyor ki: Ey Muhammed, senin kendilerine getirdiğin şu ulu Kur'an'ı inkâr eden o kâfirlere de ki: «İs­ter ona inanın, ister inanmayın.» Siz, ona ister inanmış olun, ister inanmamış olun, o kendiliğinden haktır. Allah onu bizzat indirmiştir ve daha önce gönderilmiş olan peygamberlere indirdiği eski kitâblar-da onun sânını yücelikle zikretmiştir. Bunun için de âyetin devamın­da «Muhakkak ki ondan önce kendilerine bilgi verilenler o okunduğu zaman; yüzleri üstü secdeye kapanırlar.» buyuruyor. Yani kitabları-na sarılan ve onu tebdil, tahrif etmeksizin uygulayan ehl-i kitâb'm sâlihleri kendilerine bu Kur'an okunduğu zaman; yüzleri üstü secde­ye kapanırlar. Allah'ın kendilerine verdiği nimete ve buna kendileri­ni ehil kılmasına şükür için secde ederler ve bu kitabın kendisine in­dirildiği peygambere ulaşmış olmadan dolayı sevinç içindedirler. Bu sebeple de : «Tenzih ederiz Rabbımızı. Rabbımızm va'di şüphesiz yeri­ne gelmiş olacaktır.» derler. O'nun tâm olan gücüne, ta'zîm ve say­gıyla bağlanırız. O'nun geçmiş peygamberlerinin dilinden, Hz. Pey­gamberin geleceğine dâir vermiş olduğu va'dinden hulfetmeyeceğini biliriz. Bunun için O'nu teşbih ederiz, Nitekim onlar; «tenzih ederiz Rabbımızı. Rabbımızın va'di şüphesiz yerine gelmiş olacaktır,» diyor­lardı.

«Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar.» Allah'a boyun eğmekten, Ki­tabını ve Rasûlünü tasdik ederek inanmaktan dolayı Allah, onların îmân ve teslîmiyyet anlamına gelen huşu' ve huzû'larını artırır. Ni­tekim Allah Teâlâ; «Kim de hidâyete giderse; Allah onun hidâyetini artırır ve onlara takvalarını verir.»  (Muhammed, 17) buyuruyor.[94]

 

110  — De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nun içindir. Namazında sesini yükseltme de, gizleme de. İkisi arasın­da bir yol bul.

111  — Ve de ki: Hamd, O Allah'a mahsûstur ki; bir çocuk edinmemiş ve O'nun mülkünde bir ortak bulunma­mıştır. Düşkünlükten dolayı O'nun bir yardımcısı olma­mıştır: Ve O'nu tekbîr et.

 

En Güzel İsimler Rahmanındır

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey Muhammed, Allah Azze ve Celle'-nin rahmet sıfatını inkâr eden ve O'na^Rahmân adını vermekten ka­çınan şu müşriklere de ki: «İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin, en güzel isimler O'nun içindir.» Sizin Allah adıyla duâ etmenizle, Rahman adıyla dua etmeniz arasında fark yok­tur. Çünkü yüce isimlerin sahibi O'dur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle bu­yurur : «O Allah ki O'ndan başka ilâh yoktur. Görüleni ve görülmeye­ni bilir. O Rahmân'dır, Rahîm'dir... Güzel isimler O'nun içindir. Gök­lerde ve yerde olanlar O'nu tesbîh ederler ve O, Azîz'dir, Hakîm'dir.» (Haşr, 22-24).

Mekhûl rivayet eder ki; müşriklerden bir adam Hz. Peygamberin secdede; Ey Rahman, ey Rahîm, dediğini duymuş ve demiş ki: O, bir tek Allah'a duâ ettiğini iddia ediyor ama, gerçekte iki tanrıya ibâdet ediyor. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurmuş. îbn Ab-bâs'tan da böyle rivayet edilmiştir. Her iki rivayetin sahibi de îbn Ce-rîr Taberî'dir.

«Namazında sesini yükseltme de, gizleme de. İkisi arasında bir yol bul.»

İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Huşeym... Abdullah Îbn Abbâs'tan nakleder ki; bu âyet nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.) Mekke'de göze görünmemekte idi. Ashabı ile namaz kıldığı zaman Kur'an okurken sesini yükseltirdi. Müşrikler bunu duyunca; Kur'an'a ve Kur'-an'ı indirenle, getirene küfrediyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ Nebiy-yi Zîşânma: «Sesini yükseltme» buyurmuştur. Yani Kur'an okurken sesini yükseltme sonra müşrikler duyarlar da Kur'an'a küf­rederler. «Gizleme de» sonra ashabın onu duymazlar ve senden alıp öğrenemezler. «İkisi,, arasında bir yol bul.» Buhârî ve Müslim bu ha­dîsi Ebu Bişr Ca'fer İbn İyâz kanalıyla, Abdullah İbn Abbâs'tan nak-letmişlerdir. Dahhâk da İbn Abbâs'tan aynı hadîsi naklettikten son­ra şu fazlalığı kaydeder: Hz. Peygamber Medine'ye hicret edince bu hüküm sakıt oldu. Hz. Peygamber Medine'de artık istediği şekilde ibâ­det ederdi.

Muhammed İbn İshâk der ki: Bana Dâvûd İbn Husayn... Ab­dullah İbn Abbâs'tan nakletti ki; o, şöyle demiş : Hz. Peygamber na­maz kılarken Kur'an'ı açıktan okuyunca, onun yanından dağılır ve dinlemek istemezlerdi. Bir kişi Hz. Peygamberin namaz kılarken oku­duklarından bir kısmını dinlemek isterse; onlardan ayrı olarak pey­gambere kulak verirdi. Kendisinin Hz. Peygamberi dinlediğini onların fark ettiğini anlayınca onların eziyyetinden sakınarak dinlemezdi. Eğer Hz. Peygamber sesini tam kısacak olursa, onun okuduğu âyetle­ri dinlemek isteyenler hiç bir şey duyamazlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Sesini yükseltme» • ki senden uzaklaşmasınlar. «Gizleme de» ki onlardan ayrı olarak kulak kesilenler seni dinlemek istediklerinde, din­lemekten mahrum kalmasınlar. Belki dinlediklerinden bir kısmını zi­hinlerinde tutarlar da, ondan yararlanırlar. «İkisi arasında bir yol bul.» İkrime ve Hasan el-Basrî böyle dediler. Katâde ise bu âyetin na­mazda kırâet hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Şu'be... Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; kulak verip dinleyen hiç bir kimse onun sesinden habersiz kalmazdı.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ya'kûb... Muhammed İbn Sîrîn'in şöyle dediğini nakletti: Bana anlatıldığına göre; Hz. Ebubekir namaz kılarken sesini alçaltarak okurdu. Hz. Ömer ise sesini yükseltirdi. Hz. Ebubekir'e niçin böyle yapıyorsun? denildiğinde; Rabbım Azze ve Cel-le'ye münâcâtta bulunuyorum, O benim ihtiyâcımı bilir, diyordu. Bu­nun üzerine kendisine; iyi yaptın, denildi. Hz. Ömer'e; niçin böyle ya­pıyorsun? denilince; şeytânı kovuyor ve uyuyanları uyarıyorum, diyor­du. Bunun üzerine kendisine; iyi yaptın, denildi. Ama bu âyet nazil olunca; Ebubekir'e biraz sesini yükselt. Ömer'e de sesini alçalt denil­di. Eş'as... İbn Abbâs'tan nakleder ki; bu âyet, duâ hakkında nazil ol­muştur. Keza Sevrî ve Mâlik de Hz. Âişe'den nakleder ki; bu âyet duâ hakkında nazil olmuştur. Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Ebu İyâz, Mek-hûl, Urve İbn Zübeyr de böyle demişlerdir.

Sevrî, İbn Ayaş kanalıyla Abdullah İbn Şeddâd'ın şöyle dediğini nakleder : Temin kabilesinden bedeviler Hz. Peygamber selâm verdi­ğinde; Allah'ım, bize deve ve çocuk ver, derlerdi. İşte bu âyet, onun üzerine nazil olmuştur. İbn Cerîr der ki : Bizs Ebu Saîd... Hz. Âişe'-den nakletti ki; bu âyet, teşehhüd hakkında nazil olmuştur. Aynı gö­rüşü Hafs da Muhanımed İbn Sîrîn'den nakletmiştir.

Ali İbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, «Na­mazında sesini yükseltme de, gizleme de.» âyetine; insanlara gösteriş için namaz kılma, ama insanlardan korktuğun için namazım da terket-me, diye mânâ vermiştir. Sevrî de Hasan el-Basri'nin bu âyete şöyle mânâ verdiğini bildirir: Namazı açıktan kılarken güzel, gizli kılarken de gelişigüzel kılma. Aynı mânâyı Abdürrezzâk Ma'mer kanalıyla Ha­san el-Basrî'den, Huşeym de Avf kanalıyla Hasan'dan Saîd ve Katâ-de'den rivayet eder.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem «İkisi arasında bir yol bul.» âyeti hakkında şöyle demiş : Kitâb ehli gizli okuyorlardı. Sonra içle­rinden birisi bir harfi yüksek sesle okuyor ve bağırıyordu. Onlar da bunu ta'kîben bağırıyorlar di. Âyet-i kerîme Hz. Peygamberi onlar gi­bi bağırmaktan hehyetmiştir. Keza onlar gibi sessiz okumayı da ya­saklamıştır. Sonra Hz. Cebrail'in namazda koyduğu kaide, bu ikisi ara­da bir orta yol olmuştur.

«Hamd, o Allah'a mahsûstur ki; bir çocuk edinmemiş ve O'nun mülkünde bir ortak bulunmamıştır.» Allah Teâlâ kendi yüce zâtı içîn Esmâ-i Hüsnâ'yı tesbîh ettikten sonra, yine kendi zâtını her türlü ek­sikliklerden tenzih ediyor ve «Hamd, o Allah'a mahsûstur ki; bir ço­cuk edinmemiş ve O'nun mülkünde bir ortak bulunmamıştır.» buyu­ruyor. Bilakis O, bir tek Allah'tır, Samed'dir, doğurmamıştır, doğu-rulmamıştır ve O'nun hiç bir eşi ve benzeri yoktur.

«Düşkünlükten O'nun bir yardımcısı olmamıştır.» O, düşkün de­ğildir ki kendisine bir dost, vezîr veya müsteşar tutmak ihtiyâcını duy­sun. Aksine O, tek başına her şeyin yaratanıdır. Ortağı yoktur, takdîr edeni yoktur ve her şeyi tek başına yönetir, eşi benzeri yoktur.

Mücâhid «Düşkünlükten O'nun bir yardımcısı olmamıştır.» kav­lini şöyle tefsir etmiştir : Kimseyle anlaşma yapmamıştır ve kimsenin desteğine ihtiyâç duymaz.

«Ve O'nu (tekbîr ile) tekbîr et.» O'nu ta'zîm et ve azgın zâlimle­rin söylediklerinden yüce ve münezzeh olduğunu bildir. İbn Cerîr Ta-berî der ki: Bana Yûnus Kâ'b el-Kurâzî'den nakleder ki; o, bu âyet konusunda şöyle dermiş : Hamd, O AUah'p, mahsûstur ki; bir çocuk edinmemiş...» Yahûdî ve Hıristiyanlar dediler ki: Allah bir çocuk edin­di. Araplar da dediler ki: Seni tesbîh ederiz, tenzih ederiz, ortağın yok­tur. Ancak senden olan bir ortağın vardır. Sen ona mâlik olursun o mâlik olmaz. Sâbiî ve Mecûsîler dediler ki: Allah'ın dostları olmasay­dı, o düşkün olurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-j kerîme'yi inzal buyurdu. Yine İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Bişr... Katâde'den nakletti ki; o, şöyle demiş : Bize anlatıldığına göre; Hz. Peygamber, ailesine bu ayeti öğretirmiş. Ailesinden büyük, küçük her ferde onu bellettirmiş. Ben derim ki : Bir hadîste vârid olduğuna göre, Hz. Pey­gamber bu âyete «İzzet âyeti» adını vermiştir. Bazı haberlerde vârid olduğuna göre, bu âyet bir gece hangi evde okunursa, oraya hırsızlık ve âfet uğramazmış. Allah en iyisini bilendir.

Hafız Ebu Ya'lâ der ki: Bize Bişr İbn Seyhan el-Basrî... Ebu Hü-reyre'nin şöyle dediğini bildirdi: Ben ve Rasûlullah evden çıktık. Elim onun elindeydi. Üstü başı dağınık ve düzgün olmayan bir adamın ya­nına geldik. Dedi ki: Ey falanca sana ne oldu, haberim yok hiç? O da-, hastalık ve sıkıntı ey Allah'ın Rasûlü, dedi. Hz. Peygamber buyurdu ki: Sana bazı kelimeler öğreteyim mi ki senin hastalık ve sıkıntını îyok etisin. O; hayır dedi. Adam devam etti; o beni sevindirmez Bedir veya Uhud'da seninle beraber olmak beni sevindirir, dedi. Bunun üze­rine Rasûlullah (s.a.) güldü ve dedi ki: Bedir halkı ve Uhud halkı ka-nâatkâr bir fakirin ulaştığına ulaşabilir mi hiç? Ebu Hüreyre dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü, onu bana öğret. Rasûlullah buyurdu ki: Ey Ebu Hüreyre de ki: Hiç ölmeyen diriye tevekkül ettim. Hamd, o Al­lah'a mahsûstur ki; bir çocuk edinmemiş ve O'nun mülkünde bir or­tak bulunmamıştır. Düşkünlükten O'nun bir yardımcısı olmamıştır. Ve O'nu (tekbîr ile) tekbîr et. Ebu Hüreyre diyor ki: Rasûlullah (s.a.) yanıma geldiğinde durumum düzelmişti. Bana dedi ki: Ne var ne yok? Ben dedim ki; ey Allah'ın Rasûlü hâlâ senin bana Öğrettiğin sözleri okuyup duruyorum. Bu hadîsin isnadı zayıf olduğu gibi, metninde de münkerlik vardır.[95]

 

 

 

 

 



[1] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4602

[2] Bu Hadîs Buhârî'deki metne göredir

[3] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4602-4650

[4] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4650-4654

[5] Bu sâdece dinî bir akide değildi, aksine Rasûlullah'ın  daha  sonra  Medine'de  kur­duğu  siyasi ve içtimaî  nizâmın ilk ve en Önemli ilkesiydi.  Bu  nizâmın temeli  zâ­ten Yüce Allah'ın bütün kâinatın  rakipsiz olması  ve  bütün  kâinatta  O'nun  kanun larının geçerli olması ilkeleri üzerinde kurulmuştu.

[6] Bu ilkede İslâm sosyal düzenin temelidir. İslâm aile düzeninin odağı, ana ve babaya sevgi ve saygıdır.  Bu temel ilkeye dayanılarak  daha  sonra  ana-babanın haklarım belirleyen   şer'î kanunlar  çıkarıldı,   uygulandı.   Bunların   ayrıntıları hadîs  ve   fıkıh kitablarında vardır.  Ayrıca  tslâm toplumunun zihnen  ve ahlaken terbiyesiyle müs-lümanların âdâb. kültür ve medeniyetine Allah  ve Rasûl'den sonra en çok hürmet gösterilmesi  gereken  kişiler  olarak  ana   ve   babanın  ehemmiyeti   de   yerleştirildi. Böylece islâm'da aile nizâmı için sağlam bir temel sağlanmış oldu.

[7] Bu  ilkeye  dayanılarak  Medine'de   kurulan İslâm  toplumunda Sadâkati   vacibe   ve sadâkat-ı nafile ile ilgili emir  ve  kanunlar  çıkarıldı;   vasiyet,   veraset  ve vakıfın ilkeleri belirlendi, yetimlerin haklarının korunması için tedbîrler alındı, her köy ve kasabada mûsâfir ve yolcuların en az üç gün ağırlanması için özel tedbîrler alındı.

Buna ilâveten, ahlâki terbiye ve diğer usûllerle bütün toplumda cömertlik, yardım­laşma, işbirliği, sevgi, saygı ve sakatlar ile hastaların bakımıyla ilgili kuralla.* yerleştirildi. Buna göre insanlar, resmi kanunlara bakmaksızın kendi vicdanlarına göre insancıl görevlerini yerine getirecek kadar bilinçlenmiş oldular.

[8] Medine'deki toplumda bu kurala son derece  riâyet edildi.  Bir yandan  savurganlık ve  lüks   yaşantı   kanunen   yasaklandı.  Diğer   yandan   da   aşın   tüketim   önlenmeye çalışıldı. Sâdece bu değil devlet,  kendi  servetlerini  iki  elle.  hesâbsız  kitabsiz har­camaya çalışanlar için bazı kısıtlamalar getirdi ve bu gibi savurganlıkta bulunan­ların mal ve topraklarının zabtı için kanunlar çıkarıldı ve uygulandı- Bunun yanı sıra toplum Öylesine bilinçlendirildi ki,  lüzumsuz  israf olduğu zaman  kamu oyun­dan sert  tepki  gelebiliyordu- Ahlâk  kurallarının  öğretilmesi   sayesinde  insanlar  da servetlerini   gereksiz   yerde   harcamaz   oldular.   Aynı   şekilde   cimriliğin   önlenmesi İçin de hem kanunlara baş vuruldu hem halk bunun kötü neticeleri hakkında bi­linçlendirildi. Zâten bu eğitim ve bilinçlendirilme sayesindedir ki; bugün İslâm top­lumunda  cimriler ile  pintiler  ve  karaborsacılar  ile  stokçular  diğer toplumlara  na­zaran en çok hor görülen kişilerdir.

[9] Bu maddede Önemli bir doğa  kanununa işaret edilmiştir. Bu doğa kanunu Medine toplumunda öylesine tabiî  bir şekilde kabul edildi ki;  nzık dağılımı başka bir de­yimle gelir dağılımı ve üretim kaynakları arasındaki farklılık, kesinlikle bir adalet­sizlik veya eşitsizlik  olarak kabul edilmedi-  Bu sebeple Medine toplumunda  fakir­lerle zenginler arasındaki farkın kaldırılması veya sınıflardan arınmış bir toplumun kurulması için hiç bir çalışma  veya  çabaya  gerek  duyulmadı- Bunun yerine,  daha ence bahsettiğimiz üç, dört ve beşinci ilkeye dayanılarak ferdlerin ahlâkî açıdan terbiye edilmesine çalışıldı. Bu terbiye sayesinde ferdler, gelir veya servet dağılı­mındaki farkın herhangi bir adaletsizlikten kaynaklanmadığına inanmaya başladılar. Bu ferdler aynı zamanda bu farkların birçok ahlâkî, manevî ve kültürel faydaları olduğunu  da  kabul ettiler.

[10] Geçmiş  çağlarda  ve  çağımızda   da  ekonomik ve   sosyal  sebeplerden  dolayı   kürtaj veya  aile plânlamasına başvurulmasına  bu madde  böylece  sünger  çekmiş  oluyor. Eski  devirlerde  açlık ve  kıtlık   bebeklerin   öldürülmesine   yol   açıyordu.   Çağımızda ise,   çeşitli  sloganlar  altında kürtaj  teşvik  ediliyor-   Fakat  Mi'râcın  bu mesajında dünyanın  nesillerini tüketmek  için olumsuz yollara  başvurmaktansa  üretim  yol ve imkânlarm   arttırması   isteniyor.

[11] Bu kural daha  sonra  İslâm hayat nizâmının temel  ilkeferinden  biri  haline  geldi. Buna  göre İslâm toplumunda  zina,  ağır  ceza  davası  oldu.  Zinanın  önlenmesi  için •örtünme-  (baş örtüsü veya çarşaf) kuralları konuldu.  Fuhşa  yol açacak her tür­lü müstehcen fiil, hareket ve yayın yasaklandı. Şarap ve müzik, dans, gösteri, hey­kelcilik  ve  ressamlıkla  şehvanî  hisleri  kabartan yollar  kapatıldı.   Ayrıca  öyle  bir izdivaç kanunu çıkarıldı ki;   bununla  nikâh  kolaylaştı  ve  zinanın toplumsal  sebep­leri ortadan kalktı.

[12] Bu ilkeye göre İslâm hukukunda cinayet ve intihar yasaklandı. Taammüden öldür­me suç sayıldı. Hatâen (sehven) öldürme için diyet kuralı getirildi-  Katli bi'l-Hak(vâcib olan öldürme) beş şarta bağlandı. Bir, taammüden öldürme suçunu işle­miş olan kişi; iki. aleyhlerine savaş açılması gereken, dinin yayılmasını engelle­yen kişiler grubu; üç, evli olan bir erkek veya kadının zina yapmaları; dört, İslâm devletini devirmeye çalışan bir grup ve beş; müslümanlıktan donen bir kişi. Bu suç­ları işleyenler Kadı'nın karârına göre i'dâma mahkûm olabilirler. Bunun için de muayyen kanun ve kurallar konuldu

[13] Bu da sâdece bir ahlâk kuralı olmayıp, İslâm devletinin gerek hukuki gerekse idâri sahalarına giren bir kanun ve ilke idi. Bunun ayrıntıları da hadis ve fıkıh kitap­larında vardır. Ayrıca devletin, genel olarak kendi kendine bakacak durumda ol­mayanlara,  meselâ  dul,  yaşlı, sakat  ve  ma'lûllere  bakması   da  gerekli  kılındı

[14] Bu da sâdece İslâm ahlâk nizaminin mücerred ilkelerinden biri olmayıp, ilerde İs­lâm, devletinin hem iç hem dış politikasının temelini teşkil eden genel bir kural haline  sokuldu.

[15] Bu ilkeye gere İslâm devletinde geniş bir teftiş ve kontrol sistemi geliştirildi. Polis ve belediye teşkilâtlan bu ilkeye riâyet ederek çarşı, pazar, borsa ve ticâre' merkezlerini geniş bir şekilde denetim altında tuttular. İlgili kuruluş ve elemanlar; hem ölçü ve tartı âletlerini kontrol ediyor, hem alış - verişte aşırı kâr. stokçuluk, karaborsacılık ve hileli malların satışını önlemeye çalışıyorlardı. Hu noktadan ha­reketle, hükümetin kendi ekonomik politikasını tesbit ederken her türlü haksızlık ve  adaletsizliği  ortadan kaldırması  hayâtı  ilkelerden biri  haline getirildi

[16] Bu kurala göre müslümanların tahmin, kıyâs veya zan yerine ilim ve irfanla yolla­rını tesbit etmeleri istenmiştir. Ahlâk, hukuk, mülkî idare, siyâset ve eğitim ni­zâmında ilme ve irfana dayanıldığı takdirde birçok hatâ ve yanılgıdan kurtulmak mümkündür. İslâm toplumu, kıyâsa ve tahmine dayanılarak işlenebilecek birçok hatâ ve uğranılacak zararlardan kurtarılmışlardır. Ahlâk alanında kıyâs ve ha-yaldan kurtulması için kimseye mesnedsiz İftira ve ithamda bulunulmaması isten­miştir. Hukuk sisteminde de yapılması gereken bütün tahkikat yapılmadan kim­senin suçlanmaması emrolunmuştur. Soruşturma ve kovuşturma için de bu kural geçerlidir,  kimse suçsuz yere kolluk kuvvetleri tarafından  gözaltına alınmamalı  ve dövülmemelidir. Yabancı uluslar için de aynı kural geçerlidir. Onlar aleyhinde asıl­sız, yalan - yanlış propaganda yapılması yasaklanmıştır. Şüpheye dayalı dedikodu ve şikâyet yapılmamalıdır. Eğitim ve kültürde de müsbetilimlerin dışında sâdece kıyâs ve zannlara dayanan ilim veya tecrübelerden kaçınılması istenmiştir. Kı­sacası, müslümanlann her sahada ve her alanda gerçekçi olmaları istenmiştir.

[17] Bu da sâdece vaazdan İbaret olan bir şey değildi. Müslümanların kuvvet ve iktidar sahibi olduktan sonra gereksiz yerde kibirli ve gösteriş meraklıları olmamaları İs­tendi. Bu emir ve buyruktan dolayıdır ki, Medine'de kurulan ilk İslâm devletinde en üst seviyedeki hükümdar sivil ve askeri yetkili en hafif kibir ve zulüm kokan sözler söylemediler ve buna benzer herhangi bir harekette bulunmadılar. Onlar; her bakımdan tevazu", alçak gönüllülük, nezâket, kibarlık, ahlâk ve fazilet tim­sâli idiler.

[18] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4669-4693

[19] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4693-4694

[20] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4695-4697

[21] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4698

[22] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4698-4699

[23] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4699-4700

[24] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4702-4703

[25] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4704-4705

[26] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4705-4711

[27] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4711-4713

[28] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4713-4714

[29] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4715-4716

[30] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4716

[31] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4717

[32] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4717-4718

[33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4718-4719

[34] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4719-4722

[35] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4723

[36] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4724-4725

[37] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4726-4728

[38] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4728-4729

[39] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4729-4730

[40] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4730-4731

[41] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4732-4733

[42] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4733-4734

[43] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4734-4735

[44] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4736

[45] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4736-4737

[46] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4737

[47] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4737-4738

[48] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4738-4741

[49] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4744-4766

[50] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4767-4773

[51] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4773-4775

[52] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4775-4776

[53] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4777-4779

[54] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4780

[55] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4781

[56] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4783-4784

[57] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4784-4787

[58] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4787-4788

[59] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4788-4789

[60] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4789-4790

[61] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4790-4791

[62] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4791-4793

[63] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4794

[64] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4794-4795

[65] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4795

[66] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4796

[67] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4796-4798

[68] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4798

[69] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4798-4800

[70] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4801

[71] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4801-4802

[72] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4803-4805

[73] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4805-4813

[74] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4814-4815

[75] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4816

[76] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4817-4818

[77] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4818-4822

[78] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4822-4825

[79] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4846-4847

[80] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4847-4848

[81] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4848-4849

[82] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4855-4875

[83] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4875-4876

[84] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4877-4881

[85] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4882-4883

[86] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4883

[87] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4884-4885

[88] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4885-4886

[89] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4886-4900

[90] Bekir Karlığa , Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4900-4918

[91] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4918-4919

[92] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4920-4922

[93] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4923

[94] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4924

[95] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 9/4925-4928

Free Web Hosting