BAKARA SÜRESİ2

Bakara Sûresinin Fazileti:2

Bakara ve Âl-i İmrân Sûrelerinin Fazileti Hakkında Vârid Olan Hadîsler:3

Sûrenin Genel Muhtevası:4

Alfabetik Harflerin Mâhiyeti:5

Bu Kitap:9

Müttakîler:9

Şek - Şüphe - Reyb :10

Gayba İman:10

Rızık ve İnfâk:12

Âhirete İmân:12

Hidâyet:13

Küfür ve İnkar:14

Gözleri Kör Olanlar :15

Münafıklar16

İnkarcıların Misâli:21

Şimşek ve Yıldınm'm Mâhiyeti:25

İnsanın Döşeği Yeryüzü:25

Dünyanın Şekli:27

İlim ve Din:27

Kur'an Mucizesi:28

Kur'an'ın Edebî İ'câzı:30

Kur'an'ın Üslûb ve Nazmındaki İ'câzı:30

Mü'minler :31

Allah'ın Verdiği Bir Örnek:33

Allah'ı Nasıl İnkâr Edebilirsiniz? :35

Herşeyi Yaratan Allah'tır:36

Dünya ve Gezegenler:37

Allah'ın Halîfesi Hz. Âdem:40

Halîfe :45

Hz. Âdem'e Öğretilenler:46

Yeryüzünün İlk Sakinleri:48

Hz. Âdem ve Cennet:51

Cennetin Mâhiyyeti:53

Hz. Havva'nın Yaratılması:54

Cennetin Yeri Neresiydi? :54

İblis Kimdir? :55

Hz. Âdem'in Tevbesi :56

Yeryüzüne İniş :57

İsrâiloğullarma Verilen Nimet:57

Başkalarına Emredip Kendileri Unutanlar:59

Sabır ve Namaz:60

Kıyamet Gününden Korkun:62

Buzağıya Tapanlar:64

Allah'ı Apâşikâr Görmek İsteyenler:66

Bıldırcın Eti ve Kudret Helvası:67

Verilen Buyruğu Değiştirenler:69

Taştan Kaynayan Oniki Çeşme:71

Basit Yemekler İsteyenler:72

İmân Edenlerin Mükâfatı:74

Haddi Aşan Yahudiler:76

Yahudilere Verilen On Nimet:78

Sığır Kesme Emri :80

Kâtil ve Mucize:83

Taş Kalbli Yahudiler:85

Kitabı Tahrif Edenler:87

Yahudilerin Ham Hayâlleri:90

Kurtuluş Salih Ameldedir :91

Yahudilerin Dönekliği:92

Peygamberler ve Kitaplar:94


BAKARA SÜRESİ

 

(Medine'de nazil olmuştur, 286 âyettir.)

 

Sûrenin Genel Muhtevası:

 

Bakara sûresinin bütünü ihtilafsız Medine'de nazil olmuştur. Bazı bilginler dediler ki Kur'an bin adet haber, bin adet emir, bin adet ne-hiy ihtiva etmektedir. Sayanlar dediler ki Bakara sûresinin âyetleri 287'dir, kelimeleri 6121 kelimedir, harfleri ise 25500 adettir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır.

İbn Cüreyc Atâ'dan o da İbn Abbâs'tan nakleder ki Bakara sûre­si Medine'de nazil olmuştur. Hasîf Mücâhid'den, o da Abdullah İbn Zü-beyr'den nakleder ki o, Bakara sûresi Medine'de indirildi, demiştir.

Vâkidî der ki; Dahhâk İbn Osman... Zeyd İbn Sâbit'ten nakle­der ki o Bakara sûresi Medine'de nazil oldu, demiştir. Bunu pek çok imâm, bilgin ve tefsîrei söylemiştir. Bu konuda ihtilâf yoktur. İbn Mer-dûyeh Muhammed İbn Muammer'den... O da Enes İbn Mâlik'ten nakleder ki, O Rasûlullah (s.a.)'m şöyle buyurduğunu söylemiştir: Bakara sûresi, Âl-i İmrân sûresi, Nisa sûresi demeyin. Kur'an'ın diğer bütün sûreleri de böyle. Sadece kendisinde Bakara'nm zikri geçen sûre veya Âl-i İmran'ın zikri geçen sûre deyin. Bütün Kur'an sûreleri de böyle. Bu hadîs garîbtir peygambere kadar uzatılması sahîh değildir. Nitekim râvî zincirinde yer alan îsâ İbn Meymûn Ebu Seleme el Ha-vâs'tır ki onun rivayeti zayıftır, kendisi hüccet sayılmaz.

Buhârî ve Müslim'de sabit olduğuna göre İbn Mes'ûd vâdîriin orta­sında Beytullâh'ı soluna, Minâ'yı sağına alarak şeytân taşlama yerinde taş atmış, sonra da bu yer Bakara sûresinin indirildiği yerdir, demiş.

İbn Merdûyeh Şu'be kanaliyle ... Utbe İbn Mirsed'den nakleder ki, o şöyle demiş: Hz. Peygamber (s.a.) ashabının geciktiğini görünce ey Bakara sûresinin ashabı buyurmuş. Zannederim ki Hüneyn günü mü'-minler gerisin geri döndükleri sırada Allah'ın Resulü Abbas'a emret­miş ve o şöyle seslenmiş : Ey şecere (ağaç) ashabı, yani Bîat-ı Rıdvan'a katılan kişiler. Bir başka rivayette ise onları teşvîk ve tahrîk etmek için ey Bakara ashabı diye seslenmiştir. Bunun üzerine Sahabe her taraftan koşmaya başlamıştır. Yemâme günü de Müseyleme'nin adamlarına kar­şı sahâbe-i güzîn kaçarken, muhacir ve ensar birbirine ey Bakara sûre­sinin ashabı diye seslenmişler ve neticede Allah onlara fethi müyesser kılmıştır. Allah; Rasûlünün ashabının hepsinden razı olsun.[1]

 

Bu sûre Medine'de nazil olmuştur. Sadece 281. âyeti Minâ'da Ve­da' Haccı esnasında inmiştir. Mushaftaki sırası itibariyle ikinci ve Kur'an'ı Kerîm'in en uzun sûresidir. Kezâ bu sûrede yer alan borçlar­la ilgili 273. ayet Kur'an'ın en uzun ayetidir. 1 - 142. âyete kadar bütün insanlığa hitap etmektedir.

Sûrede evvelâ Kur’an-ı Kerim ile ilgili bazı tesbîtler yapılarak in­sanların Kur'an'a karşı tutumları bahis mevzuu edilmektedir. Kur'an karşısında insanlardan bir kısmının mü'min, bir kısmının kâfir, bir kıs­mının da münafık olduğu belirtilmektedir. Ardından gelen âyetler bütün insanlığa hitap ederek imâna davet etmektedir. Kur'anın icazı ve edebî üstünlüğü dile getirilmekte, Hz. Peygamberin davasındaki doğ­ruluğu ve samimiyeti ifâde olunarak, insanın yaratılış hikâyesine ge­çilmektedir. Bu arada Cenab-ı Hakk'ın meleklerle konuşması ve şeytâ­nın insana karşı tutumu söz konusu edilmekte, ardından da hemen İs-râiloğullanmn kıssası anlatılmaktadır. Allah'ın İsrâiloğullanna verdi­ği sayısız nimetleri hatırlatılarak, peygamberlere karşı gelişleri dile ge­tirilmektedir. Bu arada Hz. İbrahim ile Hz. İsmail'den bahsedilmektedir.

Sûrenin ikinci bölümünde, Kur'an'ın hitabı müslümanlara yönel­mekte, elh-i kitâb olan Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından üzerinde fazla durulan kıblenin tahvili konusuna geçilmektedir. Bilâhere İslâm toplumunun temel »eğerleri söz konusu edilmekte, Allah'ın birliği an­latıldıktan sonra, kısas, vasiyyet, savaşma ve Allah yolunda infâk gibi hükümler ele alınmaktadır. Sonra hacc ve Ramazan orucu gibi bazı ibâdetler belirtilerek içki konusuna temas edilmektedir. Sonra kadın­lara dâir, iddet, îlâ, boşanma, emzirme ve müşrik kadınlarla evlenme konuları anlatılmaktadır. Faizin ve borçlanmanın ahkâmı belirtildik­ten sonra kısas konusuna geçilmekte ve nihayet sûre çok samîmi bir duâ ile son bulmaktadır. [2]

 

Rahman ve Rahîm olan Allah'ın adıyla,

1- Elif, Lâm, Mîm.

Müfessirler sûrelerin başında yer alan hurûf-u mukattaa (alfabetik harfler) konusunda ihtilaflıdırlar. Bazılarına göre, bu harfler, Allah'ın, bilgisini kendi katına sakladığı şeylerdendir. Onlar bu konudaki bilgiyi Allah'a havale ederek bunun tefsirine tevessül etmezler. Bir kısmı ise bu harfleri tefsir etmişlerdir. Ancak tefsir edenler de bunlann anlamı ko­nusunda ihtilaflıdırlar. [3]

 

Alfabetik Harflerin Mâhiyeti:

 

Abdurrahmân İbn Zeyd Ibn Eşlem der ki; bu harfler, sûrelerin isim­lerinden ibarettir ve bu görüşünü Buhârî ve Müslim'in sahihlerinde Ebu Hüreyre (r.a.)'den nakledilen bir hadîse dayandırır. Şöyle ki Rasûlul-lah (s.a.) Cuma günü sabah namazında Elif Lâm Mîm; (Secde) ile Hel etâ (inşân) sûresini okurmuş.

Süfyan el-Sevrî... Mücâhid'den nakleder kî, o şöyle demiş : Elif, Lâm, Mîm. Hâ Mîm, Elif, Lâm, Mîm, Sâd, ve Sâd: Allah'ın Kur'an-ı ken­dileriyle başlattığı başlangıç harfleridir. Başkaları da Mücâhid'in böy­le söylediğini naklederler. Ebu Hüzeyfe Mûsâ İbn Mes'ûd'un... Mü-câhid'den naklettiğine göre o, «Elif, Lâm, Mîm, Kur'an'ın isimlerinden bir isimdir.» demiştir. Katâde ve Zeyd İbn Eşlem de böyle demişlerdir. Öyle zannediyoruz ki bu ifâde Abdurrahmân İbn Zeyd'in Elif, Lâm, Mîm, Kur'an sûrelerinin isimlerinden bir isimdir sözüne dayanmaktadır. Çün­kü her sûreye Kur'an ismi verilebilir. Yoksa Elif Lâm, Mîm, Sâd'ın tü­müyle Kur'an ismi olması uzaktır. Zira ben Elif - Lâm,, Mîm, Sâd'ı oku­dum, diyen birisinin sözünden karşısındaki, sadece A'râf sûresini oku­duğunu anlar. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır.

Denildi ki; bu harfler Allah Teâlâ'nın isimlerinden bir isimdir, Şa' bî dedi ki: Sûrelerin başlangıçları Allah.Teâlâ'nın isimlerindendir. Sa­lih İbn Abdullah, İsmâîl İbn Abdurrahmân da böyle dediler. Şu'be Süd-dî'den naklen dedi ki: İbn Abbâs (r.a.)'ın şöyle söylediği bana ulaş­tı : «Elif, Lâm, Mîm, ADah'ın en büyük isimlerinden birisidir.» İbn Ebu Hatim de Şu'be'nin hadîsinden bunu böylece rivayet eder. İbn Cerîr, Bendâr kanaliyle ... Şu'be'den rivayet eder ki o şöyle demiş : Ben Süd-dî'ye, «Hâ, Mîm, Tâ,, Sin, ve Elif, Lâm, Mîm, nedir diye sorduğumda o dedi ki; İbn Abbâs'ın söylediğine göre, bunlar Allah'ın yüce ismidir.» İbn Cerîr der ki; Muhammed İbn el-Müsennâ... Mürre el Hemedânî'-den naklen bu hadîsi rivayet etti...

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakletti ki bu harfler Allah'ın and içtiği harflerden olup Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr... İkrime'den rivayet ederler ki o şöyle demşi: «Elif, Lâm, Mîm bir kasemdir.» Yine İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr'in... İbn Ab­bâs'tan rivayetine göre o şöyle demiştir. Elif, Lâm, Mîm; Ben Allah'ım en iyi bilenim demektir. Saîd İbn Cübeyr de böyle dedi.

Süddî Ebu Mâlik, yoluyla... İbn Mes'ûd'dan ve peygamberin asha­bından bir gruptan nakletti ki; Elif, Lâm, Mîm, Allah Teâlâ'nın isminin harflerinden meydana gelen başlangıç harfleridir. Ebu Ca'fer el-Râzî İbn Enes'ten o da Ebu'l-Âliye'den nakleder ki o, Elif, Lâm, Mîm hakkın­da şöyle demiştir: Bu üç harf bütünüyle dilde kullanılan 29 harften üç tanesidir. Bu yirmi dokuz harften her biri Allah'ın isimlerinden bir ismin anahtarıdır. Bu harflerden her birinde Allah'ın nimet ve musi­betleri vardır. Bu harflerden her birinde kavimlerin sûreleri ve ecelleri vardır. Nitekim Meryem oğlu îsâ (a.s.) hayret ederek demiş ki: Ne tu­haf onlar ki, Allah'ın ismini söylüyorlar, rızkı ile yaşıyorlar ve yine de onu inkâr ediyorlar! Elif, Allah isminin anahtarıdır. Lâm, Latîf isminin anahtarıdır. Mîm, Mecîd isminin anahtarıdır. Elif, Allah'ın işareti (âlâ) dır. Lâm, Allah'ın lûtfudur. Mîm, Allah'ın mecdidir. Elif bir sene- dir, Lâm otuz senedir, Mîm kırk senedir. (Bu İbn Ebu Hâtîm'in lafzı­dır.) Benzer bir ifâde İbn Cerîr tarafından rivayet edilmiştir. Sonra bu sözlerden her biri muhtelif yollara çekilerek muvafakat sağlanmaya ça­lışılmıştır. Bu ifâdeler arasında tenakuz ve inkâr yoktur. Bunları birleş­tirmek mümkündür. Bunlar sûrelerin isimleridir. Sûreler Allah Teâlâ'-nın isimleriyle açılır. Bunlardan her bir harf Allah'ın isimlerinden bir isme, sıfatlarından bir sıfata delâlet eder. Nitekim pek çok sûreler Al­lah'a hamd, tesbîh ve ta'zîm ile başlamaktadır. İbn Cerîr der ki: Bu harflerden birinin Allah'ın isimlerinden bir isme veya sıfatlarından bir sıfata veya bir sûreye veya diğerlerine delâlet etmesini engelleyecek hiç bir engel yoktur. Rebî' İbn Enes'in Ebu'l-Âliye'den naklettiği gibi. Çün­kü bir kelime pek çok anlamlara kullanılabilir. Sözgelimi Ümmet lafzı bazan din anlamında kullanılır : «Doğrusu biz atalarımızı bir din (Üm­met) üzere bulmuştuk.» (Zuhruf, 22). Bazan Allah'a itaat eden kişi an­lamına kullanılır : «Doğrusu İbrahim hanîf olarak Allah'a kulluk eden bir kişi idi (Ümmet)». (Nahl, 24). Bazan Cemâat anlamına kullanılır : «Orada insanlardan su dağıtan bir topluluk bulduk.» (Kasas, 23). «Biz her ümmete bir elçi göndermişizdir.» (Nahl, 36J. Bazan da onunla de­virden bir an kastonulur : «Onlardan kurtulan ve bir süre sonra hatırla­yan kişi dedi ki...» (Yusuf, 45). İbn Cerîr der ki; işte bu da (Elif, lâm, Mîm) aynen böyledir. Yönlendirilmiş olarak onun söyledikleri böyledir. Fakat Ebu'l-Âliye'nin zikrettiği gibi değildir. Çünkü Ebu'l-Âliye har­fin üç anlama delâlet ettiğini söylemiştir ki, cennet ve benzeri lafızlar böyle değildir. Onlar Kur'an-ı Kerîm'in her iki yerinde sözün akışına göre bir anlama delâletetmektedir. Bu müşterek lafızların her birini, taşıdıkları anlamın hepsine birlikte hamletmek mümkün ise de bu ko­nuda usûl bilginleri arasında ihtilâf vardır. Burası o konuların tartışı­lacağı yer değildir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır. Kaldı ki ümmet lafzı yukardaki anlamların hepsine sözün akışına göre vaz'î delâletle delâlet eder. Fakat bir isme delâlet eden bir harfin, diğerine tercih et­tirici bir evleviyyet olmaksızın başka bir isme delâlet etmesi imkânı — takdir, ızmâr veya başka bir yolla— ancak tevkîfî olarak anlaşılabilir. Halbuki mes'ele ihtilaflı bir meseledir, üzerinde hüküm verilebilecek bir icma' yoktur... Allah en iyisini bilendir.

Hasîf, Mücâhid'den nakletti ki o şöyle demiş : Sûrelerin başlangıç­larının tümü Kâf, Sâd, Hâ, Mîm, Tâ, Sîn, Elif, Lâm, Mîm, gibi ve diğer harfler va'z edilmiş hece harfinden ibarettir. Bazı Arap dil bilginleri de­diler ki bunlar noktalı harflerden bir harftir. Sûrelerin başında onların zikredilmiş olmasıyla 29 harften ibaret olan diğer harflerin zikrine ge­rek kalmamıştır. Sözgelimi birisi için elif, be, te, se'yi yazıyor denilince alfabe harflerini yazıyor demek istenir. Bu ilk harfler'in sayılmasıyla ge­riye kalanların sayılmasına gerek kalmaz. Bunu İbn Cerîr hikâye et­miştir. Ben derim ki; sûrelerin başında zikredilen harflerin toplamı —tek­rarlananları bir kenara bırakacak olursak— ondört harftir ve bunlar : Elif, Lâm, Mim, Sâd, Râ, Kâf, He, Yâ, Ayın, Tâ, Sîn, Ha, Kaf, Nûn'dur.

Hepsini şu söz birleştirir. Bu harfler arap alfabe­sinin yarısını teşkil eder. Burada zikredilenler bırakılanlardan daha imemli ve değerli harflerdir. Bunun açıklanması gramerde sarf ilminin konusunu teşkil eder. İşte buradan hareketle bazıları çeşitli yorumlara dalmışlar ve demişlerdir ki; şüphesiz bu harfleri Allah Teâlâ boş ve an­lamsız olarak indirmemiştir. Kur'an'da mânâsı olmayan sözler bulun­duğunu söyleyenler büyük hatâ işlemişlerdir. Öyleyse bu harflerin ken­diliklerinden bir anlamı olması gerekir. Eğer bunlardan söyliyebilece-ğimiz bir şey olursa söyleriz, olmazsa dururuz ve deriz ki: «Biz ona inan­dık hepsi Rabbimizin katındandır.»

Bilginler bu konuda muayyen bir kanâat üzerinde icmâ etmemiş­lerdir. Sözleri delile dayandırarak söyliyenlere uymak gerekir, aksi tak­dirde mes'ele açıklanıncaya kadar durmak evlâdır. Bu birinci konu. Son olarak sûrelerin başında yer alan bu harflerin irâd edilmesini ge­rektiren hikmet nedir? Bu nokta üzerinde durmak gerekir. İfâde ettik­leri anlamlardan sarf-ı nazar ederek bunların hikmeti üzerinde durmak icâb eder. Bazıları dediler ki; bu harflerin sûrelerin başında yer alma­sının sebeb-i hikmeti bizim onunla sûrelerin başlangıcını bilmemizdir. İbn Cerîr böyle hikâye etti. Bu ise zayıf bir görüştür. Zira sûreleri ayır­mak onların zikredilmediği diğer şeylerle de mümkündür. Gerek okuma olarak gerek yazma olarak Besmele ile sûreler ayırd edilir. Başkaları da dediler ki: Bu harflerle başlanmasının sebeb-i hikmeti; müşriklerin kulaklarını onu dinlemeye vermelerini sağlamaktır. Çünkü onlar Kur' an'dan uzak durmayı birbirlerine öğütlüyorlardı. Bu harfleri duyunca bu harflerden oluşan ifâdeleri dinlemeye kulak verebilirlerdi. Bunu da İbn Cerîr naklediyor ki bu da zayıftır. Zira böyle olsaydı bütün sûrelerde bu harflerin bulunması gerekirdi, bir kısmında değil. Halbuki sûrelerin çoğunluğunda bu harfler yoktur. Öte yandan böyle olsaydı sözün baş­langıcında ister sûresinin başı olsun ister başka yer olsun onları, başla­mak için aramamız gerekirdi. Halbuki bu sûre yani Bakara ve onun ardından gelen Âl-i İmrân sûreleri Medine'de nazil olmuşlardır ve müş­riklere hitap eden sûreler değillerdir. Öyleyse onların zikrettikleri hu­sus böylece reddedilmiş oldu.

Başkaları da dediler ki; bu harflerin sûrelerin başlangıcında zikre­dilmesinin sebebi Kur'an'daki i'câzın açıklanmasıdır. Halkın Kur'an'a benzer ifâdelerle karşı çıkmaktan âciz olduğunun beyân edilmesidir. Kur'an'da onların muhâtab oldukları âyetler; alfabe harflerinden mey­dana geldiği halde, onlar Kur'an'a eş ve benzer bir âyet getirmektenâciz bulunmaktadırlar. İşte bunun için bu harfler yer almıştır. Ve bu sebeple alfabetik harflerle başlayan sûrelerin hepsinde Kur'an'ın üs­tünlüğü sözkonusu edilmekte ve yüceliği açıklanmaktadır. Bu istikra yoluyla malûmdur ve bu husus 29 sûrede yer almıştır. Bunun için Allah Teâlâ bu sûrelerde : «Elif Lâm, Mîm. İşte bu kitap onda hiç bir şüphe yoktur.»... «Elif Lâm Mîm. Allah, O'ndan başka ilah yoktur. O' Hayy, Kayyûm'dur. Sana kitabı hak olarak indirmiştir.»... «Elif, Lâm, Mîm, Sâd... İşte bu kitap sana indirilmiştir. Öyleyse senin göğsünde ondan dolayı bir sıkıntı bulunmasın.»... «Elif, Lâm, Ra,... İşte bu kitap onu sana insanları rablannın izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarasın diye indirdik.»... «Elif, Lâm, Mîm,... Kitabın, âlemlerin rabbmdan indirilişinde hiç bir şüphe yoktur.»... «Hâ, Mîm, Rahman ve Râ-hîm tarafından indirilmedir bu kitap.»... «Hâ, Mîm, Ayn, Sîn,, Kâf. tş-te böylece Azîz ve Hâkim olan Allah sana ve senden öncekilere vahyeder.» Bu ve benzeri âyetler bu görüşlerin doğruluğuna delâlet eden örnekler­dir. Dikkatle bakıldığında bu husus görülür. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır.

Bu harflerle vakitlerin bilindiği, olayların, fitne ve savaşların za­manlarının çıkarılacağını (istihraç edileceğini) öne sürenler ise Kur'an' da olmayan şeyler iddia etmekte ve uçulması gerekmiyen yerde uçmaya çalışmaktadırlar. Bu husus, zayıf bir hadîste vârid olmuştur ki bu ha­dîs bile istihracın doğruluğundan çok bâtıl olduğuna delâlet etmekte­dir. Bu hadîs, siyer sahibi Muhammed İbn İshâk'ın rivayet ettiği ve îbn Abbâs'a dayanan hadîstir... İbn İshâk Câbir İbn Abdullah'tan nakleder ki o şöyle demiş : Ebu Yâsir İbn- Ahtab yahûdîlerden bazı kişi­lerle Rasûlullah (s.a.) a uğramış, Rasûlullah Bakara sûresinin baş tara­fını okuyormuş «Elif, Lâm, Mîm. Onda hiç bir şüphe yoktur (...)» O sırada kardeşi Hay İbn Ahtab yahûdîlerden bazı kişilerle birlikte gel­miş ve demiş ki; Allah'a yemîn ederim ki Muhammed (a.s.) kendisine indirilen âyetleri okuyordu onu duydum. Ve âyeti okumaya başlamış «Elif, Lâm, Mîm. Onda hiç bir şüphe yoktur»... «Ebu Yâsir demiş ki sen bunu işittin mi? Kardeşi de evet demiş. Câbir diyor ki; Hay İbn Ah­tab yahûdîlerden o cemaatla birlikte Rasûlullah (s.a.) in yanına gelip demişler ki; Ey Muhammed sen Allah'ın sana indirdiği «Elif, Lâm, Mîm. İşte bu kitap... âyetini okuduğunu hatırlıyor musun? Rasûlullah (s.a.) evet demiş. Onlar «bu âyeti sana Cebrâîl Allah katından mı ge­tirdi? demişler. Rasûlullah (s.a.) «evet» demiş. Onlar, Allah senden ön­ce peygamberler göndermişti. Sen onların süresinin ve senin dışında on­ların ümmetinin süresinin ne kadar olduğunu bilmezsin demişler. Hay İbn Ahtab ayağa kalkmış ve beraberinde bulunanlara doğru yönelerek onlara Elif bir, Lâm, otuz, Mîm kırk, demiş, Bu ise yetmiş bir yıl yapar siz peygamberin dinine girecek misiniz, onun mülkünün ve ümmetininömrünün süresi 71 yıldır. O da Rasûlullah (s.a.) a yönelmiş ve demiş ki: Ya Muhammed, bundan başka âyetler de var mı? Rasûlullah (s.a.) evet deyince, nedir o? diye sormuş. Hz. Peygamber de Elif, Lâm, Mîm, Sâd demiş ve bunun üzerine bu ondan daha ağır ve daha uzun demiş, Elif bir, Lâm otuz, Mîm kırk Sâd da yetmiştir. (Her ne kadar metinde yetmiş geçiyorsa da bunun altmış olması gerekir, çünkü ancak altmış olduğu takdirde söylenilen rakamın toplamı elde edilebilmektedir.) İş­te bu da yüz otuz birdir. Sonra ya Muhammed bundan başkası var mı diye sormuş, Hz. Peygamber de evet demiş. Nedir o? dediğinde, Elif, Lâm, Râ buyurmuş. O da bu daha ağır ve daha uzun demiş, Elif bir, Lâm otuz, Ra da ikiyüz, bu da 231 eder demiş. Sonra Hz. Peygambere daha başkası var mı? diye sormuş, evet deyince, nedir o? demiş, Ra­sûlullah (s.a.) Elif, Lâm, Mîm, Râ buyurmuş. Bunun üzerine bu daha ağır ve daha uzun demiş. Elif, bir, Lâm otuz, Mîm kırk, Râ ikiyüz bu ise 271 eder demiş. Sonra senin durumun bize karmaşık göründü ya Muhammed, az mı çok mu verildiğini bilmiyoruz» demiş, kalkın gidelim, diye eklemiş. Sonra Ebû Yâsir kardeşi Hay İbn Ahtab'a ve beraberinde­ki rahiplere demiş ki ne belli bunların hepsi de Hz. Muhammed için top­lanmıştır, 71, 131, 231, 271 bütün bunlar 704 sene yapar. Onlar da de­mişler ki Onun durumu bize şüpheli göründü. Şu âyetlerin bu kişiler hakkında inzal edildiği iddia edilmiştir: «O'dur sana kitabı gönderen, ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki onlar kitabın anasıdır. Diğeri ise müteşâbihlerdir. (Âl-i İmrân, 7). Muhammed İbn Sâid el-Kelbi'ye göre bu aşağı yukarı böyledir. Ancak Kelbî delil olarak kabul edile­mez. Kaldı ki bu metod uyarınca —eğer usûl doğru ise— her bir harfin ayrı ayrı hesaplanması gerekir. Bu takdirde rakam çok yükseğe ulaşır. Tekrârlarıyla birlikte hesaplanırsa rakam daha çoğalır. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır. [4]

Sûrelerin başlangıcı konusunda söz çoktur. Ancak ekseriyetin mu tâbık olduğu görüş Sibeveyh'in ve ondan önce başkalarının naklettiği görüştür ki buna göre; bu başlangıçlar sûrelerin isimleridir. Sûrelerin bu şekilde isimlendirilmesi onların terkîb bakımından bilinen kelimeler­den müteşekkil olduğunun iş'ârl içindir. Bunlar ilâhî vahyin eseri ol­mamış olsaydı, onlara karşı muarızlarının güçsüz kalması mümkün ol­mazdı. Nitekim Araplar, Harise İbn Lâm el-Tâbî'nin anasına «Lâm» ismi vermişlerdi. Bakıra Sâd, dağa da kâf derlerdi.

Bu harfler anlaşılır iseler, ya onlarla başlangıcında bulundukları sûrelerin bu iş'âra dayalı olarak lakabları olması kasdedilmiştir veya başka şey. İkincisi bâtıldır, çünkü bunlardan maksad ya Arap dilinde Taz edildiği şeyler olacaktır ki, mes'ele'nin böyle olmadığı açıktır. Veya başka şekilde olacaktır ki, bu da bâtıldır. Zira Kur’an apaçık Arap di­liyle indirilmiştir. Dolayısıyla Arap dilinde olmayan şeylere hamledile-saez. Ayrıca bu hususa birkaç şekilde karşı çıkılmıştır (..,) Şeyh el-Ek-ber   (Kuddise   sırnhü)   harflerin   tekrarlı   ve   tekrarsız   sayılarının sırrı konusunda bazı şeyler söylemiştir : Bütünü itibariyle bu sözler sû­relere âit olduğu gibi, Sâd, Kâf, Mîm, Yâsîn, Tâhâ ve benzeri tek tek harflere de mahsûstur. Bunların niçin 1,2,3, veya daha çok olarak zik-redildiği, sayılarının beş harfi neden ulaştığı, neden bir kısmının bir­birine iliştirildiği bir kısmının kesildiği konusunda söz etmiştik. Şeyh (Kuddise sırnhû) Fütûhât'ında der ki; Allah bize lûtuflannın güzel­liklerini tekrarlasın. Özet olarak o şöyle lütfetti: İyi bil ki; bilinmiyen sûrelerin başlangıçlarının hakikatini ancak mâ'kûl suret ehli bilir. Al­lah, bunu 29 sûre kılmıştır ki bu, suretin kemâlidir. «Biz ay içinde du­raklar takrir etmişizdir.» Yirmidokuzuncu ise feleğin dayanağını teş­kil eden kutuptur ki o feleğin illeti mesabesindedir ve bu, Âl-i İmrân süresidir. Eğer bu olmasaydı 28 sabit olmazdı ve harflerin tümü 78 harf harf olmazdı. Sekiz bir bütünün hakikatidir. Nitekim Rasûlullah (s.a.) «İman yetmiş şu kadar şubedir» buyurmuştur. Bu harfler de yetmişse-kizdir. Dolayısıyla bu harflerdeki hakîkatları ve sûrelerdeki gerçek du­rumu bilmedikçe imânın sim tamamlanamaz. Kaldı ki bunu tekrar etmeksizin bilirse imânın hakikati konusunda Allah'ın uyarısını tek-rârsız olarak bilir (...) İbn Abdüsselâm, Hz. Ali (r.a.)'nin Muâviye vak'-asını Hâ Mîm Ayn Sin Kaftan çıkardığını rivayet eder. Ebu'l-Hakem Abdüsselâm İbn Bürcân tefsirinde Kudüs'ün 583 senesinde fethedilmesini “Elif, Lam, Mim” den çıkarmıştır.[5] 

Reşîd Rızâ ise bu harflerde derin anlamlar aramanın gereksizliği­ni belirterek şöyle diyor: Ben derim ki:

a- Bu harfler kesik kesik isimleri söylenerek okunur, müsem-mâları değil. Biz, Elif, Lâm, Mîm diyerek okuruz, sonunu sakin yaparız. Çünkü bu kelâmın yapısına dâhil değildir ki hareke ile irâb verilsin.

b- Bu harflerin irâb edilmemesi şu hikmete mebnîdir. Bu harf­lerle başlanan sûrelerde, Kur'an'ın nitelikleri ve i'câzına işaret konu­ları yer aldığına dikkat çekilmektedir. Çünkü bu sûrelerden Mekkî olanlarla müşriklerin İslama davet edilmesi kasdediliyordu. Bu ve ben­zeri Medenî sûrelerde ise ehl-i kitabın İslama daveti ve onların aley­hindeki deliller serdediliyordu. Bu husus A'râf sûresinin başında açık­lanacaktır.

c- Ferrâ, Kutrub, Müberred, Zâmahşerî gibi bazı lügat ve gra­mer bilginlerinin delilleriyle Şeyh'ül-İslâm Ahmed Takiyüddîn İbn Teymiye gibi bazı hadîs bilginleri bu harflerle Kur'an'ın i'câzına işaret edildiğini belirtmektedirler. Zâmahşerî bu konunun açıklanması ve be­lirtilmesinde daha ileri gitmiştir. İsteyen, onun el-Keşşâf isimli tefsi­rine bakabilir. Kâdî Beydâvî ve diğer tefsirlerde de bu husus açıklan­mıştır.

d- Bu harfler konusunda söylenebilecek sözlerin en zayıfı ve en kötüsü, onunla bu ümmetin hayat müddetine veya benzeri konulara işaret eden hesap ve sayıların kasdedilmiş olduklarını söylemektir. İbn İshâk bu konuda bazı yahûdîlerle peygamberden sözler nakleder ki, peygamberden nakledilen bu hadîsler zayıftır.

e- Bu sonuncu görüşe yakın olan bir diğer görüş de Şia'dan bazı kişilerin kasdettikleri gibi bu harflerden mükerrer olanın atılması ve geriye kalanlarla cümleler kurulması halinde Hz. Ali el-Murtazâ (Ker-remallahüvechehû) 'nın medhine dâir âyetler çıkarılmasıdır. Veya onun üstünlüğüne veya halîf liginin tercih sebebi olmasına dâir hükümler çı­karılmasıdır. Bunu benzer cümlelerle karşılaştırmaktadırlar ki, bu da bizim makalelerimizde belirttiğimiz gibi gerçeğe aykırıdır. Nitekim biz bu hususu «Muslih ve Mukallid» isimli makalemizde açıklamıştık.

f- Tarih ve din bilginlerinden bir kısmı da bu harflerle ilerde zuhur edecek bazı dinî ve tarihî gerçeklere işaret eden semboller kas-dedildiğini belirtmektedirler.[6]

Kur'an-ı Azîmüşşân'ın bu ikinci sûresi son derece dikkat çeki­ci bir ifâde ile başlamaktadır. Alfabenin harflerinden meydana gelen basit bir terkiple kafalan sarsacak bir tesîr icra olunmaktadır. Elif (...) Lâm (...) Mîm (...) Bazı müfessirlere göre, Cenab-ı Allah, bu harflerle muradının ne olduğunu kullarına açıklamamıştır, bu yüzden onlara bir anlam vermemek gerekir. Birer müteşâbih âyet olarak Allah tara­fından geldiğine inanmakla yetinmemiz gerekir. Diğer bazı tefsir âlim­lerine göre bu harfler Allah ile, Habîbi arasında birer şifredir. Bir di­ğer müfessir grubuna göre, bu harflerle Allahü Zülcelâl şunu îmâ et­mektedir: Kur'an-ı Kerim bu gibi harflerden meydana geldiği halde hiç kimsenin aynı harflerle böylesine üstün ve icâzlı bir eser meydana ge­tirebilme gücü ve imkânı yoktur. Böylece müşriklere meydan okun­makta ve alfabe harflerinden meydana gelen bu kitâbm benzerini ge­tirememelerinin sebebi sorulmaktadır. Şu halde onun Allah katından gelme bir Kitab-ı Ker'îm olduğundan kimsenin şüphesi bulunmamalı­dır. Kur'an, her devre ve her şarta hitabeden, bütün zaman ve mekâna intibak eden, azâb-ı elimden kurtulmak isteyenleri doğru yola ve hidâ­yete sevkeden aydınlık ve nûr kaynağıdır. Kafasını ve gönlünü madde putundan kurtaranlar, madde ötesi «ğayb âlemine» inananlar, bu ilâhî kitaptan faydalanabilirler. [7]

Şiî müfessirlerden Tabressî de diyor ki:

Bilginler sûrelerin başında yer alan hece harfleri konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları bu harflerin bilgisini Allah'ın kendine ayır­dığı ve Allah'tan başka kimsenfıi bunu te'vîlini bilmediği, müteşabih âyetler olduğunu kabul ederler. Bizim imamlarımızdan (Allah'ın selâ­mı onların üzerine olsun) rivayet edilen görüş budur. Genellikle, mü'-minlerin emîri Hz. Ali'den rivayet edilir ki o şöyle demiştir: Her kita­bın bir özü vardır. Bu kitabın özü de hece harfleridir. Şâ'bî'den nakle­dilir ki, o şöyle demiştir: Allah'ın her kitapta bir sırrı vardır. Kur'ân'-daki sırrı da sûrelerin başında zikredilen hece harfleridir. Başkaları da bunu değişik şekilde şöyle tefsir etmişlerdir :

Bu harfler sûrelerin isimleri ve anahtarlarıdır. Bu görüşü Ha­san ve Zeyd İbn Eslem nakleder.

Bu harflerdeki ana maksad; Allah Teâlâ'nın isimlerine delâ­lettir. Meselâ, Allah Teâlâ'nın «Elif, Lâm, Mîm» âyetinin mânâsı, ben Allah'ım, en iyisini bilirim, demektir. Elif, Lâm, Râ'nın mânâsı ise, ben Allah'ım bilir ve görürüm, demektir (...) Ebu İshâk el-Şa'lebî tef­sirinde Ali İbn Mûsâ el-Rızâ'ya isnâd ederek der ki; Muhammed Sâdık'-ın oğlu Ca'fer, Elif, Lâm, Mîm kavlinden suâl edildikde o şöyle demiş, Elif de Allah'ın sıfatlarından altı sıfat vardır. Birincisi «İbtidâ»dır. Al­lah yaratıkların hepsini yaratmaya ilkin başladığı gibi. Elif ise harfle­rin ilkidir. İkincisi «istiva» dır. Allah zâlim değil, âdildir. Elif de kendi­liğinden müstevîdir. (Düzgündür). Üçüncüsü «infiradadır. Allah tektir. Elif'de tekdir. Dördüncüsü halkın Allah ile ittisalidir. Allah halk ile ittisal halinde değildir. Çünkü halkın hepsi Allah'a muhtaçtır. Allah ise onlardan müstağnidir. Elif de öyledir. Harflerle birleşmez. Harf­ler onunla birleşir. O diğerlerinden ayrıdır (...)[8]

Diğer bazı tefsirlerde de bu görüşler tekrarlanıyor : Denildi ki; sûrelerin başlangıcında yer alan hece harfleri Allah'­ın bilgisini kendisine ayırdığı müteşabih âyetlerdendir ve o Allah'ın Kur'an'da ki sırrıdır. Biz zahire inanır, o konudaki bilgiyi Allah Teâlâ'-ya havale ederiz. Bu konunun zikredilmesinin faydası ona inanmayı is­temektir. Nitekim Ebu Bekr el-Sıddîk (r.a.) der ki; her kitapta bir sır vardır. Allah'ın Kur'an'da ki sırrı da sûrelerin başlangıcıdır. Ali İbn Ebu Tâlib (r.a.)'de der ki; her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü de hece harfleridir. Bu söze karşılık olarak,. Allah'ın kullarına bilmedik­leri şeylerle hitâb etmesinin caiz olmayacağı söylenmiştir. Buna cevâp olarak denir ki; Allah'ın kullarına, onların akıllanyla anlamını kavra-yamayacakları mükellefiyetler vermesi caizdir. Meselâ şeytân taşlamak

böyledir. Bunun mânâsı akılla kavranmaz. Buradaki hikmet, itaat ve bağlılıktaki kemâldir. Bu harfler de aynı şekildedir. Onlara inanmak gerekir, ancak bu konuda derin araştırmalara gerek yoktur. Başka ilim erbabı da dedi ki; bunlar mânâların bilinmesidir. Sonra bu konuda ihti­lâfa düştüler. Bir kısmı dedi ki; bu harflerden her biri Allah Teâlâ'nın isimlerinden bir ismin başlangıcıdır. Meselâ Elif, Allah isminin başlan­gıcıdır. Lâm, Lâtif isminin başlangıcıdır. Mîm, Mecîd isminin başlan­gıcıdır. Ve denildi ki; Elif .Allah'ın nimetleri, Lâm, Lûtfu, Mîm de, mül­küdür.[9]

Eğer Rasûlullah (s.a.)'dan sûrelerin başlangıçlarıyla ilgili benim-senebilecek bir şey sabit olmuş mudur? diye sorarsan derim ki; Rasû­lullah (s.a.)'m bu harflerin anlamlarıyla ilgili bir şey söylemiş oldu­ğunu ben bilmiyorum. Ondan nakledilenler sadece harflerinin sayısıy­la ilgili rivayetlerdir. Nitekim Buhârî Sahîh'inde, Tirmizî Sünen'inde, Hâkim Müstedrek'inde sahih olarak İbn Mesûd'dan naklederler ki; o, Rasûlullah (s.a.)'ın şöyle dediğini nakletmiştir : Kim, Allah'ın kitabından bir harf okursa ona bir sevab vardır. Her sevabı 10 misli ile mukabele görür. Ben Elif, Lâm, Mîm, bir harftir demiyorum. Lâkin Elif bir harftir, Lâm bir harftir,, Mîm bir harftir diyorum.» Bu hadî­sin İbn Mes'ûd'dan rivayetinin daha başka yolları da vardır (...)[10]

 

Bu Kitap:

 

2- İşte bu kitâb, onda hiç bir şüphe yoktur, müt-takîler için hidâyettir.

İbn Cüreyc İbn Abbâs'm «İşte bu kitap» ifâdesinin, «şu kitap» demek olduğunu söylediğini bildirir. Mücâhid, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Süddî, Mukâtil İbn Hayyân, Zeyd İbn Eşlem ve İbn Cüreyc bunun şu demek olduğunu belirtirler. Araplar bu iki işaret ismini birbirinin ye­rine kullanırlar. Bu Arap sözlerinden malûmdur.

Kitap ise Kur'an-ı Kerîm'dir. Bu kitap tabîriyle Tevrat ve İncil'e işaret edilmek istendiğini söyleyenlere gelince —ki bunu İbn Cerir ve diğerleri söylemişlerdir— yolu yitirmiş ve tartışmaya dalmış kimseler­dir. Bu bilinmeyen konuda zorlamadan başka bir şey değildir.

Reyb: Şektir. Süddî, İbn Abbâs'tan, Ebu Mürre el-Hemedânî kana­lıyla da İbn Mes'ûd ve Rasûlullah  (s.a.)'m ashabından daha başka

kişilerden naklen der ki; Hz. Peygamber şöyle buyurdu: «O'nda hiçbir şüphe yoktur» âyetinin mânâsı «onda şek yoktur» de­mektir. Ebu'd-Derdâ, İbn Abbâs, Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Ebu Mâlik, Nâfî (Abdullah İbn Ömer'in kölesi), Atâ, Ebu'l-Âliye, Rebî İbn Enes, Mukâtil İbn Hayyân, Süddî, Katâde, İsmâîl İbn Ebu Hâlid'in aynı şeyi söylediklerini nakleder. İbn Ebu Hatim bunun tersini bilmiyorum der. Ayetin mânası şöyledir. Bu kitap (yani kur'an'm) Allah katından in­dirilmiş olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Allah Teâlâ secde sûresinde de şöyle buyurur: «Elif, Lâm, Mîm, kitabın âlemlerin Rabbı katından indirilmesinde hiçbir şüphe yoktur...»

Hidâyet; burada müttâkîlere tahsis edilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ başka âyetlerde şöyle buyurur : «Biz onu yabancı bir dil ile ortaya koy-saydık diyeceklerdi ki, âyetleri tafsilâtlı olarak açıklanmalı değil miydi? Hem yabancı, hem de araba mı hitâb etmektedir? JDe ki: «Bu îman edenlere hidâyet ve şifâdır. İman etmemiş olanların ise kulakların^ da ağırlık vardır. Ve bu, onlara kapalıdır. Sanki Jbunlara uzak bir me­safeden sesleniyor da anlamıyorlar.» (Fussilet, 44).

«Kur'an'da mü'minler için rahmet ve şifâ olan şeyleri indiririz. Zâ-limler için de ancak hüsranı artırırız.» (İsrâ, 82). Ve daha buna benzer Kur'an'dan faydalanmanın mü'minlere hâs olduğuna delâlet eden  âyetler bulunmaktadır. Çünkü Kur'an hidâyetin kendisidir. Fakat ona ancak iyiler vâsıl olabilir. Nitekim Allah Teâlâ da buyurur ki: «Ey in­sanlar, size Rabbınızdan bir öğüt, göğüslerde olan dertlere bir şifâ, mü'minler îçin bir hdâyet ve râhmet gelmiştir. »""{Yûnus, 57).

Süddî, Ebu Mâlik'ten ve Ebu Salih kanaliyle İbn Abbâs'dan, Mür-re el-Hemedânî İbn Mes'ûd'dan ve Rasûlullah'ın ashabından bir top­luluktan nakletti ki, Hz. Peygamber şöyle buyurmuş. «Müttakîler için bir hidâyettir, yani nûr demektir.» Şafiî ise der ki: «Sapıklıktan doğ­ru yolu gösteren bir rehberdir.» Saîd İbn Cübeyr de der ki: «Müttakî­ler için bir açıklayıcı kitaptır.» bunların hepsi de sahihtir.

Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanaliyle İbn Abbâs'tan, Mürre el-Hemedânî kanaliyle İbn Mes'ûd'dan ve Peygamberin ashabından bir topluluktan naklen der ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur : «Müttakî­ler için bir hidâyettir» ayetindeki müttakîler mü'minlerdir.»

Muhammed İbn İshâk… İbn Abbâs'dan nakleder ki müttakîlerden maksat bildikleri hidâyeti terk etmenin cezası konusunda Allah'tan sakmanlar ile Allah'ın rahmetini dileyenlerdir. Ebu Revk, Dahhâk kanalıyla... İbn Abbâs'dan nakle­der ki; müttakîler «Allah'a şirk koşmaktan kaçman ve tâatına uygun işler işleyen mü'minlerdir.» Süfyân el-Sevrî bir adam kanalıyla Hasan el-Basrî'den nakleder ki müttakîler Allah'ın kendilerine haram kıldık-

lanndan kaçınan ve farz kıldıklarını edâ edenlerdir. [11]

 

Müttakîler:

 

Ebu Bekr tbn Ayyaş der ki, A'meş bana müttâkilerin kimler oldu­ğunu sordu, ben de cevap verdim: O dedi ki Kelbî'ye bunu sor. Kelbî'-ye sorduğumda dedi ki, günahların büyüğünden kaçanlardır. Sonra A'meş'e döndüm, o dedi ki böyle olması gerekir ve bunu inkâr etmedi. Katâde der ki; müttakîler, Allah'ın âyetin devamında niteliklerini bil­dirdiği; «Onlar ki gayba inanırlar, namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.» âyetiyle ardındaki âye­tin nitelendirdiği kişilerdir. İbn Cerîr âyetin hepsini ihtiva ettiği görü­şünü tercih eder.

Nitekim Tirmizî ve İbn Mâce Ebu'Âkil kanaliye... Atiyye el-Sa'biden naklettiği rivayette Rasûlullah (s.a.) der ki:

«Kul hiç bir beis olmayan şeyleri onda bir beis olması endişesiyle terk edinceye kadar müttakîlerden olma şerefine eremez.» Tirmizî bilâ-here bu hadîsin hasen ve garîb olduğunu söylemiştir.

İbn Ebu Hatim... Ebu Hamza'dan nakleder ki; o şöyle demiştir. Ben Ebu Vâil'in yanında oturuyordum, o sırada biri geldi ki ona Ebu Afif derlerdi, Muâz'ın arkadaşlarındandı. Şakîk İbn Seleme, ona, ey Ebu Âfîf bize Muâz İbn Cebel'den söz etmez misin? dedi, o, evet söz ederim dedi ve devam etti. Muâz'ın şöyle dediğini duydum : Kıyamet günü in­sanlar bir yöreye hapsedilirler, bir münâdi müttakîler nerede? diye seslenir. Onlar Rahmân'ın koruyuculuğu altında kalkarlar. Allah kendisi­ni onlardan saklamaz, gizlemez, Ben dedim ki, müttakîler kimlerdir? O da: Şirkten ve putlara tapınmaktan kaçman, sırf Allah rızası için ihlâsla ibâdet eden kişilerdir, topluluklardır, onlar cennete girerler.” dedi.                [12]            

 

Şek - Şüphe - Reyb :

 

Allah'tan korkanlar, madde ötesi âleme inananlar, duyularla kavra­dıkları dünyanın dışına çıkabilenlerdir. Müttâkîlerin Kur'an'dan fayda­lanmaları gayet kolaydır. Çünkü kalblerinde yeretmiş bulunan iman nuruyla Allah'ın emrine koşar, ibâdetlerini yaparlar. Namaz, âdâb ve erkânına riâyet edilerek kılındığında hem bedenî, hem de ruhî temiz­liği gerçekleştirir. Ayrıca müttakîler, Allah yolunda mallarını harcar­lar, zekât ve sadaka vererek muhtâçlann yardımına koşarlar. Başka canlılara da merhamet ederler. Allah tarafından indirilen kitaplara imân ederler. Âhiretin varlığından kuşku duymazlar. Bu yüzden onlar Allah katında yüce mertebelere yükselerek hidâyete erer ve her iki ci­handa kurtulaşa ve saadete nail olurlar.

Takva, nefsi korkulandan korunağa almaktır. Denildi ki; takva şe­riatın örfünde nefsi JrötaJ^ej^kj&den_şj^^

yasakları terketmek ve mubahların bir kısmından kaçmakla olur. İfan Abbâs der ki; müttakî; şirkten, büyük günahlardan ve aşırılıklardan korunandır. Bu kelime, korunmaktan alınmıştır. Aslında iki şeyin ara-sını açmaktır (...) Denildi ki; müttakî kendi nefsini başkalarından iyi görmeyendir. Ve denildi ki; takva Allah'ın haramlarını terketmek, farz­larını yerine getirmektir. Ve denildi ki; takva günahta ısrarı terket­mek, itâatla gururlanmayı bırakmaktır. Ve denildi ki; takva Mevlâ'nın seni yasakladığı şeylerde görmemesidir. Ve denildi ki, takva peygamber (s.a.)'e ve ashabına uymaktır.[13]

Takva konusu üzerinde Tabressî de şu bilgiyi veriyor :

Hz. Peygamber (s.a.)'den nakledilir ki; o, takvanın toplamı Al­lah Teâlâ'mn : «Allah, adalet ve ihsanla emreder...» âyetinde zikre­dilmiş olduğunu söylemiştir. Denildi ki, müttakî o kişidir ki; kendisine haram kılman şeylerden sakınır ve vacip kılınan şeyleri yapar. Denildi ki müttakî o kişidir ki; sâlih amelleriyle Allah'ın azabından kaçınır. Ömer İbn el-Hattâb, Kâ'b el-Ahbâr'a takvayı sorduğunda, o dedi ki; hiç dikenli bir yolda yürüdün mü?^Hz. Ömer, evet dedi. O: ne yaptın dediğinde~HzT Ömer, korktum ve paçamı sıvadım dedi. Ka'b el-Ahbâr, işte'takva budur dedi (.,.)~lîz7PeygambeFTs^ayird^1rrv^yer^dlİIr~kT o şöyle buyurmuştur : Müttâkîlere müttakî adı verilmiştir. Çünkü on­lar mahzurlu olabilecek davranışlara düşmekten kaçınmak için bir mahzurlu olmayan davranışları da terketmişlerdir. Ömer İbn Abdüla-ziz der ki; müttakî haremdeki suçlu gibi bağlanmıştır. Bazıları da de­diler ki; takva Allah'ın seni yasakladığı şeyde görmemesi, emrettiği şey­de de aramamasıdır.[14]

 

Gayba İman:

 

3- Onlar ki gayba inanırlar...

Ebu Ca'fer el-Râzî... Abdullah'dan rivayet etti ki; o İmân tas­diktir demişti. Ali İbn Ebu Talha ve diğerleri İbn Abbâs'dan nakletti­ler ki, «inanırlar» yani «tasdik ederler» demektir. Ma'mer, Zührî'den nakletti ki, İmân ameldir. Ebu Ca'fer el-Râzî İbn Enes'ten nakletti ki, o «inanırlar, korkarlar» demektir şeklinde yorumlamıştır.

İbn Cerîr ve diğerleri dediler ki: En uygun olanı; sözle, inançla ve amelle gayba inanma niteliklerine sahip olmaktır. Sözü amelin tasdik ettiği îmânın muhtevası içerisine Allah korkusu da girebilir. İman, Alllah'ı, kitabını ve peygamberlerini ikrar ile, bu ikrarın bilfiil tasdîkm-dan ibaret olan toplayıcı blrTreHmedfirBen derım^lugattaTimân~sa-~ dece tasdîk için kullanılır. Kur'an-ı Kerîm'de de bazan bu anlamda kul­lanılır. Nitekim Allah~Teâîâ f«Ö ÂlîaFaTlnamFve mü'minlere inanır» buyurmaktadır. Keza Yûsuf peygamberin kardeşleri babalarına «Biz her ne kadar doğru söyler olsak da sen bize inanacak değilsin» demek­tedirler. İman, amel ile beraber kullanıldığı zaman bu şekildedir : «An­cak iman edip sâlih amel işleyenler müstesna» kavlinde olduğu gibi. Fakat îman kelimesi mutlak olar.ak kuj^nıldığında,, jşer'an aranan_ îman ancak inanç, kavil ve fiÛle~birîikte^^İândır. Imâmlann ekseriyeti de blTgorü^edirlerTlİâTtOinlm Şafiî, ÂhmedTifon Harîbel, Ebu Übeyd ve diğerleri (fakîhler ve hadîsçiîer) îmamnjsöz ve amelden ibaret oldu­ğunu, artıp eksildiğini söylemişlerdir. Bu konuda pek çok hadîs vârid olmuştur kTbîz bunlar! Buhârî Şerhi'nin başında zikrettik. Hamd ve minnet Allah'adır.

Bazıları gayba îmânı, Allah korkusuyla tefsir etmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ diğer ayet-i kerîme'lerde şöyle buyurur ^Sen ancak gör­medikleri halde Rablanndan korkanları ve namazı kılmış olanları uya­rırsın.» (Patır, 18). «Görmediği halde Rahmân'dan korkan ve Allah'a yönelik bir kalp ile gelen kimselere yönelikti.» (Kâf, 33). Allah korku­su (haşyet) ilim ve îmanın özüdür. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Allah'tan ancak bilgin kulları korkar.» (Fâtır, 28)7)

Burada kasdedilen gayb kelimesine gelince, salef-i sâlihînin bu ko­nudaki ifâdeleri değişiktir. Bu ifâdelerin hepsi de sahihtir ve hepsi de kastedilmiştir. Ebu Ca'fer el-Râzî... Ebu'l-Âliye'den nakleder ki: «On­lar ki gayba inanırlar» âyetinden maksat Allah'a meleklerine, kitapla­rına, peygamberlerine, âhiret gününe, cennetine, cehennemine ve Al­lah'a kavuşacaklarına îman etmektir. Öldükten sonra dirilmeye ve haş-

re inanmaktır. Bunların hepsi de gaybtır (görülmez.)» Katâde İbn Du-âme de böyle dedi. Süddî... İbn mes'ûd'dan ve peygamberin asha­bından bir topluluktan nakletti ki, gayb cennet ve cehennem konusunda görülmeyen ve Kur'an'da zikredilmeyen şeylerdir. Muhammed İbn İs-hâk... İbn Abbâs'dan nakleder ki, gayb, O'ndan yani Allah'dan gelen şeydir. Süfyân el-Sevrî Âsım'dan ve o da Zir'den nakleder ki gayb, Kur'-an'dır. Atâ İbn Ebu Rebâh der ki; Allah'a inanan gayba inanmış olur. İsmail İbn Hâlid der ki; gayba inananlar, İslâm'ın, görülmeyen kısmı­na îman edenler demektir. Seyyid İbn Eşlem der ki; gayba inananlar­dan maksad, kadere inananlardır. Bütün bu anlamlar aynı noktaya ya­kın mânâlardır. Zira sözkonusu edilenlerin hepsi inanılması gereken gayb arasındadır.

Saîd İbn Mansûr... Abdurrahmân İbn Yezîd'den nakleder ki; o, şöyle demiş: Biz Abdullah İbn Mes'ûd'un yanında oturuyorduk, o Al­lah Rasûlünün ashabını ve onların yaptiklannı bize nakletti ve dedi ki: Hz. Muhammed (s.a.)'m durumu, görenler için apaçıktı. Şüphesiz kendisinden başka İlâh olmayana yemîn ederim ki, gaybtan eser gör­meden iman edenin, imanından daha üstün hiç bir kimse îman etme­miştir. Sonra bu âyeti okumuştu «Onlar ki gayba inanırlar...» Bu hadîsi İbn Ebu Hâtîm, Mesrûk ve Hâkim Müstedrek'inde çeşitli yollar­la rivayet ederler ki bu yollardan birisi de A'meş tarîkidir. Hâkim der ki; Buhârî ve Müslim'in şartına göre bu hadîs sahihtir.

Bu hadîsin anlamı konusunda İmâm Ahmed... İbn Müheyriz'-den nakletti ki; o şöyle demiş : Ebu Cuma'ya dedim ki; bize Rasûlullah (s.a.)'dan işittiğin bir hadîsi söyle. O da peki dedi. Ben sana çok güzel bir hadis nakledeyim :

(3 «Biz Rasûlullah (s.a.) ile beraber yemek yiyorduk, beraberimizde Ebu Übeyde İbn Ebu Cerrah da vardı, o dedi ki; ey Allah'ın Rasûlü biz seninle birlikte müslüman olduk ve cihâd ettik bizden daha ha­yırlısı var mı? Rasûlullah evet buyurdu. Sizden sonra gelen bir kavim beni görmedikleri halde bana inanırlar. İşte onlar (sizden daha ha­yırlıdırlar) .» J

Ebu Bekr İbn Merdûyeh tefsirinde der ki; bize Abdullah İbn Ca'fer ... Salih İbn Cübeyr'den nakletti ki; o, şöyle dedi. Rasûlullah (s.a.)'-ın ashabından Ebu Cum'a el-Ensârî Kudüs'e namaz kılmak üzere gel­di. O gün yanımızda Reca İbn Hayat bulunmakta idi. Namazdan son­ra onu uğurlamak üzere beraber çıktık. Ayrılmak istediğinde dedi ki; sizin bir mükâfaatınız ve hakkınız olacaktır elbette. Öyleyse size Ra- sûlullah (s.a.)'dan duyduğum bir hadîsi sunayım. Biz, söyle, Allah sa-y na merhamet etsin, dedik. O dedi ki; [biz Rasûlullah (s.a.)'m yanında bulunuyorduk, yanımızda aşere-i mübeşşere'nin onuncusu olan Muâz İbn Cebel de vardı. Dedik ki bizden mükâfaat bakımından daha üstün bir topluluk var mı? Biz sana inandık ve tâbi olduk, Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; «sizi bundan (îmândan) alıkoyan ne var? Allah'ın Rasûlü aranızda bulunuyor, size gökten vahiy indiriyor. Halbuki sizden son­ra bir topluluk gelecek, kendilerine iki levha arasında kitap getirilecek, onlar buna inanıp bununla amel edecektir. İşte onlar mükâfaat bakı­mından sizden daha üstündür» buyurdüTjSonra Ebu Bekr İbn Merdû-yeh aynı hadîsi başka bir yolla rivayet eder. Bu hadis duyarak veya el­den ele değil de kitaplarda bularak amel etme konusunda hadîs ehlinin ihtilâf ettiği bir hususa delâlet ediyor ki ben bunu Buhârî Şerhi'nin başlangıcında belirttim. Çünkü Rasûlullah (s.a.) bu şekilde zikretmek­te ve bu bakımdan mükâfaatların nasıl olduğunu söylemektedir, yoksa mutlak mânâda değil. Hasen İbn Urfe'nin... Amr İbn Saîd'den onun da babasından, onun da dedesinden naklettiği hadîs de böyledir, ki o v hadiste de^Rasûlullah (s.a.) : Sizin için îmanı garîb olan hangi yaratık vardır? buyurduğunda; bulunanlar, meleklerdir dediler. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki onlar Rablerinin katında bulunduklarına göre niçin inanmıyacaklardır? Orada bulunanlar, öyleyse peygamberlerdir dedik­lerinde Rasûlullah (s.a.) kendilerine vahiy inerken niçin inanmıya-caklar? buyurdu. Orada bulunanlar, öyleyse biz deyince, ben sizin ara­nızda bulunduğum halde neden inanmıyacaksınız? buyurdu. Sonra Ra­sûlullah (s.a.) şöyle devam etti: ((Yaratıklar içinde îmanı en garîb ola­nı sizden sonra gelecek olan bir topluluktur, onlar üzerinde yazı bulu­nan sayfalan bulacaklar ve o yazılara îman edeceklerdir^ Ebu Hatim el-Râzî der ki Muğîre İbn Kays el-Basrî hadîs bakımından münkerdir. Ben derim ki, fakat Ebu Ya'lâ müsned'inde, İbn Merdûyeh tefsirin­de, Hâkim Müstedrek'inde, Muhammed İbn Ebu Hamid'den hadîs nak-letmişlerdir ki bu zayıftır. Sonra bu rivayette Zeyd İbn Eşlem babasın­dan, o da Hz. Ömer'den, o da Hz. Peygamberden bu veya benzeri bir ha­dîs nakletmektedir. Hâkim der ki bu hadîsin isnadı sahihtir. Buhârî ve Müslim de onu tahrîc etmemişlerdir. Benzer bir hadîs Enes İbn Mâ-Jik'ten merfû' olarak rivayet edilir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır.

İbn Ebu Hatim der ki babam... Nüveyre bint Eşlem'den naklet­ti ki o şöyle demiş; Harise oğulları mescidinde öğle veya ikindi namazı­nı kılmıştım. Bu namazda Kudüs'e doğru yönelmiştik. İki secde yapmış veya yapmamıştık ki bize b,ir haber geldi, Rasûlullah (s.a.) 'in Kâ'be'ye Beytü'l-Harâm'a doğru yöneldiğini bildirdi. Bunun üzerine kadınlar er­keklerin erkekler de kadınların yönlerine döndüler. Böylece geri kalan iki secdeyi de edâ ettik ve biz Beytü'l-Harâm'a doğru dönüyorduk. İb-rahim der ki Harise oğullarından bir adam bana anlattı ki; bu haber kendisine geldiğinde Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: «Onlar gay-ba inanmış olan bir topluluktur.» Bu hadîs bu şekliyle garîbtir. [15]

Materyalizmin kökten reddettiği duyular üstü âlemler, genellik­le bütün dinlerde ana esâs olarak kabul edilir. Diğer dinler bu konuda aşırı giderek, tüm varlığı görülmeyen âleme hasrederler. İslâm ise gö­rülen âlem ile görülmeyen âlem arasında denge kurar. Her iki âlemin varlığını esâs alır. Gayb âlemini inkâr eden budalaları reddederek mü' minin ana vasfını gayba iman olduğunu bildirir. Gayba iman, kişiyi basit maddi âlemin sınırlarının üstüne çıkarır ve gerçek varlık ile irti­bata geçirir. Bu konuda I. cildde yeterli açıklamalar yapılmıştı. (Bkz. I, 8). [16]

Gayb teriminin ifâde ettiği anlam hakkında Âlûsî, şu bilgileri veriyor:

Bunun için denilmiştir ki; gayb, küllün hakk gözüyle müşahede edilmesidir. Kul, nafilelerle Allah'a yaklaşma imkânına nail olur ve Hak Sübhânehü, onun gördüğü gözü, duyduğu kulağı olur ve buradan ilerleyerek farzlara yaklaşır ve bu nûr olur. Böylece gayb onun için şühûd haline dönüşür. Bizim için gayb olan, onun için mevcûd olur. Buna rağmen ben bu makama vasıl olanın gaybı bileceğinin söylen­mesini öngörmüyorum. «Allah'tan başka göklerde ve yerde olanlar, gaybı bilmezler de.»

Buradaki gaybtan muradın ne olduğu konusunda değişik görüş­ler vardır. Hattâ Şîâ onun kâim olduğunu iddia etmişlerdir ve bu ko­nuda hüccet getirmeye çalışmışlardır. Kalbin meylettiği görüş ise, Rasûlullah (s.a.)'ın Cibril hadisinde naklettiği husustur. Yani gayb; Allah, melekleri, kitaplan, peygamberleri, âhiret günü, kader, hayır ve serdir. Çünkü şer'an gerekli görülen iman bunlardır.[17]

 

Rızık ve İnfâk:

 

Namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.

İbn Abbâs der ki; namazı kılarlar yani namazı tarzlarıyla yerine getirirler. Dahhâk, İbn Abbâs'tan nakleder ki, namazı kılmak secde ve rükûu ile tilâvet ve huşûu ile namazı bitirmek ve ona yönelmektir. Ka-tâde der ki, namazı kılmak vakitlerine, abdestine, rükû ve secdesine riâyet etmektir. Mukâtil İbn Hayyân der ki; namazı kılmak namaz va­kitlerine riâyet edip o vakitlerde abdesti yenilemek, rükû ve secdesini tamamlayıp Kur'an tilâvet etmek, teşehhüdde Rasulullah (s.a.)'a sa-lavât getirmektir. Ali İbn Ebu Talha ve diğerleri İbn Abbas'tan naklet­tiler ki; «rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler» âyetinin mânâsı, mallarının zekâtlarını verirler demektir.

Süddî... İbn Abbas'tan, İbn Mes'ûd'dan ve Rasulullah (s.a.)'m ashabından bir topluluktan nakleder ki; «Ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.» âyetinin mânâsı, kişinin ailesi­ne harcadığı şeylerdir. Bu, zekât emri inmezden önce geçerli idi. Cüvey-bir, Dahhâk'tan nakleder ki infâklar, önceleri kişinin imkânı ve gay­reti nisbetinde kendisini Allah'a yaklaştıran takdimlerden ibaret idi. Nihayet sadaka ve zekât emrini bildiren âyetler nazil oldu. Tevbe sü­resindeki yedi âyette de sadakaların bir kısmı zikredilmektedir. Bunlar hükmü sabit olup neshedilmemiş olan âyetlerdir. Katâde der ki «Ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.» âyeti­nin mânâsı Allah'ın size vermiş olduğu şeylerden infâk ediniz demektir. Ey Ademoğullan bu mülkler sizin yanınızda emânet ve vediadır, kısa bir süre sonra onlar sizden ayrılacaklardır. İbn Cerîr âyetin zekât ve nafakalar konusunda umûmî olduğu görüşünü tercih eder ve der ki, te'villerin en uygunu ve müttakîlerin sıfatına en çok yaraşanı nafaka vermesi gerekenlerin zekât veya nafaka yoluyla ailelerine veya başka­larına mallarından lazımgelen miktar vermeleridir. Çünkü Allah Teâlâ onların vasfını ümûmîleştirmiş ve bu infâk tabiriyle onları medhetmiş-tir. Gerek infâk olsun, gerekse zekât olsun bunlar kendiliğinden övül­meye değer ve beğenilen şeylerdir.

Ben derim ki; Allah Teâlâ çoğu kere mallardan infâk ile, namazı birlikte zikreder. Çünkü namaz Allah'ın hakkı ve ona ibâdettir. Namaz Allah'ın birliğini ve O'nu hamd ve sena ile övmeyi ihtiva eder. Duâ tevekkül ve yalvarış doludur. İnfâk ise kullara ulaşan faydalarla on­lara iyilikte bulunmaktır. İnsanlardan bu vergilere en lâyık olanları,

yakınları ve çevresinde kendi mülkü altında bulunanlardır. Sonra uzak­ça takiler gelir. Allah Teâlâ'nını_«ye kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infâk ederler.» âyetinin içerisine vacip olan sadaka ile farz olan zekât da girer7|Bunun için Buhârî ve Müslinı'in Sahihlerinde İbn Ömer'den nakledflîF ki, Râsûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «İslâm beş şey üzerine bina edilmiştir. Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâ-det etmek, namaz kılmak, zekât vermek, ramazan orucunu tutmak ve Allah'ın evini haccetmek.» Bu konuda hadîsler pek çoktur. Namaz ke­limesinin aslı duâ anlamına gelen salâttır...

Bilahare namaz, rükû ve secdesiyle bilinen şartları, nitelikleri ve türleriyle belirli vakitlerde ve özel biçimde edâ edilen ibâdet için kulla­nılmıştır. İbn Cerîr der ki; farz olan namazlara namaz (salât) adının verilmesi şundandır. Namaz kılan kişi namazından muhtaç olduğu şey­leri dilerken ameliyle de Allah'ın sevabına ermek ister. Zekâta gelince yerinde inşallah bu anlatılacaktır. [18]

 

Âhirete İmân:

 

4- Onlar ki sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da inanırlar. Ve onlar âhireti de yakînen tanır­lar.

 

İbn Abbâs der ki bu âyetten maksad onlar senin Allah'tan getirdiği­ni ve senden önce peygamberlerin getirmiş oldukları şeyleri tasdik eder­ler, aralarında bir ayırım yapmazlar, kendilerine rabbları katından ge­len şeyleri inkâr etmezler. Âhirete de yakînen inanırlar, yani öldükten sonra dirilmeye, kıyamete, cennete, cehenneme, hesaba ve mizana. Ahi-rete; âhiret isminin verilmesi dünyadan sonra gelmesindendir. Müfes-sirler burada nitelendirilen kişiler konusunda farklı görüşler bildirirler. Bunlar acaba daha önce «Onlar ki gayba inanırlar...» âyetiyle nitelikleri belirtilenler midir? Değilse kimlerdir? İbn Cefîr bu konuda üç farklı gö­rüş serdeder:

A) Birinci âyette nitelendirilenlerle ikinci âyette nitelendirilenlerin her ikisi de mü'minlerdir. Arap mü'minler, ehl-i kitaptan mü'minler ve diğer mü'minler... Mücâhid, Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes ve Katâde bu görüştedirler.

B) İkincisine göre; her ikisi de birdir ve bunlar ehl-i kitaptan îman etmiş olanlardır. Her iki halde de vâv, bir sıfatı diğer sıfatlara atfeden atıf edatı olmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ A'lâ sûresinde ben­zer ifâdelerle şöyle buyurur: «Rabbının o çok yüce adını tesbîh et ki O, yaratıp şekil vermiştir. Ki O, takdir edip doğru yolu göstermiştir. Ki O, yeşil otu çıkarmıştır. Sonra da onu kupkuru siyah bir çöpe çevi­rendir.»   (A'lâ, 1-5)... Sıfatların mevsûfları bir olduğu halde, birbi­rine atfedilmiştir.

C) Üçüncü kanâata göre de; birinci âyette nitelendirilenler araplardan îman etmiş olanlardır. İkinci âyette nitelendirilenler ise ehl-i kitaptan îman etmiş olanlardır. Süddî tefsirinde İbn Abbâs'tan, îbn Mes'ûd'dan ve sahâbe'den bir topluluktan böyle nakletmiştir. Ve bu nakli İbn Cerîr tercîh ederek Allah Teâlâ'nm şu kavillerinde buyur­ duklarını buna delîl getirmiştir: «Bundan önce kendilerine kitap ver­diklerimiz O'na îman ederler. Kendilerine okunduğunda derler ki, biz O'na inandık. O Rabbımızın katından bir haktır. Biz önceden müslü-
manlar olduk.  İşte onlara mükâfatları;  sabrettiklerinden dolayı iki kat verilir. Ve onlar kötülüğü iyilikle defederler ve onlar kendilerine vermiş olduğumuz rızıklardan infâk ederler.   « (Muhakkak)   ki kitap
ehli içerisinden Allah'a ve size indirilmiş olanla kendilerine indirilmiş olana, Allah'a boyun eğerek inanan kullar vardır.»

Buhârî ve Müslim'in sahihlerinde Şâ'bî kanaliyle... Ebu Musa'­dan nakledilir ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: «Üç zümreye mü-kâfaatlan iki kat verilir: Birisi ehl-i kitaptan olup ta kendi peygambe­rine ve bana inanmış olan adamdır. Diğeri köle olup ta Allah'ı ve sahi­binin hakkını ödemiş olan kişidir. Üçüncüsü de cariyesini iyi terbiye ederek sonra âzâd edip evlendiren kişidir.» İbn Cerîr bu âyetleri, söyle­diklerinin doğruluğuna sırf münâsebet kurması bakımından delil ge- tirmiştir. Şöyle ki, Allah Teâlâ bu sûrenin başında mü'minleri ve kâ­firleri nitelemiş ve kâfirleri münafık ve kâfirler olarak iki zümreye ayırdığı gibi mü'minleri de arabî ve kitabî olmak üzere sınıflara ayır­mıştır, der.

Ben derim ki; açık olan Mücâhid'in Sevrî'den naklettiği sözdür. Sevrî'nin bu rivayetini birçok kişi Ebu Nüceyh kanaliyle Mücahid'den nakleder ki; o, şöyle demiştir. Bakara sûresinin ilk dört âyeti mü'min-lerin tavsifine dâirdir. İki âyeti ise kâfirlerin tavsifine dâirdir. Onüç âyeti de münafıkların tavsifine dâirdir. Bu ilk dört âyet, arap, acem, kitabî insan ve cinden onunla nitelenen her mü'mine aittir. Bu sıfat­lardan birisi diğeri olmadan elverişli olmaz, aksine her biri diğerini gerektirir ve onunla birlikte şarttır. Gayba îmân, zekât vermek ve na­maz kılmak Rasûlullah (s.a.)'ın getirmiş olduğu gerçekler ile bundan önceki peygamberlerin getirmiş oldukları gerçeklere îmanla tamamla­nabilir ve ahirete yakînen inanmakla mümkün olabilir. Bunlar da on-larsız olmaz. Allah Teâlâ bu sebeple mü'minlerin şükretmesini emredi­yor «Ey îman etmiş olanlar, Allah'a ve Rasûlüne, Rasûlüne indirdiği kitaba ve ondan önce indirilmiş olan kitaba îman edin...», «Ehl-i kitâb ile en güzel biçimde tartışın. Onlardan zulmetmiş olanlar müstesna­dır. Ve deyin ki; biz, bize indirilmiş olana ve size indirilmiş olana iman ettik, bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da birdir», «Ey kendilerine kitap verilmiş olanlar sizin yanınızda olanı doğrulayıcı olarak bildiğiniz şey­lere îman edin.», «De ki ey ehl-i kitâb siz Tevrat'ı İncil'i ve size Rabbiniz katından indirilmiş olanı yerine getirmedikçe siz bir şey üzerinde de­ğilsiniz.» Ve Allah Teâlâ bütün mü'minlere bu hususu haber vermiş­tir. «Peygamber kendisine Rabbından indirilmiş olana îman etti. Mü'-minler de, hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine îman etti. Biz O'nun peygamberlerinden hiç birisinin arasını tefrik et­meyiz.», «Allah'a ve peygamberlerine îman edip onlardan hiç birisinin arasını ayırmayanlar, işte onlara ilerde mükâfaatlarını vereceğiz.» Ve buna benzer daha birçok âyet; mü'minlerin Allah'a peygamberlerine ve kitaplarına inanmalarını emretmektedir. Ancak bu emir ehl-i kitâb için apayrı bir özelliğe sahiptir. Çünkü onlar kendi ellerinde bulunan kitaplara mufassal olarak inanmışlardır. Binâenaleyh onlar, İslâm'a girip de mufassal olarak İslâm'a inandıkları takdirde onlar için iki mü-kâfaat vardır. Diğerlerine gelince onlar için sadece mücmel iman söz-konusudur. Nitekim sahîh haberde vârid oldu ki: «Size ehl-i kitâbtan birisi bir şey söylediği zaman onları tasdik de etmeyin yalanlamayın da. Sadece «Biz bize indirilmiş olan ve size indirilmiş olana îman ettik.» deyiniz.» Şu kadar var ki Hz. Peygamberin gönderilmiş olduğu İslâm'a îman eden pek çok arabın İmanı ehl-i kitâbtan islâm'a girenlerin ima nmdan daha tam, daha mükemmel, daha geniş ve daha kapsamlıdır. Onlar için her ne kadar bu bakımdan iki mükâfaat söz konusu ise de, diğerleri için ehl-i kitabın elde ettikleri iki mükâfaattan kat kat faz­la mükâfaat değerinde olan mükâfaatı vardır. [19]

 

Hidâyet:

 

5- İşte onlar, rabblarmdan bir hidâyet üzeredirler ve işte onlar, felaha erenlerdir.

Allah Teâlâ; «onlar için...» buyuruyor. Yani yukarda geçen niteliklere sahip olanlar; gayba inanan, namaz kılan ve Allah'ın ken­dilerine verdiği nzıktan infâk eden, Hz. Peygambere ve ondan önceki peygamberlere indirilmiş olan gerçeklere (kitaplara) inanan ve âhiret

diyarını yakînen kabul edenler için. Çünkü âhiret, kendiliğinden sâ-lih ameller ve yasaklardan uzak kalarak ona hazırlıklı olmayı gerek­tirir.

«Hidâyet üzeredirler...» Yani Allah tarafından bir nûr, bir açık­lama ve basiret üzeredirler ve onlar dünya ve âhirette felaha erenlerdir.

Muhammed İbn İshâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki, «İşte onlar Rab-lanndan bir hidâyet üzeredirler» âyetinin mânâsı, rablarmdan bir nûr ve kendilerine gelen doğru bir istikâmet üzerindedirler demektir. «Ve onlar felaha erenlerdir» âyetinin mânâsı ise istediklerini elde etmiş, kaçtıkları şeyin şerrinden kurtulmuşlardır demektir. İbn Cerîr «hidâ­yet üzeredirler» kavl-i celîlinin mânâsının şöyle olduğunu söyler; Ya­ni onlar Rablarmdan bir nûr, bir burhan, bir istikâmet ve doğru yol üzerindedirler. Allah'ın tevfîki ve te'yîdi iledirler. «Ve onlar felaha eren­lerdir» kavli celîlinin te'vîli ise başarmış ve Allah katında istediklerini elde etmişler demektir. Allah'a, kitaplara, peygamberlere îman etmeleri sebebiyle sevâb elde ederek kurtuluşa ermişler, cennetlerde ebedî ka­larak ve Allah'ın kendi düşmanlarına hazırladığı azaplardan kurtula­rak arzularma kavuşmuşlardır. (...)

Ebu Mâlik'in peygamberin ashabından bir topluluktan naklettiği­ne göre «gaybe inananlar»dan maksad; Araplardan îmân etmiş olan­lardır.» Sana indirilene, senden öncekilere indirilmiş olanlara inanan-lar'dan murâd ise ehl-i kitâbtan mü'minlerdir. Sonra âyet-i kerîme her iki grubu birleştirerek onlar için: «İşte onlar Rablarmdan bir hidâyet üzeredirler ve onlar felaha erenlerdir» buyuruyor. Yukardaki tercihler­den bu hususların bütün mü'minlerin niteliği olduğu ve işaret zamiri­nin de onlara âit olduğu belirtilmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır. Ancak bu husus Mücâhid, Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes ve Katâde'den nakledilmiştir. Allah onların hepsine rahmet etsin.

İbn Ebu Hatim deki ki: Bana babam... Abdullah İbn Amr'dan nakletti. O da Hz. Peygamber (s.a.)'den nakletti ki; Hz. Peygambere şöyle denilmiş : «Ey Allah'ın Rasûlü, biz Kur'an'dan bazı yerleri okuyctruz öğütleniyoruz. Baza yerleri de okuyoruz nerdeyse ümitsizleniyoruz (veya buna benzer bir şey söylemişler). Rasûlullah (s.a.) ..buyunnuş ki: «Ben size cennet ve cehennem ehli kimdir onu bildireyim mi? Onlar, Tvet ey■"Allah'ın Rasûlü dermşler. OdaJ^kjara^ âyetini okumuş ye işte cennet ehli bunlardır» buyurmuş. Bunun üzerine ora­dakiler, biz de onlardan olmayı dileriz demişler. Sonra da: «Şüphesiz ki kâfirieri uyarsan da uyarmasan da birdir, inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinin önünde bir perde vardır. Ve onlar için azâb vardır.» âyetini okuyarak işte bunlar da ce-henngm__ghlidix .teymmuş. Orada bulunanlar biz onlardan değiliz ey Allah'ın Resulü dediklerinde Hz. Peygamber evet demiş.» [20]

 

Küfür ve İnkar:

 

6- Şüphesiz ki o küfretmiş olanları uyarsan da uyar-masan da birdir inanmazlar.

Küfretmiş olanlar; yani hakkı gizleyip saklayanlar. Allah on­ların hakkında böyle yazmıştır. Senin onları uyarman da uyarma­man da birdir. Çünkü onlar senin kendilerine getirmiş olduğun şeye inanmazlar. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Muhakkak ki üzerlerine Rabbının kelimesi hak olan­lar elîm azabı görünceye kadar bütün âyetleri getirsen de inanmazlar.» Yine Allah Teâlâ ehl-i kitâb'tan diretenler hakkında şöyle buyuruyor: «Eğer kitap verilmiş olanlara her âyeti getirmiş olsan yine de senin kıb­lene uymazlar.» Yani Allah'ın şekâveti yazdığı kişiyi mes'ûd edecek kimse yoktur. Allah'ın sapıttığı kimseyi hidâyete getirecek yoktur. Öy­leyse sen kendini bitirerek onların uğrunda heba etme. Kendilerine ri-sâleti tebliğ et. Sana icabet edene büyük bir nimet vardır. Kim de yüz çevirirse onlar için üzülme ve yüz çevirmeleri seni mahvetmesin. «Çün­kü senin için sadece tebliğ vardır. Hesap ise bize aittir.» «Ve sen ancak bir uyarıcısın Allah her şeye Vekîl'dir.»

Alî İbn Talha bu âyet-i kerîme konusunda Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki o şöyle demiş : Hz. Peygamber bütün insanların imana gel­mesi ve hidâyette kendisine tâbi olmasını hırsla istiyordu. Bunun üze­rine Allah Teâlâ önceden kendisi için ilk zikirde saadet yazılı olanlar­dan başkasının inanmıyacağını ve yine ilk zikirde önceden kendisi için şekavet yazılı olanlardan başka kimsenin de sapıtmayacağını haber ve­riyor.

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muham-med... İbn Abbâs'tan nakletti ki, o şöyle demiş: «Şüphesiz ki kâfir­leri...» Yani sana indirilenleri inkâr edenleri, isterse onlar senden önce geçenlere îman ettik demiş olsunlar onlar için «uyarsan da uyar-masan da birdir, inanmazlar.» Onlar kendi yanlarında bulunan ve se­nin bahsinin mevcûd olduğu gerçeği inkâr etmişler ve kendilerinden alınan ahdi reddetmişlerdir. Dolayısıyla onlar sana gelene, senden baş­kalarına gelmiş olup kendi yanlarında bulunan gerçeklere de küfret­mektedirler. Öyleyse senin uyan ve ihtarına nasıl kulak verebilirler? Kendilerinin yanında bulunan kitapta senin hakkında verilen bilgileri de inkâr etmişlerdir...

Ebu Ca'fer El-Râzî... Ebu'l-Âliye'den nakletti ki bu iki âyet hi-ziblerin önderleri hakkında nazil olmuştur. Nitekim onlar hakkında Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurmuştur: «Allah'ın verdiği ni- meti inkâr ile karşılayanlara ve milletleri helak olacak yere yaslana­cakları cehenneme götürenleri görmüyor musun? Orası ne kötü ka­rargâhtır?» (İbrahim, 28 - 29).

Bizim daha önce zikrettiğimiz ve İbn Ebu Talha rivâyetiyle İbn Abbâs'tan nakledilen mânâ hem daha açıktır, hem de diğer âyetleri açıklayıcı niteliktedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bu konuda İbn Ebu Hâtîm bu âyetten önceki hadîsi tekrar naklet-miştir. [21]

Bu konuda Reşîd Rızâ diyor ki :

Küfür, lügatta bir şeyi gizlemek, örtmek ve saklamaktır. Bunun için bu kelime ile gece, deniz ve ziraatçilik ifâde edilmiştir (...) Çün­kü çiftçiler toprakla taneyi gizlemektedirler (...) Nimete küfretmek ise şükrünü ve zikrini îfâ etmeyerek saklamak mânâsında mecazen kullanılmıştır. Allah'a şükretmemek, Allah'ın vahdaniyetini ve sıfat­larını gizlemek de böyledir. Allah'ın kitaplarını, peygamberlerinin Al­lah katından getirmiş olduğu gerçekleri gizlemek, onu inkâr etmek ve emirlerine bağlanmamaktır. Özellikle Allah'a itaat konusunda şirk koş­maktır. İşte bütün bunlar bir nevi örtme kapama, gizlemedir. Bunlar manevî bakımdan menfî yönde davranışlardır ki mecazen küfür ola­rak ıtlak olunmuştur. Şer"î hakîkat bakımından da yukarda işaret edi­len mânâya kullanılmıştır. Burada küfretmiş olanlardan maksat; küf­rün kalplerinde kök saldığı için imân isti'dâdını yitirecek noktaya gel­miş olanlardır. Şeyhimiz (Muhammed Abduh) der ki; burada bahse­dilen küfür; Allah katmdan indirilmiş olan kitapta açıklanan husus­ları inkâr etmek veya bizzat kitabı ya da o kitabı getiren peygamberi inkâr etmektir.

Özet olarak biz deriz ki; Hz. Peygamberin risâleti açık ve sahih olarak anlatıldıktan ve doğruluğu delilleriyle belirtildikten sonra onu inkâr eden, reddeden, alay veya eğlence konusu yapan kimse görülme­miştir. Yani; biz bu konuya ciddiyetle atf-ı nazar edenlerin, mutlaka inanacaklarını kastediyoruz. Ancak müteahhirînden (son zamanlarda yetişen) bazı kimseler, bir takım zannî konuları te'vîl edenleri veya ic-tihâd yapılmış konulara aykırı düşünenleri, bir takım ihtilaflı mes'e-leleri inkâr edenleri, tekfir etme cesaretini gösterenler olmuştur. On­lar tekfîr gibi önemli konuda cür'etli davranarak bazı âdet ve alışkan­lıklarına aykırı hareket edenleri —ki bunlar isterse bid'atlardan ol­sun— tekfîr ediyorlardı. Sonra da kendileri kâfirlerin inançları üzeri- ne münafıkların ahlâkı üzerine ve müşriklerin amellerine göre amel ediyor, kendilerini sâdık mü'minlerden sayıyorlardı. Kâfirler iki kı­sımdır.

a) Bir kısmı, hakta bilir ve inâd ile küfrederler ki bu tür mün­ kirler çok azdır, kısa sürede yıkılır ve dayanamazlar. Hz. Peygamber zamanında müşrikler ve yahûdîler arasında bunlardan bir topluluk mevcûd idi, ancak kısa zamanda yok olup gittiler. Üstâd (Muhammed Abduh) ben bu anlamda ezberlenmeye değer bir söz söylemiştim der : «Hakkı bilerek onu inkâr etmek, bilerek ikrar etmek gibidir, her ikisi de insanlar arasında çok azdır.»

b) Bir kısmı da hakkı bilmez ve bilmek istemez. İşte Allah Teâlâ'nın «Canlılar içerisinde Allah katında en kötü olan akletmeyen sa­ğır ve dilsizlerdir...» buyurduğu kimseler bunlardır.  (...)

c) Bir kısmı da ruhu hastalanmış, vicdanı sakatlanmış, haktan zevk almadanjvejçinde hakka karşı bir ajzu^uyjmyan^kimsej^dir (...) Bu son iki kısmı bir kısım altında toplamak ve bunlara inkarcı câhiller ve dönekler demek sahîh olur. Birinci kısım ise büyüklenerek inanmayanlar kısmıdır.[22]

Âyetin konusu özetlenecek olursa;

Allah'ı inkâr edip bu mübarek kitabı yalanlayan kâfirleri uyar­makla uyarmamak arasında fark yoktur. Çünkü onlar bu uyarılardan faydalanıp da imâna gelmezler. Kalbleri hakikata kapalı olduğu için onun nurundan istifâde edemezler. Kulakları sağır olduğundan hak sözü işitmezler. Gözleri kör olduğundan Allah'ın âyetlerini görmezler. Onlar farkına varmadan elîm bir azâb ile azâblandınlırlar." [23]

 

Gözleri Kör Olanlar :

 

7- Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır ve onlar için büyük bir azâb vardır.

Süddî der ki; Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir yani damgalamıştır. Katâde de bu âyet konusunda der ki; şeytân onları doğru yoldan çıkarttı ve onlar da şeytâna itaat ettiler. Bunun üzerine Allah onların kalplerine, kulaklarına ve gözlerine perde koydu. Onlar hidâyeti görmezler, duymazlar, anlamazlar ve düşünmezler. İbn Cüreyc der ki; Mücâhid bu âyet hakkında şöyle dedi. Bildirildi ki günahlar her noktadan kalbin çevresini sarar ve nihayet onun üze­rine üşüşür ve işte bu, kalbin mühürlenmesidir.

İbn Cüreyc der ki; bana Abdullah İbn Kesîr nakletti ki o Mücâ-hid'in şöyle dediğini işitmiş. Perde (rân) damgadan daha basittir, dam-gajse kilitten daha basittir. Kilit bütün bunlardan daha şiddetlidir. A'meş dedi ki: Mücâhid bize eliyle gösterdi ve şöyle dedi: Onlar kalbin avuç içi gibi olduğunu görüyorlar, kul günah işlediği zaman kalbe eklenir ve baş parmağım göstererek şöylece dedi. Bir daha gü­nah işlerse ona eklenir ve öbür parmağını gösterdi. Bir daha günah işlerse ona eklenir ve diğer parmağım göstererek işte böyle dedi. Neti­cede bütün parmaklarını üst üste ekledi, sonra onun üzerine bir dam­ga ile damga basılır dedi.

Mücâhid dedi ki; onlar bunun perde olduğunu görüyorlar. İbn Cerîr de Mücâhid kanalıyla buna benzer bir rivayet nakletmiştir.

İbn Cerîr der ki; «Allah onların kalblerini mühürlemiştir.» âyeti­nin mânâsı; Allah'ın onların gizlenmelerini ve davet edildikleri hakkı dinlemekten kaçınmalarını haber vermesinden ibarettir. Nitekim bir kişi söz dinlemekten kaçınırsa; falanca bu söz için sağır kesilmiştir de­nir. Maksat böbürlenerek sözü dinlemekten kaçınmasıdır. İbn Cerîr de der ki; bu tefsir doğru olmaz; çünkü Allah Teâlâ onların kalblerini ve kulaklarını mühürleyenin kendisi olduğunu bizzat haber vermiştir. İbn Cerîr dedi ki bu konuda gerçek, buna benzer Rasülullah (s.a.) 'dan nakledilen habere uygun olandır. Bu habere göre Muhammed İbn Beşşâr... Ebu Hüreyre'den nakletti ki o, Rasülullah (s.a.)'m şöyle dediğini bildirmiş :f«Bir mü'min günah işlerse kalbinde siyah bir nok­ta olur. Eğer tevbe eder, vazgeçer ve bağışlanmasını isterse kalbi arı­nır. Eğer günahı daha fazla artınrsa kalbinin siyahlığı da artar. Neti­cede bu siyahlık kalbini sarar. İşte Allah Teâlâ'nın «gayır, kazandık^ lan şey onların kalbini perdelemiştir.» buyurduğu tşybe işte büdur^ Bu hadîsi bu şekliyle Tirmizî ve Neseî Kuteybe'den, o da Leys İbn Sa'd'dan, İbn Mâcid ise Hişâm İbn Ammâr'dan nakleder, Tirmizî bu hadîsin hasen ve sahîh olduğunu söyler.

Sonraİbn Cerîr der ki; Rasülullah (s.a.) şöyle haber verdi: Gü­nahlar ardarda gelince kalbi kapatır. Günah onu kapatınca Allah ta­rafından mühürleme ve damgalama gelir. Bu takdirde îmân kalbe gi­recek yol bulamadığı gibi küfürden kurtaracak bir kurtarıcı da bula­maz. İşte bu Allah Teâlâ'nm «Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir.» âyetindeki mühür ve damga gibidir. Gözlerin idrâk et­tiği şekilde eşyada ve kaplarda bulunan damga ve mührün benzeridir ki; o kabın içinde bulunan şeye ulaşmak için ancak mührü veya dam­gayı koparmak veya çıkarmak icâbeder. Allah'ın, kalblerini mühürle- mekle nitelendirdiği   kişilerin  kalbine îmân bu mühür  bozulmadan ulaşmaz. Ancak damga bozulup bağ koparılınca ulaşır. İyi bil ki; «Al­lah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir.» kavlinde durmak ve «Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.» cümlesini de tam okumak gerekir. Çünkü damga kalp ve kulakta olur, perde ise gözde olurTJNite-kim Süddî  tefsirinde Ebu  Mâlik'ten... O da Resûlullah'ın  ashabın­dan bir guruptan nakletti ki, «Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir»  âyeti Allah'ın sözünü onlar dinlemez ve anlamazlar demektir. «Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.» Yani gözlerinin üze­ri örtülüdür, gerçeği göremezler, ona erişemezler demektir. îbn Cerîr der ki; Muhammed İbn Sa'd... İbn Abbâs'tan bu şekilde okuduğunu rivayet etmiştir: «Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiş­tir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.»

Bize Kasım, İbn Cüreyc'ten nakletti ki; mühür kalpte ve kulakta, perde de gözdedir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyetinde de şöyle buyurur: «Allah dilerse sizin kalbinizin üzerine mühür basar.»

ibn Cerîr der ki “Ğişavetun” kelimesini okuyanların üstün oku­maları bir fiili gizlemeleri ve takdir etmeleri ihtimâline dayanacağı gi­bi, önce geçen “Ve ala sem’ihim” âyetini atfederek üstün okumaları da muhtemeldir.

Sûrenin başında mü'minlerin nitelikleri dört âyetle nakledilmiş sonra bu iki âyetle kâfirlerin durumu anlatılmıştı. Şimdi ise Allah Te­âlâ, mü'min olduklarını söyleyip de gizlice küfreden münafıkların ha­lini açıklamaya başlıyor:

Bunların durumu birçok inşam şüpheye düşüreceği için Allah Te­âlâ müteaddit niteliklerle onların zikrini uzatmaktadır. Bu niteliklerin her biri de nifak işaretidir. Nitekim Tevbe sûresini ve Münâfıkûn sûre­sini bunlar hakkında indirmiş ve gerek Nûr sûresinde gerekse diğer sûrelerde onlann durumlarım açıklamıştır. Bu açıklamaların sebebi; hem onların bu davranışlardan vazgeçmelerini sağlamak, hem de bu konuyu hiç bilmeyenlerin ondan uzaklaşmalarını temîn etmektir. [24]

 

Münafıklar

 

8 — İnsanlardan öyleleri vardır ki inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret gününe inandık, derler.

9 — Allah'ı da, îman edenleri de aldatmaya çalışırlar. Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar da, bunun farkında değiller.

Nifak hayrı açıklayıp şerri gizlemektir. Bu çeşit çeşittir. Bir kıs­mı i'tikadî nifaktır ki bu, sahibini ebediyyen cehennemde bırakır. Bir kısmı amelî nifaktır ki bu da, inşaallah yerinde açıklanacağı gibi gü­nahların en büyüklerinden birisidir. Bu, İbn Cüreyc'in dediği gibidir: «Münâfıkm sözü fiiline aykırı olur. Gizlisi açığına, gireni çıkana, görü­leni görülmeyene ters olur.»

Münafıkların nitelikleri medenî sûrelerde nazil olmuştur. Çünkü Mekke'de münafıklar ve münafıklık yoktu. Tersine bir kısım insanlar gerçekten inanmış oldukları halde istemiyerek küfürlerini izhâr ediyor­lardı. Rasûlullah (s.a.) Medine'ye hicret ettiğinde orada ensârdan, Evs ve Hazrec kabilesi bulunmaktaydı. Bu kabileler câhiliyet devrinde Arap müşrikleri gibi putlara taparlardı. Medine'de ayrıca geçmişlerinin yo­lundan giden kitap ehli yahûdiler vardı. Bunlar Hazrec kabilesinin müttefiki olan Kaynuka oğulları, Evs kabilesinin müttefiki olan Ku-rayza ve Nadir oğullan kabileleri idi. Resûlullah (s.a.) Medine'ye teş­rif buyurduklarında Evs ve Hazrec kabilesinden ensâr adım alan bir kısım kişiler müslüman oldular. Yahudilerden müslüman olan sadece Abdullah İbn Selâm (r.a.) idi. Bu dönemlerde henüz nifak ve münafık­lık yoktu. Çünkü müslümanlarm korkulacak bir güçleri yoktu. Hz. Peygamber yahûdüerle de Medine'nin çevresinde bulunan diğer Arap kabîleleriyle de sözleşmeler yaptı. Büyük Bedir savaşı olup da Allah kelâmım üstün kıldığında ve müslümanları, İslâmı galip getirdiğinde Abdullah İbn Übeyy İbn Selûl, Hazrec kabilesinin reisi idi. Câhiliyet devrinde, Evs ve Hazrec'in efendisi sayılıyordu. Hazrec kabilesi onu kendilerine hükümdar yapmak istemişlerdi, ancak hayır haber gelip de Evs ve Hazrec kabileleri müslüman olunca İslâmiyetle ilgilendiler ve ondan vazgeçtiler.

Bunun üzerine onun içerisinde İslama ve müslümanlara karşı bir nefret ve kin duygusu yeretti. Bedir savaşı olunca, bu iş bitmiştir diye­rek İslâm'a girdiğini açıkladı. Onunla beraber kendisinin izinden ve yolundan yürüyen bazı kabileler ile ehl-i kitaptan başkaları da müslü­man olduklarım söylediler. İşte böylece o günden itibaren Medine halkı ve çevresinde bulunan bedeviler arasında münafıklık hareketi zuhur etti. Muhacirlere gelince; onların arasında hiç bir münafık yoktu. Çün­kü muhacirlerden hiçbirisi zorla İslâmı kabul etmemişti. Herkes malı­nı, çoluk çocuğunu ve toprağını bırakarak Allah katında âhiret yurdu­nu aralamış ve kendi isteğiyle hicrete koşmuştu!   \

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Muhammed, İkrime veya Saîd İbn Cübeyr yoluyla îbn Abbâs'tan nakletti ki «İnsan­lardan öyleleri de vardır ki inanmadıkları halde Allah'a ve âhiret günü­ne inandık derler.» âyeti, E vs ve Hazrec kabîlesindeki münafıklarla on­ların durumunda olanları kasdetmektedir. Ebu'l-Âliye, Hasan, Katâde ve Süddî de münafıkların kasdedilmiş olduğunu belirtmişlerdir. Pbu-nun için Allah Teâlâ münafıkların niteliklerine dikkatleri çekmektedir ki, mü'minler onların dış görünüşlerine aldanıp da onlardan sakınma­maları sonucu büyük bir fitnenin içine düşmesinler. Gerçekten kâfir oldukları halde onları mü'min sanmasınlar. Fâsıkların iyi ve hayırlı ol­duklarını zannetmek büyük sakıncalar doğurur.] «İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde Allah ve âhiret gününe inandık der­ler.» Sadece sözle inandık derler, bunun ötesinde hiç bir şey yapmaz­lar. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Münafıklar sana geldiklerinde dediler ki «biz senin gerçekten Allah'ın Rasûlü ol­duğuna şehâdet ederiz.» (Münâfikûn, 1). Yani yalnız sana geldikle­rinde böyle söylerler, gerçekte ise böyle söylemezler. Bunun için şehâ­det ettiklerini ifâde eden te'kîd harfi kullanmaktadırlar. Allah'a ve âhiret gününe inandık derlerken de aynı kuvvetteki ifâdeyi tekrarla­maktadırlar. Ama durum bunların söyledikleri gibi değildir. Nitekim Allah Teâlâ onların bu şehâdetlerini ve inançlarıyla ilgili durumlarını: «Allah da şehâdet eder ki, muhakkak münafıklar yalan söylerler.» bu­yuruyor. «İnanmadıkları halde» ifâdesi de bu iddialarını yalanlamak­tadır.

Allah'ı da, îman edenleri de aldatmaya çalışırlar. îman gösteri­sinde bulunarak, kendilerini saklayarak, bilmeden onlar Allah'ı aldat­tıklarını zannetmektedirler ve bunun kendilerine Allah katında fay­da sağlayacağını kabul etmektedirler. Bu gösterişe bazı mü'minlerin rağbet ettikleri gibi Allah'ın da rağbet edeceğini ummaktadırlar. Nite­kim Allah Teâlâ Mücâdele sûresinde onlar hakkında şöyle buyuruyor : «Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün size yemîn ettikleri gibi O'na da yemîn ederler, bir esasa dayandıklarım zannederler. Dikkat edin onlar şüphesiz yalancıdırlar.» (Mücâdele, 18). Onların bu iddia­sını Allah Teâlâ «Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar, ama bu­nun farkında değiller» diyerek reddediyor. Bu yaptıkları şeyle kendi­lerinden başkasını aldatamazlar. Allah Teâlâ'nm «Muhakkak müna­fıklar Allah'ı aldatmaya kalkışırlar, o ise kendilerini aldatıcıdır.» âye­tinde buyurduğu gibi kendileri bunun farkında bile değillerdir. Kurrâ'dan bir kısmı “Yuhâdiune” yi  “Yehdeune” şeklinde okumuş­tur ki her iki kırâet de aynı anlama gelir.

İbn Cerîr der ki; bir kimse, «münafık; Allah'ı ve mü'mini nasıl aldatıcı olabilir? O, sadece korunmak için dili ile inandığını söylemek­tedir» derse, denilir ki; Araplar, diliyle içinden sakladığının tersini söy- leyen, kendisini korkutan şeyden korunmak üzere aldatıcı demekten kaçınmazlar. Münâfıkın durumu da böyledir. Ona mü'minleri ve Al­lah'ı aldatan adı verilmiştir; çünkü kendisine ölümden, esirlikten ve dünyadaki azâbdan koruyacağını umduğu için korunmak üzere içinde sakladığının tersini söylemektedir.

Münafık bu davranışlarıyla her ne kadar geçici dünyada müslümanları aldatmaya çalışsa da aslında aldanan bizzat kendisidir. Çünkü bu fiiliyle kendine ümit vermekte, sevinç kasesi sunmaktadır. O kendini felâket noktasına sürüklemekte, azâb kasesini yudumlamakta, dönüşü olmayan bir şekilde Allah'ın gazabına ve elîm azabına sürüklenmekte­dir. O âhireti konusunda nefsine kötülük ettiği halde, kendini aldata­rak kendi nefsine iyilik ettiğini sanmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi: «Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar, ama bu­nun farkında değillerdir.» Allah bununla mü'min kullarına şunu açık­lamak istemektedir. Münafıklar, küfürleri, şüphe ve yalanlan nede­niyle Rablarının gazabım üzerlerine çekerek kendi kendilerine kötü­lük yapmış oldukları halde, mes'elenin farkında ve şuurunda değildir­ler. Durumlarını bilmeden körü körüne bu davranışa sürüklenmekte­dirler.

İbn Ebu Hatim der ki; Ali İbn el-Mübârek bana yazdığı yazıda bil­dirdi ki... İbn Cüreyc «Allah'ı, aldatmaya çalışırlar» âyetini şöyle açıklamıştır. «La İlahe İllallah» diyerek kanlarını, mallarını koruma­ya çalışmaktadırlar. İçlerinde sakladıkları ise başka bir şeydir. Saîd, Katâde'den nakleder ki; bu iki âyet-i kerîme çoğunluğun ya­nında münafıkların niteliğidir. Münafık kötü huylu olup diliyle tasdik, kalbi ile inkâr eder, davranışı düşüncesine aykırıdır, sabahleyin bir baş­ka halde, akşamleyin bir başka haldedir. Gece bir hâl üzere yatar, sa­bahleyin başka bir hâl üzere kalkar. Geminin salınması gibi salınır, rüzgâr ne taraftan eserse o tarafa gider. [25]

Kâfirler, küfürlerini açıkça söyledikleri halde, münafıklar, Allah'a ve peygamberine inanmadıklarını açıkça söylemezler. Aksine açıktan Allah'a ve âhirete inandıklarını söylerler de kalbleri küfür ile doludur. Fakat Allah onların gerçek durumunu çok iyi bilir. Allah'ı aldattıkları­nı zannetseler de kendilerinden başkasım aldatmamaktadırlar. Bu­nun için Allah, onların mü'min olmadıklarını bildirmektedir. Zahiren İslâmı kabul ettiklerinden kendilerine islâmın hükümleri uygulanır. Fakat gerçekte mü'min değildirler. Ve âhirette azapların en ağırı on­laradır. Şüphesiz ki, müslümanlar için,' münafıklar büyük tehlike teşkil ederler. Nitekim Allah'ın Rasûlü ve onun ashabı, münafıklardan çok kötülük görmüşlerdir. Münafıklar, Yahudilerle her zaman içli dışlı ol­muşlardır. Korkak ve âdi bir tînete sahip olduklarından, toplumun içi­ne kolayca sızar ve kâfirler lehine casusluk yaparlar. Kendilerine yap­tıkları şeylerin fenalığı söylenince, bunu kabule yanaşmak şöyle dur­sun, «Biz sadece ıslâh etmek için çalışmaktayız.» derler. Burada ise Allah Teâlâ onların yalancı olduklarını ve her zaman için bozgunculuk yaptıklarını açıklamaktadır. Herkes gibi, siz de gelin imân edin denildi­ğinde, «Bir takım güçsüz ve bilgisiz kişiler gibi mi biz de inanaca­ğız?» derler. Halbuki asıl bilgisiz kendileridir. Hakkı ve hakikati gör­dükten, hayrı ve hidâyeti müşahede ettikten sonra yüz çevirenlerden daha bilgisiz ve beyinsiz kim olabilir?. [26]

«İbn Sa'd, Huzeyfe'den nakleder ki; ona münafıklık nedir? diye sorulmuş. O da; islâmı söyleyip onunla amel etmemektir demiş. Ah-med İbn Hanbel, Müsned'inde zayıf bir senedle sahabeden bir kişiden nakleder ki, müslümanlardan bir kişi, Ey Allah'ın Rasûlü yarın kur­tuluş nasıldır? diye sormuş. Rasûlullah buyurmuş ki; Allah'ı aldatmaya çalışma. O; biz nasıl Allah'ı aldatabiliriz ki demiş. Rasûlullah şöyle bu­yurmuş; Allah'ın sana emrettiği şeyleri yerine getirirken Allah'tan baş­kasını kastetmendir. Riyadan kaçının. Çünkü o, Allah'a şirk koşmak­tır. Riyakâr kıyamet gününde halkın huzurunda şu dört isimle çağırı­lır : Ey kâfir, ey fâcir, ey hâsîr, ey gadir, amelin boşa gitmiş, ücretin heba olmuştur. Bu gün için Allah katında senin yardımcın yoktur. Üc­retini kimi aldatmaya çalışıyor idiysen onun yanında ara. Sonra Kur'an' dan, «Kim de Rabbına ulaşmayı ümid ederse sâlih amel işlesin» ve «mü­nafıklar Allah'ı aldatmaya çalışırlar» âyetini okumuş.»[27]

 

10- Kalblerinde hastalık vardır. Allah da hastalık­larını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı on­lara elem verici bir azâb vardır.

Süddî Ebu Mâlik yoluyla... İbn Abbâs'tan ve Mürre kanalıyla da... İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir gruptan bu âyet-i kerîme hakkında nakletti ki: «Kalblerinde hastalık vardır» kavli şüp­he demektir. «Allah da hastalıklarını artırdı» yani şüphelerini artırdı demektir. İbn İshâk, Muhammed İbn Ebu Muhammed vasıtasıyla... İbn Abbâs'tan nakleder ki, «kalblerinde hastalık vardır» ifâdesi şüphe vardır demektir. Mücâhid, İkrime, Tâvûs, Hasan el-Basrî, Ebu'l-Âliye Rebî' İbn Enes ve Katâde de böyle dediler. İkrime ve Tâvûs'un «kalp- lerinde hastalık vardır» âyeti ile riyâ'nın kasdedildiğini söyledikleri nakledilir.

Dahhâk, İbn Abbâs'ın «Kalblerinde hastalık vardır» âyetinden mak-sad, münafıklık olduğunu, «Allah da hastalıklarını artırdı» âyetinden maksad nifaklarım artırdı demek olduğunu nakleder. Bu da önceki gibidir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki; «kalblerinde hastalık vardır» yani bu hastalık bedenî değil, dinî hastalıktır ve bunlar müna­fıklardır. Hastalık onları sahte olarak İslâm'a sokan şüphedir. «Allah da onların hastalığını artırdı» yani pisliklerini. Sonra şu âyet-i kerîme­yi okudu, «İman etmiş olanlara gelince Allah onların imanlarını artır­dı ve onlar bununla birbirlerini müjdelerler. Kalblerinde hastalık olan­lara gelince onların pisliklerine pislik ekledim» (Tevbe, 125). Yani ser­lerine şer, sapıklıklarına sapıklık ekledim. Bu, Abdurrahmân'ın dediği gibidir. Ceza, amelin cinsindendir. Aynı şeyi eskiler de söylemişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu âyeti de buna benzer: «Hidâyete erenlere gelince Allah Teâlâ hidâyetini artırdı ve kendilerine takvalarını ver­di.» (Muhammed, 17). [28]

 

11- Kendilerine «yeryüzünde bozgun çıkarmayın» denildiğinde, biz ancak ıslâh edicileriz, derler.»

12- Bilesin ki onlar fesâdçılann ta kendileridir de, bunun farkında değiller.

Süddî tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih yoluyla İbn Abbâs'tan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd'dan ve Peygamberin ashabından bir grup­tan nakletti ki, yeryüzünde fesâd, küfür ve isyan ile amel etmektir. Ebu Ca'fer, Rebî İbn Enes'ten o da Ebu'l-Âliye'den nakletti ki; «Yeryü­zünde bozgun çıkarmayın» âyeti yeryüzünde isyan etmeyin demektir. Onların bozulmalarının sebebi Allah'a isyan etmeleridir. Çünkü kim Allah'a isyan ederse veya Allah'a isyân'ı emrederse yeryüzünde bozgun çıkarmış olur. Çünkü yeryüzünün ve gökyüzünün salâhı Allah'a itaat iledir. Rebî' İbn Enes ve Katâde de böyle demişlerdir.

İbn Cüreyc Mücâhid'den nakleder ki: «Kendilerine yeryüzünde bozgun çıkarmayın denildiğinde» yani Allah'a isyan ettiklerinde ken­dilerine böyle yapmayın denildiği zaman; biz, hidâyet üzerindeyiz ve ıslâh edicileriz derler. Veki   ve İsâ   İbn   Yûnus...   Selmân   el-Fârisî'den   nakleder   ki; «Kendilerine yeryüzünde bozgun çıkarmayın...»   âyetinin halkı he­nüz gelmedi demiştir. İbn Cerîr der ki; bana Ahmet İbn Osman İbn Hâkim... Selmân'dan nakletti ki; o henüz bu âyetin ehli gelmemiştir demiştir. İbn Cerîr der ki: Selmân'ın bu sözüyle şunu kasdetmiş ol­ması muhtemeldir : Bu niteliklerle gelenler peygamber (a.s.) in zama­nında olanlardan dinde bozgunculuk    bakımından daha ilerdedirler. Yoksa o, bu niteliklere sahip kimselerin henüz gelmemiş olduğunu söy­lememektedir. İbn Cerîr der ki; nifak ehli yeryüzünde Rablerine isyan etmek ve Allah'ın yapmalarım yasakladığı şeyleri yapmakla, Allah'ın farzlarını yerine getirmemekle, herkesin tasdik edip hakikatine yakînen inanmakla emrolunduğu Allah'ın dîninden şüpheye düşmekle, kendile­rinin üzerinde bulundukları şüphe ve kuşkuya düşmemiş olan mü'min-leri yalanlamakla, Allah'ı, kitaplarını, Rasûllerini yalanlayanları, im­kân bulurlarsa Allah dostlarına tercih etmekle; yeryüzünü fesada ver­miş olmaktadırlar. İşte münafıkların yeryüzünde bozgun çıkarmış ol­malarının sebebi budur. Onlar bu davranışlarıyla yeryüzünü ıslâh et­tiklerini sanmışlardır. İbn Cerîr'in söylediği güzeldir; çünkü yeryüzün­de bozgunculuk şekillerinden biri de mü'minlerin kâfirleri dost edinme­leridir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda şöyle buyurur:    «Küfredenlere gelince, onlar birbirinin dostu sayılırlar, eğer böyle yapmazlarsa yer­yüzünde fitne ve büyük bir bozgun olur.»  (Enfâl, 73). Böylece Allah, mü'minlerle kâfirler arasındaki dostluğu kesip atmıştır. Ayrıca şöyle buyurmuştur: «Ey imân edenler, mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın sizin üzerinize apaçık bir hüküm kılmasını mı is­tiyorsunuz?»  (Nisa, 144).  «Muhakkak ki münafıklar cehennemin en alt basamağındadırlar ve sen onlar için bir yardımcı da bulamazsın.» (Nisa, 145).  Münafığın dış  görünüşü  mü'min şeklinde  olduğu için, onuiı durumu mü'minleri şüpheye düşürmektedir. Bu bakımdan boz­gun, münafık tarafından meydana çıkarılmıştır. Zira o, hakîkat olma­yan sözüyle mü'minleri aldatmış ve mü'minlere karşılık kâfirleri dost edinmiştir. Eğer ilk durumunda olduğu gibi devam etseydi kötülüğü da­ha az olurdu. Diğer yandan ihlâs ile Allah için çalışsaydı, sözü ve davra­nışı birbirine uysaydı, kurtulup felaha erişirdi. Bunun için Allah Teâlâ onlar hakkında: «Kendilerine yeryüzünde bozgun çıkarmayın denildi­ğinde biz ancak ıslâh edicileriz derler.» buyurmuştur. Yani mü'minlerle kâfirler arasında idare etmekteyiz ve her iki grupla da geçinmekteyiz derler. Muhammed İbn Ebu Muhammed'in İkrime veya Saîd İbn Cü-beyr'den onun da İbn Abbâs'tan naklettiği gibi. «Kendilerine yeryüzün­de bozgun çıkarmayın denildiğinde biz ancak ıslâh edicileriz derler.» Ya­ni mü'minlerle kitap ehli arasını yapmaya çalışmaktayız derler. Bunun ::in Allah Töâlâ onlar hakkında: «Bilesin ki onlar bozguncuların ta kendileridir ama bunun farkında değillerdir.» buyuruyor. Dikkat edin ve bilin ki onların dayandığı esas ve ıslâh edici oldukları iddiası, doğ­rudan doğruya fesadın kendisidir. .Ama bilgisizlikleri yüzünden onun fesâd olduğunun farkında bile değildirler. [29]

 

13- Onlar'a, insanların inandıkları gibi siz de ina-nm denilince, O beyinsizlerin inandığı gibi mi biz de ina­nacağız? derler. Bilesiniz ki asıl beyinsizler onlardır, da bunu bilmezler.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki, münafıklara, insanların inandıkları gibi siz de inanın denildiğinde, yani herkesin inandığı gibi Allah'a, melek­lerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, cenne­te, cehenneme ve bunun dışında mü'minlere bildirilen gerçeklere îmân edin, Allah'ın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından vazgeçmek konusunda, Allah'a ve Rasûlüne itaat edin denildiğinde onlar «Bu be­yinsizlerin inandığı gibi biz de mi inanacağız?» derler. Bununla Rasû-lullah (s.a.)'ın ashabını (Allah onlardan razı olsun) kastederler. Al­lah'ın laneti o münafıkların üzerine olsun. Ebu'l-Âliye ve Süddî tefsi­rinde kendi senediyle İbn Abbâs'dan ve İbn Mes'ûd'dan ve daha bir çok sahabeden böyle rivayet etmiştir. Rebî' tbn Enes, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ve diğerleri de böyle derler. Münafıklar, «biz ve onlar aynı noktada ve aynı yolda mı olacağız?   Onlar beyinsizlerdir,   bizimle   beraber   olamazlar.»  derler.

Süfehâ Sefîh'in cem'idir. Hukemâ Hâkim'in cem'i oldu­ğu gibi, Sefih ise câhil, dar görüşlü ve-faydalı ile zararlı yerleri az bi­len kişidir. Bunun için Allah Teâlâ kadınları ve çocukları sefihler ola­rak ifâde etmiştir : «Sefihlere mallarınızı vermeyin.» Selef bilgin­lerinin hepsi buradaki sefihlerden maksad kadınlar ve çocuklardır der­ler. Allah Teâlâ onlara cevap vermeyi kendi üzerine almış ve : «Bilesin ki asıl beyinsizler onlardır.» diyerek beyinsizliği onlara hasretmiştir. Ama onlar bunu bilmezler, nasıl tam bir bilgisizlik içinde bulunuyorlar ki, onlar kendi durumlarının sapıklık ve cehalet olduğunun farkında bile değiller. Bu ifâde onların körlüğünü, hidâyetten uzak olduklarını ve aşağılıklarını en belîğâne şekilde belirtmektedir. [30]

 

14- Mü'minlere rastlayınca inandık derler. Şeytân­ları ile başbaşa kalınca da biz sizinle beraberiz, onlarla
sadece istihza etmekteyiz derler.

15- Allah da onlarla istihza eder ve azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır.

Bu münafıklar, mü'minlerle karşılaşınca «biz inandık» derler. Ya­ni mü'minlere inandıklarını gösterirler, dostluk ve iyilik gösterisinde bulunurlar. Böylece mü'minleri aldatırlar, iki yüzlü davranırlar, sun'î ve korunma için uydurma davranış içine girerler. Maksadlan, mü'min­lere düşecek ganimet ve iyiliğe kendilerinin de ortak olmasıdır. «Şey­tânları ile başbaşa kaldıklarında» yani geri dönüp şeytanlarının yanı­na gittiklerinde demektir.

Süddî Ebu Mâlik'ten nakleder ki; şeytânlanyla başbaşa kaldıkla­rında, yani onların yanına gittiklerinde demektir. Şeytânları yani efen­dileri, büyükleri münâfikların ve müşriklerin reisleriyle ele başları rlan Yahudi hahamlanyla başbaşa kaldıklarında demektir. Süddî tef­sirinde Ebu Mâlik tarikiyle İbn Abbâs'tan ve Mürre kanaliyle de îbn Mes'ûd'dan ve peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki .Şeytânlanyla başbaşa kaldıklarında»  âyetinden maksad, küfürdeki

reisleridir. Dahhâk, Ibn Abbâs'tan nakleder ki «Şeytânlarıyla başbaşa kaldıklarında» âyetinden maksad arkadaşlarıdır.

Muhammed İbn İshâk; Muhammed İbn Ebu Muhammed kanaliy-le İkrime'den veya Saîd İbn Cübeyr kanaliyle İbn Abbâs'tan nakleder ki «Şeytânlarıyla başbaşa kaldıklarında» âyetinden maksad, onlara ya­lanlamayı emreden ve Rasûlullah'ın getirdiklerine karşı çıkmayı söyle­yen Yahûdîlerdir.

Mücâhid der ki; «Şeytânlarıyla başbaşa kaldıklarında» âyetinden maksad, münafıklardan ve müşriklerden arkadaşlarıdır. Katâde ise şirk ve serde önderleriyle başkanları olduğunu söyler. Ebu Mâlik, Ebu'l-Âliye, Süddî, Rebî' İbn Enes de bu şekilde tefsir etmişlerdir. İbn Cerîr der ki; her şeyin şeytâm azgınıdır. İnsanlar da, cinler de şeytân olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Böylece biz her peygamber için sözün süslüsünü aldatıcı olarak fısıldayan cinden ve insandan şey­tânları düşman kılmışızdır.» (En'âm, 112).

«Biz sizinle beraberiz.» âyetinin mânâsı hakkında Muhammed İbn İshâk, Muhammed İbn Ebu Muhammed yoluyla- İkrime'nin veya Saîd İbr Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakleder •: «Biz sizin bu­lunduğunuz şeyin üzerindeyiz.», «Onlarla sadece istihza etmekteyiz.» Biz mü'minlerle sadece alay edip eğlenmekteyiz derler.

Dahhâk; İbn Abbâs'tan nakleder ki: «Onlarla sadece istihza et­mekteyiz» âyetinin mânâsı, biz Muhammed (s.a.)'in ashabıyla eğlenip alay etmekteyiz demektir. Rebî İbn Enes ve Katâde de aynı şekilde demişlerdir.

Allah Teâlâ'nın onlara karşı sevabı ve yaptıklarına mukabelesi işte şudur: «Allah da onlarla istihza eder ve azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır.»

İbn Cerîr der ki; Allah onlara kıyamet gününde böyle yapacağın: haber vermektedir. Nitekim bu husus bir başka âyet-i Kerîme'de şöyle belirtilmektedir: «Erkek, münafıklarla kadm münafıklar mü'minlere, bizi de gözetin ışığınızdan faydalanalım» dedikleri gün onlara, «ardı­nıza dönün de ışık arayın» denir. İnananlarla münafıklar arasına kapı­sının içinde rahmet ve dışında azâb olan bir sûr çekilir.» (Hadîd, 13).

«O küfredenler bizim kendilerine fırsat vermemizin kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz onlara günahları daha fazla artsın diye fırsat veririz ve onlar için horlayıcı azâb vardır.» (Âl-i İmrân, 178).

İbn Cerîr der ki; bu ve benzeri âyet-i Kerîmeler Allah Teâlâ'nın onlarla istihzası,- alayı, mekri ve hîlesidir. Şirk ile te'vil eden ve mü­nafıkların müşrik olduklarını söyleyenler ise «Allah da münafıklar ve şirk ehliyle alay eder.» mânâsını verirler. İbn Cerîr der ki; başkaları da şöyle der: Allah'ın onlarla alayı; kendilerini uyarması, işledikleri günahlardan, küfretmelerinden ötürü onları kmamasıdır.» İbn Cerîr der ki başkaları da dediler ki; bu ve benzeri ifâdeler, «aldatmayı başa nnca, seni aldatan benim» diyenin sözü gibi cevap niteliğindedir. Hal öuki o aldatış değildir. Ama netice ona vardığı için böyle demektedii Onlara göre Allah Teâlâ'nın : «Onlar hîle yaptılar, Allah da hîle yaptı Allah hîle yapanlarm hayırlısıdır.» (Âl-i İmrân, 54). Kavli şerifi di böyledir. «Allah da onlarla istihza eder.» Bu cevap sadedindedir. Yoksî Allah Teâlâ'dan ne' hîle, ne de alay sâdır olur. Maksad hîle ve alayır onlara hâkim olduğunu ifâde etmektir.

_ Başkaları da dediler ki; «Biz onlarla sadece istihza etmekteyiz Allah da onlarla istihza eder.», «Allah'ı da, îman edenleri de aldatmayj çalışırlar. Oysa kendilerinden başkasını aldatamazlar.», «Onlar Allah' unuttular, Allah da kendilerini unuttu» ve benzer âyet-i kerîmeler Al .ah Teâlâ'nın onları, istihza ve aldatma suçunun cezasıyla cezâlandıra cağını haber vermek içindir. Bunun haberini, kendilerinin cezalandır ması şeklinde çıkarmıştır. Bu haberin çıkışı, lafız, bakımından onla nn cezayı hak eden fiillerinin haberi olmasındandır. Ancak her iki an lam değişik olmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ, «kötülüğün cezası onur gibi bir kötülüktür.» Ve yine «kim de size saldırırsa, siz de ona saldı­rın» buyurmaktadır. İşte bunlardan birincisi zulüm, ikincisi adalet ol­maktadır. Her iki kelime lafızları bakımından bir ise de, anlamları ba­kımından farklıdır. İbn Cerir Taberî Kur'an'daki benzer âyetlerin hep­sinin bu mânâya geldiğini söylemektedir. J3

Yine Taberî der ki; başkaları da âyetin mânâsı hakkında şöyle dediler : Allah Teâlâ münafıklara bildirmektedir ki; onlar kendi az­gınlarının yanma gittiklerinde; «Biz sizin dininiz üzerindeyiz derler. Muhammed (s.a.)'in dinini ve getirdiklerini yalanlamakta sizinle be­raberiz, bizim Onun doğru olduğu sözümüze gelince bu sadece görüntü­den ve istihzadan ibarettir.» Allah Teâlâ da, kendileriyle istihza ettiği,-rü haber vermektedir. Böylece dünyada onlar hakkındaki hükmünü açıklamaktadır. Yani âhiretteki azâb ve cezâmn tersine dünyaca kan­larının ve mallarının masum olduğunu söylemektedir. Sonra) İbn Ce­rir Taberî bu sözü yönlendirip destekleyerek der ki; mekr, hutTâ, alay ve eğlence lüzumsuzluk şeklinde olduğu için icma' ile Allah Azze ve Celle'den uzaktır. Ama intikam, ceza ve adaletle mukabele şeklinde olunca bu husus mümtenî olmazTl

İbn Cerîr der ki; bizim bu söylediğimize uygun olarak vârid olan Haberde İbn Abbâs'tan «Allah da onlarla istihza eder» âyetinin onlar-ian intikam almak için kendileriyle alay eder anlamına olduğu nak-ledilir.

«Ve azgınlıklarında şaşkm bir halde dolaştırır» Süddî Ebu Mâlik canaliyle İbn Abbâs'tan ve Mürre kanaliyle İbn Mes'ûd ve peygambe­rin ashabından bir topluluktan nakletti ki, «dolaştırır» dan maksad on- lara fırsat verir demektir. Mücahid de bunun, artırır anlamına geldi­ğini söyler. İbn Cerîr ise der ki; doğru olanı, Allah'ın onlara azgınlıkla­rından ve kötülüklerinde kendi hallerine terkederek fırsat verme şek­linde artırma anlamına gelmesidir. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'-de şöyle buyurmaktadır: «Nasıl onlar ilk defa imân etmemişlerse böy­lece onların kalplerini ve gözlerini değiştiririz ve kendilerini azgınlık­ları içerisinde şaşkın halde bırakırız.» (En'âm, 110). Tuğyan bir şeyde aşırı gitmektir. Nitekim Allah Teâîâ buyurur ki: «Su taştığında biz sizi gemide taşıdık.» Burada suyun taşmasını tuğyan fiiliyle ifâde et­miştir. Dahhâk, îbn Abbâs'tah nakleder ki; «Azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır» âyetinden maksad, küfürlerinde gezdirir durur de­mektir. Süddî de sahabeden naklettiği senedle bu âyeti böyle tefsir et­miştir. Ebu'l-Âliye, Katâde, Rebî' İbn Enes, Mücâhid, Ebu Mâlik ve Abdurrahmân İbn Zeyd de bu âyeti küfür ve dalâletleri şeklinde tefsir etmişlerdir.

İbn Cerîr der ki; «Azgınlıklarında şaşkın bir halde dolaştırır.» âye­tinin mânâsı sapıklıklarında ve kendilerini pisliğe batıran küfürlerin­de demektir. Pisliğin içerisinde yüzüp şaşkın şaşkın gezinirler ve çı­kış için bir yol bulamazlar. Çünkü Allah Teâlâ kalplerini mühürleyip damgalamış ve gözlerini hidâyete kapayıp kör etmiştir. Bu sebeple doğ­ru yolu göremez ve hiçbir yol bulamaz olmuşlardır. [31]

 

16- Onlar; hidâyet karşılığı sapıklığı satın almış kimselerdir. Ticâretleri kendilerine kâr sağlamamıştır. Ve onlar hidâyete ermişlerden değildirler.

Süddî tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanaliyle İbn Abbâs'tan ve Mürre kanaliyle İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir toplu­luktan nakleder ki; «Onlar hidâyet karşılığı sapıklığı satın almış kim­selerdir.» âyeti sapıklığı almış ve hidâyeti terketmiş manasınadır. İbn İshâk Muhammed İbn Ebu Muhammed yoluyla ikrime'den veya Sâid İbn Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'dan nakleder ki; bu âyetin mânâsı, imâ­na karşılık küfrü satın almışlardır. Mücâhid ise der ki; bu ayetin mâ­nâsı imân ettiler sonra küfrettiler demektir. Katâde der ki; onlar hidâ­yete karşılık dalâleti beğenip seçmişlerdir. Katâde'nin söylemiş oldu­ğu bu açıklama mânâ bakımından Allah Teâlâ'nm Semûd kavmi hak­kında söylediği şu ifâdeye benzemektedir: «Semûd'a gelince biz onla­ra doğru yolu gösterdik. Onlar ise hidâyete karşılık görmezliği beğen­diler.» Yukarıda geçen müfessirlerin söylediklerinin özeti şöyledir: Mü- nâfıklar, hidâyetten dalâlete doğru kaymışlar ve hidâyete karşılık da­lâleti seçmişlerdir. Dalâletin bedeli olarak hidâyeti vermişlerdir. Bu ko­nuda ister önce imân etmiş olup sonra küfre dönmüş olsunlar (nite­kim Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur: «Bunun sebebi onla­rın imân etmiş sonra küfretmiş olmalarıdır. Bu yüzden onların kalple­rinin üzerine mühür vurulmuştur.») İster hidâyete karşı dalâleti seç­miş olsunlar farksızdır. Nitekim onlardan bir diğer grubun durumu böyledir. Bu, sebeple Allah Teâlâ «Ticâretleri kendilerine kâr sağlama­mıştır "ve onlar hidâyete ermişlerden değildirler.» buyuruyor. Yani bu alışverişte ticâretleri kâr getirmemiş ve onlar yaptıklarında doğruyu da bulmuş değildir.

İbn Cerîr der ki bize Bişr... Katâde'den nakleder ki: «Ticâretle­ri kendilerine kâr sağlamamıştır. Ve onlar hidâyete ermişlerden değil­dirler.» Âyeti hakkında şöyle demiştir. Doğrusu, görüyorsunuz ki on­lar hidâyetten çıkıp dalâlete düşmüşlerdir. Cemaattan çıkıp ayrılığa, emniyetten çıkıp korkuya, sünnetten çıkıp bid'ata gitmişlerdir. Aynı ifâdeyi îbn Ebu Hatim de Katâde'den... benzer şekilde rivayet eder. [32]

 

İnkarcıların Misâli:

 

17- Onların misâli; ateş yakan kimsenin misâli gibi­dir ki, ateş çevresindekileri aydınlatınca, Allah onların
ışığını giderdi. Karanlıkların içerisinde görmez halde bıra­kıverdi.

18- Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.

Bu misâlin belirtilmesi: Allah Teâlâ onların hidâyete karşılık da­lâleti satın almalarım, gördükten sonra kör olmalarını; ateş yakan bir kimsenin durumuna benzetmektedir.

Adam ateşi yakıp ateş çevresindekileri aydınlatınca, sağından ve solundan pnu görenler ateşten yararlanınca ve çevreye alışınca o adam ateşini söndürmüş, şiddetli karanlıkta görmez ve bilmez hale gelmiştir. Buna karşılık sağırdır duymaz, laldır konuşmaz, kördür —ateş olsa da— görmez durumdadır. Bu sebeple o daha önce bulunduğu duruma dönememektedir. İşte hidâyete karşılık dalâleti değişen münafıkların, doğru yola karşılık eğriyi seçenlerin durumu böyledir. Bu örnekler on-ların önce inanıp sonra küfretmiş olduklarını gösteriyor. Nitekim baş­ka âyetlerde de Allah bu durumu haber vermiştir. Şüphesiz ki doğru­yu bilen Allah'tır.

İbn Cerîr Taberî burada örnek verilenlerin hiç bir zaman inanma­mış olduklarını iddia eder ve bu iddiasına Allah Teâlâ'nın : «İnsanlardan öyleleri de vardır ki inanmadıkları halde Allah ve Âhiret gününe inandık derler.» âyetini göstermektedir. Doğrusu bu du­rum onların küfür ve nifak hallerini de haber vermektedir. Bu ise on­ların daha önce îman etmiş sonra îmandan çıkıp kalblerinin damga­lanmış olması gerçeğine ters düşmez. İbn Cerîr merhum, burada şu âyet-i celîleyi hatırlamamıştır : «Bunun sebebi onların îman edip son­ra küfretmiş olmalarıdır. Bunun üzerine onların kalpleri mühürlenmiş­tir. Artık onlar anlamazlar.» (A'râf, 10). Bunun için burada verilen örnekle önce aydınlandıkları îman sözünü aşağı vurdukları, sonra kıya­met gününde karanlıkta kaldıkları belirtilmektedir. İbn Cerîr der ki; topluluğa tek ile örnek vermek doğru olur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: «Sen onların sana baktıklarını görürsün ama gözleri, ölümden başı dönen kimsenin gözü gibi döner.» (Ahzâb, 19). Yani ölü­me tutulmuş kişinin gözünün dönmesi gibi. Bir başka âyet-i kerîme'-de şöyle buyurulur: «Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak bir canlının ki gibidir.» (Lokman, 28). Ben derim ki, «Onların misâli ateş yakan kimsenin misâli, gibjidir ki...» âyetinde tekten topluluğa dö­nülmüştür. Bu kelâmın en fasihi, nizâmın en beliğidir.

«Allah onların ışığını giderdi» yani kendilerine fayda veren ışığı yok etti ve zarar veren yakmayı, dumanı bıraktı. «Onları karanlıklar içerisinde görmez halde bırakıverdi.» Küfür şek ve nifak içerisinde bı­raktı da bir hayır yolu görmez ve bilmez oldular. Bununla beraber sa­ğırdırlar bir hayrı işitmezler, dilsizdirler kendilerine fayda verecek sözü söylemezler, kördürler sapıklık ve görmezlik içerisindedirler. Nitekim Allah Teâlâ buyurur ki: «Doğrusu gözler kör olmaz, ancak göğüslerdeki kalbler kör olur.» (Hacc, 46). Bu sebeple onlar uzaklaşmış oldukları hidâyete tekrar dönemezler.

Süddî tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih yoluyla İbn Abbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd ve Peygamberlerin ashabından bir top-lulukdan nakleder ki, Allah Teâlâ'nın : «Ateş çevresindekileri aydınla­tınca» âyeti konusuda, o, şöyle demiştir: Peyyamberin Medîne'ye ilk geldiği sırada bir grup insan İslâm'a girdiler, sonra münafıklığa dön­düler. İşte onların misâli, karanlıkta olan bir adamın misâli gibidir, adam ateş yakmış ve çevresini aydınlatmıştır. Çevresinde rahatsız ede­cek şeyleri görmüş ve ondan korunmasını öğrenmiştir, ancak bu du­rumda iken ateşi sönmüş artık rahatsız edici şeylerden korunmayı bi­lemez olmuştur. İşte münafık da böyledir. O da şirk karanlığında iken müslüman olmuş, helâl ve haramı, hayır ve şerri öğrenmiştir. Bu du rumda iken tekrar inkâra sapmış helâli haramdan, hayrı serden ayırc edemez olmuştur.

Mücâhid der ki; «Ateş çevresindekileri aydınlatınca» âyetindek: ateşin aydınlatmasından maksad; onların imâna ve hidâyete yönelme-leridir. Atâ el-Horasânî de der ki; bu âyetteki örnek bazan görüp biler sonra kalbi kararan münafık örneğidir. İbn Ebu Hatim, İkrime, Hasan Süddî ve Rebî' İbn Enes de Atâ el-Horasanî gibi düşünmüşlerdir.

Abdurrahmân İbn Zeyd İhtı Eşlem ise der ki; bu âyet münafıkların sıfatıdır. Onlar önce îman etmişlerdi ve ateş yakan kimselerin aydın­landığı gibi imân nuruyla kalpleri aydınlanmıştı. Sonra küfrettiler Al­lah onların nurunu çekip aldı, tıpkı bu ateşin bitmesi gibi ve böylece onları karanlıkta görmez halde bırakmıştır.

Avfî, İbn Abbâs'dan bu âyet hakkında şöyle nakleder; Nûr'a ge­lince bu, onların sözünü ettikleri imânlarıdır. Karanlık ise sözünü et­tikleri küfür ve sapıklıklarıdır. Onlar önce hidâyet üzerinde bulunan bir kavimdiler, sonra hidâyetten ayrıldılar ve isyan ettiler.

İbn Cerîr Taberi'nin sözü, Ali İbn Ebu Talha'nm İbn Abbâs'dan naklettiği rivayete benzemektedir. O der ki; bu âyet-i kerîme Allah'ın İslâmın izzetinden faydalanan münafıklar için verdiği bir örnektir. On­lar müslüman olduklarını açıklamakla, müslümanlarla evlenmekte, müslümanlara vâris olmakta ve ganimetleri paylaşmaktaydılar, ölün­ce Allah onlardan bu izzet ve şerefi sıyırıp almıştır.

Tıpkı ateşin sönünce ışığım kaybetmesi gibi. Ebu Ca'fer el-Râzî Enes yoluyla Ebu'l-Alîye'den nakleder ki; «Onların misâli ateş yakar kimsenin misâli gibidir.» Ateşin ışığı, yanmasıyla ortaya çıkar. Ateş sönünce ışığı da yok olup gider, münafık ta böyledir. Her ne zaman cLâ İlahe İllallah» diyerek kelime-i tevhidi söylese önü aydınlanır, şüpheye düştüğü zaman ise karanlıkta kalır. Dahhâk der ki; «Allah on­ların ışığını giderdi.» âyetinden maksad, sözünü ettikleri imânlarıdır. Abdürrezzâk, Ma'mer yoluyla Katâde'den nakleder ki, bu âyetten maksat «Lâ İlahe İllallah» tır, o kendilerini aydınlatmış ve bu sayede dünyada yiyip içerek emniyet içerisinde gezinmişler, kadınlarla evlen­mişler, kanlarını korumuşlar; ama öldükleri zaman Allah onların ışığı­nı gidermiş ve karanlıklar içerisinde görmez halde bırakmıştır.

Saîd bu âyet hakkında Katâde'den şunu nakleder : Bu âyetin mâ­nâsı şudur ki; münafık «Lâ İlahe İllallah» deyince onun için dünya ay­dınlanır. Bu sayede müslümanlarla evlenir ve onlarla birlikte savaşa katılır ve müslümanlara vâris olur, kanını ve malını korur ama ölünce münafıktan bütün bunlar alınır. Zira aslında o kalben buna lâyık de­ğildi ve davranışları da gerçek değildi.«Karanlıklar içerisinde görmez bir halde bırakıverdi.» Ali tbn Ebu Talha, îbn Abbas'dan nakleder ki, «karanlıklar içerisinde bıraktı» âye­tinden maksad öldükleri zaman azâb içerisinde kalmalarıdır. Muham-med İbn tshâk... tbn Abbas'dan nakleder ki; «karanlıklar içerisinde bıraktı» âyetinden maksad, onlar hakkı görüyor ve hakikati söylüyor­lardı, ama imandan çıkınca küfür karanlığına daldılar, küfür ve müna­fıklıkla bu ışığı söndürdüler. Allah da onları küfür karanlıkları içeri­sinde bıraktı, ne doğru yolu görebiliyorlar, ne de hak istikâmette yürü­yebiliyorlar. Süddî, tefsirinde der ki karanlıklardan maksad şudur: Münafık ölünce onun davranışı kendi aleyhinde kötü bir davranış ola­rak kaydedilir ve o «Lâ İlahe İllallah» sözünü tasdik edecek iyi bir amel bulamaz.

«Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler.» Süddî der ki onlar görmez ve konuşamazlar. Ali İbn Ebû Talha, İbn Abbas'dan nakleder ki onlar hi­dâyeti işitmezler, görmezler ve düşünemezler. Ebu'l-Âliye, Katâde İbn Duâme de aynı şeyi söylemişlerdir.

«Onlar artık dönmezler.» İbn Abbâs der ki; hidâyete geri dönmez­ler. Rebî' îbn Enes de böyle demiştir. Süddî ise der ki; Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler artık İslâm'a bir daha dönemezler. Katâde der ki, onlar dönemezler tevbe edemezler, hakikati zikredemezler. [33]

Münafıkların durumu, kısa zamanda ortaya çıktı ve rezîl oldular. Korku ve endîşe içerisinde bocalayıp durmaktadırlar. Tıpkı ısınmak için bir ateş yakan kimsenin durumundadırlar. Ateş yanıp ta çevrelerini ay­dınlık ve ısı kaplayınca Allah onların ışıklarını söndürerek ateşlerini yok etmektedir. Bu sefer üst üste binen karanlıklar içerisinde boğulup kalmaktadırlar. Sağır oldukları için hakkı duymamakta, dilsiz oldukla­rı için hakikati söyleyememekte ve kör oldukları için hak ve hidâyet yolunu görememektedirler.

Bir diğer örnek de, Allah'ın kitabı Kur'an-ı Azîmüşşân'da eksiklik ve şüphe arayanlardır. Münafıklar ganimet dağıtıldığı zaman sevinçle müslümanların safmda yer almakta, mesuliyet ve vazife terettüb ettiği zaman da ortadan kaybolup gitmektedirler. Bunların durumu, her yan­dan yağmura tutulan, gecenin karanlığında kasırga, şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü içinde sanki kulakları duymazmış gibi, ellerini kulak­larına götüren sağırların durumu gibidir. Bir şimşek çakıp ta gök yü­zünü anî bir parıltı sarınca emîn olduklarım sanarak sevinirler. Fa­kat az sonra gök yüzünü tekrar karanlık sannca ümitsizliğe düşerler.

Aslında Cenab-ı Allah isterse onların görme, işitme duygularını kökten yok eder.

İlk iki âyet tam münafıklar hakkında, son iki âyet ise mütereddit münafıklar hakkındadır. [34]

 

19- Yahut gökten inen sağanağa tutulmuş gibiler­dir ki; onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır.
Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulakları­na tıkarlar. Allah kafirleri çepeçevre kuşatıcıdır.

20- Az kalsın şimşek gözlerini alıverecek. Onları aydınlattıkça ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık ba­sınca dikilip kalıverirler. Şayet Allah, dileseydi onların işitmelerini de, görmelerini de giderirdi. Muhakkak ki Al­lah her şeye Kâdir'dir.

Bu âyet-i kerîme de Allah'ın münafıklara verdiği başka bir örnek­tir. Bunlar, bir topluluktur ki, bazan hak kendilerine apaçık ayan ol­makta, bazan da şüpheye düşmektedirler. Şüphe, küfür ve tereddüt ha­linde kalpleri, gökten inen sağnak gibidir. Âyette yer alan “es-Sayyib” kelimesi yağmur demektir. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs, ashâb'tan bir top­luluk, Ebu'l-Âliye, Mücâhid Saîd İbn Cübeyr, Atâ; Hasan el-Basrî, Ka-tâde, Atiye el-Avfî, Atâ el-Horasânî, Süddî, Rebî' tbn Enes de böyle de­mişlerdir. Dahhâk ise bu kelimenin bulut olduğunu söyler. Meşhur olan kanâate göre karanlıklar içerisinde gökten inen yağmur manâsına ge-lir. Karanlıklar, küfür, nifak ve şek karanlığıdır. «Gök gürültüsü ve şimşek vardır.» Bu da korkudan kalbi titreten bir şey. Çünkü korku, şiddet, ürperti ve dehşet münafığın sarımdandır. Nitekim Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurur: «Onlar her sesi aleyhlerinde zanneder­ler.» (Münâfikûn, 4). Bir başka âyet-i kerîme'de ise şöyle buyurur: «Sizden olmadıkları halde sizinle beraber olduklarına Allah'a yemîn ederler. Oysa onlar korkak bir topluluktur. Bir sığınak veya mağara yahut girecek bir yer bulmuş olsalardı çarçabuk oraya yönelirlerdi.» (Tevbe, 56-57).

Şimşek, zaman zaman bu münafıkların kalbinde parlayan imân nurunun bir parıltısıdır. Bunun için Allah Teâlâ : «Ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır» buyurmaktadır. Yani onların bu korkuları kendilerine hiç bir fayda ver­mez, çünkü Allah kudretiyle onları çepeçevre kuşatmıştır/jOnlar Al­lah'ın irâde ve meşiyyeti altındadırlar. Nitekim bir başka âyette şöyle buyurur : «Sana askerlerin sözü geldi mi? Firavun ve Semûd'un. Hayır o küfredenler bir yalanlama içindedirler. Halbuki Allah onları arkala­rından kuşatmıştır.» (Bürûc, 17).

«Az kalsın şimşek gözlerini alıverecekti.». Şiddetinden ve kuvvetin­den, gözlerinin zayıflığından ve imana karşı sebat edemeyişlerinden. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakleder ki; «Az kalsın şimşek göz­lerini alıverecek» âyetini o şöyle açıklamıştır : Az kalsın Kur'an'ın muh­kem âyetleri münafıkların gizli noktalarını gösterecekti. İbn İshâk... İbn Abbâs'dan nakleder ki; hakkın ışığının şiddetinden dolayı az kal­sın şimşek gözlerini alıverecek. Parlayınca ışığında yürürler. Sönüp de karanlık çökünce dikilip kah verirler.» Ne zaman kendilerine imândan bir şey ayan olsa ona alışır ve uyarlar. Bazan da şüphe arız olur ve kalp­lerini karartır da hayretler içerisinde dikilip kalırlar.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakletti ki «Parlayınca ışığında yürürler» âyeti hakkında, o şöyle demiştir: Münafıklara İslâmın izze­tinden herhangi bir fırsat düşerse O'na güvenirler ve O'nunla emniyete kavuşurlar. İslâm'a bir kötülük isabet edince kalkıp küfre dönmeye yö­nelirler. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «İnsanlardan bir kısmı da Allah'a çeşitli şekilde ibâdet eder. O'na bir hayır isabet ederse bununla emniyete kavuşur....» (Hacc, 11).

Muhammed İbn İshâk... İbn Abbâs'dan nakleder ki, münafıklar hakkı bilir ve hakkı söylerler ve bu söyleyişlerinde doğru istikâmette­dirler. Haktan geri dönüp küfre yuvarlanınca hayretler içinde dikilip kalırlar. Ebu'l-Âliye, Hasan el-Basrî, Katâde, Rebî' İbn Enes, Süddî kendi isnadıyla sahabeden böyle dediklerini nakleder ki bu, en doğru ve en açık olanıdır. Şüphesiz ki en iyi Allah bilir.

Kıyamet gününde, insanların imânlarına göre, nûr verildiği gün onlar bu durumda olurlar. Kimisine fersahlarca mesafeyi, aydınlata­cak ışık verilirken, kimisine bundan daha fazla veya daha az ışık veri­lir. Kiminin ışığı bazan söner bazan yanar ve bu sebeple sırat üzerinde bazan yürür, bazan durur. Kiminin de ışığı tamamen söner. İşte apa­çık münafıklar onlardır ki Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur : «O gün erkek münafıklarla kadın münafıklar imân edenlere der­ler ki; bize bakın da sizin ışığınızdan faydalanalım. Onlara denir ki ar­kanızı dönün ve bir ışık araştırın...» (Hadîd, 13) ve Allah Teâlâ mü' minler hakkında da şöyle buyurur : «O gün sen mü'min erkeklerle mü'min kadınların ışıklarının önlerinden ve arkalarından koştuğunu görürsün, «bugün size cennetler müjde olsun» denilir.» (Hadîd, 12). Bir başka âyette de şöyle buyurur: «O gün Allah peygamberi ve onunla birlikte îman etmiş olanları mahcûb etmez. Onların ışıkları önlerinden ve arkalarından koşar ve onlar derler ki; Rabbimiz bizim nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Muhakkak ki sen her şeye Ka­dirsin.»  (Tahrîm, 8).

Saîd İbn Arûbe Katâde'den nakleder ki, O Rasûlullah (s.a.)'ın şöy­le dediğini bize aktardı: «Mü'minlerden bir kısmının nuru, Medîne'den Aden'e veya San'â'ya kadar olan. mesafeyi ya da ondan daha azını ay­dınlatır. Halbuki mü'minlerden bir kısmının nuru ancak ayaklarının bastığı yeri aydınlatabilir.» Bu hadîsi İbn Cerîr Taberî nakletmiştir. Bunu İbn Ebu Hatim İmrân yoluyla Katâde'den rivayet eder. Bu ha­dîs, Minhâl İbn Ebu Amr'ın... Abdullah îbn Mes'ûd'dan naklettiği şu hadîse benzer. O der ki; mü'minlere ışıkları amelinin miktarına göre verilir. Onlardan bir kısmı kendi nurunu bir hurma ağacı gibi, bir kıs­mı ayakta duran bir adam gibi görür. Nuru en az, olanlar da baş par­mak gibidir, bazan yanar bazan söner.' Bu hadîsi Cerîr Minhâl'den nakletmiştir. İbn Ebu Hatim der ki, bana babam... Abdullah İbn Mes'­ûd'dan nakletti ki o şöyle demiştir : Herkes amellerinin miktarına göre sıratın üzerinden geçer. Bir kısmının nuru dağ dibidir, bir kısmının nu­ru hurma ağacı gibidir, nuru en az olan da baş parmağı gibi olup bazan yanar bazan söner. Yine İbn Ebu Hatim der ki, Muhammed İbn İsmâ-îl... İbn Abbâs'dan bize nakletti ki, o şöyle demiş: Tevhîd ehlinden herkese kıyamet gününde bir nûr verilir. Münâfık'ın nuru söner. Mü'­min, münâfıkın nurunun söndüğünü gördüğü için titrer ve der ki, Rabbimiz bizim nurumuzu tamamla.

Dahhâk İbn Müzâhim der ki; dünyada açıkça îman etmiş olan herkese kıyamet gününde bir nûr verilir. O sırata ulaşınca münafıkla­rın nuru söner. Mü'minler bunu görünce titrerler ve Rabbimiz bizim nûrjmıuzu tamamla derler.

Bu kesinleştiğine göre, insanlar bölüm bölüm olmaktadırlar. Bir kısmı saf mü'minlerdir ki, bunlar Bakara sûresinin ilk dört âyetinde nitelendirilmiş olanlardır. Bir kısmı saf kâfirlerdir ki, bunlar da daha sonraki iki âyette nitelendirilmiş olanlardır. Münafıklara gelince bun­lar da iki kısımdır. Bir kısmı saf münafıklardır ki; işte ateş örneği ve­rilenler bunlardır, bir kısmı da tereddüt içerisinde kalan münafıklar­dır ki bazan îman parıltıları ortaya çıkar, bazan da kaybolur. İşte şu örneği verilenler de bunlardır. Bunların durumu kendilerinden önce­kilerden daha hafiftir. Burası bazı yönlerde Nûr sûresinde zikredilenlere benzemektedir. Şöyle ki, mü'minlere ve mü'minlerin kalbinde bulu­nan imâna örnek olarak verilmiş olan «İçinde ışık bulunan bir kandil yuvası ve bu ışık bir cam içinde bulunur» örneği mü'minin kalbinin nu-mûnesidir. Çünkü mü'min kalbi imân fıtratı üzerindedir ve her türlü karanlıktan, bulanıklıktan uzak, sâf ve hâlis şeriata ulaştmcı nokta­lardan yardım diler. İnşâallah yeri geldiğinde bu huûs açıklanacaktır. Sonra kendileri herhangi bir yol üzere bulunmadıkları, cehl-i mürek­kep sahibi oldukları halde bir yol üzere olduklarını sanan kâfirlere ör­nek verilmektedir. «Küfredenlerin işleri engin çöllerfleki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiç bir şey bu­lamaz. Orada Allah'ı bulur ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir.» (Nûr, 39). Daha sonra o sûrede Allah, basit, bilgisizlikle do­lu olan câhil kâfirlerin örneğini vermekte ve onlar hakkında şöyle bu­yurmaktadır : «Veya engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üst üs­te dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter. Karanlıklar üstün­de karanlıklar, insan elini uzattığı zaman neredeyse onu bile göremez. Allah'ın nûr vermediği kimsenin nuru olmaz.» (Nûr, 40). Burada kâ­firler iki kısma bölünmektedir. Hacc sûresinin başında zikredildiği gi­bi bu küfredenlerin bir kısmı önderler, bir kısmı da onların peşinden gidenlerdir. «Allah hakkında bilmeden tartışan ve her azılı fesâdçıya uyan insanlar vardır.» (Hacc, 3). Bunun ardından da şöyle buyurmak­tadır : «Bilmeden, doğruya götüren bir rehberi olmadan, aydınlatıcı bir kitabı bulunmadan Allah yolundan saptırmak için büyüklük taslıyarak Allah hakkında tartışan kimseler vardır. Dünyada rezillik onadır, ona kıyamet günü yakıcı azabı tattırırız.» (Hacc, 8 - 9). Allah Teâlâ Vakıa sûresinin başmda ve sonunda ve İnsan sûresinde de mü'minleri ikiye taksim etmiştir. Bir kısmı önde gidenlerdir ki bunlar Allah'a yaklaş­tırılmış olanlardır, bir kısmı da sağcılardır ki bunlar iyilik sahibidir­ler.

Bu âyet-i kerîmelerin toplamından özetleyecek olursak, mü'min-ler iki kısımdır : Bir kısmı mukarrebûn, diğer kısmı da ebrâr adım alır­lar. Kâfirler de iki kısımdır: Bir kısmı önderler, bir kısmı da onların peşinden gidenlerdir. Keza münafıklar da iki kısmıdır: Bir kısmı, hâlis münafıklar, bir kısmı da nifaktan bir şube içerisinde bulunan müna­fıklardır. Nitekim Buhâri ve Müslim'de vârid olduğuna göre Abdullah tbn Amr Hz. Peygamberden şu hadîsi nakleder :

«Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa o, hâlis münafık olur. Kimde onlardan birisi bulunursa onda -bu hareketi terkedinceye kadar-münâfıklıktan bir haslet bulunur. Bunlar konuşunca yalan söyleyen, vaad edince vaadinden dönen, kendisine emânet verilince, hıyanet eden kimsedir.» Bu hadisi delil getirerek insanların îmandan bir şube veya nifaktan bir şube içerisinde bulunabilecekleri belirtilmiştir. Benim bu hadîs karşısında davranışım veya âyetlerin delâlet ettiği konudaki inancım daha önce geçen selef bilginlerinin inancı gibidir. İnşâallah ilerde gelecekler de böyledir.

«Şayet Allah dileseydi onların işitmelerini de, görmelerini de gi­derirdi. Muhakkak ki Allah her şeye Kâdir'dir.» Muhammed İbn İshâk... İbn Abbâs'dan bu âyet hakkında şöyle söylediğini nakleder: Hakkı bildikten sonra terketmelerinden dolayı Allah dileseydi onların işitmelerini de, görmelerini de giderirdi. Muhakkak ki Allah her şeye Kâdir'dir. İbn Abbâs der ki; Allah kullarından dilediğinden intikam al­maya veya dilediğini affetmeye Kâdir'dir. İbn Cerîr der ki; Allah Te-âlâ'nın burada her şeyden önce kendisine kudret vasfmı izafe etme­sinin sebebi, münafıkları intikam ve satvetinden sakındırmak içindir. Onlara kendilerini ihata edici olduğunu ve gözlerini, kulaklarını gider­meye gücünün yeteceğini haber vermek istemiştir. [35]

 

İZAHI

 

Bu âyet-i kerîmede yeralan yıldırım ve şimşek, klasik tefsirlerde değişik şekillerde yorumlanmıştır. Hatta Ortaçağ, Yahûdî ve Hıristiyan kaynakların etkisi hemen sezilen yorumlar da görülmektedir. Âyeti muh­telif yönlerden değerlendiren müfessîrlerin görüşleri ezcümle şöyledir:

Râ'd, bulutları kovalayan meleğin sesinin adıdır. Tirmizî'nin tah-rıcine göre, İbn Abbâs der ki: Yahudiler Hz. Peygambere «Ra'd» i sor­dular. O, buyurdu ki Râ'd meleklerden bir melektir. Elinde ateşten bir kırbaç vardır ve bulutlan Allah'ın istediği yere doğru sürükler. Onlar dediler ki; şu işittiğimiz ses nedir öyleyse? O, bulutları kovalamasıdır. Allah'ın emrettiği yere varıncaya kadar onları kovaladığından böyle ses çıkarır, dedi. Yahudiler doğru söyledin dediler. Bu hadîsin isnadında söylenecek sözler vardır. Kurtubî der ki; ulemânın ekseri bu tefsire uymuşlardır. Denildi ki Râ'd; yağmurun yağması esnasında bulutla­rın cirimlerinin sarsılmasıdır. Filozoflara ve kelâmcılardan bilgisiz ki­şilere uyan müfessirlerden büyük bir çoğunluk da bu görüşü söylemiş­tir. Daha başka şeyler de denmiştir. «Berk» ise bulutları sürükleyen meleğin elinde bulunan demirden kamçıdır. Sahabenin çoğunluğuyla şeriat bilginlerinin hepsi yukardaki hadîse dayanarak bu görüşü be-nimsemişlerdir. Filozoflara uyan bazı müfessirler ise derler ki; «berk» üst üste birikmiş bulutların cirminin çarpışmasından meydana gelen ve çarpışma anında alevlenen ateş parçalarından oluşan yüksek buhar yükleridir.[36]

 

Şimşek ve Yıldınm'm Mâhiyeti:

 

Reşîd Rızâ ise diyor ki:

Allah Teâlâ; gökten inen yağmuru nitelendirirken «Onda karan­lıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır» buyuruyor. Karanlıklardan maksad, gecenin, bulutun ve yağmurun karanlığıdır. Gök gürültüsü ise, zaman zaman bulutların toplandığı sırada işitilen ve bilinen sestir. Şimşeğe gelince, bulutların içerisinden parhyan ışıktır. Bazan da bu­lut olmadan ufukta parlar. Müfessirimiz Celâleddîn el-Süyûtî der ki; «Gök gürültüsü, bir melektir veya meleğin sesidir. Şimşek ise meleğin kamçısıdır, onunla bulutları sürükler.» Sanki melek maddî bir cisim-miş gibi. Çünkü kulağa gelen ve duyulan sesler cisimlerin özellikleri­dir. Ona göre, sanki bulutlar tenbel bir merkepmiş de ancak şiddetli gürültü ve ard arda gelen kamçılarla yürütülebiliyormuş gibi. Bizim söylediğimiz husus Arapların ve bugün insanların bu iki lâfızdan anla­dıkları mânâdır. Sahîh bir delile dayanmadan lâfızları hakikî anlamla­rının dışına çekmemek lâzımdır. Bilhassa âyetlerin mânâsının; konuşan ve söyleyenlerin .bildikleri, görülen âlemlerden Allah'ın ve Allah'ın ken­dilerine vahiy yoluyla bildirdiklerinin dışında, kimsenin bilmediği gayb âlemine çekilmesi asla caiz değildir. Lâkin müfessirlerin çoğunluğu, eserlerini muhaddîslerin, açıkça yalan olduğunu belirttikleri mevzu ha­dîsler ve İsrail kıssalanyla doldurup taşırmışlar ve Kur'an'ı açıklamak ve tefsir etmek üzere bu kıssaları Kur"an'a iliştirmişler, bunu vahye at­fetmişlerdir. Tartışma gerektirmeyen hakikat odur ki: Vahyin lâfız ve üslûbunun, ma'sûm olan Peygamberden şüphe götürmeyecek şekil­de sabit olan mânâsının dışında, delilsiz bir noktaya ilhak edilmesi as­la caiz değildir. (...)

Ben derim ki; (Reşîd Rızâ) : Bu mevzu rivayetleri, Kâ'b el-Ahbâr ve Vehb İbn Münebbih müslümânlar arasında yaymışlardı. Sahabe ve Tabiîn de onların görüşüne uymuştur. Gök gürültüsünün, yıldırımın, ve şimşeğin hakikati, nasıl meydana geldiği, Kur'an'm araştırma konu­lan arasında değildir. Çünkü bunlar tabiî ilimlerin yâni yaratılmışla­rın sahasına girer. Atmosfer olaylarını insanlar gayret ederek öğrene­bilirler. Bu husus, vahye dayanmaz. Biz Kur'an'da tabiî mucizeleri ibret ve istidlal için aklı, din ve anlayışı takviye edecek şekilde kullan­maya yönlendirmek için zikrederiz. Kâinat ilimleri zamanla ve insan­lara göre gelişir veya duraklar. Eski zamanlarda bazı kişiler yıldırımındüşmesinden sonra ortaya çıkan kükürdü kokluyorlardı. Sonra bu inançtan vazgeçildi, bu kokunun yıldırımın düşmesi hâlinde her zaman bulunmadığı kabul edildi. Günümüzde artık kâinatta elek­trik akımı diye bir şey bulunduğu ortaya çıkmıştır. Bunun et­kisini telefon, telgraf ve tramvayda görmekteyiz. (...) Evlerde, çar­şılarda, zeytinyağı, mum ve fitil olmaksızın yanan şu parlak ışıklar, sadece elbise asılan ipler gibi tellerin üzerinden geçen elektrik akımla­rıyla olmaktadır. Bu elektrik akımlarından birisi artı yüklü elektrik yükünü taşır veya götürür, diğeri ise eksi yüklü elektrik taşır. Bu iki kutubun birleşmesiyle elektrik elde edilir. Ve bu tellerin kopması veya ayrılması halinde elektrik yükü götürülmiyeceği için, ışık kesilir, alet­ler hareket etmez. Elektrik her şeyde mevcuttur. Şimşek ve yıldırım da bu artı ve eksi yüklü elektrik kutuplarının sürtüşmesi neticesinde Allah'ın kudretiyle meydana gelir. Keza inşân eliyle sun'î olarak yer­yüzünde de meydana getirilebilir. Nitekim bazı elektronik bilginleri yeryüzünde şimşek meydana getirmişlerdir. Gök gürültüsü ise bu elekt­riklenmenin tesiriyle olur. Çünkü elektrik yüklü bulutlar yeryüzünün cazibesiyle bir yandan diğer yana sürüklenir. Bu sürtüşmeden gürültü meydana gelir. Bugün insanlar, yıldırımların hakîkî sebebini bildikle­rinden, yüksek binaları yıldırımdan korumak için birtakım tedbirler almakta ve yıldırımdan koruyan teller (paratoner) çekmektedirler. Her yüksek binanın üzerinde yıldırımdan koruyucu bir tel vardır. Kur'an-ı Kerîm'i bu gibi tabiî mes'elelere bağlayarak yorumlamanın mânâsı yok­tur. Çünkü bunlar kendi özel ilim dallarıyla ilgilidirler.[37]

 

İnsanın Döşeği Yeryüzü:

 

21- Ey insanlar; sizi de, sizden öncekileri de yaratan Rabbmıza ibâdet edin, Tâ ki, takva sahibi olasınız.

22- O (Rabb) ki; yeryüzünü, sizin için bir döşek, gö­ğü de bir bina yaptı. Gökten su indirip onunla türlü türlü
meyvelerden sizin için rızık çıkardı. O halde bile bile Al­lah'a eşler koşmayınız.

Buradan itibaren Allah Teâlâ ulûhiyetinin birliğini açıklamaya başlıyor. Kullarını Âdem'den vücûda getirerek onlara yaptığı lütuf ve ihsân^ belirtiyor. Kendilerine yeryüzünün bir döşek gibi rahat, basıla­bilir Ve dinlenilebilir bir yer yapmakla, yeryüzüne sarp dağlan yerleş­tirmek ve gökyüzünü tavan gibi üzerlerine çatmakla verdiği gizli açık nimetlerini hatırlatıyor. Nitekim bir başka âyet-i kerîmede şöyle bu­yuruyor : «Biz göğü de korunmuş bir tavan kıldık. Buna rağmen onlar Allah'ın âyetlerinden yüz çeviriyorlar.» (Enbiyâ, 32). Sonra muhtaç ol­dukları zaman da gökten 'üzerlerine su getiren bulutlar gönderdiğini ve bununla çeşitli bitkiler, meyveler çıkardığını, kendileri ve hayvanları için rızıklar verdiğini belirtiyor. Nitekim bu husus Kur'an-ı Kerîm'in başka bölümlerinde de sözkonusu edilmektedir. Bu âyete benzer âyet­lerden birisi de şudur : «Allah O'dur ki yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş şekillerinizi en güzel biçimde

kılmıştır. Size güzel şeyleri rızık olarak vermiştir. İşte bu, Rabbınız olan Allah'tır. Âlemlerin Rabbı olan Allah ne yüce ve mübarektir.» (Gâfir, 64). Bu âyetin muhtevası şudur: Allah yeryüzünün sahibi, mâliki ve rızık verici yaratıcısıdır. Bunun için yalnız O'na ibâdet edilmesi ve hiç bir şeyin kendisine ortak koşulmaması gerekir. Bu sebeple Allah Teâlâ: «Bile bile Allah'a ortaklar koşmayınız» buyurmaktadır.

Buhârî ve Müslim'de İbn Mes'ûd'un naklettiği hadîste denilir ki :

«Ben ey Allah'ın Rasûlü, günâhların en büyüğü hangisidir? diye sorduğumda, buyurdu ki; Allah seni yaratmış olduğu halde kendisine şirk koşmandır.»

Muâz'ın hadîsi de buna benzer. O'nun naklettiği hadîste Rasû-lullah (s.a.) buyurur ki: «Bilir misin Allah'ın kulları üzerindeki hakkı nedir? O'na ibâdet edip hiç bir şeyi O'na ortak koşmamalarıdır.»

Bir başka hadîste ise şöyle buyurulur:

«Sizden hiç biriniz Allah isterse ve falan da isterse demesin, ancak Allah isterse desin, sonra falan da isterse desin.»

Hammâd İbn Seleme der ki; Abdülmelik Tufeyl'den nakletti ki o şöyle demiş : Her uyuyanın gördüğü gibi ben de bir rüya gördüm ve ben sanki Yahudilerden bir topluluğun yanında idim, onlara siz kimsiniz dedim? Onlar, biz Yahûdîleriz dediler. Onlara dedim ki, «Üzeyir, Al­lah'ın oğludur» diyen topluluk siz misiniz? Onlar da, «Allah isterse ve" Muhammed de isterse» diyen topluluk siz misiniz? dediler. Sonra Hıristiyanlardan bir topluluğun yanından geçtim ve onlara siz kimsiniz diye sordum?. Onlarda, biz Hıristiyanlarız dediler. Onlara «Mesîh Al­lah'ın oğludur» diyen topluluk olmalısınız dediğimde, onlar da siz «Al­lah isterse ve Muhammed isterse» diyen topluluk olmalısınız dediler. Sabah olunca bazı kişilere gördüğüm rü'yâyı haber verdim, sonra Rasûlullah (s.a.)'a gelip durumu bildirdim. O, bunu kimseye söyledin mi? dediğinde evet dedim. Bunun üzerine ayağa kalktı Allah'a hamd ve sena etti, sonra şöyle buyurdu: İmdi Tufeyl bir rü'yâ görmüş ve onu da sizden kimilerine haber vermiş. Siz şöyle şöyle diyordunuz, benimse onu men etmem gerekiyordu, binâenaleyh «Allah dilerse ve Muhammed dilerse» demeyin, sadece «yalnız ve yalnız Allah dilerse deyin.» İbn Mer-dûyeh bu âyetin tefsirinde Hammad İbn Seleme'den bu hadîsi nakleder. İbn Mâce ise aynı hadîsi bir başka şekilde Abdülmelik İbn Ümeyr'-den rivayet eder.

Süfyân İbn Saîd el-Sevrî... İbn Abbâs'dan nakleder ki, adamın bi­ri Rasûlullah (s.a.)'a «Allah ve sen istersen» demiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber sen Allah'a ortak mı koşuyorsun demiş. «Yalnız ve yalnız Allah isterse» deyin buyurmuş. Bu hadîsi İbn Merdûyeh rivayet eder ve Neseî de tahrîc eder. Aynı hadîsi İbn Mâce, İsâ İbn Yunus'un hadîsin­den tahrîc eder. Bütün bunlar Allah Teâlâ'nm zâtındaki tevhidi koru­mak ve muhafaza etmek içindir.

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muham­med, İkrime'den veya Saîd İbn Cübeyr'den, o da İbn Abbâs'tan naklet­ti ki o şöyle demiş : «Ey insanlar, sizi de sizden öncekileri de yaratan Rabbınıza ibâdet edin.» Bu ifâde hem kâfirlere hem de münafıklara yöneltilmiştir. Yâni hem sizi yaratan, hem de sizden öncekileri yaratan Rabbımzın birliğini ortaya koyun demek istemiştir. Yine İbn Abbâs'tan nakledilir ki: «O hâlde bile bile Allah'a eşler koşmayınız» âyetinden maksad fayda ve zarar vermeyen ortaklan Allah'a ortak koşmayınız demektir. Siz biliyorsunuz ki Allah'tan başka sizi- rızıklandıran hiç bir Rabb yoktur ve yine iyice biliyorsunuz ki, Rasûlullah (s.a.) 'in da'vet et­tiği tevhîd inancı şüphe ve kuşkunun bulunmadığı hakkın kendisidir. Katâde de böyle demiş.

İbn Ebu Hatim der ki; Ahmed İbn Amr... İbn Abbâs'dan nakleder ki, O Allah Azze ve Celle'nin «O halde bile bile Allah'a eşler koşmayı­nız» âyetindeki eşlerin şirk olduğunu belirtmiştir. Şirkin karanlık ge­cede siyah taş üzerindeki karıncanın adımından daha gizli olduğunu bildirmiştir. Bu, «Allah'a ve senin hayatına yemîn ederim ki ey falan, kendi hayatıma and içerim ki» demek gibidir. Keza şu köpek olmasaydı bize hırsız gelirdi, evde şu kaz olmasaydı hırsız içeri girerdi gibi sözler de böyledir. Keza adamın arkadaşına «Allah ve sen istersen» sözü de böyledir. Yine Allah ve falanca olmasaydı, falanca olmasaydı sen bunu yapamazdın gibi sözlerin hepsi birer şirktir. Hadîs-i Şerifte vârid olmuş­tur ki adamın biri Rasûlullah (s.a.)'a «Allah ve sen istersen» demiş Rasûlullah (s.a.) da sen beni Allah'a eş mi koştun buyurmuştur. Bir başka hadîste ise Rasûlullah (s.a.) : Eğer Allah isterse ve falan da isterse diyerek Allah'a eş koşmamış olsanız siz ne güzel bir kavimsiniz buyurmuştur. Ebu'l-Âliye der ki: «Allah'a eşler koşmayınız» âyetinde Maksad O'na ortaklar koşmayınız demektir. Rebî İbn Enes, Katâde, Süddî, Ebu Malik ve İsmail İbn Halid de ayni şekilde tefsir etmişlerdir. Mücâhid ise «bile, bile» ifâdesinden maksad, Allah'ın Tevrat ve İncil'de tek bir İlâh olduğunu bildiğiniz halde demektir..

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki bize Affân... Haris el Eş'arî'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur. Allah Azze ve Celle, Zekerriyyâ aleyhisselâmm oğlu Yahya aleyhisselâma beş kelime ile amel etmesini ve İsrâiloğullarına da bunlarla amel etmelerini emret­mişti. Yahya (a.s.) bü konuda yavaş davranıyordu. Hz. İsâ O'na dedi ki: Sen kendinin amel etmesi ve İsrâiloğullarma da amel etmelerini söylemek üzere beş kelime ile emrolundun, ya onu sen tebliğ et veya ben onlara tebliğ edeyim. Hz. Yahya dedi ki kardeşim sen benden önce davramrsan benim azâblanmamdan veya helak olmamdan korkarım. Sonra Hz. Yahya İsrâiloğullarını Beyt-el-Mukâddes'te topladı, mabed dolmuştu, yüksek yere oturdu, Allah'a hamd ve sena etti, sonra dedi ki, doğrusu Allah bana onlarla amel etmem ve size de amel etmenizi emretmem üzere beş kelime buyurmuştur. Bunlardan birincisi Allah'a ibâdet edip O'na hiç bir şeyi şirk koşmamanızdır. Bunun misâli bir ada­mın misâli gibidir ki, altın veya kâğıttan kendi husûsî mülkiyle bir köle satın almıştır. Köle çalışıp gelirini efendisinden başkasına vermektedir. Sizden hanginiz kölenizin böyle olmasından hoşlanırsınız? Doğrusu Al­lah sizi yaratmış ve rızkınızı vermiştir. Öyleyse O'na ibâdet edin ve ken­disine hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ve size namazı (dua-ibâdet) emret­miştir. Allah kendi vechini kulunun yüzüne doğru diker, kul dönme­dikçe o dönmez. Binâenaleyh namaz kıldıktan sonra dönmeyiniz. Ve size orucu emretmiştir. Bunun misâli de şu adamın misâli gibidir ki, beraberinde süzme bir misk torbası vardır, hepsi o miskin güzel râyiha­sından istifâde ederler. İşte oruç tutan kimsenin ağzının kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Ve size sadakayı emretmiştir, bunun misâli de o adamın misâli gibidir ki, onu düşmanlar esîr etmiş­lerdir. Ellerini boyunlarına bağlamışlar ve boynunu vurmak üzere ön­lerine getirmişlerdir. Adam onlara kendi nefsimi kurtarayım mı diye sormuş, az veya çok bir şeyle, kendini kurtarmaya çalışmış ve nefsini ölmekten alıkoymuştur. Allah size çok çok Allah'ı zikretmenizi emret­miştir, bunun misâli, bir adamın misâli gibidir ki düşmanlar onun izin­den hızlıca koşarak kendisini aramaktadırlar, adam sağlam bir kaleye girmiş ve korunmuştur. İşte kul da Allah'ın zikri üzerinde bulunursa en iyi kalede korunmuş olur. Haris el-Âş'arî de der ki Rasûlullah (s.a.) son­ra şöyle buyurdu : «Ben de size Allah'ın bana emrettiği beş şeyi emre­diyorum. Bunlar : Cemâat, dinleme, itaat, hicret ve Allah yolunda ci-hâd'dır. Şüphesiz ki cemaattan bir karış boyu dışarı çıkan boynundan îslâmın boyunduruğunu çıkarmış olur, ancak cemaata dönerse kurtu­lur. Kim de câhiliyet iddiasında bulunursa o cehennemin yakacakların-dandır. Dediler ki, Ey Allah'ın Rasûlü namaz kılsa, oruç tutsa da mı? 3uyurdu ki, namaz kılsa, oruç tutsa ve kendisinin müslüman olduğunu sansa da. Siz müslümânları Allah Azze ve Celle'nin kendilerine vermiş olduğu isimlerle çağırın. Müslümanlar, mü'minler Allah'ın kullarıdır.»

Bu hadîs hasen bir hadîstir. Bu âyette onun şahidi: «Muhakkak ki Allah sizi yaratmış ve rızıklandırmıştır, öyleyse O'na ibâdet edin ve hiç bir şeyi O'na ortak koşmayın» âyet-i celîlesidir. [38]

Bu âyetten hareketle eski devirlerde müfessirler dünyamız hakkın­da fikir yürütmeye çalışmışlardır. Halbuki Kur'an bu konularda detay­lı bilgiler vermez. Çünkü o, bir ilim ansiklopedisi değildir. Biz, ancak beşerî takatimiz ölçüsünde kâinatı araştırır ve elde ettiğimiz bilgiler ışığında Allah'ın kelâmını yorumlarız. Fakat bu yorumların âyetin mut­lak karşılığı olduğunu da söylemeyiz. Her devirde ilim değişeceğinden, âyetlerin izahı da değişecektir. Dolayısıyla her devirde yetişen bilginler, kendi bilgileri ışığında Allah'ın âyetlerini tefsir edeceklerdir. Ama ke­sin söz ve ana dayanak olarak ilmin neticeleri değil, Allah'ın kelâmı alınacaktır. [39]

 

Dünyanın Şekli:

 

Yeryüzü, üzerinde oturup uyuduğunuz ve ayıklığınız bir sergi ha­linde kılınmıştır... Burada yeryüzünün küre veya düz olduğu konusun­da bir delil yoktur. Çünkü her iki halde de yaygı olması mümkündür. «Göğü de bina kıldık.» Yani tavan demektir.[40]

Denilirse ki; gözlemciler dokuz feleğin varlığını isbât etmiş de­ğillerdir. Ben derim ki; onların söylediklerinde şüphe vardır. Doğru olursa da âyette kalan fazlalığı reddedecek bir şey yoktur. Çünkü bu yedi göğe Arş ve Kürsî'de eklenince bir ihtilâf kalmaz.[41]

«Onu döşek kılmıştır» demek, bazı taraflarını sudan dışarı çıkar­mış demektir. Halbuki su tabiatı itibariyle toprağı ihata edebilecek du­rumdadır. Ve dünyayı katılıkla latîflik arasında orta derecede kılmış­tır ki netîce itibariyle hayata elverişli hale getirmiştir. Üzerinde oturul­ması ve yatılması için müsâid kılmıştır. Tıpkı serilen bir örtü gibi. Bu ifâde dünyanın düz olmasını gerektirmez. Çünkü dünyanın küre biçi­minde olması, hacminin genişliği ve cirminin yaygınlığı onun üzerinde uzanmayı engellemez.[42]

Allah Teâlâ; kullarına yalnız ve yalnız kendisine ibâdet etmelerini ve hiç bir varlığı ona ortak koşmamalarını emretmektedir. Çünkü in- sanlar için yeryüzünü hayata elverişli kılan ve gök yüzünü hayır ve be­reketle donatan kendisidir. Sayısız gezegenler ve gök cisimleriyle, gök kubbesinin akıl almaz nizâmını sağlayan ve gökten indirdiği su ile yer­yüzünü hayata elverişli kılan yine O'dur. Şu halde yalnız ve yalnız O'na ibâdet etmek ve O'ndan yardım dilemek gerekir.

 

İlim ve Din:

 

Tantâvî Cevheri ise şöyle diyor :

Ey İnsanlar, siz bir tek ailesiniz, sizi yurduma yerleştirdim, ör­tümle korudum, yeryüzünü sizin için elbise yaptım. Çeşitli renklerle renklendirdim, süslerle donattım. Size, fırsatlar verdim, yardım ettim, yurtlar verdim, üzerinize masmavi, latif, temiz bir gök çattım. Onu, siz elinizle yapmadınız. Eski, yeni, gelmiş geçmiş hiç kimse onun gö­rünümünün değiştiğini söylemedi. Zaman ne kadar yaşlanırsa yaşlan­sın, yıprananlar ne kadar yıpranırsa yıpransın, onun parlak yıldızlan güzelliğini yitirip kocamadı. Ustasız binanın çatısının çatödığını bi­len var mı hiç? Yorulmadan yapı yapıldığını, bitmeden bir şeyin de­vam ettiğini, saklanmadan güzelliğin durduğunu gören var mı hiç? İyi düşünün, zayıf yaratıkların bu yaratana nisbeti küçük bir kulübenin parlaklık ve güzellik dolu gökyüzü tavanına nisbeti gibidir. (...)

Rivayet edilir ki, Hz. Peygamber (s.a.) İmrân İbn Hasîn'e; senin kaç tanrın var? demiş. O da, on karşılığım vermiş. Rasûlullah; üzüntü ve kederini, başına gelen felâketi kim defeder, hepsi birden üstüne in­diğinde kim onları kaldırır? diye sormuş. O da Allah demiş. Bunun üzerine Hz. Peygamber, senin Allah'tan başka hiçbir tanrın yoktur buyurmuş.

Dehrîlerden bir topluluk Ebu Hanîfe (r.a.)'ye geldiklerinde o şöy­le demiş: Ne dersiniz dülger olmadan bir ağaç; ormandan biçilse ve birleşse, sonra yanyana gelip denizde yüzen bir gemi olsa, üzerine yı-ğınlarca ağırlık dolu yük yüklense, denizin karanlığında azgın dalga­larla ve her yandan üşüşen rüzgârlarla boğuşsa, o hercü merc içerisin­de kaptan olmadan yolunda dosdoğru yürüse, yönlendiren hiçbir yö­neticisi bulunmasa bu aklen doğru olur mu? Onlar, hayır bunu akıl kabul etmez demişler. Bunun üzerine Ebu Hanîfe demiş ki: Sübhânal-lah, aklen kaptansız bir geminin denizde yüzmesi doğru olmuyor da, ondan çok farklı durumu bulunan ve daha değişik şekilde hareket eden bu muazzam ve geniş dünyanın yaratıcısız ve koruyucusuz ayakta kal­ması nasıl doğru oluyor? Bunun üzerine hepsi ağlamışlar ve doğru söylersin demişler.

Dehrîlerden (Materyalistler) bir topluluk İmâm Şafiî'ye yaratıcı­nın varlığının delili nedir? diye sormuşlar. O da dut yaprağı demiş. Dut yaprağının tadı, rengi, kokusu, yapısı size göre aynıdır değil mi? Onlar evet demişler. Bunun üzerine Şafiî, onu ipek böceği yiyor ipek kozası ağı örüyor. Arı yiyor bal üretiyor. Koyun yiyor pislik oluyor. Ceylân yiyor misk teşekkül ediyor. Hepsinin tabiatı, bir olduğu hal­de bütün bu değişik şeyleri meydana getiren kimdir? Bu cevabı güzel karşılayan materyalistler müslüman olmuşlar. Sayıları onyedi imiş. Nitekim şâir Ebu Nüvâs şöyle der :

Yeryüzünün bahçelerini düşün ve iyi bak,

Güçlü tanrının eserleri nasıl görünüyor?..

Prof. Huxley der ki; tabiî ilimle din ikiz kardeştir. Biri diğerinden ayrılınca sarsılmışa döner ve hemen yok olur. Herbert Spencer şöyle diyor: Ne zaman ilimle din birleşirse sağlıklı bir şekilde gelişip büyür­ler. Din ağacının kökleri sağlam ilim bahçesinde iyi beslenir, büyür ve gelişir. Doğru ilmi de din destekler, yardımcı olur ve onun sağlam ve güçlü olmasını sağlar. Dikkat edin, kafalarında en güzel fikirleri ye­tiştirmiş olan ve insan türüne ilimlerin en güzelini sunmuş olan f ilo-zoflan bu düşünce ve araştırmaya sevkeden şey nedir? Sadece dindir. Ancak bu konuyu yalnızca filozoflara nisbet etmek doğru değildir. Spencer, devamla der ki: Kim dinle ilmin çelişik olduğunu söyliyebilir? Dinle çelişik olan. şey birliği terketmek ve bizi kuşatan varlıkları görmemektir. Sonra şöyle bir örnek verir ve der ki; eğer insanlar ünlü bir yazarı önemli ve büyük bir mevki sahibi olan müellifi, bir yazısını okumadan ve bir kitabım açmadan övseler kitabının sadece dış görü­nüşüne ve cildinin zevkli işlenişine bakarak medhetseler bu medhin ne değeri vardır? Bu övgü yalnızca anlamsız bir sözden ibaret olur. İnsan­ların hep bu meddahlar gibi olduğunu görürsün. Allah kâinatın nâzı­mıdır, kâinat onun eseridir, insanlar Allah'ı överken, Allah'ın hârika­larından habersiz ve ondan yüz çevirmiş olarak överlerse bu, sadece kendilerinin bilgisizliğini gösterir. Sonra şunu demiş : Bunun için ben tekrarlıyorum ki dine muhalefet, tabiî ilimleri etüd etmekten doğmu­yor, aksine ilimleri terkedip yüz çevirmekten kaynaklanıyor.

Dikkat edin, tabiî ilimlere yönelme sessiz bir ibâdet ve amelî bir teşbihtir.

Ben derim ki; ey akıllı ve zekî kişi, ben bu konuyu bu satırlara döktürürken içimde bir acı ve sızı hissediyorum. Sinirlerimin heye­canından ve hissettiğim dehşetten dolayı titriyorum ve kendi kendime diyorum ki; ne olur doğruyu söyle, biz mi yoksa, Spencer ve benzeri filozoflar mı üzülmeli ve şikâyet etmelidirler? Adam diyor ki; tabiî bil­gilerde ilerlemiş bazı kişiler bu bilgilere aldırış etmeksizin doğru yol­dan kaçmaktadırlar. Eğer o, bir kere şikâyetlenirse, benim bin kere şikâyetlenmem gerekir. Nasıl şikâyetlenmeyeyim ki, onun milleti bil­gili benim milletim câhil. Onun ümmeti hâkim benim ümmetim mah­kûm. Onun ümmeti güçlü, benim ümmetim güçsüz. Onun milleti ti­caret, san'at, zirâat, hâkimiyet, silah ve her konuda ileri, benim mil- letim ise bunun tersine. O milletinin daha fazla ilerlemesi için dertle­niyor, halbuki Hıristiyanlıkta hiç bir inanç tabîat prensiplerine da yalı değil. Bense dertleniyorum, çünkü İslâm dininin dayanağı, fıtrat desteği, tabîî yaratıklardaki ilâhî deliller. Biz hem dine, hem Unu karşı çıktık ve ilkin başkalarının avı olduk. Ne oluyor ki, îslâm üm­meti hâlâ uykusunda uyuyor? Ne oluyor ki İslâm milletinin gemisinir kaptansız olduğunu görüyorum? Erlik dininde ve akıl nizâmında frenk­lerin bizi geçmesi hiç doğru olur mu? İlim bizim ilmimiz, din bizim di­nimiz. (...)[43]

 

23- Eğer siz, kulumuza indirdiğimizden şüphede ise­niz, haydin ona benzer bir sûre getirin. Allah'dan başka
şâhidlerinizi de çağırın; eğer doğru sözlüler iseniz...

24- Fakat yapmazsanız -ki yapamayacaksınız- o hal­de yakıtı insanlarla taşlar olan, ateşten sakının. O kâfirler
için hazırlanmıştır.

 

Kur'an Mucizesi:

 

Müteakiben Allah Teâlâ, Allah'tan başka İlâh olmadığını belirt­tikten sonra peygamberliği takrîr etmeye başlıyor ve kâfirleri muhâ-tab alarak buyuruyor ki: «Eğer siz, kulumuza indirdiğimizden şüphe­de iseniz...»

Hz. Muhammed (s.a.)'e indirdiğimizden kuşkuda iseniz, onun Al­lah'ın katından başka bir yerden geldiğini zannediyorsanız, onun ge­tirdiğine benzer «bir sûre getirin.» Onun getirdiği âyetler gibi bir âyet getirin. Ona karşı çıkın ve bu konuda Allah'tan başka istedikle­rinizden de yardım dileyin. Siz asla buna güç yetiremeyeceksiniz.

İbn Abbâs der ki; âyet-i kerîmedeki şâhidlerinizden murâd yar-dımcılarınızdır. Süddî de Ebu Mâlik'den naklen der ki «şâhidleriniz» den maksad ortaklarınızdır. Mücâhid ise kendilerini şâhid gösterece­ğiniz bir topluluktur, der.

Allah Teâlâ müşriklere Kur'an-ı Kerîm'in birçok yerinde meydan okumuştur. Nitekim Kasas sûresinde şöyle buyurmuştur: «Eğer sâdık­lardan iseniz bu ikisinden daha doğru yol olan Allah katından bir ki­tap getirin ki ben ona uyayım de.» (Kasas, 49). İsrâ sûresinde ise şöyle buyurur: «De ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini ge­tirmek üzere toplanmış olsalardı birbirlerine destek olsalar da onun bir benzerini getiremezlerdi.» (İsrâ, 88) Hûd sûresinde de şöyle buyu­rur : «Yoksa onu kendisi mi uydurdu diyorlar? De ki onun gibi uy­durulmuş on sûre getirin ve sâdıklardan iseniz Allah'tan başka gücü­nüzün yettiği herkesi de çağırın.» (Hûd, 13) Yûnus sûresinde ise şöyle buyurulur: «Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından uydurulabilecek değildir. Ancak o kendisinden önce geçenleri tasdik edicidir, ve kitabı açıklayıcıdır. Âlemlerin Rabbından olduğunda asla şüphe yoktur. Yok­sa onu kendisi mi uydurdu diyorlar? De ki onun gibi bir sûre getirin ve Allah'tan başka istediklerinizi de çağırın. Eğer sâdıklardan iseniz.» (Yûnus, 38) Bütün bu âyetler Mekke'de nazil olmuştur. Sonra aynı "meydan okumayı Medine'de de uygulamıştır. Bu âyette de «Kulumuz Muhammed (s.a.)'e indirdiğimizden şüphede iseniz haydi ona benzer bir sûre getirin» buyurmaktadır. Kur'an'ın benzeri bir sûre getirin demek olduğunu Mücâhid, Katâde naklederler. İbn Cerîr «Onun gibi on sûre getir» ve «onun gibisini getiremezsiniz.» gibi âyetleri delil gös­tererek bu kanâati tercih eder. Bazıları da demişlerdir ki; Muhammed (s.a.) gibi ümmî bir kişi anlamındadır. Doğru olam ise birinci kanâat­tir.

Çünkü meydan okuma bütün Araplaradır. Onlar milletlerin en fesâhatlisi olmakla beraber Mekke ve Medine'de Kur'an-ı Kerîm birçok kez onlara meydan okumuştur. Kur'an'a bu kadar şiddetle düşman ol­maları ve dine bu kadar kin beslemelerine rağmen bu meydan oku­manın gereğini yerine getirmekten âciz olmuşlardır. Bunun için de Allah Teâlâ : «Fakat yapamazsınız -ki yapamıyacaksınız-» buyurmak­tadır. Buradaki “Len” edatı ebediyen yapamayacaklarını ifâde için­dir. Bu Kur'an-ı Kerîm'in bir başka mucizesidir. Bunun için Allah Teâlâ Kur'an'a onun benzeriyle karşı konulamıyacağıni bildirmekte­dir. Durum da gerçekten böyle vâki olmuş bulunmaktadır. O zaman­dan günümüze değin hiç bir kimse Kur'an'a karşı çıkmamıştır ve çık­ması da imkânsızdır. Bu nasıl mümkün olabilirdi ki, Kur'an her şeyin yaratanı Allah'ın kelâmıdır. Yaratanın kelâmı yaratılmışların kelâmı­na nasıl benzer ki?

Buhârî ve Müslim'de Ebu Hüreyre (r.a.)'den nakledilir ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

«Peygamberlerden hiç bir peygamber yoktur ki, insanların onunla imâna geldiği mucizelerden bir mucize verilmiş olmasın. Bana veril­miş olan ise Allah'ın vahyettiği bir vahiydir. Ben kıyamet gününde peygamberler arasında tabii en çok olan olmak isterim.» Bu ifâde Müs­lim'in lafzıdır. «Bana Allah'ın vahy olarak verdiği vahiy» ifâdesinden maksad, peygamberler arasında bana tahsis edilmiş olan bu mucizevî Kur'an'dır ki, diğer kitapların hilâfına hiç bir insan ona karşı çıkmak imkânını bulamamıştır. Çünkü diğer kitaplar mucize değildirler. Şüp­hesiz ki doğruyu en iyi Allah bilir. Peygamberimiz aleyhisselâtü ves-selâm'ın peygamberliğine delâlet eden ve onun getirdiği dinin doğru­luğunu gösteren daha sayıya gelmez yığmlarca mucize ve deliller var­dır. Hamd ve minnet Allah'adır.

«O halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O, kâfirler için hazırlanmıştır.» Yakıt cehennemin yanmasını devam ettirmek için atılan odun ve benzeri şeylerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «O aşırı gidenler ise cehennem için odun oldular.» (Cinn, 15) Bir baş­ka âvet-i celîle'de ise şöyle buyurur : «Muhakkak ki siz ve Allah'tan başka taptıklarınız cehennemin odunudurlar ve siz ona ulaşacaksınız.» (Enbiyâ, 98) Buradaki taşlardan maksad kokulu, katı, siyah ve büyük kükürt taşıdır. Isındığı zaman en çok ısı veren odur, Allah bizi ondan muhafaza eylesin. Abdülmelik İbn Meysere, İbn Mes'ûd'dan bu âyet-i kerîme'ye dâir nakleder ki: «Yakıtı insanlarla taşlar olan» âyetinden maksad kükürt taşıdır. Allah, onu gökleri ve yeryüzünü yarattığı za­man dünya göğünde yaratmıştır ve onu kâfirler için hazırlamıştır. İbn Cerîr bu lafızla bu hadisi nakleder. İbn Ebu Hatim ve Hâkim de Müs-tedrek'inde bu hadîsi naklederler ve Buharı ve Müslim'in şartına uy­gun olduğunu da belirtirler... Süddî de tefsirinde Ebu Mâlik, Ebu Sa­lih ve İbn Abbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd ve Peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki, buradaki «taşlar» siyah kü­kürtten cehennemde yanan taşlardır ki, bununla ateşin yanı sıra ce­hennem ehli azâblandırıhrlar. Mücâhid ise der ki «taşlardan» maksad, pislerden daha pis kokan kükürt taşıdır. Ebu Ca'fer Muhammed îbn Ali de «taşlardan» maksad kükürt taşıdır der. İbn Cüreyc «taşlardan» maksad ateşten kararmış kükürt taşıdır der. Amr İbn Dînâr bana dedi ki, bu «taşlardan» daha katı ve daha büyüktür. «O kâfirler için hazır­lanmıştır.» Açık olanı «o» zamirinin yakacağı insan ve taşlar olan ce- henneme gitmesidir, taşlara gitmesi de muhtemeldir. Nitekim İbn Mes'ûd böyle demiştir. Mânâ bakımından her iki söz arasında çelişki yoktur, çünkü ikisi de birbirini gerektirir. «Hazırlanmıştır» yani Al­lah'ı ve Rasûlünü inkâr edenleri beklemekte ve gözetlemektedir. Nite­kim İbn İshâk, Muhammed yoluyla İkrime'den veya Saîd İbn Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'dan nakleder ki, «kâfirler için hazırlanmıştır» âye­tinden maksad sizin üzerinde bulunduğunuz küfür üzere olan kimse­ler için hazırlanmıştır denmesidir. [44]

Eğer Kur'an'ın doğruluğundan şüphe ediyorsanız, ey müşrikler, var gücünüzle çalışarak, istediğiniz kimselerden ve tanrı saydığınız güçlerden yardım isteyerek belagatta ve san'atta onun benzeri olabile­cek tek bir sûre getirin. Şayet Kur'an'ın Allah katından gelmediğini ve onu Hz. Muhammed (s.a.)'in yazdığını iddia ediyorsanız ve bu id­dianızda da samîmi iseniz, buyurun ona eş ve benzer bir kitap getirin. Şayet bunu yapamazsanız -ki yapamıyacağınız muhakkaktır- Hakka dönünüz ve Hz. Muhammed'e Rabbı tarafından indirilen bu mübarek kitaba imân ediniz. Eğer bunu yapabilirseniz, kâfirler için hazırlanmış olan ve yakacağı taşlarla insanlar olan cehennem azabından kurtu­labilirsiniz. Bu konuda I. cildde bilgi verildi. (Bkz. I, 305) [45]

Bu konuda Reşid Rızâ diyor ki:

Kur'an'ın i'câzı, bilfiil sabit olmuş ve bu konudaki nakiller teva­tür derecesine ulaşmıştır. (...) Bu konuda araştırıcıların değişik sözleri vardır. Risaleler, kitaplar telîf edilmiş, bölümler yazılmıştır. Başkala­rını İslâm'a davet etmeyi veya başkalarına delil getirmeyi bir yana bı­rakalım, bizzat müslümanların bu konunun açıklanmasına fazlasıyla muhtaç olduklarını bildiğim için, tefsirin bu cüz'ünün basılması esna­sında, konunun açıklanıp izah edilmesini gerekli buldum.

 

Kur'an'ın Edebî İ'câzı:

 

Kur'an'ın Üslûb ve Nazmındaki İ'câzı:

 

a) Kur'an-ı Kerîm'in garîb bir nazmı, hârika bir vezni ve sözün oaşlangıcında, ortasında ve sonunda Arap belâgatçılarının kullandık­ları tarzdan farklı bir üslûbu vardır. Bu konuda iki şüphe söz konusu edilmiş ve bu iki şüpheye de cevap verilmiştir. Arap belâgatçıları men­sur sözü, secî' ve mürsel olmak üzere ikiye hasretmişlerdir. Manzum sözü de kaside ve recez olmak üzere iki türe ayırmışlardır. Fakat Kur'an'ın nazmındaki üsiûb, bu dört türden hiç birine girdirilememiştir. Büyüklenerek, Hz. Peygambere düşmanlık eden, ondan kendilerini üs­tün gördükleri için küfür ve inkâra giriftar olan, inatçı Kureyş belâgat-çılarının en büyüklerinden birisi sayılan Velîd İbn Mugîre'nin sözü bu­na delâlet etmektedir. Hâkim'in «Peygamberliğin delilleri» bölümünde tahrîc ettiği ve Beyhakî'nin tashih ettiği rivayette tbn Abbas şöyle der : «Velîd İbn Mağîre Hz. Peygamberin yanına gelmiş, Peygamber ona Kur'an'ı okumuş ve kalbi Kur'an'a karşı yumuşamış. Durum, Ebu Cehl'e anlatılınca Velîd'in yanma gelip demiş ki; ey amca, senin kav­min sana vermek üzere mal toplamak istemişler, sen ise Muhammed'e gitmiş ondan öncesini sunmak istemişsin. O demiş ki; Kureyş benim aralarında malı en çok kişi olduğumu bilirler. Ebu Cehl demiş ki; sen kavmine onu inkâr ettiğini ulaştıracak, bildirecek bir söz söyle. O da, ne söyleyeyim, Allah'a andolsun ki içinizde şiirin recezini, kasidesini, hattâ cinlerin şiirini benden daha iyi bilen kimse yoktur. Allah'a and­olsun ki onun söylediği bunlardan hiç birisine benzemiyor. Ve yine Allah'a yemîn ederim ki, onun sözünde bir tatlılık ve çekicilik var. Onun üstü verimli altı durdurucu. Onun sözü üstün geliyor, onun üstüne bir çay çıkamıyor, çünkü o altındakini yıkıyor, demiş. Ebu Cehl demiş ki; kavmin, onun hakkında bir şey söylemezsen senden memnun kalmaz. O da, bırak düşüneyim demiş. Düşündükten sonra, «bu, etkileyici bir büyü, başkalarını etkiliyor» demiş. İşte Allah Teâlâ'nın: «Yarattığımla beni yalnız başıma bırak.» âyetinin nüzul se­bebi bu imiş. Doğrusu nazım ve üslûp mes'elesi Kur'andaki en önemli konulardan birisidir. Bundan daha hârika olan, düşünüp görenleri da­ha çok etkileyen bu konuda çok söz edildiği halde, ne yazık ki hakkı ve­rilememiştir. Kur'an'da bir tek nazım veya bir tek üslûp değil yüzlerce üslûp ve nazım vardır. Kur'an 114 sûredir, uzunlu kısah birbirinden farklı sûreler.

Eğer kulağınla duymak istiyorsan, beşer kelâmındaki nazımla ilâhî kelâmdaki nazım arasındaki farkı tatmak istiyorsan, güzel sesli bir okuyucu getir ve bazı büyük şâirlerin şiirlerinden parçalar okusun, gü­zel konuşan, gelmiş geçmiş hatîblerin sözlerinden bölümler okusun, istediği kadar sesini güzelleştirsin nağmeler yapsın, sonra da Necm sûresi gibi, Kamer sûresi gibi, Rahman sûresi gibi, Vakıa ve Hadîd sû­releri gibi değişik nâzım ve üslûbun hâkim olduğu sûrelerden bir sû­reyi okusun. Bunlar arasındaki farkı kendi zevkin ve vicdanınla belirt, sûreler arasındaki farkla, beşer sözü arasındaki farkı gör. İnsanlardan belagat sahiplerinin üslubuyla, Kur'an'ın üslûbu arasındaki ayrılığı farket. Her iki sözün de sendeki etkisini gör, kulağına gelen farklı te'-sîrleri bil.

b) Kur'an'ın i'câz şekillerinin ikincisi, ondan önce ve sonra belâğat sahiplerinin erişemedikleri üstün belagatıdır. Bu edebî üstünlük konusunda kimse farklı bir söz söylememiştir. Kur'an'a karşı çıkanlar yalnızca kısa sûrelerden birkaç sûrenin belagatta birbirinden farklı ol­duğunu belirterek kuşku yaymaya çalışmışlardır...

c) Kur'an'daki i'câzın üçüncüsü, peygamberlerin kıssalarmdaki gibi geçmişe dâir haberlerdir. (...)

d) Dördüncüsü diğer insan sözlerinin hepsinin hilâfına, Kur'an âyetlerinin, uzunluğuna rağmen her türlü çelişki tearuz ve yığın halin­den uzak bulunmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ'nın : «Eğer o, Allah'tan başkasından olsaydı onda pek çok ihtilâf bulurlardı»  (Mâide, 72) buy­ruğuyla kasdettiği budur. Biz bugün her asırda büyük bilginler görü­yoruz, değişik eserler tasnif ediyorlar, karalıyorlar, sonra düzeltiyor­lar, sonra temize çekiyorlar, sonra basıp yayınlıyorlar. Bu eserlerde pek çok ihtilâf, lafzî ve manevî karışıklık görüyoruz. Hele zaman geçtikçe
bu husus dahada iyi farkediliyor. Bu, her millette böyledir.  (...)

e) Kur'an'ı Kerîm'in dinî ve hukukî ilimlerdeki i'câzı, onun ilâhî ilimleri, dinî akâid esaslarını, ibâdet hükümlerini, fazilet ve edep ka­nunlarını, siyâsî, sosyal ve medenî alanda her zaman ve her mekânda geçerli olan hükümleri ihtiva  etmesidir.  Bu  hususiyetleri  itibariyle Kur'an-ı Kerîm geçmiş bütün semavî kitaplardan, beşerî sistemlerden, felsefî metodlardan üstün olduğunu göstermiştir. Doğulu Batılı her milletin insaflı bilginleri bu hususu pek çok kerre belirtmektedirler. (...)

f) Kur'an-ı Kerîm'in hiç bir zaman ibtâl edilmeyen i'câzı. Kur'an Allah Teâlâ'nın bitki, hayvan, katı maddeler ve insan gibi yaratık tür­leriyle ilgili pek çok açıklayıcı âyetleri ihtiva etmektedir. Göğün, yerin, güneşin, ayın, yıldızın, havanın, bulutun, suyun, denizin, ırmağın, kay­nağın, gözenin her türlü varlıkların yaratılışını anlatmaktadır. Onda birçok milletlerin haberlerinin açıklanması, doğru hukuk sitemlerinin beyânı vardır. Onüç şu kadar asırdan beri hepsi kelimesi kelimesine, harfi harfine muhafaza edilmiştir. Ama geçen bu asırlarda bütün bu üimler ve san'atlar onun âyetlerinden bir âyeti, hükümlerinden bir hükmü, haberlerinden bir haberi yalanlayıp, ibtâl ve nakzetmiş de­ğildir

h) Kur'an-ı Kerîm'in insanlık için meçhul olan mes'eleleri incele­mesi. Kur'an-ı Kerim, nazil olduğu asırda insanlığın bilmediği pek çok ilmî ve tarihî mes'eleleri açıklayan hükümler ihtiva etmektedir. Bu hükümler kâinat ve tabiat araştırıcıları tarafından sonradan açıklan­mış ve bilinmiştir. (...)

Burada kısaca özetlediğimiz hususlar, Kur'an-ı Kerîm'in yüce gök­lerin ötesinden indirilmiş bir hüküm olduğunu gösteren delillerdir. Alim  Hakîm, adaletli hükümdarın, yaratıcının hükmü. Milletlerin ta- rihlerini yazan tarihçiler, insanlığın zekâsını araştıran araştırıcılar bu hükmün isbât ettiği gerçekleri isbât etmişler, reddettiğini reddetmiş­lerdir. Bu da onun Allah'ın hükmü olduğunun en açık delili değil mi­dir? Kullarından bir kulun Abdullah oğlu Muhammed'in hükmü ol­mayıp, Allah'ın hükmü olduğunun delili... Evet Allah'a andolsun... Evet Allah'a andolsun ki bu, Allah'ın hükmüdür, Allah'ın sapıttığı mu­taassıplardan başka kimse bu konuda tartışmaya giremez.[46]

 

25- İmân eden, sâlih âmeller işleyenlere: altından ırmaklar akan cennetlerin kendileri için olduğunu müj­dele. Onlara ne zaman bunlardan bir meyve rızık ola­rak verilirse bu, evvelce rızıklandığımız şeydi> derler. Onlara birbirine benzeyen (böyle nimetler) verilecek. On­lar için orada temiz eşler de vardır. Hem onlar orada te­melli kalıcıdırlar.

 

Mü'minler :

 

Allah Teâlâ kendisini inkâr eden, peygamberini reddeden azgın kâfirler için hazırladığı azâb ve kötü âkibeti hatırlattıktan sonra, bu­na mukabil kendisine inanan ve peygamberini tasdik eden ve sâlih amelleriyle inançlarını doğrulayan bahtiyar mü'min dostlarının halini anlatmaktadır. Yerinde açıklayacağımız gibi Kur'an-ı Kerîm'e Mesânî adı verilmesi en doğru görüş uyarınca bu mânâdadır. Yani o îmânı zikreder ardından küfrü zikreder veya aksine olarak önce bahtiyar­ların durumunu açıklar sonra eşkıyanın durumunu veya bunun ak­sini.

Yani bir şeyi ve o şeyin mukabilini zikreder. Bir şeyi ve benzerini zikretmek -ilerde açıklayacağımız gibi- teşâbühün kendisidir. Bunun için Allah Teâlâ : «İmân eden, sâlih ameller işleyenlere altından ır­maklar akan cennetlerin kendilerine olduğunu müjdele.» buyurmak­tadır. Nasıl bir önceki âyette cehennem, yakıtı insanlar ve taşlar olarak nitelendirilmişse burada da cennet, altından ırmaklar akan yer olarak nitelendirilmiştir. «Altından ırmaklar akan» demek ağaçlarının ve odalarının altından demektir. Hadîste vârid olmuştur ki cennetin ırmakları oluksuz ve kanalsız akar. Kevser hakkında da vârid olmuş­tur ki onun iki tarafı içe doğru, inci kubbelerle örtülüdür. Bunların ikisi arasında bir çelişki yoktur. Kevserin çamuru kokulu misk, çakılları da inci ve cevherdir. Allah'ın lütfü kereminden biz de isteriz. Muhak­kak ki O bol lütuf ve merhamet sahibidir.

İbn Ebu Hatim der ki, bana Rebî' İbn Süleyman... Ebu Hüreyre'-den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: «Cennetin ırmakları misk tepelerinin (veya dağlarının) altından fışkırır.» Aynı şekilde Ebu Saîd... İbn Mes'ûd'dan nakletti ki Abdullah şöyle demiş; Cennetin ır­makları misk dağından kaynar.

«Onlara ne zaman bunlardan bir meyve rızık olarak verilirse, bu evvelce rızıklandığımız şeydi derler.» Süddî tefsirinde Ebu Mâlik yo­luyla İbn Abbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd ve sahabeden bir topluluktan nakleder ki bu âyetin mânâsı şöyledir : Onlara cennette meyve getirilir. Meyveye bakınca bu daha önce dünyada da rızıklan­dığımız şeydi derler. Katâde ve Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle demişlerdir. İbn Cerîr Taberî de bunu desteklemiştir. İkrime ise der ki bu âyetin mânası; dün olduğu gibi demektir. Rebî' İbn Enes de böyle demiştir. Mücâhid ise bu ona ne kadar benzer diye tefsir etmiş­tir.

îbn Cerîr der ki; başkaları da şöyle dediler : Bunun te'vili birbirine çok benzediği için bize Cennet meyvelerinden rızıklandırılan bu şeyler daha önce nzıklandmldıklanmızm aynıdır derler. Çünkü Allah Teâlâ, onlara, birbirine benzeyen böyle nimetler verilecek, buyurarak bunu belirtmiştir. Süneyd İbn Dâvûd, Yahya İbn Kesîr'den nakleder ki, o şöyle demiş : Cennet ehlinden birine bir tabak bir şey getirilir, ondan yer, sonra bir başkası getirilir ve der ki daha önce getirilenin aynıdır. Melekler ona derler ki ye, renkleri bir ise de tatları değişiktir. İbn Ebu Hatim der ki, bana babam... Yahya İbn Ebu Kesîr'den nakletti ki, o şöyle demiş :

Cennetin otu za'ferândır, kumları ise misktir. Çocuklar cennet eh­lini meyvelerle ziyaret ederler, onlar bu meyvelerden yerler, sonra ben­zeri meyve getirilir. Sonra cennet ehli onlara derler ki biraz önce ge­tirmiş olduğunuz buydu. Çocuklar ise onlara şöyle derler; yeyiniz, ren­gi her ne kadar bir ise de tadı değişiktir. İşte Allah Teâlâ'nın : «Onlara birbirine benzeyen böyle nimetler verilecek» âyetinin mânâsı budur. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'ten o da Ebu'l-Âliye'den nakleder ki birbirine benzeyen» demek bir kısmı bir kısmına benzeyip tadı farklıolan-demektir. İbn Ebu Hatim der ki Mücâhid, Rebî' İbn Enes, Süddî'den de buna benzer bir ifâde nakledilmiştir. İbn Cerîr tefsirinde Süddî'nin isnâdıyla nakleder ki... «Birbirine benzeyen» âyetinden maksad, rengi ve görünümü aynı olan, ancak tadı benzemeyen nimetlerdir. İbn Ce-rîr'in tercihi de bu tefsirdir. İkrime ise dünya meyvesine benzeyen, ancak cennet meyvesi olduğu için çok daha tatlı olan demektir, diye tefsir eder. Süfyân el-Sevrî... İbn Abbâs'dan nakleder ki: Cennette bulunan şey­lerden hîç birisi dünyada bulunan şeylere benzemez, ancak isimleri ben­zer. Bir başka rivayet de şöyledir. Dünyada Cennette bulunan şeylerin isminden başka bir şey yoktur. Bunu İbn Cerîr Sevri rivâyetiyle... A'meş'den nakleder. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem «Onlara bir­birine benzeyen böyle nimetler verilecek» âyeti hakkında şöyle demiş­tir : Dünyada olduğu gibi onların ismini bileceklerdir. Elmaya elma, nara nar diyeceklerdir. Ancak daha önce dünyada nzıklandırıldığımız şeyin aynısıdır diyerek bu kendilerine benzer görünecektir. Onu bile­cekler, ancak tadı aynı ohnayacaktır.

«Onlar için orada temiz eşler de vardır.» İbn Ebu Talha İbn Abbâs' dan nakleder ki, her türlü rahatsız edici pisliklerden arınmış eşler de­mektir. Mücâhid ise hayızdan, idrardan, gaitadan, sümük, tükürük, me­ni ve çocuktan uzak demektir, der. Katâde rahatsız edici ve kötü galiz karşılanan şeylerden arınmışlardır der. Katâde'den bir başka rivayette de hayız ve rahatsızlık yoktur anlamına olduğu nakledilir. Atâ, Hasan, Dahhâk, Ebu Salih, Atiyye ve Süddî'den de bu ifâde nakledilir.

İbn Cerîr der ki bana Yûnus... Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Es-lem'den nakletti ki, o şöyle demiş; Temizlenmişten maksad, âdet gör­meyendir. Onun dediğine göre Hz. Havva da isyan edinceye kadar böyle yaratılmıştı. İsyan edince Allah Teâlâ ona dedi ki; seni temiz yaratmıştım, ancak bu ağacı kanattığın gibi ben de seni kanatacağım buyurmuştur. Bu hadîs garibtir. Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh... Ebu Saîd kanaliyle Hz. Peygamberden nakleder ki: «Onlar için orada temiz eşler de vardır» âyetinden maksad hayızdan, gaitadan, tükürük ve sü­mükten uzak demektir. Bu hadîs de garîbtir. Hâkim Müstedrek'inde Muhammed İbn Ya'kûb vasıtasıyla... Muhammed İbn Ubeyd'den aynı hadisi nakleder ve Buhârî ile Müslim'in şartına göre sahîh olduğunu bildirir. Ancak bu iddia üzerinde durulmayı gerektirir. Çünkü Ebu Hâtim'in sözünü ettiği Abdürrezzâk, hüccet olması caiz olmayan biri­sidir. Ben derim ki doğrusu bu Katâde'nin söylediği gibidir. Allah en iyisini bilendir.

«Hem onlar orada temelli kalıcıdırlar.» İşte saadetin tamâmı bu­dur, çünkü onlar bu emin makamda ölmekten ve bitip tükenmekten emîn olarak nimet içerisinde yüzerler. Bu nimetin ne sonu, ne bitimi vardır. Sermedi ve ebedî olarak devam eder. Allah'tan bizi de onlarınzümresinde hasretmesi istenir. Muhakkak ki O cömerttir, kerîmdir, lütfü bol ve merhameti geniştir. [47]

Bilindiği gibi, Kur'an-ı Kerîm küfür ve isyan içerisinde bulunan­lardan söz ettiği zaman îman ve takva üzerinde bulunanları da söz konusu etmektedir ki, aralarındaki açık farkı kesin hatlarıyla ortaya koysun.

Ey Muhammed, îman ve sâlih ameller işleyen mü'minlere müj­dele : Onlar için, canların istediği, gözlerin zevkle seyreylediği, kulak­ların duymadığı ve beşer kalbinden geçmeyen sayısız nimetlerin bulun­duğu cennetler vardır. Orada ağaçların altından akan ırmaklar ve tatlı meyveler vardır. Cennet meyvelerinden birisi, mü'minlere sunul­duğunda hayret içerisinde, «bu meyveier, tıpkı dünyada gördüklerimiz gibi» derler. Ama ondan tattıklarında hayretle şekil ve tür bakımın­dan dünya meyvelerine benzediğini, tat ve güzellik bakımından eşsiz olduğunu farkederler. Bu meyvelerin dünya meyvelerine benzer olması mü'minlerin onu rahatlıkla yiyebilmeleri içindir. Çünkü insanlar alış­tıkları şeye daha çok tutkundurlar. Cennetin nimetleri sayısızdır. Al­lah'ın müttakî kullan için hazırladığı nimetleri dile getirmek müm­kün değildir. Yüce Allah sadece bu ve benzeri âyetlerle bizim kavraya­cağımız şekilde o nimetleri ifâde buyurmaktadır. Cennette daha önce insan ve cin eli değmemiş tertemiz huriler vardır. Orada mü'minler ebedî olarak kalırlar.

Elbetteki Allah sivrisinekle veya ondan daha basît bir varlıkla örnek vermekten kaçınmaz. Mânânın açıklanması ve bilinen şekilde gerçeğin izahı için örnekler verilir. Eğer kendisine örnek verilen şey hak ve îslâm gibi yüce bir değerse, buna ışık ve nûr örneği verilir. Buna mukabil örnek verilen şey, putlar gibi basît ve değersiz şeylerse ona da sivrisinek ve örümcek gibi varlıklar örnek verilir. Ancak Allah katında sivrisinekle deve arasında, en küçük varlıkla en büyük mah-lûkât arasında hiç bir fark yoktur. Mü'minlerin kalbinde, onları Al­lah'ın kelâmını tasdike sevk eden bir nûr vardır. Mülhid kâfirler ise sürekli kararsızlık içerisindedirler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler «Allah bununla neyi kastetmiştir?» diye sorarken, bu âyetlerle kendilerine kitap verilenlerin ve mü'minlerin imânları artar. Sapıklığa düşenler ise, Allah'ın kendilerinden aldığı ahdi nakzedenlerdir. Bunca hüccetleri bulunmasına rağmen Hz. Muhammed'e inanmayanlardır. Halbuki kendi kitaplan olan Tevrat'ta O'nun peygamberliği yazılmış idi. Bunlar peygamberlerin bir kısmını diğerinden ayırarak, kimine inanırlar, kimini inkâr ederler. Halbuki Allah tüm peygamberlere inan­mayı emretmiştir. Zaten bunların yegâne maksadı insanlar arasında bozgunculuk yapmak ve sapık inançlarla insanları aldatmaktır. Şüp­hesiz ki bunlar, dünyalarını hüsrana mahkûm etmişlerdir. Çünkü dün­yada rezîl olmuşlardır, Allah'ın gazabına uğramakla da âhiretlerini kaybetmişlerdir. Bundan daha büyük bir kayıp olabilir mi hiç?

Bu bölümde de kâfirlerin Kur'an karşısındaki tutumlarının anla­tılmasına devam edilmektedir. Küfredenlere seslenilerek, Allah'ın ru-bûbiyetini inkâr sadedinde ne gibi delilleri olduğu sorulmaktadır. Eğer onlar kendi fıtratlarıyla başbaşa bırakılsalar, kendiliklerinden Allah'­ın azametinin delillerini bulurlardı. Allah kendilerine varlık ve akıl nimetini ihsan etmiş ve onları yeryüzünde şerefli varlıklar kılmıştır. Ömürleri için bir süre tayin etmiş ve neticede kendi katına gelip ce­zalandırılacaklarını belirtmiştir. İşte yaratılmış olduğunuz ve üzerin­de yürüdüğünüz yeryüzü, her türlü esrarını keşfetmeye çalıştığınız dünya, bu bile sizin küfretmemeniz için yeterli bir nedendir. Bunun da ötesinde Allah'ın inceliklerini kullarına bildirmediği yüce kudret ve azametinin numunesi olan gökyüzü bulunmaktadır. Her şeyi ancak ve ancak Allah bilir. Bir şeyi yaratandan daha iyi bilen çıkar mı hiç? [48]

 

26- Şüphe yok ki Allah bir sivrisineği ve ondan da­ha küçük birşeyi misâl getirmekten çekinmez. İmân et­miş olanlar bunun Rablanmdan bir gerçek olduğunu bilir­ler. Kâfirler ise, «Allah bu misâli vermekle ne murâd et­miş? derler. Allah onunla bir çoğunu sapıtır, bir çoğu­nu da hidâyete erdirir. Bununİa fâsıklardan başkasını sap­tırmaz.

27 — Allah'ın ahdini pekiştirdikten sonra bozanlar, birleştirilmesini emrettiği şeyi koparanlar, yeryüzünde fe-sâd çıkaranlar, işte onlar hüsrana uğrayanların tâ kendi­leridir.

 

Allah'ın Verdiği Bir Örnek:

 

Süddî, tefsirinde Ebu Mâlik kanalıyla... İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki; Allah Teâlâ münafıklar için önceki iki örneği verdikten sonra, münafıklar, Allah bu gibi örnekler vermekten yüce ve mü­nezzehtir dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu iki âyeti inzal buyur­du. Abdürrezzâk Ma'mer yoluyla Katâde'den nakleder ki; Allah, sinek ve örümceği zikredince müşrikler bunlar da ne oluyor ki Kur'an-ı Ke-rîm'de zikrediliyor? dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Şüphe yok ki Allah, bir sivrisineği ve ondan daha küçük bir şeyi misâl getirmek­ten çekinmez...» âyetini inzal buyurdu. Saîd Katâde'den naklederek der ki: Allah Teâlâ kitabında sivrisinek ve örümceği zikredince da­lâlet ehli, Allah bunu zikretmekle neyi kasdediyor? dediler. Bunun üze­rine Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurdu. Ben derim ki: Katâde'den nakledilen birinci ifâde bu âyetin Mekkî olduğunu gösteriyorsa da du­rum böyle değildir.

Sâid'in Katâde'den rivayet ettiği ifâde ise gerçeğe daha yakındır. Doğruyu en iyi Allah bilir. Ancak İbn Cüreyc Mücâhid'den Katâde'nin bu ikinci nakline benzer bir ifâde aktarmıştır. İbn Ebu Hatim de Süddî ve Katâde'nin Söylediğine benzer bir sözü Hasan ve İsmail İbn Ebu Hâlid'den nakleder. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'ten bu âyet hak­kında şöyle dediğini nakleder : Bu bir misâldir, Allah Teâlâ onu dün­yaya örnek olarak vermiştir. Bilindiği gibi sivrisinek aç kalınca ya­şar, doydukça ölür. İşte bu Kur'an'da örnek verilen insanlar da. böy-ledirler, onlar dünyanın kiri ve pisi ile doldukça Allah onları alır. Son­ra o şu âyeti okumuştur : «Kendisiyle uyarıldıkları şeyi unuttukları zaman onlara her şeyin kapısını açtık.» Bu ifâdeyi İbn Cerîr de nak­leder. İbn Ebu Hatim ise Ebu Ca'fer yoluyla... Ebu'l-Âliye'den benzer bir rivayeti nakleder. Doğruyu en iyi bilen Allah'tır.

Bu âyetin nüzul sebebi hakkındaki ihtilâf budur. İbn Cerîr Süddî'nin naklettiğini tercih ediyor ve bunun sûreye en uygun geldiğini ifâ­de ediyor ki, bu takdirde âyetin mânâsı şöyle olur: Allah Teâlâ ister büyük ister küçük olsun herhangi bir şeyi örnek olarak vermekten çekinmediğini, kaçınmadığını, utanmadığını haber vermektedir.

«Ondan daha küçük» anlamına gelen “Femâ fevkah┠kelimesi hakkında iki görüş vardır. Birisine göre küçüklükte ve önemsizlikte on­dan daha aşağı demektir. Nitekim bir insan cimrilik ve kötülükle ni­telendirildiği zaman duyan kişi, «evet o ondan daha üsttedir» derse nitelediğim sıfatların daha fazlası onda vardır demek ister. İkincisi ise ondan daha büyüktür demektir, çünkü Allah katında sivrisinekten daha küçük ve önemsiz bir şey yoktur. Bu İbn Cerîr'in tercih ettiği görüştür. Allah küçüklükte ve önemsizlikte sivrisinek te olsa en kü­çük bir şeyi örnek vermekten kaçınmayacağını haber vermektedir. Nitekim bir başka âyette örümceği ve sineği örnek vermiştir: «Ey in­sanlar bir misâl verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah'ı bı­rakıp taptıklarınız biraraya gelseler bir sinek bile yaratamıyacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. Dâvâlı da dâvâcı da ne kadar güçsüzdür.»  (Hacc, 73)

Bir başka sûrede ise şöyle buyurmaktadır: «Allah'tan başka dost­lar edinenlerin durumu kendine yuva yapan örümceğin durumu gibi­dir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümceğin yuvasıdır, keski bil­seler.» (Ankebût, 41). «Görmez misiniz, Allah hoş bir sözü, kökü sağ­lam dalları göğe doğru olan hoş bir ağaca benzeterek nasıl misâl ver­miştir. İnsanlar ibret alsın diye Allah onlara örnek veriyor. Çirkin bir söz yerden koparılmış kökü olmayan çirkin bir ağaca benzer.» (îbrâhîm, 24). «Allah îman edenleri dünya hayatında ve âhirette sağlam bir söz üzerinde tutar, zâlimleri de saptırır. Allah dilediğini yapar.» (İbrahim, 27).               ,

Bir başka âyette ise şöyle buyurur: «Allah, hiç bir şeye gücü yet­meyen köle bir kulu örnek olarak verir...» (Nahl, 75). Bir başka âyette ise şöyle buyurur : «Allah sizin için kendi nefsinizden bir örnek vermiş­tir...» Bir başka âyette ise şöyle buyurur : Allah ortaklan bulunan bir adamı örnek vermiştir... (Nahl, 76). Ve nihayet şöyle buyurur: «Bu örnekleri biz insanlara veriyoruz, onları ancak bilginler anlar.» (An­kebût, 43). Kur'an-ı Kerîm'de pek çok örnekler vardır. Nitekim selef­ten bir kısmı şöyle demişlerdir: Kur'an'daki örnekleri duyup da an-lamayınca kendi kendime ağlıyorum çünkü Allah «Bu örnekleri biz in­sanlara veriyoruz onları ancak bilginler anlar.» buyurmuştur. Mücâhid ise «Şüphe yok ki Allah bir sivrisineği ve ondan daha küçük bir şeyi misâl getirmekten çekinmez...» âyetini şöyle tefsîr etmiştir : İster bü­yük olsun, ister küçük olsun, mü'minler örneklere inanırlar ve bunun Rableri katından gelme hakk olduğunu bilirler. Allah onunla diledi­ğini hidâyete erdirir. Katâde «imân etmiş olanlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler» âyetini şöyle tefsîr etmiştir: Onun Rah-mân'ın kelâmı olduğunu ve Allah katından geldiğini bilirler. Mücâhid, Hasan, Rebî' İbn Enes'ten de bu şekilde rivayet edilmiştir. Ebu'l-Âliye «İmân etmiş olanlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler»âyetini bu örneklerin gerçek olduğunu bilirler diye tefsir etmiştir. Kâ­firler ise «Allah bu misâli vermekle ne murad etmiş? derler.» Nitekim Müddessir sûresinde de Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor : «Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle an­cak küfredenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da îmanlarının artmasını sağladık. Ken­dilerine kitap verilmiş olanlar ve imân edenler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve küfredenler ise Allah bu misâlle neyi kasdetti desinler. İşte Allah böylece dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola eriştirir. Rabbının ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.» (Müddessir, 31). Aynı şekilde burada da Cenab-ı Allah : «Allah onunla birçoğunu sapıtır, birçoğunu da hidâyete erdirir. Bununla fâsıklardan başkasını saptırmaz» buyu­ruyor.

Süddî, tefsirinde Ebu Mâlik kanalıyla... İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve Peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki, «Allah bununla birçoklarını» yani münafıkları sapıtır ve «birçoklarını» yani mü'minleri doğru yola eriştirir. Kesin ve hak ola­rak bilmiş oldukları gerçeği yalanlamalarından dolayı bunların sapık­lığını artırır. Allah'ın onlar için verdiği örnek kendilerine uygundur. Bu örnekle,Allah onları sapıklığa götürür. Yine birçok örnekle îman ve tasdik ehlini de hidâyete ulaştırır. Onların hidâyetlerine hidâyet ekleyerek îmanlarına îman katar. Onlar Allah'ın kendileri için verdiği örneğe kesin olarak uyduklarını kabul edip ikrar ederler. İşte onların hidâyete ermeleri budur. «Bununla fâsıklardan başkasını saptırmaz.» Süddî bunlann münafıklar olduğunu nakleder. Ebu'l-Âliye de bunların nifak ehli olduğunu belirtir. Rebî' İbn Enes de böyle demiştir. İbn Cüreyc Mücâhid'den o da İbn Abbâs'dan nakleder ki: «Bununla fâsık-lardan başkasını saptırmaz.» âyetinden maksad kâfirler onu bilir ve küfrederler demektir. Katâde fâsıklar ise fıska dalmaları sebebiyle Al­lah tarafından sapıklığa sevkedilirler demiştir. İbn Ebu Hatim îshâk İbn Süleyman kanaliyle... Sa'd'den nakleder ki: «Allah onunla birço­ğunu saptırır.» Yani haricîleri demektir.

Şu'be, Amr İbn Mürre kanaliyle Müs'ab İbn Sa'd'den nakleder kif o şöyle demiş : Sen babama Allah Teâlâ'nın «Allah'ın ahdini pekiştir­dikten sonra bozanlar...» âyetini sorduğumda, onlar Harûrîlerdir dedi. Eğer bu isnâd sahîh ise Sa'd İbn Ebu Vakkâs'ın âyeti bu anlama tef­siridir, yoksa bununla Hz. Ali'ye Nehrevân'da karşı- çıkan haricîlere karşı delil göstermek istenmiş değildir. Çünkü âyetin nüzulü sırasında bunlar yoktular. Sahîh oldukları vasıfları itibariyle bu âyetin muhte­vası içerisine girenlerle birlikte onlar da girmişlerdir. Onlara haricî denmesinin sebebi; imâma itâattan dışarı çıkmaları ve İslâm şerîatiy-le hükmetmekten uzaklaşmalarıdır.

Fâsık, lüğatta itâattan çıkan kişi demektir. Araplar hurmaya ka­buğundan çıktığı zaman “Feseka” kelimesini kullanırlardı. Bu mâ­nâdan olarak fare deliğinden çıkıp bozgun yaptığından dolayı ona “Fuveysika” adı verilmiştir. Buhârî ve Müslim'de sabit olduğuna göre Hz. Âişe (r.a.) Rasûlullah'ın şöyle dediğini nakletmiştir : «Beş şey fâ­sık (haddi aşan) olup helâl ve haram anında (ihramda iken) öldürü­lürler. Bunlar karga, delice (dölengeç) kuşu, akrep, fare ve azgın kö­pektir.» Fâsık kelimesi; kâfiri ve âsîyi içine alır. Ancak kâfirin fâşık­lığı daha şiddetli ve daha aşırıdır. Âyetteki fâsıktan murâd kâfirdir. Şüphesiz ki Allah Teâlâ en iyisini bilir. Çünkü âyette itaat eden fâsıklar şöyle nitelendirilmektedirler: «Allah'ın ahdini pekiştirdikten son­ra bozanlar, birleştirilmesini emrettiği şeyleri kesenler, yeryüzünde fesâd çıkaranlar, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.» Bu sıfatlar mü'minlerin sıfatına aykırı düşen kâfirlerin sıfatlarıdır. Nite­kim Allah Teâlâ Ra'd sûresinde şöyle buyurur : «Sana Rabbinden in­dirilenin hak olduğunu bilen kimse, hiç onu bilmeyen köre benzer mi? Ancak akıl sahipleri ibret alırlar. Onlar ki Allah'ın ahdini yerine geti­rirler ve anlaşmayı bozmazlar. Onlar ki Allah'ın birleştirilmesini em­rettiği şeyleri birleştirirler, Rablerinden korkarlar ve hesabın kötü­sünden çekinirler. Onlar ki Rablerinin rızâsını dileyerek sabrederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açıkça infâk ederler, iyilik yaparak kötülüğü ortadan kaldırırlar. İşte onlara bu dün­yanın karşılığı olarak girecekleri Adn cennetleri vardır. Babalarının, eş­lerinin, çocuklarının, iyi olanları da oraya girerler. Melekler hep birden yanlarına girip «sabretmenize karşılık selâm olsun size, burası dün­yanın ne güzel bir karşılığıdır» derler.» (Ra'd, 19-24). Buna mukabil fâsıklar hakkında da şöyle buyurur : «Pekiştirdikten sonra Allah'ın ahdini bozanlar ve Allah'ın birleştirmesini emrettiğini koparanlar ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar, işte la'net onlara ve kötü yurt ola­rak cehennem de onlaradır.»   (Ra'd, 25)  .

Tefsir ehli fâsıklann bozdukları belirtilen ahdin mânâsı konusun­da ihtilaflıdırlar. Bazılarına göre bu, Allah'ın yaratıklarına bir buy­ruğu, emrettiğine itaat etmeleri, nehyettiğinden kaçınmaları konu­sunda bir emridir. Bu emri kitaplarında ve resullerinin dilleriyle açık­lamıştır. Bu ahdi bozmaları demek onunla amel etmeyi bırakmaları demektir. Diğer bazıları da dediler ki; aksine bu, ehl-i kitaptan kâfir­ler ile münafıklar hakkında nazil olmuştur ve Allah'ın kendilerinden aldığı halde onların bozdukları belirtilen ilâhî ahid ise Tevrat'ta yap- malarını emrettiği hususlar ile gönderildiği zaman Hz. Peygamber (s.a.)'e tâbi olup onu tasdik etmeleridir. Peygamberin Rabbı katın­dan getirdiklerini doğrulamalarıdır. Bu ahdi bozmaları onu.gerçek ola­rak tanıdıktan sonra inkâr etmeleridir. Allah'ın, kendi nefislerinden onu insanlara açıklayıp saklamayacaklarına dair almış olduğu ahdi, insanlara bildirmeyip saklamalarıdır. İşte Allah Teâlâ onların bunu arkalarına attıklarını ve az bir paraya satın aldıklarını bildirmektedir. İbn Cerîr Merhûm'un ve Mukâtil'in tercih ettiği görüş budur.

Diğerleri de dediler ki: Bu âyetle bütün küfür, şirk ve nifak ehli kaydedilmiştir. Allah'ın onlara ahdi ise rübûbiyetine delâlet eden de­liller getirerek vahdaniyetini göstermiş olmasıdır. Allah'ın onlara ahdi hiç bir kimsenin benzerini getirmeye muktedir olamadığı mucizelerle peygamberlerinin doğruluğunu tasdik ettiği emir ve nehyidir. Bu ah­din bozulması ise delillerle doğru olduğu sabit olan hakîkatları kabul etmemeleri ve peygamberin getirdiği şeylerin hak olduğunu bile bile peygamberi ve kitapları yalanlamalarıdır. Mukâtil İbn Hayyân'dan bu­na benzer bir rivayet nakledilir ki bu hasendir. Başkaları da dediler ki, Allah Teâlâ'nın sözkonusu ettiği bu ahid, insanları Hz. Âdem'in sul­bünden çıkardığı zaman onlardan almış olduğu ahiddir. Nitekim bu hususu Cenab-ı Allah şöyle nakleder : «Hani Rabbın insanoğlunun sul­bünden soyunu devam ettirmiş, onlara ben sizin Rabbınız değil miyim? demiş ve buna kendilerini de şâhid tutmuştu. Onlar da evet şahidiz de­mişlerdi. Bu, kıyamet günü bizim bunda haberimiz yoktu, dersiniz ve­ya daha önce babalarımız Allah'a ortak koşmuşlardı biz de ondan son­ra gelen bir soyuz, bizi boşa çalışanların yaptıklarından ötürü yok eder misin? dersiniz, diyedir.» (A'râf, 172-173). Bu ahdi bozmaları demek ona uymamaları demektir. Mukâtil İbn Hayyân'dan da böylece nakle­dilmiştir. Bu sözleri İbn Cerîr Taberî tefsirinde nakleder.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'ten nakletti ki o Ebu'l-Âliye'-nin Allah Teâlâ'nın : «Allah'ın ahdini pekiştirdikten sonra bozanlar...» âyeti hakkında şöyle dediğini nakletmiştir. Münafıkların altı özelliği vardır : İnsanlar üzerine galip geldikleri takdirde bu özelliklerini izhâr ederler. Bunlar şu hususiyetlerdir: Konuştukları zaman yalan söyler­ler, vadettikleri zaman dönerler, emânet olunduğunda hiyânet ederler, Allah'a söz verdikten sonra onun ahdini bozarlar, Allah'ın birleşmesini emrettiği bağı koparırlar, yeryüzünde fesâd çıkarırlar. Eğer galibiyet kendilerinin değil de başkalarının olursa şu üç özelliği izhâr ederler : Konuşunca yalan söylerler, vadedince dönerler, emânet olununca hi­yânet ederler. Rebî' İbn Enes de böyle demiştir. Süddî tefsrîrinde, alı­nan ahdin Kur'an'da sözkonusu olan ahid olduğunu,. onların bu ahdi kabul ettikten sonra küfre dönüp ahdi bozduklarım belirtir.

«Birleştirilmesini emrettiği şeyi kesenler.» Denildi ki bundan mak- sad sıla-i rahimdir. Nitekim Katâde şu âyet-i kerîme gibi bunu da tef-sîr etmiştir : «Eğer dönerseniz yeryüzünde fesâd çıkarıp rahimlerinizi koparırsınız.» (Muhammed, 22). İbn Cerîr de bu görüşü tercih etmiş­tir. Denildi ki; burada kasdolunan çok daha umûmîdir. Bununla Al­lah'ın birleştirilmesini emrettiği her şey ve koparılıp atılmasını bu­yurduğu her bağ kasdedilmiştir. Mukâtil İbn Hayyân «İşte onlar hüs­rana uğrayanların ta kendileridir» âyetini âhirette hüsrana uğrayan­lar şeklinde tefsir etmiştir. Keza onların üzerine lanet ve kötü yurt vardır âyetini de böyle tefsir etmiştir. Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakletti ki o şöyle demiş : Allah'ın müslüman olmayanlara nisbet ettiği her şey hüsran örneğidir. Hüsranla küfrü kasdeder. İslâm ehline nisbet ettiği hüsran tabiriyle günah kasdolunur. İbn Cerîr der ki, hüsrana uğrayan­lar Allah'a isyanları sebebiyle Allah'ın rahmetinden kendi paylarını eksiltenlerdir. Tıpkı ana sermâyesini, sattığı .malın içerisinde veren tüc­carın kaybetmesi gibi. Kâfir ve münafık da insanların ilâhî rahmete en çok muhtaç oldukları kıyamet gününde Allah'ın kullan için yaratmış olduğu rahmetten mahrum olmakla hüsrana uğramaktadırlar. [49]

 

28- Nasıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz? Hal­buki siz ölüler iken O diriltti. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek, en sonunda yalnız O'na döndürülecek­siniz.

 

Allah'ı Nasıl İnkâr Edebilirsiniz? :

 

Allah Teâlâ kudretini ve varlığını delil getirerek, kullan üzerin­de tasarruf sahibi olan yaratıcılığını örnek vererek buyuruyor ki «Na­sıl oluyor da Allah'ı inkâr ediyorsunuz?» O'nun varlığını nasıl redde­diyor veya onunla beraber ondan başkalanna ibâdet ediyorsunuz? «Hal­buki siz ölüler iken O diriltti.» Siz yoktunuz, sizi yoktan varlığa çıkart­tı. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Yoksa onlar hiç bir şeyden mi yaratılmışlar veya yaratıcıları kendileri midir? Yoksa on­lar mıdır gökleri ve yeri yaratmış olan? Hayır onlar yakîn getirmezler.» (Tür, 36). Bir başka âyet-i kerîme'de de şöyle buyurulur : «İnsanın üze­rinden öyle bir zaman geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi.» (İnsan, 1). Bu konuda daha pek çok âyet-i kerîme vardır.

Süfyân el Sevrî.. Abdullah İbn Mes'ûd (r.a-)'dan nakleder ki o Allah Teâlâ'nın : «Dediler ki: Rabbimiz bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin.» âyetinin mânası Bakara süresindeki: «Halbuki siz ölü­ler iken O diriltti, sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir» âye­tidir. İbn Cüreyc, Atâ'dan o da İbn Abbâs'dan nakleder ki «Siz ölüler iken O diriltti» âyeti, babalarınızın sulbünde ölü idiniz, yaratılıncaya kadar hiç bir şey değildiniz, sonra O sizi yarattı, sonra tekrar gerçek ölümle öldürecektir. Sonra da sizi öldükten sonra yeniden diriltecek­tir, demektir. Bu âyet şunun gibidir: «Rabbimiz bizi iki defa öldürdün iki defa dirilttin» (Gâfir, 11). Dahhâk İbn Abbâs'dan «Rabbimiz bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin» (Gâfir, 11) âyeti hakkında şöyle de­diğini nakleder : Allah sizi yaratmazdan önce toprak idiniz, bu bir ölüş­tür. Sonra sizi diriltti ve yaratılış bahşetti, bu ise bir hayattır, dirilmedir. Sonra sizi öldürür ve kabirlere götürülürsünüz bu da bir başka ölmedir. Sonra kıyamet gününde tekrar diriltir ki, bu da bir başka hayattır. Bu iki ölüm iki hayattır ki Allah Teâlâ'nın bu kavli gibidir : «Halbuki siz ölü­ler iken O diriltti, sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir, en sonunda yalnız O'na döndürüleceksiniz.» Süddî de kendi senediyle İbn Abbâs'dan ve Mürre'nin rivâyetiyle İbn Mes'ûd ve ashâbtan bir toplu­luktan. Ebu'l-Âliye'den, Hasan el-Basrî'den, Mücâhid'den Katâde'den, Ebu Sâlih'den, Dahhâk'tan, Atâ el-Horasânî'den bunun gibi bir görü­şü nakleder. Sevrî de der ki; Süddî Ebu Sâlih'den bu âyet hakkında; sizi kabirde diriltir, sonra öldürür şeklinde bir rivayet nakletmiştir. İbn Cerîr Yûnus kanalıyla... Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den nak­leder ki; Allah onları Âdem'in belinde yaratmış, sonra onlardan ahid almış, sonra onları öldürmüş sonra da rahimlerde tekrar yaratmış, sonra tekrar öldürmüş, sonra da kıyamet gününde tekrar diriltmiştir. İşte 'Allah Teâlâ'nın : «Rabbimiz bizi iki defa öldürdün ve iki defa dirilttin» âyetinin mânâsı budur. (Gâfir, 11). Bu ve önceki rivayet garîb bir lafızdır. Sahih olan İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve tabiînden söz-konusu cemâatin naklettiği rivayettir. Bu husus Allah Teâlâ'nın şu âyetinde olduğu gibidir : «De ki, Allah sizi diriltir, sonra öldürür, son­ra da gelişinde şüphe bulunmayan kıyamet günü sizi toplar, ancak in­sanların çoğu bunu bilmezler.»  (Câsiye, 26). [50]

 

29- Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur. O, her şeyi bilendir.

 

Herşeyi Yaratan Allah'tır:

 

Allah Teâlâ insanların yaratıldıklarına delil olarak kendi nefisle­rinde müşahede ettikleri örnekleri zikrettikten sonra, göklerin ve ye­rin yaratılışlarıyla ilgili bir başka delili zikrediyor : «Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halinde

düzenleyen O'dur.» Burdaki istiva kelimesi kasıt ve yö­nelmek manasınadır. Çünkü kelime harfi cer edatı olan ile müteaddî (geçişli) hale gelmiştir. Düzenleyen mânâsına gelen “Fesevvâhunne” kelimesi ise yedi gök halinde yarattı demektir. Gök bu­rada cins isimdir. «O, her şeyi bilendir» yani ilmi yarattığı her şeyi kuşatmıştır, demektir. Nitekim bir başka âyeti kerîme'de şöyle der : «Yaratan bilmez mi hiç? O Latiftir, Habîr'dir.» (Mülk, 14). Bu âyeti, Secde süresindeki şu Âyet-i Celîle açıklamaktadır: : «De ki siz yeri iki günde yaratanı mı inkâr ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? O âlem­lerin Rabbı'dır. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onu mübarek kıl­dı, rızıklarını arayanlar için yeryüzünün bitkilerini eşit olarak dört devre içinde yetiştirmesi kanununu koydu. Sonra duman halinde bu­lunan göğe yöneldi, ona ve yeryüzüne isteyerek veya istemeyerek ouy-ruğuma gelin dedi, ikisi de isteyerek geldiler. Allah bunun üzerine iki gün içinde yedi gök var etti ve her göğün işini kendisine bildirdi. Ya­kın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan koruduk. İşte bu, Bilen, Azîz Allah'ın takdiridir.» (Fussilet, 9 -12). Bu Âyet-i Kerîme de gös­teriyor ki Allah Teâlâ önce yeryüzünü yaratmaya başlamış, sonra yedi göğü halketmiştir. Bina yapanların durumu da böyledir. Önce alt ta­rafı yapmaya başlar, sonra üst kısmı yaparlar. Bundan sonra zikrede­ceğimiz gibi müfessirler de bu hususu tasrîh etmişlerdir. Ancak «Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki onu Allah bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış ve gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenlemiştir. Suyunu on­dan çıkarmış ve otlak yer meydana getirmiştir. Dağlan ona yerleş­tirmiştir.»  (Nâziât, 27 - 32) âyetine gelince denildi ki, burada yer alan

sonra “Summe” kelimesi fiilin fiile atfı için değil, haberin habere atfı için kullanılmış atıf edatıdır.

Denildi ki, yerin düzenlenmesi, göklerin yaratılışından sonradır. Bunu İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan rivayet etmiştir. Süddî tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih yoluyla İbn Abbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd ve ashâbtan bir topluluktan nakleder ki: «Yerde ne var­sa hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök halin­de düzenleyen O'dur.» Âyeti hususunda onlar şöyle demişlerdir: Al­lah Tebâreke ye Teâlâ'nın arşı suyun üzerindeydi, suyun yaratılmasın­dan önce hiç bir şey yaratılmamıştı. Allah yaratıkları yaratmak iste­yince sudan buhar meydana getirdi. Buhar suyun üzerinden yükseldi ve bu yükselen şeye yükseklik mânâsına «gök» dedi. Sonra suyu ka-tılaştırdı ve ondan bir tek yer meydana getirdi, sonra bu yerleri par­çaladı ve onları iki günde -pazar ve pazartesi günü- yedi yer haline getirdi. Yeri balığın üzerinde yarattı ki balık Allah Teâlâ'nın Kalem sûresinde: «Nûn ve Kaleme Andolsun ki...» (Kalem, 1) sözkonusu edilen Nûn balığıdır. Balık sudadır. Su ise kayalığın üzerindedir. Ka­yalık hiç bir bitki bitirmeyen büyük bir taşın üzerindedir. Taş ise, bir meleğin sırtındadır, melek te bir kayanın üzerindedir kaya rüzgârdır. İşte Hz. Lokman'ın «Ne gök vardı ne yeryüzü. Balık hareket etti ve kı­mıldadı, yeryüzü sarsıldı ve üzerine dağlar çekilerek durduruldu bu­nun için dağlar yeryüzünün üzerine oturtulmuştur» diye bahsettiği kaya budur. Allah Teâlâ'nın Nahl süresindeki: «Yeryüzünde sarsılma-yasınız diye sabit dağlar, nehirler ve belki yolunuzu bulursunuz diye yollar ve işaretler meydana getirmiştir. Onlar yıldızlarla da yollarını .bulurlar.» (Nahl, 15 -16) âyetinde bahsettiği dağlardır. Allah dağları yeryüzünde yaratmış ve yeryüzünde halkın yiyeceği gıda maddelerini ve ağaçları da salı ve çarşamba günü olmak üzere iki günde yarat­mıştır. Nitekim bu hususta da şöyle buyurur : «De ki siz, yeri iki gün­de yaratanı mı inkâr ediyor ve O'na eşler koşuyorsunuz? O âlemlerin Rabbı'dır. Yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi, onu mübarek kıldı. Rı-zıklarını arayanlar için yeryüzünün bitkilerini eşit olarak dört devre içinde yetiştirmesi kanununu koydu.» (Fussilet, 9 -10). «Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi.» Bu duman suyun buharlaşmasından olmuştu ve bir tek gök halinde idi, sonra onları parçaladı, perşembe ve cuma günleri iki günde yedi gök haline getirdi. Cuma gününe, Cum'a denmesinin sebebi Allah'ın o günde göklerle yeri birleştirmiş olmasın­dandır. «Allah bunun üzerine iki gün içinde yedi gök var etti ve her göğün işini kendisine bildirdi.» (Fussilet, 12). Allah her gökte melek­lerle beraber oranın yaratıklarını yarattı, denizleri, dağları ve daha bi­zim bilmediğimiz şeyleri. Sonra dünya göğünü yıldızlarla süsledi ve onu şeytânlardan korunan bir korunak ve süs yaptı. İstediği şeyleri yarat­tıktan sonra Arşa yöneldi. İşte âyet-i kerîme'deki: «Sonra göğe yöne­lip onları yedi gök halinde düzenleyen O'dur.» âyetiyle Enbiyâ süresin­deki : «Gökle yer bitişik idi onları biz ayırdık.» (Enbiyâ, 30) âyetinden kastolunan budur.

İbn Cerîr der ki bana Müsennâ... Abdullah İbn Sellâm'dan nak­letti ki, o şöyle demiş : Allah yaratmaya pazar günü başladı. Pazar ve pazartesi günü iki günde yerleri yarattı, salı ve çarşamba günü yer­lerdeki rızıklarla dağları yarattı. Perşembe ve cum'a günü gökleri ya­rattı. Cum'a günü son anında yaratmayı bitirdi. Ve burada acele ola­rak Âdem'i yarattı işte kıyametin kopacağı saat te bu saattir. Mücâhid der ki: «Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan...» âyetinin anlamı, Allah gökyüzünden önce yeryüzünü yarattı, demektir. Yeryüzünü ya­ratınca ondan bir duman çıktı. İşte : «Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi ve onu yedi gök halinde düzeltti» buyuran âyetin mâ­nâsı budur. Yani birbiri üstünde yedi gök ve birbiri altında yedi yer var etti, demektir.

İbn Ebu Hatim, İbn Merdûyeh'den bu âyetin tefsiri konusunda Neseî ve Müslim'in de rivayet ettiği hadîsi nakleder ki bu hadîste İbn Cüreyc... Ebu Hüreyre'nin şöyle dediğini bildirir : Resûlullah (s.a.) eli­mi tuttu ve dedi ki Allah toprağı cumartesi günü yarattı, onun üzerin­deki dağları pazar günü yarattı, pazartesi günü ağaçları yarattı, salı günü kötülükleri, çarşamba günü aydınlığı yarattı. Perşembe günü yer­yüzünde canlıları yaydı, ve cum'a günü son saatte ikindi ile akşamın arasında Hz. Âdem'i yarattı.

Bu hadîs Müslim'in garîb hadîslerindendir. Bu konuda Ali İbn el-Medenî ve Buhârî ve daha başka birçok hafızlar söz söylemişler ve bu­nun Kâ'b'm sözü olduğunu belirtmişlerdir. Bu sözü o, Kâ'b el-Ahbâr'dan duymuş, ancak bazı râvîler yanılarak onu merfu hadîs haline getirmişlerdir. Beyhakî de böyle kaydeder. [51]

Kâinatın yaratılışı günümüz ilminin ençok ilgilendiği konuların başında gelir. Geosentrik sistemden Heliosentrik sisteme geçiş, Kepernik ve Galile'nin astronomi alanındaki çalışmaları, Kont-Zaplace veya çar­pışma teorisi, büyük patlama (Big-Bang) teorisi bu alanda ençok tar­tışılan konulardır. Dünyanın yaratılışı ile ilgili mukaddes kitaplarda da izahlar bulunmaktadır. İşte bu âyette Kur’an-ı Kerîm kâinatın ya­ratılışı konusunun bir cephesine temas etmektedir. [52]

 

Dünya ve Gezegenler:

 

Cevheri de şöyle diyor :

İyi bil ki, biz bu yeryüzünde mahbûsuz, bu bataklığa dalmışız. Çe­şitli âlemler ve arzular, âlemleri kavramaktan ve hakîkatlan bilmek­ten, kâinattaki hârikaları açıklamaktan bizi alıkoyuyor. Gökler âlemi bizim gördüğümüz âlemden daha parlak, daha muazzam, daha aydın­lık ve daha güzel olduğu için akıl sahiplerinin nazarları ve din adam­larının görüşleri gökler âlemine takılmıştır hep. Yunanlıların naklet­tiğine ve Batlamyuslar zamanında İskenderiye bilginlerinin yaptıkları araştırmalara göre, yeryüzü âlemin merkezini teşkil ediyordu. Ay, Uta-rid, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri, Zühal ise yeryüzünün çevresinde dö­nüyorlardı. Ve her birisi, doğudan batıya doğru dünyanın etrafında belirli bir yörüngeyi izliyordu. Onların belirttiğine göre, gezegenlerin özel bir yörüngeleri vardı. Yedi gezegenin günlük hareketleri her biri diğerinin tersine, doğudan batıya ve batıdan doğuya idi. Yörüngelerin­de bu yıldızlar gittikleri yönün tersine dönen bir çarkın üzerinde ge­zinen karıncaya benziyorlardı. Bu hareketlerle ay yılı, güneş yılı ve diğer yıldızların yılları tesbît ediliyordu. Onlar diyorlardı ki; bu yedi gezegeni kuşatan iki gezegen daha vardır. Bunlar da sabit gezegenlerle, Atlas gezegenidir. Ve yine diyorlardı ki, bizim .sekizinci bir yörünge daha farzetmemiz lâzım ki onda sabit yıldızlar bulunsun, dokuzuncu bir yörünge daha tesbît etmemiz lâzım ki, günlük hareketin başlangıcı orada başlasın. Yörüngelerin sırasına gelince o da aynı şekilde sırala­nıyordu. Bu konuda uzun uzadıya deliller serdediyorlardı ki gerçekte bunların hiç bir dayanağı yoktu. Hattâ güneşin yörüngesini, dördüncü sıraya koydukları için güzellerin göğsündeki gerdanlığın şemsesine benzetmişlerdi, çünkü o ortada bulunurdu. Diğer feleklere gelince, onlar altta bulunan yıldızın üstte bulunana ağırlık verdiğini ve ağırlıklı olanın diğerinin altında olduğunu söylüyorlardı. Kısaca Batlamyus astronomisindeki görüş bundan ibarettir. Bu-görüşün etkisiyle yazılmış olan Barnaba İncili'nde denilir ki; «İsâ şöyle dedi: Ben size doğruyu söylerim ki, gökler dokuz tanedir. Bunların arasına gezegenler yerleş­tirilmiştir ki her biri diğerinden erkek yürüyüşüyle beşyüz sene uzak­lıkta bulunur. Keza yeryüzü de gökyüzünden beşyüz sene mesafede bulunmaktadır. Ancak bu ilk gök ve yeryüzü arasındaki karşılaştır­manın üzerinde dur. Çünkü yeryüzünün bir kum tanesinden büyük ol­duğu kadar ilk gök, yeryüzünden daha büyüktür. Bu fazlalık ikinci­sinden daha fazla, üçüncü de ikincisinden daha fazladır. Ve bu, böy­lece diğeri bir öncekinden daha fazla olmak üzere, son göğe kadar uzanır gider. Sana doğruyu söylerim ki, cennet bütünüyle yeryüzünden ve gökyüzünden daha büyüktür. Tıpkı yeryüzünün bir kum tanesinden daha büyük olduğu gibi.»

Sonra Barnaba İncili'nde denilir ki: «O zaman Melek Cebrail İsâ-ya gelerek ona bir ayna gösterdi, parlaklığı güneşin parlaklığı gibiydi ve İsâ o aynada şu sözleri gördü : Doğruyu söylerim ki, ebedî olan asıl cennet, bütünüyle gökyüzü ve yeryüzünden daha büyüktür. Ve nasıl yeryüzü, bir kum tanesinden daha büyükse işte ben de Cennet'-ten daha büyüğüm. Denizlerin kumlarının tanesinden ve denizdeki su­ların damlalarının tanesinden ve hayvanların derilerinin kıllarının ta­nesinden çok daha fazla. Hattâ gökleri ve Cenneti dolduracak kum ta­nelerinin sayısından daha fazla...»

İşte Antikçağ filozoflarının sözleri ve işte İncil'in ifadeleri. Sonra Yunan felsefesi Fârâbî ve İbn Sina'nın eliyle Arapçaya aktarıldı ve feleklerin dokuz tane olduğu kararlaştırıldı. Buna dayanan İslâm bil­ginleri, onların görüşlerini inceledikten sonra dediler ki, bu dokuz fe­lekten yedisi gök, ikisi de Kürsî ve Arş'tır. Yedi göğün zikri yukarda geçti. Kürsî ise sabit yıldızların feleğidir. Arş diğer feleklerin günlük hareketlerini kuşatan doğu ve batı yönlerindeki yörüngelerini ihata eden felektir, dediler. Bir süre sonra İslâm ümmetinden büyük filozof­lar ve seçkin bilginler, bu görüşün bâtıl, şerîate ve akle aykın olduğu­nu farkettiler. Ve dediler ki, Kur'an'da sözkonusu edilen yedi gök sı­nırlayıcı bir rakam değildir, çünkü sayı anlaşılmaz. Zira bir kişi benim yanımda iki at vardır derse, bu söz onun yanında bin at olması ile çelişmez. Filozoflar bu feleklerin kadîm olduğunu ve fanî olmasının imkânsızlığını söylediler. Yıldızların da böyle olduğunu belirttiler ki, bu hem akla, hem de dine aykırıdır. Dediler ki; güneş kendi etrafın­da döner, ortada Atlas feleği veya ortada herhangi bir şey yoktur, bü­tün yıldızlar boşlukta dönmektedirler. (...) Onaltıncı asırdan sonra gelişen astronomiye göre ise, bu âlemlerin hepsinde dünya, ay ve yıl- dızlar vardır. Bunlar hızla hareket eden fezaya dağılmış duman gibiy-mişler. Milyonlarca sene boyunca hareket hızı kazanmaları neticesin­de, güneşler oluşmuş, sonra yine milyonlarca .sene dönmüşler ve bu güneşlerden birisinden bizim güneşimizle gezegenleri kopmuş. Utârid Zühre, Yeryüzü, Merîh, Müşteri, Zühal, Uranüs ve Neptün teşekkül etmiş. Bu gezegenlerin sayısı sekizdir. Sonra Merîh ile Müşteri arasın­da altı yüz küçük gezegen uydusu bulunduğunu tesbît etmişler. Ancak bu altıyüz uydu birleşse hiç birisi ayın büyüklüğü kadar yer işgal ede­mezler. Bu gezegenler güneşin etrafında devrederler. Utârid devrini 28 günde tamamlar, Zühre ise 226 günde, Merîh 321 günde. Dünya 1 yılda, Müşteri 11 yıl 313 günde, Zühal 29 yıl 167 günde, Uranüs 48 yıl 7 günde, Neptün 148 yıl 268 günde bir devir yapar. Ancak güne­şin etrafında henüz keşfedilmemiş başka gezegenler de olduğu sanıl­maktadır. İlmin hârikalarından birisi de çağdaş bilginlerin Müşteri ile Merih'in arasında bulunan uydulan araştırıp ve gezegenlerin güneşe uzaklığı konusunda koydukları kaide uyarınca bunların sayılarını tes­bît etmiş olmalarıdır. Bu gezegenlerin güneşten uzaklığı belli bir oran dahilindedir. Bunları şöylece sıralamak mümkündür :

Utarid     0+4        4x9:        36.000.000 mil

Zühre     3+4        7x9:        63.000.000 mil

Dünya    6+4        10x9:       90.000.000 mil

Merih    12+4        16x9:     144.000.000 mil      

Güneş    24+4      28x9:     252.000.000 mil

Müşteri  48+4      52x9:     468.000.000 mil

Zuhal     96+4     100x9:    900.000.000 mil

Uranus  192+4    196x9:  1.764.000.000 mil

Neptün  284+4    288x99: 2.592.000.000 mil.

İşte gezegenlerin güneşten uzaklıkları. Yani bu uzaklıklar yakla­şık bir düzen içerisinde yer almış bulunmaktadır. Buna göre her ge­zegen ?n derecesine dört eklenir ve dokuzla çarpılırsa güneş ile arala­rındaki uzaklık bulunur. Görüldüğü gibi Utârid sıfır derecededir, ona dört eklenip dokuzla çarpıldığında uzaklığı bulunur. Keza Zühre üç derecededir, dört eklenince yedi olur, dokuzla çarpılınca altmışüç olur. Keza yer Zührenin iki katı olan altıdır, ona dört eklenince on olur, dokuzla çarpılınca doksan milyon mil olur. Merih ise altının iki ile çarpımı olan onikidir, buna dört eklenince onaltı olur, dokuzla çarpı­lınca da yüzkırkdört olur. Diğerleri de böylece katlanarak gider. An­cak bu çarpımdan küçük rakam farklılıkları bulunmaktadır. Çünkü Zühre'nin uzaklığı 67, Dünyanın uzaklığı 93, Merînin uzaklığı 143, Müş-larinin uzaklığı 484, Zühal'in uzaklığı 887, Uranüs'ün uzaklığı 1782 ve Neptün'ün uzaklığı da 2792 milyon mildir.

İyi bil ki; Utârid ve Zühre aşağı gezegenlerdir, çünkü onların yö­rüngesi yerin yörüngesinin içerisindedir. Diğer gezegenler ise yukarı gezegenlerdir ki onlann yörüngesi yerin yörüngesinin dışındadır. Be­nim güneş manzumesi hakkındaki söylemek istediklerim bunlardır.

Sabit yıldızlara gelince, onların sayısını Allah'tan başka kimse bil­mez. Bilginler araştırmışlar ve bunun yüzmilyonlan bulduğunu tesbît etmişlerdir. Büyük teleskoplar vasıtasıyla çektikleri fotoğraflarla bu­nu tesbît etmektedirler.

İyi bil ki; güneşin ışığı bize sekiz dakika onsekiz saniyede ulaşır. En hızlı tren yeryüzünden güneşe doğru hareket etse ve gece gündüz durmadan yol alsa, güneşe en erken ancak 350 senede ulaşması müm­kündür. Ben bunu sana söylüyorum ki, Allah'ın azamet ve celâlinin miktarını anlayasın ve daha sonra sabit yıldızları hakkında söyleyecek­lerimi kavrayasın.

İyi bil ki; güneşin ışığı 1 saniyede 186.000. mil yol kat eder ve bir yılda 6 milyar millik mesafe alır.

İyi bil ki; bize, en yakın yıldızın ışığı 4 ışık senesinde ulaşır. Gü­neşin ışığı bize 8 dakika 18 saniyede ulaştığına ve uzaklığı da çok bü­yük bir mesafede olduğuna göre bize 4 yılda ışığı ulaşan yıldızların uzaklığını nasıl hesap edeceksiniz? 8 dakika nere, 4 yıl nere? Öyle yıl­dızlar da vardır ki bize ışıkları bin (1000) ışık senesinde ulaşamaz. Sirius yıldızının ışığı bize 9 ışık senesinde ulaşır. Keza ışıkları bize 14, 30, 32 ve 50 senede ulaşan yıldızlar vardır.

İyi bil ki; ilim adamları sabit yıldızları, ışıklarına göre taksim et­mişlerdir. En parlak olan yıldızı birinci kadirden daha sonra gelen par­laklıktaki yıldızları da sırasına göre tasnif etmişlerdir. Eskiler altı ka­dirden yıldız tesbît etmişken, yeniler 20 kadire kadar ulaştırmışlar­dır. (...) İşte insanların göklerle ilgili bildikleri şeyler bunlardır. Al­lah seni korusun. İskenderiyye bilginlerinin anlattıkları ve Barnaba İncil'inde nakledilenlerle bugünkü insanoğlunun bildikleri arasındaki farkı, var sen kıyas et. Allah'ın azameti bugün çok daha açık tecellî et­miştir. Görmüyor musun İncil'de eskilerin sözü gibi her gök arasında 500 yıl olduğu anlatılıyordu ve 9 gök bulunduğunu belirtiliyordu. Bu göğü müslümanlar yedi gök, arş ve kürsî olarak belirtmişlerdi. Buna göre, göklerin mesafesinin toplamı insan yürüyüşüyle 4.500.000 sene­lik mesafe oluyordu. Bu ise bugün bilinene nisbetle çok basît bir öl­çüdür. Görmüyor musun bu mesafeyi ışık 4 dakikadan daha az bir za­man içerisinde katetmektedir. Ve bugünkü insanların bildikleri ilâhî kudretin genişliği, bugün bizimle güneş arasındaki mesafenin yansım geçmiyordu. Çünkü güneşin ışığı bize 8 dakika 18 saniyede ulaşır. Gü­neşin uzaklığı da ne oluyor, az bir uzaklık. Çünkü güneş dünyamıza çok yakındır. 8 dakika nerede, bize en yakm yıldızın mesafesi olan 4 yıl nerede? Işığı bize binlerce senede ulaşan yıldızlara kıyâsla bu mesafe ne kadar da küçük kalıyor? Akıllar şaşmış, gözler göremez olmuş, fi­kirler hayrette kalmış. Eskilerin zikrettikleri ilâhî azametle bugün bi­linenler ne kadar farklı? Eğer sen yıldızların ışığının bize ne kadar zamanda ulaştığını bilmek istiyorsan, bizim her gece gözlediğimiz yıl­dızların bir çoğunun ışığının bize yeryüzü yaratılmazdan önce yollan­mış olduğunu, ancak şimdi gözümüze ulaştığını düşün. Ve yine, yer­yüzü yaratılmazdan önce yola çıkmış fakat yok olmuş, ama ışığı bize henüz yeni gelmiş olan yıldızlar bulunduğundan da kuşku duyma. Biz şu anda onun çok önceden gönderdiği ışığını gözlüyoruz ve bize gelen jşık onun yok olmazdan önceki ışığıdır. Şu halde İskenderiyye bilgile­rine dayanarak ve İncil'de yer alan bilgilerin, Kur'an'a uygun düşen modern ilimlere nisbetle hiç bir değeri yoktur. Öyleyse modern ilmin keşfi, İslâm'a uygun bir keşif olmuştur ki bu da İslâm'ın eşsiz bir mu-cizesidir.

Ben bu tefsirden buraya kadar olan kısmı yazdıktan sonra fazi­letli bir bilgin ziyaretime geldi. Yazdıklarımı ona gösterince sevindi ve dedi ki, Allah senden razı olsun, Sen Allah'ın celâlini, cemâlini ve san'-atmın hârikalarım tesbît ettin. Ancak şu anda Kur'an'a aykırı durum­la karşı karşıyasın. Ben, nedir o durum? dediğimde, dedi ki: Sen yıldız­ların fezada hareket ettiğini söylüyor ve bu modern görüştür diyorsun. Bunun üzerine dedim ki, yıldızların fezada hareket ettiğini söyleyenler, ne eski, ne de yeni ilmin söylediklerini biliyorlar. Eskiler feza varlığı­nın bulunmadığım tesbît etmişler ve boşluk imkânsızdır demişlerdi. Çünkü biz boş bir yer düşündüğümüzde onu ya aydınlık veya karanlık olarak düşünmek zorundayız. Karanlık ve aydınlık ise ya arazdır veya cevherdir. Ya da birisi araz, diğeri cevherdir. Eğer ikisi de cevher olur­sa bu doğrudur. Eğer ikisi araz olursa, araz cevhersiz olmaz. Eğer ikisi araz diğeri cevher olursa, mes'ele açıktır dolayısıyla kâinatta boşluk diye bir şey yoktur, diyorlardı.

Modern bilginler ise diyorlar ki: Yıldızların ışıkları yeryüzüne ulaştığına göre, bunun mutlaka bir madde tarafından taşınması gere­kir. Nitekim telsiz telgraf bu nazariyeye dayanılarak icâd edilmiştir. Şu halde ne eskiler ne de yenilerin kâinatta boşluğu kabul etmedikleri sa­bit oluyor. Yıldızlar boşlukta hareket ederler diyen kişi eski ve yeni bilgilerin hepsinden habersizdir. Bunlar bilgileriyle gururlanan ilkokul öğrencileridir. Bunun üzerine o bilgin zât, doğru söylersin dedi, yıl­dızlar mevcûd cisimler üzerinde hareket ederler, ancak Allah göğün yedi kat olduğunu söylüyor ne dersin? deyince, dedim ki, esirin varlı­ğını kabul ettikten sonra Kur'an'ı anlamak gayet kolay olur.

İyi bil ki; sayı, anlaşılan bir şey değildir, Müfessirlerin ve filozof­ların bazıları da böyle demişlerdir. Allah yedi gök dediğine göre, bu yedi sayısının daha fazla olmasını engelleyen bir engel yoktur. Sen, düşüncenin sonuna ulaşamadığı, vehmin derinliğini kavrayamadığı, eşsiz ve hârika dolu yıldızlarla, sayısız yaratıkların içinde uzandığı hâ­rika ve latîf cirmi bildikten sonra, o ister yedi olsun, ister bir olsun hiç önemi yoktur. Çünkü hepsi Allah'ın fiilidir ve hepsi de Allah'ın ce­mâl ve celâline delâlet eder. Onun tecellîsi ve yüce makamından fış­kıran aydınlık ve parlak nurunun belirtileridir. Hareket eden yıldızlardan her birinin bir yörüngesi vardır, her güneşin bir yö­rüngesi vardır. Allah; hepsini yaratan, hayırları bol bol veren, güzellik­leri, parlaklıkları ve aydınlıkları lütfedendir. Nitekim İmâm Gazzâlî Tehâfüt el-Felâsife isimli eserinde der ki; «Âlemin hadis olduğu tesbît edilince bu ister küre şeklinde olsun, ister sekizgen, ister altıgen olsun farksızdır. Ve yine ister gökyüzü ve onun altında bulunan cisimlerin tabakası onüç olsun veya daha az veya daha fazla önemsizdir. Bu ko­nulara bakmanın ilâhî ilimleri araştırmaya nisbeti, soğanın tabakala­rına ve tabakalarının sayısına ve narın tanelerinin sayısına bakmak gibidir. Maksat, bunların sadece Allah'ın fiili olmasıdır, ama nasıl olur­sa olsun.»

Ben derim ki; ey zekî kişi, bu «yedi» lafzı seni araştırma ve incele­meden alıkoymasın. Bundan sakın, çünkü sayı, sınır değildir. Sen ilâhî güzelliğe bak ve bu güzelliklerin Kur'an'a aykırı olduğunu sanan kor­kaklardan ve ödleklerden olma, ya da bu gibi lafızları duyunca inkâr eden, bilgisizlikleri ve akıllarının çarpıklığı nedeniyle ilhâda sürükle­nen zavallılardan olma. Her iki grup ta Allah'ın «Onunla çoğunluğu sapıklığa düşürür» buyurduğu kimselerdir.

Bunun üzerine arkadaşım bana dedi ki; öyleyse sen modern görü­şü destekliyorsun. Ben, hâşâ, ne modern, ne de eski görüşü destekli­yorum, dedim. Biz eskiden Kur'an'ı, eski görüşe göre uydurmuşuz, sonra bu görüşün sakatlığı açığa çıktı ve modern görüş geldi. Bu görü­şün Kur'an'a daha uygun olduğunu gördük. Kur'an ise her iki görüş­ten de üstün ve yücedir, ancak ilerde daha değişik görüşlerin ortaya çıkmayacağını kim söyleyebilir? Kur'an ayaktan ayağa atılan bir top mudur? Hayır. Sadece benim söylediğim müslümanlann kalbinin itmi'-nân kazanması için âyetin tatbikinden ibarettir. Allah'ın san'atının ve fiilinin kelâmına aykırı olmadığının bilinmesini tesbîttir. Bu uygula­ma sadece güven ve itmi'nân içindir. Bunun üzerine arkadaşım bana dedi ki; neden modern görüş Kur'an'a daha uygun geliyor sence? D,e-dim ki, evvelâ Kur'an: «Sizin bilmediklerinizi de yaratır» buyuruyor. Modern görüş te bize Allah'ın yarattıklarının genişliğini ve kavrana-mayacağını gösteriyor. İkinci olarak, eskiler yıldızların ve gezegenle­rin yok olmayacağını söylüyorlardı, modern görüş ise tıpkı insan ve hayvan gibi yıldızların da meydana gelip öldüğünü ve değiştiğini söy- lüyor. Hatta oluş devresinde bulunan yıldızların gözlendiği ve altmış bine yakın yıldızın yok olduğu belirtiliyor... Arkadaşım bana bu anlattıklarını özetler misin? dediğinde şöyle dedim : Önce insanlar gö­ğün bir tek olduğunu görüyorlardı, sonra din onun yedi olduğunu söy­ledi, filozoflar da bunu dokuza çıkardılar. Üçüncü olarak müslüman-lar eski zamanda yedi kat göğe, arş ve kürsîyi de eklediler. Eski filo­zoflara ve Barnaba İncil'inde belirtilen dokuz göğe paralel bir sistem kurmak için diğer felekleri de kürsî ve arş olarak belirttiler. Sonra eski görüş iptal edildi ve tabîatiyle Barnaba İncili'yle müslümanlardan bu fikre uyanların görüşü de iptal edilmiş oldu. Nihayet modern görüş Al­lah'ın azametinin eskilerin söylediklerinden daha fazla olduğunu açık­ladı ve eskilerin görüşünü, modern ilmin görüşüne göre, bir zerrenin yeryüzüne dağlara ve denizlere nisbeti gibi olduğunu, hattâ ondan çok daha önemsiz olduğunu ortaya çıkardı.

Beşinci olarak, âlemde boşluk olmadığı göklerin fiilen var olduk­ları eski ve yeni belgelerle açıklandı.

Altıncı olarak, gökyüzünün yedi olduğu ve bunun üst üste taba­kalar anlamına geldiği anlaşıldı.

Yedinci olarak bizim maksadımız Kur'an'ın araştırmalara boyun eğdirilmesi değildir, eski görüşler, nasıl ibtâl edildiyse, yeni görüşler de ibtâl edilebilir. Kaldı ki Kur'an hepsinin üstündedir. Âyetin bu gör rüşe tatbîk edilmesi, mü'minlerin bilgiye alıştırılması ve ilmin Kur'an-ın lafızlarına aykırı olduğu zannedilip te ilimden kaçmamalarını sağ­lamak içindir.

Bunun üzerine arkadaşım bana dedi ki bu mes'eleyi tam olarak açıkladın. Ancak benim bir suâlim daha var, o da şu : Allah neden yedi gök tabirini kullanmış ta bir tek gök dememiş? Halbuki insanlar bir tek gökten başkasını görmüyorlar? Dedim ki; İyi bil ki; Allah bir tek gök demiş olsaydı müslümanlann kafası bu noktaya takılır ve diğer­lerini araştırmazlardı. Ancak yedi gök tabirini duyunca Yunan felse­fesini okumaya koyuldular. Sonra biz, modern felsefeyi okuduk ve Al­lah'ın hikmetini, nimetini öğrendik. Yedi tabirinin bir deneme olduğu­nu ve bunun araştırıcıların zihnini hayrete düşürdüğünü gördük. Rûh hastaları, aklı cılız, düşüncesi zayıf, korkak, endişeli ve ürkek kimse­ler, ben âlemlerin Rabbından korkarım diyerek âlemleri araştırmaya dalmazlar. Mü'minlerin, ilâhî cemâl ve celâli araştırmasına Allah'ın kızacağını zannederler. Azmi kuvvetli, himmeti yüce, nefsi gelişmiş olan kişiler, bu konulan araştınrlar ve Allah Azze ve Celle'nin fiilini bilir ve kendi kendilerine şöyle derler : Bu, Allah'ın fiilidir, ben de onun kelâmını okuyorum. Allah'ın fiili ile kelâmı birbirini destekliyor ve fiiliyle kelâmı birbiriyle çelişmiyor, ancak bilgisizler onu çelişik sanıyor­lar. İşte ben de Allah'ın san'atını araştırıyorum. Sonra da Allah'ın kelâ­mına bu sanatı tatbik etmeye çalışıyorum. Böylece müslümanlar iler­leyip gelişsinler ve öğrensinler. Nice zekî müslüman var ki, modem ilimleri okumuş ve dini inkâra yeltenerek, ilmi elde edenin; peygam­berlerin getirdiğini, getirebileceğini ve peygamberlerin bilmediğini, ken­disinin bileceğini zanneder olmuştur. Nice ahmak müslüman da var ki, bu konulara muttali olmuş, bunun dine aykırı olduğunu zannederek o konulan araştırmaktan kaçmıştır. Ben, doğruyu söylüyorum. Müslü­manlardan seçkin çok az kişi din ve ilmin birbirini doğruladığını ka­bul eder. Dini doğrulayanların çoğunluğu, din bilginleriyle câhillerdir. Çağdaş öğrenim görenlerin çoğunluğu ise dinin ayrı bir şey, ilmin de ayrı bir şey olduğunu söylerler.[53] 

Reşîd Rızâ ise der ki;          

Kısacası Allah Teâlâ yeryüzünü ve üstünüzdeki gökleri tedricî ola­rak yaratmıştır. Biz, onların yaratılışını görmedik, bize anlatılanlar sadece Allah'ın kudretine ve hikmetine delil getirmek içindir. Allah'ın üzerimizdeki nimetini ve lütfunu hatırlatmak içindir. Yoksa göklerin ve yerin yaratılış tarihini belirtmek için değildir. Çünkü bu, dinin hede­fini teşkil etmez. Yaratılışın başlangıcı ve sırası bilinmemektedir. An­cak göklerin yedi gök olarak düzenlenmesinin, yeryüzünün oluşumun­dan sonra olduğu anlaşılmaktadır. Ve yine buradan anlaşılıyor ki, gök­ler yeryüzünden önce mevcut imiş. Ancak yedi gök halinde değilmiş. Bu sebeple onları «yedi gök olarak tanzîm etti» âyetinde tanzim anla­mına istiva zikrediliyor. Buradan biz Allah Teâlâ'mn bildiği bir hik­mete göre gökleri böyle tanzîm ettiğini kabul ediyoruz. Bu hususun bize açıklanması düşünüp tefekkür etmemiz içindir. Daha fazla bilgi edinmek isteyenler, kâinattaki araştırmalara baksınlar.[54]

 

30- Hani Rabbm meleklere: Ben, yeryüzünde bir halîfe yaratacağım, demişti de melekler: Biz seni hamd ile tesbîh, takdis eder dururken yeryüzünde fesâd çıkarıp, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? demişlerdi. Al­lah da : Sizin bilmediklerinizi ben bilirim, buyurmuştu.

 

Allah'ın Halîfesi Hz. Âdem:

 

Allah Teâlâ Âdem'i yaratmazdan önce Mele-i A'lâ'da onu anarak yüceltmesi nedeniyle Âdem'e lütfunu haber veriyor ve buyuruyor ki: «Hani Rabb'ın meleklere demişti ki...» Yani ey Muhammed (s.a.) Rabbı'nın meleklere dediğini hatırla ve bunu kavmine anlat. İbn Cerîr bazı Arap bilginlerinden nakleder ki onlar burada hani anlamına ge­len “Veiz” edatının zâid olduğunu iddia etmişlerdir. Sözün takdiri, Rabbın meleklere demişti ki şeklindedir. İbn Cerîr bunu reddeder. «Yeryüzünde bir halife yaratacağım.» Yani nesilden sonra nesil, asırdan sonra asır halinde birbiri ardınca gelecek kavim yaratacağım. Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de : «Sizi yeryüzünde halefler kı­lan O'dur...» (Fâtır, 39). Ve «Sizi yeryüzünün halîfeleri kılar.» (Nemi, 62) ve «Biz isteseydik sizden yeryüzüne halef olan melekler halkederdik.» (Zuhruf, 60) ve «Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki...» (Ârâf, 169; Meryem, 59) buyurmaktadır.

Buradaki halîfeden maksad; sadece Hz. Âdem değildir. Çünkü yal­nızca Âdem kasdedilmiş olsaydı meleklerin «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demeleri doğru olmazdı. On­lar sadece bu cinsten böyle davranacak kişileri kaydetmişlerdir ve san­ki onlar özel bir bilgiyle bunu bilmişlerdir, ya da Allah'ın bu cinsi ya­ratacağım haber verdiği beşerî tabîatın yapısından bunu anlamışlar veya bu konuda -müf essirlerin sözlerini zikredeceğimiz gibi— geçmişler­le kıyâslar yapmışlardır.

Meleklerin bu sözü Allah'a itiraz sadedinde yani Âdem oğlunu kıs­kanma şeklinde değildir. Bazı tefsîrciler bunu böyle zannetmişlerdir. Buradaki suâl hikmetin açıklanıp belirtilmesi sadedindedir. Onlar bu mânâda demektedirler ki: «Ey Rabbimiz, yeryüzünü fesada verip kan­lar dökecek kişilerin çıkacağı bu yaratığı yaratmaktan maksadın ne­dir? Eğer maksad onların sana kulluk etmeleriyse, «Biz seni hamd ile teşbih eder ve takdis ederiz» ve bu babta bizden hiç bir tembellik, ku­sur sâdır olmaz demektedirler. Allah Teâlâ onların bu suâline cevap olarak : «Sizin bilmediklerinizi ben bilirim.» buyurmuştur. Sizin zik­rettiğiniz bu bozuklukların ve fesadın bu cinsten sâdır olmasına rağ­men bu varlığın yaratılışındaki kuvvetli menfaati ben bilirim, onu siz bilmezsiniz. Çünkü onlardan peygamberler kılacağım ve elçiler gön­dereceğim. Onların arasından sâdıklar, şehîdler, sıddîkler, sâlihler, âbidler, zâhidler, velîler, iyiler, mukarrebûn, âlimler, âmirler, huşu' sahipleri ve Allah'ı sevenler, onun peygamberlerine (Allah'ın selât ve selâmı onların üzerine olsun) tâbi olanlar bulunacaktır.

Bizim kısaca zikrettiğimiz bu konuda müfessirler şöyle diyorlar :

İbn Cerîr der ki; bana Kasım İbn el-Hasan... Hasan ve Katâde'den nakletti ki onlar şöyle demişler : «Allah meleklere yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» buyurduğunda, bunu yapıyorum demiştir. Yani yaptığı­nı böylece onlara haber vermiştir. Süddî der ki, Âdem'in yaratılması konusunda Allah meleklerle istişare etmiştir. Bunu İbn Ebu Hatim rivayet eder ve der ki; Katâde'den de buna benzer bir ibare nakledil­miştir. Bu ibare eğer haber verme mânâsına alınmazsa bunda tesâhül vardır. (Allah Teâlâ hiç bir kimseyle istişare etmez. Çünkü istişare bil­ginin eksikliğine delâlet eder, Allah ise bundan münezzehtir). Hasan ve Katâde'nin İbn Cerîr'den naklettiği ifâde ise daha doğrudur. En iyisini Allah bilir.

«Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.» İbn Ebu Hatim der ki bana babam... Abdurrahmân İbn Sâbit'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Yeryüzünü ilkin Mekke'de düzeltmiştir. Allah'ın evi­ni ilk tavaf edenler de meleklerdir. Allah buyurdu ki; «Ben yeryüzün­de bir halîfe yaratacağım», yani Mekke'de. Bu hadîs mürseldir, sene­dinde zaaf vardır ve aynı zamanda müdrectir. Doğruyu en iyi Allah bilir. Çünkü âyetin zahirinden, maksadın bundan çok daha geniş olduğu anlaşılmaktadır.

Süddî, tefsirinde Ebu Mâlîk ve Ebu Salih yoluyla İbn Âbbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd'dan ve ashâbtan bir topluluktan nak­leder ki; Allah îeâlâ meleklere : «Yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» buyuranca, melekler dediler ki: Rabbımız bu halîfe de ne oluyor? Al­lah buyurdu ki: Onun soyundan birbirini çekemeyen ve birbirini öldü­ren, yeryüzünde bozgun çıkaran bir nesil olacaktır. İbn Cerîr der ki: «Yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» âyetinin te'vîli şöyledir: Yara­tıklarım arasında benim yerime hüküm verecek bir halîfe yaratacağım. Bu halîfe, Hz. Âdem ve yaratıklar arasında adaletle hüküm veren ve Allah'a itaat konusunda onun yerine kâim olan kimselerdir. Bozgun­culuk ve kan dökme ise Allah'ın yeryüzündeki halîfelerine uygun dü­şen bir özellik değildir. İbn Cerîr der ki; Allah'ın zikrettiği hilâfetin mânası bir neslin bir başka nesilden sonra onun yerine geçmesidir. Halîfe faîle vezninde senin kavminden bir kişinin yerine bir başka kişinin kâim olmasıdır. Nitekim Allah Teâlâ Yûnus sûresinde şöyle buyurur: «Sonra onların ardından nasıl davranacağına bakmak için sizi yeryüzünde onların yerine (halefler) geçirdik.» Bunun için en bü­yük hükümdara halîfe denmiştir. Çünkü o kendisinden öncekinin ye­rine geçmiş ve makamına oturarak ona halef olmuştur. İbn Cerîr der ki; Muhammed İbn İshâk bu âyetin tefsirinde şöyle diyor : Oraya yer­leşip imâr eden ve sizden olmayan bir halîfe kılacağım, demektir.

İbn Cerîr dedi ki; bize Ebu Küreyb... İbn Âbbâs'dan nakletti ki o şöyle demiş: Yeryüzünde ilk, yerleşmiş olan varlık cinlerdir. Onlar yeryüzünü fesada vermişler ve orada kan akıtmışlar, birbirlerini öl­dürmüşlerdir. İbn Abbâs der ki: Allah onlara İblîs'i gönderdi ve İblîs beraberindekilerle birlikte onlarla savaştı, öldürdü ve denizlerdeki ada­ların, dağların çevresine kadar uzaklaştırdı. Sonra Allah Hz. Âdem'i yaratıp onu yeryüzüne yerleştirdi. İşte bunun için «Yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» buyurmuştur.

Süfyân el Sevrî, Ata İbn el-Sâib'den o da İbn Sâbit'ten nakleder ki: «Yeryüzünde bir halîfe yaratacağım demişti de melekler, biz seni hamd ile tesbîh ve takdis edip dururken yeryüzünde f esâd çıkarıp kan­lar dökecek kimse mi yaratacaksın? demişlerdi, âyetinde meleklerin kasdettikleri, âdemoğludur. Abdurrahmân tbn Zeyd İbn Eşlem der ki, Allah meleklere ben yeryüzünde bir yaratık yaratacağım ve ona hilâ­fet vazifesini vereceğim buyurmuştu. Allah meleklerden başka bir var­lık yaratmamıştı o zaman, yeryüzünde hiç bir yaratık yoktu. Bunun üzerine melekler orada fesâd çıkaracak birini mi yaratacaksın? demiş­lerdi. Süddî'nin İbn Abbâs, İbn Mes'ûd ve diğer sahabelerin naklettiği hadîs yukarda geçti. Buna göre Allah meleklere Âdem'in soyundan ge­lenlerin ne yapacağım öğretmiş ve melekler de bu sözü söylemişlerdir. Az önce Dahhâk'ın İbn Abbas'dan rivayet ettiği metinde Âdemoğlun-dan önce cinlerin yeryüzünde fesâd çıkardıkları ve bu sebeple onlarla kıyâs eden meleklerin bu sözü söyledikleri belirtilmektedir.

îbn Ebu Hatim... Abdullah İbn Amr'dan nakleder ki o şöyle de­miş : Cinler yeryüzünde Cânn'ın çocuklarıydı ve Hz. Âdem yaratılmaz-dan ikibin sene önce dünyada bulunuyorlardı-. Yeryüzünü fesada ver­diler, ve kanlar akıttılar. Bunun üzerine Allah meleklerden bir ordu gönderdi, onları vurdular ve denizlerdeki adalara gidinceye kadar ta-kîb ettiler. Bunun üzerine Allah meleklere : «Yeryüzünde bir halîfe ya­ratacağım» deyince, onlar da : «Biz seni hamd ile teşbih ve takdis edip dururken yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yarata­caksın?» demişlerdi. Allah Teâlâ ise : «Sizin bilmediklerinizi ben bili­rim» buyurmuştu.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes vasıtasıyla Ebu'l-Âliye'den nak­leder ki; bu âyet-i kerime konusunda o şöyle demiştir : Allah melekleri çarşamba, cinleri perşembe ve Âdem'i de cum'a günü yaratmıştır. Cin­lerden bir grup küfretti bunun üzerine melekler yeryüzüne iniyor ve onlarla savaşıyorlardı, aralarında kan akıtılmıştı ve yeryüzü fesada ve­rilmişti. Bunun için melekler «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar döke­cek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi, tıpkı cinler gibi kanlar döküp^ fesâd çıkaracak. İbn Ebu Hâkim... Hasan'dan nakleder ki o şöyle de­miş : Allah meleklere yeryüzünde bir halîfe yaratacağım buyurmuş ve ben bunu yapacağım demişti, onlar Rablanna îman ettiklerinden Al­lah onların bildikleri ve bilmedikleri her şeyi kendilerine belletmişti.

Allah'ın bellettiği bilgi ile «yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dö­kecek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdi. Allah ise «Sizin bilmedik­lerinizi ben bilirim» buyurmuştu. Hasan der ki; cinler yeryüzünde bu­lunuyor, fesâd çıkarıyor ve kan akıtıyorlardı, ama Allah meleklerin kal­bine bunun olacağını bildirmişti. İşte Allah'ın öğrettiği sözle böyle de­mişti onlar. Abdürrezzâk, Ma'mer yoluyla Katâde'den nakleder ki «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» âyeti hakkında o şöyle demiş : Allah onlara yeryüzünde yaratıklar bu­lunup orada fesâd çıkarıp kanlar dökeceklerini öğretmişti. İşte buna binâen onlar, «kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demişlerdir.

îbn Ebu Hatim... Ebu Ca'fer Muhammed İbn Ebu Ali'den naklen şöyle dediğini rivayet eder. Sicili (Enbiyâ, 104'de geçen kelime) bir me­lekti ve Hârût ile Mârût da onun yardımcılarıydılar, günde üç defa ana kitaba bakarlardı. Bir keresinde baktı ve orada kendisine Âdem'in yara­tılışı ve onda bulunan emirler gösterildi. Bu gördüğünü, arkadaşları olan Hârût ile Mârût'a gizlice söyledi. Allah Teâlâ «Yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» buyurunca onlar da «Yeryüzünde fesat çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın» demişlerdi. Bu ikisi meleklerden öne çıkarak böyle söylemişlerdi. Bu hadîs garîbtir. Ebu Ca'fer Muhammed İbn Ali İbn Hüseyin el-Bâkır'a isnadının reddini gerektiren bir takım hususlar vardır. Doğruyu en iyi bilen Allah Teâlâ'dır. Reddedilmesi ge­reken şey; bunu söyleyenin iki melek olmasıdır ki bu âyetin akışına ters düşer. Bundan daha garib olanı tbn Ebu Hâtim'in naklettiği şu rivayettir : Bana babam... Abdullah İbn Yahya İbn Ebu Kesîr'den nak­letti ki o şöyle demiş : Ben babamdan şöyle dediğini duydum : «Yeryü­zünde fesâd çıkanp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» diyen me­lekler onbin tane imişler. Bu söz üzerine Allah katından bir ateş çıkıp onları yakmış. Bu rivayet de bir önceki gibi çirkin bir İsrail hurâfesi-dir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

İbn Cüreyc der ki: Melekler Allah'ın kendilerine öğrettiklerini ve Âdem'in yaratılışında bir tabiata sahip varlığın yapacağı hususları söy­lemişlerdir : «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yara­tacaksın?» İbn Cerîr der ki, bazıları da şöyle demişler: Melekler «Yer­yüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?» demiş­lerdir. Zira Allah hem bu gibi hallerin âdemoğlunun yapısına sahip her yaratıktan zuhur edebileceğini kendilerine haber vermiş, hem de bu konuda suâl sorma müsâadesi vermişti. Bunun üzerine melekler bu suâli sormuşlardı. Bu hususu takiben melekler : «Ey Rabbımız, Sen on­ların yaratıcısı iken Sana nasıl isyan edebilir onlar» diye sormuşlar, Rableri de : «Sizin bilmediklerinizi ben bilirim» buyurmuştu. Yani bun­ların böyle olacağını ben bilirim. Siz ve sizin gibi bana itaat edenlerin bilmedikleri şeyler de olsa onları ben bilirim. İbn Cerîr dedi ki; bazıları da şöyle demişlerdir: Bu soru meleklerin bilmedikleri konuda aydın­lanma istedikleri şeklindedir. Sanki onlar şöyle demişlerdi: «Ey Rabbı­mız bizi öğrenmek istediğimiz bir konudan haberdâr et.» Yoksa inkâr etmek için söylememişlerdir. İbn Cerîr de bu görüşü benimsemiştir.

«Biz seni hamd ile tesbîh, takdîs eder dururken...» Abdürrezzâk, Ma'mer'den o da Katâde'den nakleder ki, tesbîh, bilinen teşbihtir, tak­dis ise namazdır. Süddî İbn Abbâs'dan ve Mürre yoluyla da İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki; «Biz seni hamd ile tesbîh, takdîs eder dururken...» yani sana ibâdet edip na- maz kılarken demektir. Mücâhid ise bunu, Seni ta'zîm ve tekbîr eder­ken şeklinde tefsir eder. Dahhâk takdisin arınma, tathîr olduğunu söy­lemiştir. Muhammed İbn İshâk bu âyetin, «biz sana isyan etmez ve hoş­lanmadığın bir şey yapmazken» mânasına geldiğini söylemiştir. İbn Cerîr der ki; takdis, ta'zîm ve arınmadır. Allah Teâlâ'nın «Sebbûh ve Küddûs» ism-i celîli de böyledir. Sebbûh tenzih, kuddûs ise ta'zîm ve arındırmadır. Bunun için yeryüzüne mukaddes denmiştir, yani arın­mış toprak demektir. Şu halde meleklerin «Biz seni hamd ile tesbîh eder...» sözlerinin mânâsı seni tenzih eder ve şirk ehlinin sana izafe ettiği şeylerden uzak sayarken, «Takdis eder dururken» senin sıfatların olan kirlerden annmışlığı sana nisbet ederken ve küfür ehlinin sana izafe ettikleri şeyleri senden uzaklaştırırken demektir.

«Allah da, sizin bilmediklerinizi ben bilirim» buyurmuştu. Katâde der ki: Allah'ın ilminde, bu yaratıktan peygamberin, elçilerinin, sâlih kavimlerin ve Cennet sâkinlerinin bulunacağı var idi. İbn Mes'ûd, İbn Abbâs ve birden çok sahabe ve tabiînden Allah Teâlâ'nın «Sizin bilme­diklerinizi ben bilirim» âyetinin hikmeti konusunda ilerde birçok söz nakledilecektir. [55]

Kâşânî'ye ait olduğu kabul edilip de, Muhyiddîn İbn el-Arabî'ye atfedilen tefsirde şöyle denir:

«Hani Rabbın meleklere demişti ki». Buradaki hani anlamına gelen “İz” kelimesi ezelden ebede devam eden sermediyyete işarettir.

“El-Kavl” söz ise Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'i, mukarrebûn melek­leri ve mücerred ruhlardan ibaret olan ceberûtî, semavî nefislerden iba­ret olan melekûtî kudsiyyete sahip zâtlar halinde icâd etme konusun­daki irâdesinin taallukunun mânâsını ilkâ etmektir. Çünkü kevn âle­minde meydana gelen her şeyin, rûh âleminde oluşmasından önce bir sureti vardı. Bu âlem, rûh âleminden önceki feza âleminin kendisidir. Sonra o Levh-i Mahfuz adı verilen âlemin kalbi olan, kalb âleminde meydana geldi. Sonra da tenzil bakımından dünya göğü diye ifâde edilen mahv ve isbât tahtası olan âlemin nefsinde, nefs âleminde te­şekkül etti. Nitekim Allah Teâlâ «her şeyin hazîneleri bizim katımız-dadır ve biz onu bilinen bir ölçüye göre indiririz» buyurmaktadır. İşte Allah Teâlâ'nın meleklere; «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» sözünün anlamı budur. Sen kendi halini nefsinde değerlendir. Çün­kü senin uzuvlarında zuhur eden her şey, senin varlık ve şehâdet âle­mindir. Kavil ve fiil hali bundandır. Bu şeylerin senin gaybının öte­sinde bulunan, sonra da gaybetinin gaybında bulunan ruhunun var­lığıdır. Sonra senin en son gaybûbiyyetin ve dünya göğün olan nef-sindeki varlığındır. Sonra bu varlık organlarında zuhur eder. Metin­de geçen «Ca'l» kelimesi ibda ve tekvinden daha geneldir. Âyet-i ke­rîmede ben yaratacağım denilmiyor da «kılacağım» (ca'l) deniliyor. Bunun sebebi; insanın âlemlerden mürekkeb olmasıdır. İnsan; benim halîfemdir, ahlâkımla ahlâklanır, sıfatlarımı benimser, emrimi uygu­lar, yaratıklarıma hâkim olur, onları düzene koyar, nizâmlarını kont­rol eder ve onları bana davet eder.»[56]

Âlûsî de der ki:

İnsanlar meleklerin varlığı konusunda, hem duyarak, hem de akıl bakımından ittifak ettikleri halde, meleklerin hakîkatları konusunda ihtilâf etmişlerdir. Müslümanların çoğunluğu meleklerin nûrânî cisim­ler olduğu görüşündedirler. Denildi ki melekler Allah Teâlâ'nın izniyle muhtelif şekillere girip çıkmaya kadir olan havaî güçlerdir. Hıristiyan­lar dediler ki; melekler parlak ve hayırlı olarak bedenlerinden ayrıla­bilen nâtık nefislerdir. Bunların kötüleri şeytânlardır. Putperestler de­diler ki; yıldızlardan iyilik saçanlar rahmet melekleri, kötülük saçanlar azâb melekleridir. Filozoflar dediler ki; melekler hakîkatta nefs-i na­tıkaya muhalif olan mücerred cevherlerdir. Bazıları da, onların fe­lekleri harekete geçiren felekî nefisler veya on akıl olduğunu belirt­mişlerdir. Bize göre melekler iki kısımdır. Bir kısmının vazifesi hakkı bilmek konusuna dalmaktan ibarettir. Başka şeyle meşgul olmaktan uzaktırlar. Gece gündüz durup dinlenmeden Allah'ı tesbîh ederler. Bun­lara İlliyyûn veya Melâike el-Mukarrebûn adı verilir. Diğer bir kısmı ise, ilâhî kazanın belirlediği ve yazdığı şekilde göklerin ve yerin işini idare ederler, kendilerine verilen emri yaparlar, Allah'ın emirlerine is­yan etmezler. Bunlar «emri yerine getirenler» dir. Bunlardan bir kısmı semâya, bir kısmı yere aittir. Allah'tan başka onların haberini kimse bilmez... Meleklerin şekilleri değişiktir, büyüklükleri farklıdır, kudsî rûh sahiplerinin dışında kimse onları oldukları halde göremez. Avamın ve havasın gördüğü bedenlerle bazan zahir olurlar. Hattâ denildi ki; Cebrâîl (a.s.) Hz. Mustafâ'nın huzurunda Dıhye el-Kelbî suretiyle gel­diği vakitte bile Sidret'ül-Müntehâ'dan ayrılmamıştı. Bu gibi haller, velîlerden kâmil kişilere de vâki olur. Bu, akim ötesinde bir haldir ki, Allah ehli (Allah onların sırlarını takdis etsin) zikretmişlerdir. Ben bu duruma inananlardanım. Ehlullah der ki; şanı yüce olan hakkın ilk görüntüsü el - ama (karanlıktır). Karanlık nur ile boyanınca tabîî ce­setlerin üzerindeki bir âlemde yer alan hâkim melekler şeklinde orası açıldı. Onlardan önce ne arş vardı, ne de bir yaratık. Hakk Teâlâ on­ları meydana getirince kendilerine cemîl ismiyle tecellî etti ve onlar cemâlinin celâline kapılarak kendilerinden geçtiler. Tedvin ve tastîr âlemini yaratmak isteyince, o nurdan zahir olan melekler arasından birisini tayîn etti ve ona akıl ve kalem adım verdi. Yarattıklarından yaratmak istedikleri vehbî öğretim yoluyla tecellî ettirdi, o, zâtıyla olacağın bilgisini kabul etti. Bu yaratılmışlar âleminin meydana gel­mesini isteyen hakkın ilâhî isimlerinden olan şeyleri de kabul etti. Bu akıldan levh adı verilen şey doğdu. Kaleme emretti ve kıyamet gününe kadar kendisine tevdî edilen şeyleri sıralamasını buyurdu. Kalem ol­ması için üzerinden 363 sinn geçirdi. Akıl olması nedeniyle 360 tecellî veya dakika verdi. Her sinn veya dakika 363 sınıfa ayrılıyordu. Bun­ları levhte açıkladı. Levhte hâsıl olan ilk bilgi tabiat bilgisiydi. Bu, ruhun gerisindeydi. Bütün bunlar saf nurlar âleminde oldu. Sonra sâ­nı yüce olan Allah, mutlak vücûda mukabil olan mutlak adem menzi- leşinde olmak üzere bu nura mukabil bir saf karanlık varetti. Onun üzerine tabiatın yardımıyla kendiliğinden parlayan bir nûr tecellî etti. Bu nurun aksi parladı ve bundan arş zuhur etti. Arşın üzerindeki Rahman ismi, Zahir ismiyle hâkim oldu. İşte bu yaratıklar âleminden ilk zahir olan şeydir. Bu karışık nurdan arşın çevresini kuşatan me­lekler yaratıldı. Onların arşın çevresini kuşatmış olarak hamd ile Al­lah'ı tesbîhden başka bir meşgaleleri yoktur. Sonra bu arşın içerisinde Kürsî'yi var etti ve orada onların tabiatından melekler var etti. Her melek kürsînin imar edicilerinden yaratılmış olduğu asıldandır. Nite­kim unsurlar da kürsînin imâr edicilerinden yaratılmış olanlardır. Bu kürsîde sözü haber Ve hüküm olmak üzere ikiye ayırdı. Hadîste vârid olduğu gibi, arşın üzerine uzatıldığı iki ayak, haber ve hükümdür. Son­ra kürsînin karnında felekler yarattı. Her felek, diğer feleğin karnında idi. Her felek te onu imâr eden âlemler yarattı ve onu yıldızlarla süs­ledi.. «Ve her göğe vahyini emretti.» Nihayet müvelledât şeklindeki ya­ratıkları halketti ve her sınıfa olduğu şekil üzere tecellî etti. Bundan şekillerin ruhları meydana geldi. Onun şekilleri idare etmesini emretti' ve onu bölünmüş halde değil, bir tek zât halinde yarattı. Bir kısmını diğerinden ayırd etti. Bu ayırd ediş, ruhların, şekillerin o tecellîleri ka­bul edişine göre idi. Hakîkatta bu şekiller, o ruhların tezahür yeri gi­biydi. Sonra Allah Sübhânehü bir başka tecellî ile hayalî cesetlerin şe­killerini var etti. Ruhlardan ve şekillerden her birine uygun bir gıda yarattı. Hak Sübhânehü ve Teâlâ, âlemin nefslerinden melekleri halk etmektedir. İnsanlar nefs taşımaya devam ettikleri sürece bu yaratış devam edecektir. Bir şeye «ol» deyince o şey oluveren Allah ne yüce ve münezzehtir. (...)

Sen bunu bildikten sonra yine bil ki; halk kendilerine söylenen melek konusunda ihtilâf etmişlerdir. Denilmiştir ki, meleklerin hepsi lafız bakımından melek lafzının umumiyeti içerisindedir ve hiç birisine tahsis yoktur. Dolayısıyla hâkim olan ve olmayan bütün melekler bu lafzın içinde yer alır. Denildi ki; buradaki melekten maksad, söz yer­yüzünün halifeliği olduğu için karine ile yeryüzü melekleridir. Denildi ki İblîs ve beraberinde bulunan ve uzun süre yeryüzüne yerleşip yer­yüzünde fesâd çıkarmış olan cinlerle muharebe konusundadır. Allah Teâlâ onlara cin denilen melekler göndermiştir ve onlar cennetin bek­çileridir. İsimleri de buradan alınmıştır. Cinler, İblisleri dağların ete­ğine ve adalara koğmuşlardır. Mutasavvıf efendilerin görüşleri ise -Al­lah onların sırlarını takdîs etsin- melekler Allah'ın isim ve sıfatların­dan kendilerine bir şey tevdi edilmiş olan âlemlerin dışındadırlar. Âlem­ler ise hesaba dâhil değildirler ve zâtı bilmekten ve kavramaktan mâda hiç bir şeye sahip olmadıkları için, secde ile emredilmiş değildirler. Al­lah Teâlâ'nın «Yoksa sen de büyüklendin ve üstünlük (taslayanlardan) mı oldun? Kavli buna işaret etmektedir. Bunlar, rûh, Kalem el-A'lâ ve el-akl el-evvel adı verilen meleklerdir ki bu Allah'ın zâtının aynasıdır. Onun zâtı ancak bu meleklerde zuhur eder. Onun bütün mahlûkâttaki zuhuru ise ancak sıfatlar iledir. O, dünya ve âhiret âleminin kutbu cennet ve cehennem ehlinin kutbu, A'râf ve ara yerdeki halkın kutbu­dur. Hiç bir şey yoktur ki; onda bir veçhesi bulunmasın. O, bu mahlûku kendisine doğru döndürür, çünkü o, bunun kutbudur. O, Âdem'i ve onun rütbesini bilmekte idi. Çünkü olmuş ve olacağı levhte yazan o idi. Levh, bazan kalemin onda yazdığı şeyleri zevk bilgisiyle bilmiştir. Bu melek, bütün mükemmelliğiyle Hz. Muhammed Mustafâ'nın hakîkatında zu­hur etmiştir. Nitekim Allah Teâlâ «İşte böylece sana kendi katımızdan bir rûh vahyettik.» buyurarak buna işaret etmiştir. Bunun için Hz. Muhammed (s.a.) bilûmum mahlûkâtm en üstünüdür. Hattâ O yedi kat gökte gerçek anlamda halîfedir. Bu uzak bir ihtimâl değildir, iyice anlaşılsın.[57]

Reşîd Rızâ da şu bilgiyi verir :

Üstâd (M. Abduh) der ki, bazı müfessirler, meleklerin mânâsı konusunda ayrı bir anlayışa varmışlardır. Buna göre; melekler bitkile­ri yaratmak, yetiştirmek, canlıları meydana getirmek insanı korumak ve diğer hususlarla ilgili görevlerle görevlendirilmişlerdir. Buna dâir rivayetlerin hepsi havastan olan kişilere ifâdenin zahirinden daha de­rin mânâlar îmâ etmektedir. Şöyleki; bitkideki gelişme, Allah'ın tohu­ma üflediği husûsî bir rûh ile olmaktadır. İşte bitkinin özel bitkisel ha­yatı böylece teşekkül etmektedir. Hayvan ve insan için de aynı şeyler söylenir. İlâhî hikmetin yoktan varettiği ve özel bir nizâma dayanan her işin ana dayanağı, şeriat lisânında, melek adı verilen ilâhî ruhtur. İsimlendirme konusuna önem vermeyenler, bu mânâları tabiat güçle­rine isnâd ederler. Çünkü onlar, insanlar âleminde tabiat veya tabiat tesiri açığa çıkan güçten başka bir şeyi bilmezler. Tartışma götürmeyen apaçık husus odur ki; yaratılışın derinliğinde, akıl sahiplerinin inkârı imkânsız bir nizâm ve dayanak vardır. Her ne kadar vahye inanma­yanlar ona melek ismi vermekten kaçınsalar ve meleklerin varlığının delili olmadığını söyleseler de, akıl sahipleri bunu inkâr edemezler. Keza vahye inananlar bu güçlere tabiat gücü veya tabiat kanunu de­meyi reddetseler de. Bu isimler şer'î dilde vârid olmamıştır. Hakikat tekdir, akıl sahibi isimle müsemmâ arasına bir engel koymaz. Ğayba inanan, mâhiyeti kavranılmayan varlıkların ruhlar olduğunu kabul et­tiğine ve ğayba inanmayan da, ben rûh diye bir şey tanımıyorum, an­cak mâhiyetini kavrıyamadığım bir güç biliyorum dediğine ve Allah'­tan başka kimsenin de onun mâhiyetini bilmediğine göre, insanlar ne­den ihtilâfa düşüyorlar? Aslında hepsi de görülmeyen ve duyulmayan varlıkların mevcudiyetini ikrar ediyorlar ve onu gerçek anlamda kav-rıyamadıklannı itiraf ederek akılla onun derinliğine ulaşılamadığını kabul ediyorlar. Gayba inanmadığını söyleyen şu kişi görmediği şey­lerin varlığını kabul ediyorsa, gaybi tasdik eder ve tesirini kabul ede­rim, ancak onu gerçek şekliyle kavrayıp takdir edemem diyecek olsa, gayba inanan mü'minlerle birlik olur. (...)

Ben derim ki (Reşîd Rızâ) üstadın (Muhammed Abduh) bu te'-vîldeki maksadı; imâ ve işaret yoluyla meleklerin varlığını inkâr eden­leri inandırmaktır. Melekleri, onlara akıllanyla kabul ettikleri ve alış­tıkları deyimlerle kabul ettirmeye çalışmaktadır. Ancak bu konuda bir­çoğu doğruyu görmüş, birçoğu da dalâlete sapmış ve onu reddederek Abduh'un melekleri hiç bir ferdin onu düşünemiyeceği güçler haline getirdiğini iddia etmişlerdir. Ama Abduh onların iddiasını reddetmiş­tir. (...) [58]

Edebiyatın önemli bölümlerinden birini teşkil eden hikâye, Kur'an' da üstün maksatlar için kullanılan bir sanat türüdür. Bu hikâyede Al­lah'ın insanoğlunu şereflendirmesi ve Hz. Âdem'in soyundan gelenleri yeryüzüne halîfe kılarak, meleklere öğretmediği şeyleri onlara öğretme­si naklolunmaktadır.

Ey Muhammed, kavmine ataları Âdem'in yaratılış hikâyesini hatır­lat. Hani Allah meleklerine «yeryüzünün imân için bir halîfe yarataca­ğım.» demişti, de, Melekler, «Ey Rabbimiz senin yaratacağın bu halîfe ve onun soyundan gelenler kendi irâde ve istekleriyle yapacakları fiillerde gerçek faydanın nerede olduğunu bilemeyeceklerdir. Onların bilgileri top­raktan yaratılmış olduklarından dolayı mahdut olacaktır. Bu yüzden iş­leyecekleri hatâlarla yeryüzünü fesada vereceklerdir demişlerdi. «Ey Rab-bımız sen yeryüzünün imârını murâd ediyorsun, orada yeryüzünü fesada verecek bir varlığı yaratmanın hikmeti nedir? Biz seni tesbîh ve takdîs ederek buyruğunun dışına çıkmayan varlıklarız. Bu vazifeye bizim lâyık görülmemiz daha evlâ değil mi?» demişlerdi. Buna karşılık Yüce Mevlâ, «Sizin bilmediğiniz şeyleri ben bilirim, kimin yeryüzünün imâr ve İslahı için faydalı olacağını da en iyi ben bilirim» demişti. Yüce Allah, dün­yanın imân için gerekli olan maddî şeylerin ismini Hz. Âdem'e öğretmiş ve bu şeyleri meleklere göstererek «eğer sizin hilâfete daha çok lâyık ol­duğunuzu iddia etmeniz gerçekse, onlann adını bana bildirin» demişti. Onlarsa acizliklerini ifâde ederek «Senin bildirdiğinden başka hiçbir bil­gimiz yoktur» demişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah Hz. Âdem'e, onların isimlerini bildirmesini emretmiş ve Âdem de o şeylerin isimlerini bildir­mişti. Böylece melekler Âdem'in ve soyundan gelenlerin hilâfete neden daha çok lâyık olduklarının sebebini öğrenmişlerdi. Kendilerinin madde ve dünya işleriyle meşgul olmak için hazırlanmamış bulunduklarını, bu yüzden yeryüzünün imârına elverişli olmadıklarını farketmişlerdi. Çün­kü melekler nurdan yaratılmışlardı, Âdem ise topraktan yaratılmıştı. Yani toprağın bir parçası idi. Netice böyle olunca yüce Allah, melek­lere «sizin bilmediğiniz şeyleri benim bileceğimi söylememiş miydim?» buyurarak onların durumunu ortaya koymuştu. Buradan itibaren ikin­ci bir kıssa söz konusu olmakta ve Allah'ın insanoğluna lutfu dile ge­tirilmektedir.

Ey Muhamnied, yine kavmine hatırlat ki, biz o tertemiz meleklere, «Âdem'e secde edin» diye emretmiştik. Buradaki secde ta'zîm ve say­gının ifadesidir. Yoksa ibâdet ve ilâhlaştırma anlamına değildir. Me­lekler Allah'ın emrine uyarak bütünüyle secdeye gitmişlerdir. Ancak mel'ûn şeytân büyüklenerek, «ben ondan daha üstün olduğum halde mi ona secde edeceğim, beni ateşten onu çamurdan yarattın» diye secde etmekten kaçınmıştı. Böylece Rabbının emrinden çıkmış ve la­neti haketmişti. İşte, insanoğlu Allah'ın lütfettiği bu şeref ve ihsan sayesinde yeryüzünün halîfesi olmuş ve başka varlıkların bilmediği şeyler kendisine belletilmişti.

Halîfe konusu ve onun tekevvün şekli, ilâhî mes'eleler arasında olup insanın onu kavraması zordur. Allah Teâlâ bu âyetlerde, bize insanlığın doğuşunu, bizden önceki ehl-i kitabın da kabul ettiği gibi anlatmakta­dır. Allah bize mânâları duyulur şekiller halinde temsîl etmektedir. Ko­nuyu münazara ve konuşma üslûbundaki hikmetler ve sırlar içerisinde açıklamaktadır. Bu, yaratıklara hitap ve yaratıklara beyân konusun­daki Allah'ın kanunudur.

Üstâd (Muhammed Abduh) bu âyetlerin müteşâbih olduğu ve za­hirine hamletmenin imkânsız bulunduğunu belirtir. Çünkü bu âyet konuşma kuralı uyarınca ya istişare tarzında olacaktır —ki bu Allah için muhaldir— ya da Allah Sübhânehü'nün meleklere haber vermesi

ve onların da Allah'a karşı çıkıp tartışmaları tarzında cereyan edecek­tir. Bu ise ne Allah'a, ne de meleklerine uygun düşmez. Dînin getirdiği gibi «Onlar kendilerine emrettiği konuda Allah'a isyan etmezler ve emrolunanı yaparlar» buyruğuyla uyuşmaz. (...) [59]

 

Halîfe :

 

Sonra müfessirler halîfe konusunda iki ayn görüş serdetmişlerdir. Bir kısmı bu lafzın yeryüzünde bir tür veya hayvan-ı nâtık türünden pekçok çeşit varlığı ifâde ettiği kanaatindedirler. Ancak bu varlık, son­ra yok olup gitmiştir. Allah Teâlâ'nın burada meleklere yaratacağım haber verdiği bu sınıf o varlığın yerine geçecek ve onlara halef olacak, böylece halîfe adını alacaktır. Nitekim Allah Teâlâ eski nesillerin helak edilişini zikrettikten sonra «Sonra sizi yeryüzünde onların ardından halefler kıldık» buyurmaktadır. Müfessirler derler ki; bu yok olan kitle yeryüzünü fesada vermiş, kanlar akıtmıştır. Melekler, suallerini bu varlığı ölçü alarak serdetmişlerdir. Çünkü halîfe —zihne ilk anda geldiği gibi— kendinden önce geçene uygun olmak durumundadır. Ancak bu yeni varlığın onun gibi olacağı konusunda delil bulunmadığı için ve bunun, hilâfetin gereği olduğuna dâir bir işaret bulunmadığından Al­lah Teâlâ, meleklere, «kendilerinin bilmediğini Allah'ın bildiğini» be­lirterek cevap vermektedir. Bu yaratığın, önceki yaratıktan değişik bir halîfe olacağını ve Allah'ın bu konudaki erişilmez hikmetinin mâhiye­tini belirtmektedir.

Üstâd (Muhammed Abduh) der ki; bu görüş doğru ise, Hz. Âdem, yeryüzünde yaşayan ilk canlı ve akıllı sınıftan bir kişi değildi. Sadece bizzat veya madde itibariyle yok olup gitmiş olan, geçmişte yaşayan, nâtık canlıyı temsil eden bu yeni insan grubunun ilki idi. Ancak Hz. Âdem ile o yok olan gruplar arasında ahlâk ve tabiat bakımından pek çok farklılıklar vardı.

Bu mezhebin en iyi açıklandığı ve en çok zikredildiği yer bu gö­rüşün müslümanlara Fars mitolojisinden ve hurafesinden intikâl etmiş olmasıdır. Çünkü Fars mitolojisine göre, Hz. Âdem'in yaratılmasından önce yeryüzünde Han ve Ben veya Tan ve Rem adım alan bir yaratık varmış. Ekseriyet ise yeryüzünde Âdem'den önce mevcûd olan yaratı­ğın cin adını aldığını söylemekte, Han ve Ben'in de cinden önce oldu­ğunu belirtmektedirler. Derler ki, onlar yeryüzünde fesâd çıkarmış, Al­lah da kendilerini mahvetmiştir. Ve yine derler ki; Allah onlara me­leklerden bir ordu ile İblîs'i göndermiş, cinlerle İblîs savaşmış, onları yok etmiş ve adalara, denizlere sürmüştür. Ancak İslâm'da bu görüşün ve bu kıssaların dayanabileceği hiç bir mesned yoktur. Sadece geçmiş milletlerden arta kalan âdetler ve efsaneler var ki, dikkate değer birşey bildirmez. Şurası bir gerçek ki; bütün milletlerin üzerinde ittifak ettik­leri husus, Hz. Adem'in yeryüzünde yaşayan ilk akıllı canlı olmadığı­dır. Halîfe tabirinin tefsîrindeki görüşlerden birisi budur. Başkaları da«yeryüzünde halîfe yaratacağım» âyetindeki maksadın Allah'ın halîfesi şeklinde olduğunu söylerler. Bunun için, insanın yeryüzünde Allah'ın halîfesi olduğu görüşü yayılmıştır. Nitekim Allah Teâlâ Hz. Davud'a hitaben: «Ey Dâvûd, seni yeryüzüne halîfe kıldık» buyurmaktadır. Za­hir olan odur ki —en doğrusunu Allah bilir.— Halîfeden maksad, Âdem ve onun soyundan gelenlerdir. Ancak hilâfet ne anlama gelmektedir? Halîfe seçilişten maksad nedir? Bazı kişilerin bazılarına halef olması mı, yoksa bazı varlıkların başka bir varlığın yerine geçmesi midir? Al­lah'ın yaratıkları konusundaki kanunu şöyle cereyan etmektedir: O insanlara, hükümlerini öğretecek seçkin halîfeler seçmektedir. Nasıl in­san Allah'ın hukukî kanunlarını ve hükümlerini ortaya çıkarmışsa, ay­nı şekilde yaratılış ve tabiat kanunlarım ve hükümlerini de ortaya çı­karmıştır, dolayısıyla hilâfet kelimesinin mânâsının umûmî olması ge­rekir. Bu, insanı diğer yaratıklardan ayıran her şeyi ihtiva eder.[60]

31- Allah, Âdem'e bütün isimleri öğretmiş, sonra on­ları meleklere göstererek: “Eğer sâdıklardan iseniz, bun­
ların adlarını bana söyleyin” buyurmuştur.

32- Melekler ise: “Sana tesbîh ederiz, bize öğrettiğin­den başka bilgimiz yok. Alîm, Hakîm Sensin Sen” demişlerdi.

33- Allah: “Ey Âdem, onları adları ile kendilerine bil­dir” dedi. Âdem, adlarını söyleyince; “Size demedim mi ki
ben, göklerin de, yerin de gizliliklerini muhakkak bilirim. Ve sizlerin neyi açıklayıp neyi gizler olduğunuzu da bili­rim” buyurdu.

 

Hz. Âdem'e Öğretilenler:

 

Burası Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'e her şeyin ismini öğreterek me­leklere öğretmemesi sonucu ona verdiği şerefin zikredildiği makamdır. Bu husus, meleklerin Âdem'e secde etmesinden sonra idi. Secde bölü­münden önce bu şereflenme bölümünün öne alınması, buradaki du­rumla, halîfenin yaratılış hikmetini bilmeyerek, meleklerin soru sor­maları ve Allah Teâlâ'nın kendisinin onlann bilmediğini bileceğini söy-lemesindeki hikmet arasında münâsebet kurmak içindir. Allah Teâlâ burada Âdem'in üstünlüğünü zikretmekle; Allah'ın Âdem'e lütfettiği bilgi şerefini açıklamayı kasdetmiştir. Bunun için Allah Âdem'e bütün isimleri öğretmiştir.

Süddî... İbn Abbâs'dan nakleder ki o, «Allah Âdem'e bütün isim­leri öğretmiş» âyeti hakkında şöyle demiş : İnsan ve canlı bütün var­lıkların ismini ona göstermişti. Hayvanların şu merkep, şu deve, şu at denilerek isimlerini belletmişti. Dahhâk İbn Abbâs'dan nakleder ki bu âyet hakkında o şöyle demiş : Bu isimler insanı, hayvanı, göğü, yeri, karayı, denizi, deveyi, merkebi ve buna benzer diğer toplulukları bildiği şekilde isimlerdi. İbn Ebu Hatim ve İbn Cerîr... İbn Abbâs'dan nakleder ki ,o bu âyet hakkında şöyle demiştir :

Allah Âdem'e kader ve sahîfenin adını öğretmiştir. Evet hatta «fesve» ve füseyve (sessizce gaz çıkarmak)'ye kadar. Mücâhid ise bu âyetin tefsirini şöyle yapmıştır: Ona her hayvanın, her kuşun ve her şeyin adım öğretmişti. Aynı husus, Saîd İbn Cübeyr, Katâde ve diğer selef-i sâlihînden nakledilmiştir ki Allah Hz. Âdem'e her şeyin ismini öğretmişti. Rebî' ise Saîd İbn Cübeyr'den naklettiği bir rivayette, «meleklerin isimlerini öğretmişti” diye tefsir etmiştir.Hamid el-Şami yıldızların adlarını öğrettiğini bildirmiştir. Abdurrahman İbn Zeyd bütün soyundan gelen kişilerin isimlerini öğretmişti, demiştir.

İbn Cerir, Allah’ın Adem’e meleklerin ve soyunun adını bildirdiği görüşünü tercih eder. Çünkü Allah Teala “Sonra onları meleklere göstererek” buyurmaktadır ki bu ibare bu ibare akledilen şeyleri ifade etmektedir. İbn Cerir’in tercih ettiği bu görüş lazım (zorunlu) değildir. Çünkü bunun yanısıra başka anlamların da aynı ibarenin içerisine girmesi reddedilemez. Üstün kılmak için akıl sahiplerinin kalıbıyla topluluğun ifade edildiği, gramer bakımından varittir. Nitekim Allah Teala bir başka ayet-i kerimede şöyle buyurur: “Allah her canlıyı sudan yaratmıştır. Onlardan kimisi karnı üzere yürür, kimisi iki ayak ile yürür, kimisi de dört ayak ile yürür. Allah dilediğini yaratır. Muhakkak ki Allah herşeye kadirdir.” (Nur, 24/45)

Sahih olan, Allah’ın zatları ve fiilleriyle bütün eşyanın adlarını Adem’e öğretmiş olmasıdır. İbn Abbas’ın dediği gibi fesve ve füseyveye kadar. Yani büyük ve küçük fiillere ve zatlara kadar. Bunun için Buhari tefsir kitabında bu ayetin tefsiri konusunda şöyle der:

Bize Müslim İbn İbrahim… Enes İbn Malik’ten nakletti ki Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. Ayrıca bana halife dedi ki Yezid İbn Zürey’ Said’den o da Katade’den, o da, Enes İbn Malik’ten nakletti ki Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:   

«Mü'minler, kıyamet günü toplanırlar ve derler ki biz Rabbımızdan şefaat dileyecek birisini bulsak. Bunun üzerine Hz. Âdem'e gelirler, ve derler ki; Sen, insanların atasısın, Allah onları senin elinde yarattı ve sana melekleri secde ettirdi ve her şeyin adını sana öğretti. Binâ­enaleyh sen bizim şu yerimizde rahatlayabilmerniz için Rabbı-nın katında bize şefaat et. Hz. Âdem; ben burada sizin yanınızda yoğum der ve haya ederek kendi günahım zikreder, Nuh'a gi­din, çünkü Allah'ın yeryüzüne göndermiş olduğu ilk Rasûldür der. Bunun üzerine onlar Hz. Nuh'a gelir şefaat isterler. O, bilgisi olma­dığı konularda Rabbından istediğini hatırlatarak utanır ve ben bu­rada sizin yanınızda yoğum, Rahmân'ın dostu olan İbrahim Halîlûllah'a gidin der. Ona gelirler. O ise ben burada sizin yanınızda yoğum. Hz. Musa'ya gidin o Allah'ın kendisiyle konuştuğu ve Tevrat'ı verdiği ku­ludur der. Bunun üzerine onun yanına gelirler. O da, haksız yere ve cana can olmaksızın bir cam öldürdüğünü hatırlatarak Rabbından utandığını belirtir ve ben sizin yanınızda yoğum Allah'ın kulu, Rasûlü, kelimesi ve Ruhu olan îsâ'ya gidin der. Onlar Hz. îsâ'ya gelirler. O da, ben sizin yanınızda yoğum, Allah'ın gelmiş geçmiş günahlarını affet­tiği Muhammed Mustafâ (s.a.) kuluna gidin der. Onlar bana gelir­ler. Ben de Rabbımdan izin istemek üzere ayrılırım. Ben Rabbımı gö­rünce secdeye kapanırım. Allah dilediği süreye kadar beni secdede bı­rakır. Sonra bana buyurulur ki; «başını kaldır ve iste, verilirsin, şöyle, dinlenirsin; şefaat et, şefaat edilirsin.» Ben bunun üzerine başımı kaldırır bana öğrettiği hamd ile onu hamd ederim, sonra şefaat ederim ve o bana bir smır çizer ben de onları cennete girdiririm. Sonra kendisine döner ve Rabbımı gördüğümde bir önceki gibi davranırım. Sonra şefaat ede­rim, şefaat isterim. O da bana bir sınır çizer ve onları da cennete gir­diririm. Sonra dördüncüye döner ve derim ki cehennemde Kur'an'ı hapsedenden başka kimse kalmadı ona ebedî olarak cehennemde kal­mak vâcib oldu derim.»

Bu hadîsi Buhâri bu şekilde nakletmiştir. Müslim ve Neseî ise Hişâm kanalıyla Katâde'den nakletmiştir. Müslim, Neseî ve İbn Mâce Saîd'in hadîsinden onun kanalıyla Katâde'den rivayet etmişlerdir. Onun irâd ediliş şekli de böyledir. Hz. Peygamberin «Hz. Âdem'e gelir ve derler ki sen insanların atasısın, Allah onları senin vası­tanla yarattı, melekleri sana secde ettirdi ve her şeyin adını sana öğretti» kavli gösteriyor ki, Allah ona bütün mahlûkâtm ismini öğretmiştir. «Sonra onları meleklere göstererek» yani adı verilen, adlandırılan şey- leri, Abdürrezzâk'm Ma'mer ve Katâde'den naklederek söylediği gibi. Sonra Allah bu isimleri meleklere gösterip ve «Eğer sâdıklardan iseniz bunların adlarını bana söyleyin buyurur.» Süddî tefsirinde Ebu Mâlik, Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki; «Allah Âdem'e bütün isimleri öğretmiş, sonra da yaratıkları meleklere göstermiş» de­miştir. İbn Cüreyc Mücâhid'den nakleder ki «Sonra isimlerin sahiple­rini meleklere göstermiştir.»

İbn Cerîr der ki, bize Kasım... Hasan'dan, Ebu Bekr de Hasan ve Katâde'den nakletti ki onlar şöyle demişler : Allah, Âdem'e her şeyin ismini- öğretmiştir ve Âdem her şeyi ismi ile adlandırıyordu. Her şey Hz. Âdem'e toplam sunulmuştur. Yine Hasan ve Katâde'den bu isnâdla «Eğer sâdıklardan iseniz» âyeti hakkında şu rivayeti nakletmişlerdir. Ben nasıl bir yaratık yaratırsam, şüphesiz ondan daha iyi bilirim, eğer siz sâdıklardan iseniz bu şeylerin isimlerini bana bildiriniz.

Dahhâk ise İbn Abbas'ın «Eğer sâdıklardan iseniz» âyetini şöyle tefsir ettiğini nakleder : Eğer siz bu isimleri bilirseniz ben yeryüzün­de bir halîfe yaratmam. Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla İbn Abbas'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve ashâbtan bir toplu­luktan nakleder ki; onlar bu âyeti şöyle tefsir etmişlerdir : Âdemoğul-larmın yeryüzünde fesâd çıkarıp kan dökecekleri konusunda eğer doğ­ru söylüyorsanız, demektir.

İbn Cerîr der ki; sözlerin en uygunu bu konuda İbn Abbâs'ın te'vîli ve onun fikrini söyleyenlerin sözüdür. Bu sözün muhtevası şundan iba­rettir : Allah Teâlâ Ey «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kim­se mi yaratacaksın diyen» melekler, size gösterdiğim bu şeylerin isim­lerini bana bildirin. «Biz seni hamd ile tesbîh ve takdîs edip dururken bizden veya bizim dışımızda bir varlık mı yaratacaksınız?» diyen me­lekler eğer bu sözünüzde samimî iseniz size gösterdiğim şeylerin ad­larım bana bildirin. Eğer ben yeryüzünde yaratacağım halîfeyi sizden başkasından yaratacak olursam, onun soyundan gelenler bana isyan edecek ve yeryüzünde kanlar döküp fesâd çıkaracak iseler ve eğer sizi yeryüzünde bırakacak olursam bana itaat edeceğinizi ta'zîm ve takdîs ile dinime bağlanacağınızı söylüyorsanız... Size gösterdiğim ve sizin gördüğünüz bu şeylerin isimlerini bilmiyorsanız, bilinmeyen konular­da bilinmeyen şeyler hakkında bilginiz yoksa, siz bu gösterilen şeyleri bilemiyorsanız, bulunmayan şeyler konusunda bir şey bilmemeye daha çok lâyıksınız demektir. Onlar da : «Melekler ise, Sana tesbîh ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yok. Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hik­metle gören Sensin Sen.» demişlerdi. Bu ifâde meleklerin Allah Teâlâ'-yı takdîs ve tenzihidir. Hiçbir varlığın Allah'ın bilgisi olmadıkça ve O istemedikçe hiç bir şeyi ihata edemeyeceğini ve Allah'ın bildirdiğinin dışında hiç bir şeyi bilemeyeceğini belirtmektedirler. Bunun için de Sa­na tesbîh ederiz, bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Her şeyi bilen, yaratıklarında hikmet sahibi olan, dilediğin, kişiye bilgiyi ver­mekte emir sahibi ve dilediğinden bilgiyi almakta hikmet sahibi olan, tam hâkim ve tam adaletli Sen'sin Sen demişlerdir.

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Saîd... İbn Abbâs'dan nakletti ki o şöyle demiş : «Sübhânallah, Allah'ın kendi nefsini kötülüklerden tenzih etmesidir. Sonra Hz. Ömer, Hz. Ali'ye beraberinde arkadaşları bulun­duğu sırada demiş ki biz «Lâ İlahe İllallah» in ne demek olduğunu biliyoruz, ya «Sübhânallah» ne demektir? Hz. Ali ona demiş ki; bu Al­lah'ın kendi nefsi için sevdiği, hoşnûd olduğu, seçtiği ve söylenmesin­den hoşlandığı bir kelimedir. İbn Ebu Hatim der ki; bana babam Nadr İbn Arabi'den nakletti ki o şöyle demiş : Adamın biri Meymûn İbn Mehrân'a «Sübhânallah»in ne demek olduğunu sordu. O da, bu Allah'ın ta'zîm edildiği ve kötülüklerden istisna edildiği bir isimdir demiş.

«Allah: Ey Âdem onları adlarıyla kendilerine bildir, dedi. Âdem, adlarım söyleyince, size demedim mi ki Ben, göklerin de, yerin de giz­liliklerini muhakkak bilirim. Ve sizlerin neyi açıklar, neyi gizler oldu­ğunuzu da bilirim, buyurdu.»

Zeyd İbn Eslem der ki; Âdem, Sen Cebrail, sen Mîkâîl, sen İsrafîl, sen Azrail diyerek bütün isimleri saymış en sonunda kargaya kadar varmıştı. Mücâhid, Allah : «Ey Âdem, onları adlarıyla kendilerine bil­dir» dedi kavli celîli konusunda dedi ki; güvercinin ve karganın adını ve her şeyin ismini. Saîd İbn Cübeyr, Hasan ve Katâde'den de buna benzer bir rivayet nakledilir.

Hz. Âdem'in meleklere üstünlüğü Allah'ın ona öğrettiği şekilde eşyâmn ismini sıralamasıyla ortaya çıkınca, Allah Teâlâ meleklere dedi ki: «Size demedim mi ki Ben göklerin de yerin de gizliliklerini muhak­kak bilirim ve sizin neyi açıklar, neyi gizler olduğunuzu da bilirim» bu­yurdu. «Ben, görülen ve görülmeyenin gaybını bilir olduğumu daha önceden size söylemedim mi?» Nitekim Allah Teâlâ Hüdhüd'ün Sü­leyman'a şöyle dediğini haber vermişti: «Allah göklerde ve yerde saklı bulunanı çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde et­menizi emretti. O'ndan başka İlâh yoktur. O ulu Arşın Rabbı'dır.» (Nemi, 25).

«Ve sizlerin neyi açıklar neyi gizler olduğunuzu da bilirim.» âyeti konusunda bizim zikrettiğimiz şeylerin dışında şeyler de söylenmiştir. Nitekim Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki; Allah, ben açığı bildiğim gibi gizliyi de bilirim, buyurmuştur. Yani İblîs'in nefsinde sakladığı kibri ve gururlanmayı da bilirim. Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih yo­luyla İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve ashâbtan bir topluluktan nakleder ki o şöyle demiş: Meleklerin «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın» sözleri açıklamış oldukları şeydir. «Ve sizlerin neyi açık­layıp neyi gizler olduğunuzu» âyeti de İblîs'in nefsinde gizlediği kibir elemektir. Saîd İbn Cübeyr, Mücâhid, Süddî, Dahhâk, Sevrî de böyle demişlerdir. İbn Cerîr de bu görüşü tercîh etmiştir. Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes, Hasan, Katâde derler ki; onların sözü şu idi: Rabbimiz hiç ûir yaratık yaratmamıştır ki biz ondan daha bilgili ve kendi katında daha üstün olmayalım. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den nakle­der ki, o bu âyet hakkında şöyle demiştir : Onların açığa vurdukları söz­leri : «Yeryüzünde fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacak­sın?» sözüydü. Aralarında gizledikleri sözieri ise Rabbimiz hiç bir ya­ratık yaratmamıştır ki, biz ondan daha bilgili ve daha üstün olmaya­lım, sözüdür. Ancak sonradan Allah'ın, Âdem'i ilim ve şeref bakımın­dan kendilerinden üstün kıldığını öğrenmişlerdir.

İbn Cerîr der ki; bize Yûnus... Meleklerle Hz. Âdem (a.s.)'in kıssası hakkında Zeyd İbn Eslem'den şunu nakleder: Allah Teâlâ meleklere buyurdu ki; Siz bu isimleri bilmediğiniz gibi, bu yaratığın yeryüzün­de fesâd çıkarmasını kasdettiğimi de bilmiyorsunuz. İşte benim ka­tımda olan bilgi budur. Bunun için ben yeryüzünde bana isyan ve itaat eden bir yaratık yaratmayı sizden gizlemiştim. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki; daha önceden Allah Teâlâ'nın : «Cehennemi cinler ve insanlardan topluca dolduracağım» zımmında ahdi sebkat etmişti, melekler bunu bilmiyorlardı, farkında değillerdi. Ancak Allah'ın Âdem'e lütfettiği ilmi görünce onun üstünlüğünü itiraf ettiler. İbn Cerîr der ki; bu konuda sözlerin en uygunu İbn Abbâs'ın şu sözüdür : «Neyi giz­ler olduğunuzu da bilirim» âyetinin mânâsı, ben göklerin ve yerin gizli­liklerini bildiğim gibi, sizin dilinizle açığa vurduğunuz ve içinizde giz­ler olduğunuz şeyleri de bilirim. Bana, gizli ve saklı hiç bir şey yoktur. Sizin gizliniz ve açığınız benim yanımda eşittir. Dilleriyle açığa vurdukları; «Yeryüzünde fesâd çıkanp kanlar dökecek kimse mi ya­ratacaksın?» sözleri idi. İçlerinde gizledikleri husus ise İblîs'in Allah'­ın emirlerine aykırı davranma arzusu ve Allah'a itaat konusunda bü-yüklenmesi idi. İbn Cerîr der ki; bu ifâde doğrudur. Çünkü Araplar, «ordu öldürüldü ve yenildi» derler. Öldürülen, ordunun bir ferdi veya bir kısmıdır. Yenilen de ordunun bir ferdi veya bir kısmıdır. Haber yenilenden ve öldürülenden çıkar, ancak haberin çıkış yeri topluluk­tur. Nitekim Allah Teâlâ : «Sana odalarının gerisinden seslenenler» bu­yurmaktadır. Halbuki nakledildiğine göre Hz. Peygambere seslenen Te-mîm kabilesinden bir kişi idi. İşte Allah Teâlâ'nın «Ve sizlerin neyi açıklayıp neyi gizler olduğunuzu da bilirim» âyeti de böyledir. [61]  

 

34- Hani meleklere: Âdem'e secde edin demiştik de onlar hemen secde edivermişlerdi. Sadece şeytân kaçın­mış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu.

 

Yeryüzünün İlk Sakinleri:

 

İşte Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'e ve onun zürriyetine bahşetmiş ol­duğu büyük lütuf ve şeref burada ortaya çıkıyor. Nitekim Allah Teâlâ meleklere Âdem'e secde etmesini emrettiğini bildirmektedir. Bu ko­nuda birçok hadîs var Ki yukarda geçen şefaat hadîsi bunlardan biri­dir. Bir diğeri de Mûsâ (a.s.)'nın sözüdür. Hz. Mûsâ, «Rabbım, bizi ve kendisini cennetten çıkarmış olan Âdem'i bana göster» der. Onu gö­rünce, Allah'ın kendi eliyle yarattığı ve ruhunu üflediği ve kendisine melekleri secde ettirdiği Âdem sen misin? diye sorar. Hadîsin devamı aşağıda gelecektir.

İbn Cerîr der ki; bize Ebu Küreyb, İbn Abbâs'dan nakletti ki o şöyle demiş : İblîs, kendilerine hınn denilen meleklerin ka­bilelerinden bir kabileye mensûb idi. Bu kabîle Semûm ateşinden ya­ratılmıştı. Melekler arasında bulunuyordu. Adı da Haris olup cennet bekçilerinden bir bekçiydi. İbn Abbâs der ki; meleklerin hepsi bu kabi­lenin dışında nurdan yaratılmışlardı. İbn Abbâs der ki; Kur'an'da zikri geçen cinler ise ateşten yaratılmışlardır. Yeryüzünde ilk yerle­şenler cinler idi. Onlar burada fesâd çıkarmış, kan dökmüş ve birbirle- rinl öldürmüşlerdi. İbn Abbâs der ki; Allah onlara meleklerden bir or­du halinde İblîs'i gönderdi. Bu melekler, kendilerine Hınn denilen ka­bileden idiler. îblîs ve beraberinde bulunanlar onları öldürdüler, niha­yet denizlerdeki adalara ve dağların yamaçlarına sürdüler. İblîs bunu yapınca kendi nefsinde gururlandı ve kimsenin yapmadığı bir şeyi yaptım, dedi. İbn Abbâs der ki; Allah onun kalbinden geçeni kendisine muttali' kıldı, beraberinde bulunan meleklerin hiç birisi buna muttali' olmamıştı. Allah Teâlâ, Onunla beraber olan meleklere dedi ki: «Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım» Melekler de kendisine, «Sen yer­yüzünde fesâd çıkaracak bir kimse mi yaratacaksın?» diye cevap ver­diler. Tıpkı cinlerin fesâd çıkarıp kan döktükleri gibi. Halbuki sen bizi onların üzerine bu sebeple göndermiştin. Bunun üzerine Allah Teâlâ da buyurdu ki: «Sizin bilmediklerinizi ben bilirim.» Yani İblîs'in kal­bindeki kibir ve gururu siz bilmezsiniz, ancak ben bilirim. İbn Abbâs dedi ki; Sonra Âdem'in toprağına emretti ve toprak kalktı. Allah Âdem'i balçıktan işlenebilen kara bir topraktan yarattı. Sonra Âdem'in cesedi kırk gece atılı kaldı. İblîs geliyor ona ayağıyla vuruyor ve o da ses çı­karıyordu. Allah Teâlâ'mn «İnşam pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yaratmıştır.»  (Rahman, 14) âyetinde buyurduğu budur.

İbn Abbâs dedi ki; sonra İblîs cesedin ağzından giriyor arkasın­dan çıkıyor, arkasından giriyor ağzından çıkıyordu ve o, sessiz cesede diyordu ki; sen bir şey değilsin ve bir şey için de yaratılmadın, eğer ben senin üzerine musallat edilirsem seni mahvederim. Eğer sen benim üzerime musallat edilirsen sana isyan ederim. İbn Abbâs diyor ki; Al­lah ona ruhundan nefhedince soluk baş tarafından geldi. O soluk be­denin neresine sirayet ederse et ve kan oluyordu. Soluk göbeğine kadar uzanınca o cesedine baktı ve cesedinde gördüğü şey kendisinin hayretini mûcib oldu, kalkmak istedi, gücü yetmedi. İşte Allah Teâlâ'mn : «İnsan çok aceleci yaratılmıştır» âyetindeki buyruğu budur. İbn Abbâs der ki; soluk bütün cesedi bürüyünce, hapşırdı ve «hamd âlemlerin Rabbı Al­lah'a mahsûstur» dedi. Bunu Allah'ın ilhâmıyla demişti. Allah da ona : «Ey Âdem Allah sana merhamet etsin» buyurdu. İbn Abbâs der ki; Allah Teâlâ sonra gökyüzündeki bütün meleklere değil sadece İblîs ile be­raber olan meleklere dedi ki; «Âdem'e secde edin.» Onların hepsi top­luca secde ettiler, sadece İblîs büyüktendi ve secde etmekten kaçındı. Çünkü onun nefsinde gurur ve kibir hadis olmuştu. Ve «ona secde et­mem» dedi, «ben ondan daha iyiyim daha yaşlıyım ve daha kuvvetli bir yaratığım, beni ateşten onu çamurdan yarattın» dedi. Ateşin ça­murdan daha kuvvetli olduğunu söylüyordu. İbn Abbâs der ki; İblîs secde etmekten kaçınınca Allah da onu her türlü hayırlardan mahrum etti ve onu günahının cezası olarak koğulmuş şeytân kıldı. Sonra Al­lah, Âdem'e bütün eşyanın isimlerini öğretti ki, bugün insanların bil-diği isimler bunlardır. İnsan, hayvan, toprak, ova, deniz, dağ ve mer-keb... ve buna benzer diğer toplulukların isimlerini. Sonra bu isimleri o meleklere gösterdi. Yani îblîs'le beraber olan ve alevli ateşten yara­tılmış olan meleklere ve onlara : «Eğer sâdıklardan iseniz bunların ad­larını bana söyleyin» buyurdu. Yani bunların isimlerini bildirin eğer doğru söylerseniz. Yani yeryüzünde niçin halîfe yarattığımı bilenlerden iseniz. İbn Abbâs der ki; Allah Teâlâ onların Allah'dan başka kimsenin ve kendilerinin de bilgi sahibi bulunmadıkları konusunda konuştukla­rını öğrenince, melekler dediler ki; «tesbîh ve tenzih ederiz seni» Sen­den başka bir kimsenin gaybl bilmesinden seni tenzih eder ve sana döneriz. Senin bize öğrettiğinin dışında hiç bir bilgimiz yoktur. Ken­dilerini her türlü gayb bilgisinden uzak sayar ve ancak «Âdem'e öğ­rettiğin gibi bize öğrettiğini biliriz» dediler. Bunun üzerine Allah, Hz. Âdem'e : «Ey Âdem, onları adlarıyla kendilerine bildir» der. Adem, on­ları, isimleriyle söyleyince, Allah Teâlâ : «Ey melekler ben size deme­dim mi ki ben göklerin de, yerin de gizliliklerini muhakkak bilirim ve benden başka kimse onu bilmez ve sizlerin de neyi açıklayıp neyi gizler olduğunuzu bilirim.» Açığı bildiğim gibi gizliyi de bilirim, yani İblîs'in nefsinde gizlediği gurur ve kibri.

Bu rivayetin siyakı garîbtir ve içinde münâkaşası uzun sürecek dikkat edilmesi gereken birçok husus vardır. Ancak İbn Abbâs'dan nak­ledilen bu rivayeti meşhur tefsirler naklederler.

Süddî tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve peygamberin ashabından bir top­luluktan nakleder ki, onlar şöyle demişler : Allah Teâlâ istediklerini ya­ratmayı bitirdikten sonra Arş'a yöneldi ve oraya hâkim oldu. İblîs'e de dünya göğünün hükümdarlığını verdi. İblîs kendilerine cinn deni­len meleklerden bir kabileye mensuptu. Cinlere bu ismin verilmesi cen­netin bekçileri olmalarındandır. İblîs, dünya göğünün hükümdarı oldu­ğu gibi cennetin bekçisiydi de. İblîs'in kalbinde kibir belirdi ve Allah bana bu şerefi, benim meleklerden farklı bir meziyetim olduğu için verdi, dedi. İblîs'in nefsinde bu kibir belirince Allah ondaki bu duruma muttali' olup meleklere dedi ki ben : «Yeryüzünde bir halîfe yarataca­ğım.» Onlar da Rabbımız bu halîfe de ne oluyor? dediler. Allah, onun soyundan gelenler yeryüzünde fesâd çıkarırlar, kıskançlık yaparlar ve birbirlerini öldürürler buyurdu. Onlar dediler ki; Rabbımız, yeryüzün­de fesâd çıkarıp kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Halbuki biz seni hamd ile tesbîh ve takdîs eder dururuz. Allah buyurdu ki; sizin bilmediklerinizi ben bilirim. Yani İblîs'in durumunu. Allah Teâlâ Cib­ril'i yeryüzüne gönderdi ve kendisine yeryüzünden toprak getirmesini emretti. Yeryüzü dedi ki, benden bir parça alman veya hor düşürmen konusunda Allah'a sığınırım. Bunun üzerine Cibril döndü ve bir şey almadı ve dedi ki! Rabbım, toprak benden Allah'a sığındı ve ben de ondan vazgeçtim. Bunun üzerine Mîkâü'i gönderdi o yine Allah'a sığındı o da toprağı almaktan vazgeçti ve döndü, Cebrail'in dediği gibi dedi. Allah Azrail'i (ölüm meleği) gönderdi, toprak Allah'a sığındı ise de, o ben de Allah'ın emrini yerine getirmeyip geri dönmekten Allah'a sığınırım dedi ve yeryüzünden toprağı aldı. Alırken tek bir yerden de­ğil karışık topraklar aldı. Kırmızı, beyaz ve kara toprağı karıştırdı. Bunun için Âdem'in çocukları değişik şekilde oldular. Ölüm meleği top­rağı çıkardı, toprak yaşardı ve balçıkla karışıp çamur haline geldi. Son­ra Allah meleklere dedi ki: «Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu düzeltip kendisine ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın.» (Âl-i İmrân, 49). Allah Âdem'i kendi eliyle yarattı ki İblîs ondan dolayı kibirlenmesin. Ve ona benim elimle yaptığım şeyden sen kibirleniyor­sun, ben ondan kibirlenmiyorum diyebilsin. Ve onu insan şeklinde ya­rattı. Cum'a günü sayılarak kırk gün çamurdan bir cesed halinde idi. Melekler ona rastladıkça ondan ürküyorlardı, ondan en çok ürken de İblîs idi. İblis ona rastlayınca vuruyor ve balçıktan nasıl ses çıkarsa cesedden de ses çıkıyordu. İşte Allah Teâlâ'nın : «İnsanı pişmiş çamur gibi kuru bir balçıktan yaratmıştır.» (Rahman, 14) buyruğu bundan­dır. Şeytân diyordu ki, sen herhangi bir şey için yaratılmamışsın. Ona ağzından giriyor ve arkasından çıkıyordu. Ve meleklere demişti ki, bun­dan korkmayın çünkü Rabbınız Samed'dir. Bu da içi boştur. Eğer ben onun üzerine hâkim kılınırsam onu mahvederim. Allah Azze ve Celle'-nin Âdem'e ruhu nefhetme süresi yaklaşınca meleklere dedi ki; «ben ona ruhumdan üfürdüğümde ona secde edin.» Âdem'e ruhu üfleyince, rûh başından girdi ve Âdem aksırdı, melekler «elhamdülillah» de, de­diler. O da «elhamdülillah» dedi. Allah Teâlâ ona «Rabbm sana mer­hamet etti» dedi. Rûh gözlerine girince cennetin meyvelerine baktı. Rûh karnına girince yemek istedi ve daha rûh ayaklarına ulaşmadan cennetin meyvelerine çabucak koşmak için sıçradı. İşte Allah Teâlâ'­nın «İnsan aceleden yaratılmıştır». (Enbiyâ, 37) âyetinde kasdettiği budur. Bütün melekler topluca Âdem'e secde ettiler, ancak İblîs kaçın­dı ve secde edenlerden olmak istemedi, böylece kâfirlerden oldu. Allah İblise, ben elimle yaratınca ona secde edin diye sana emrettiğim halde, seni secde etmekten alıkoyan nedir? diye sordu. Şeytân; ben ondan daha hayırlıyım çamurdan yarattığın şeye niçin secde edeyim? dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ buyurdu: «Oradan çık, sana büyüklerime düşmez, sen horlanmışlardan olarak çık.» buyurdu.

İbn Abbâs der ki; Allah bütün isimleri Âdem'e öğretti. Sonra bu şeyleri meleklere gösterdi ve onlara, eğer Âdem'in çocuklarının yeryü- zünde fesâd çıkaracağı ve kan dökeceği konusunda doğru sözlülerden iseniz, bunların isimlerini bana bildirin dedi. Onlar da : «Sana tesbîh ederiz, bize öğrettiğinden başka bildiğimiz yok. Her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle gören Sensin Sen.» demişlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey Âdem, onları adlarıyla kendilerine bildir dedi. Âdem ad­larını söyleyince size demedim mi ki «Ben göklerin de, yerin de gizli­liklerini muhakkak bilirim. Ve sizlerin neyi saklar, neyi gizler olduğu­nuzu da bilirim» buyurdu. İbn Abbâs der ki; işte onların açığa çıkar­dıkları «Yeryüzünde fesâd çıkarıp, kanlar dökecek kimse mi yarata­caksın?» sözleri budur. Ve «sizlerin neyi gizler olduğunuzu bilirim» âye­tinden maksad, İblîs'in nefsinde neyi gizler olduğudur.

Sahabelere kadar isnâd edilen bu rivayet meşhur olup Süddî'nin tefsirinde yer alır. Bunda pek çok isrâiliyât vardır. Belki de bir kısmı müdrectir ve sahabenin kelâmından değildir veya onu geçmiş kitapla­rın bir kısmından almışlardır. (Müdrec hadîs, râvînin hadîsten sonra kendisinin veya başkasının sözünü zikretmesi ve bunu ayırmaksızın hadîs eklemesidir. Okuyan kişi bu sözün hadîsten olduğunu zanneder.) Doğruyu en iyi bilen Allah'dır. Hâkim Müstedrek'inde bu isnâdla aynı şeyleri rivayet eder ve bunun Buhârî'nin şartına uygun olduğunu söy­ler.

Maksad şudur: Allah Teâlâ meleklere Âdem'e secde etmelerini em­redince İblîs de onlara vâki' olan hitabın içerisine girdi. Çünkü o, her ne kadar meleklerin unsurundan değil idiyse de, onlara benzemiş ve onların fiillerini kendisine rehber edinmişti ve bu yüzden onlara yö­neltilen hitabın muhatabı oldu ve emre muhalefetten dolayı kınandı. Biz mes'eleyi inşâallah: «Ancak İblîs müstesna, o cinlerden idi ve Rabbının emrinden yüz çevirmişti.» (Kehf, 50) âyetinin tefsirinde açık­layacağız.

Bunun için Muhammed İbn İshâk; Hallâd'dan, Atâ'dan, Dâvûd'dan ve İbn Abbâs'dan nakleder ki, o şöyle demiş : İblîs günah işlemezden önce meleklerden bir melek idi ve ismi Azâzîl olup yeryüzünde yaşardı. Çalışma bakımından meleklerin en ileri gidenlerindendi içlerinden en bilgini idi. Bu husus, onu kibre şevketti ve o Hınn adı verilen bir kabileden idi. Hallâd, Atâ, Tâvûs veya Mücâhid'in İbn Abbâs'dan veya diğerlerinden buna benzer bir başka rivayet daha vardır.

İbn Ebu Hatim der ki bana babam... Saîd İbn Cübeyr'den o da İbn Abbâs'dan nakletti ki, o şöyle demiş : İblîs'in adı Azâzîl idi. Dört kanatlı melekler arasında en üstünlerinden biriydi. Sonra Allah'ın rahmetinden kovuldu. Cüreyc, Hacâc'dan nakleder ki, İbn Abbâs şöyle demiş : İblîs meleklerin en şereflilerinden ve en üstün kabilelerinden birisine men-sûb idi. O, cennetin bekçisi ve dünya göğünün hükümdarı idi. Bu se- beple o aynı zamanda yeryüzünün de hükümdarı idi. Dahhâk ve di­ğerleri İbn Abbâs'dan aynı şekilde rivayet ederler.

Salih, İbn Abbas'dan nakleder ki, o şöyle demiş : Meleklerden bir ka-bîle vardır ki onlara cin adı verilir. İblîs onlardan idi ve o gökle yer ara­sında hâkim idi. Allah'a isyan etti ve Allah da onu kovarak ters yüz etti. İbn Cerîr bu hadîsi rivayet eder. Saîd İbn Müseyyeb'den naklen Katâde der ki, İblîs dünya göğündeki meleklerin reîsi idi.

İbn Cerîr der ki; bize Muhammed İbn Beşşâr... Hasan'dan rivayet etti ki o şöyle demiş : İblîs hiç bir zaman meleklerden olmamıştır. Âdem'in insanların atası olduğu gibi o da cinlerin atasıdır. Hasan'dan yapılan bu isnâd sahihtir. Aynı şeyi Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de söylemiştir. Şehr İbn Havşeb der ki; İblîs meleklerin kovduğu cin­lerden birisi idi. Meleklerden bir kısmı onu saklayıp göğe götürdüler. İbn Cerîr bunu rivayet eder. Süneyd İbn Dâvûd der ki; bize Hüşeym... Sa'd İbn Mes'ûd'dan nakleder ki o şöyle demiş: Melekler cinlerle savaşı­yordu, İblîs küçük olduğu için esir alınmıştı ve meleklerle beraberdi, onlarla birlikte ibâdet ediyordu. Melekler Âdem'e secde etmekle emro-lununca, onlar secde ettiler, ancak İblîs secde etmekten kaçındı. Bunun için Allah : «İblîs müstesna, o cinlerdendi...» (Kehf, 50) buyurmuştur.

İbn Cerîr der ki; bize Muhammed İbn Sinan... İbn Abbâs'dan nak­letti ki o şöyle demiş : Allah Teâlâ bir yaratık yarattı ve Âdem'e secde edin dedi. Onlar yapmayız dediler, bunun üzerine Allah onların üze­rine ateş gönderdi ve hepsini yaktı. Sonra bir başka yaratık yarattı ve ben topraktan bir insan yaratacağım, Âdem'e secde edin dedi. Onlar secde etmekten kaçındılar. Bunlara bir ateş gönderdi ve hepsini yaktı. Sonra bu yaratıkları yarattı ve Âdem'e secde edin dedi, onlar da peki dediler. İblîs ise Âdem'e secde etmekten kaçınanlardan idi. Bu hadîs de garîbtir, isnadı sahih olamaz. Çünkü içerde râviler arasında iki tane müphem kişi vardır. Bu gibi hadîsle delil getirilemez. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Katâde : «Hani meleklere Âdem'e secde edin demiştik» âyeti ko­nusunda der ki; tâat Allah'adır. Secde ile Allah Âdem'i şereflendirmiş, ve melekleri ona secde ettirmişti. Allah Teâlâ'nın : «Onlar hemen secde edivermişlerdi, sadece şeytân kaçınmış büyüklük taslamış ve kâfirler­den olmuştu.» âyeti konusunda da Katâde şöyle der :

Allah düşmanı İblîs, Hz. Âdem'i kıskandı, ona Allah'ın lütfettiği üs­tünlükleri çekemedi ve «ben ateştenim, bu ise çamurdan» dedi güna­hının başlangıcı büyüklenme idi. Allah düşmanı, Âdem (a.s.)'e secde etmekten çekindi ve büyüklük tasladı. İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Saîd... Abdullah İbn Büreyde'den «Ve kâfirlerden olmuştu» âyeti ko­nusunda şunu nakleder : İsyan edenlerden olmuştu ve onları da ateş yakmıştı. Ebu Ca'fer, Rebî' yoluyla Ebu'l-Âliye'den nakleder ki «Ve kâ- firlerden olmuştu», âyeti, isyan edenlerden olmuştu manasınadır. Süd-dî ise der ki; «Ve kâfirlerden olmuştu» âyeti, Allah'ın o gün yaratma­dığı, sonra meydana gelecek olan kâfirlerden olmuştu, demektir.

Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî der ki: Allah, İblisi küfür ve sa­pıklık üzere yaratmaya başladı ve ona meleklere yaptığını yaptı. Gös­terdiği bu davranışından dolayı yarattığı şekilde onu küfür üzere devam ettirdi. Bunun için Allah Teâlâ : «Ve kâfirlerden olmuştu» buyurdu. [62]

 

35- Ve demiştik ki: - Ey Âdem, Sen, eşinle birlikte Cennette otur. Dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol
bol yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa ikiniz de zâ­limlerden olursunuz.

36- Nihayet şeytân onları Cennet'ten kaydırdı. On­ları bulundukları yerden çıkardı. Biz de: “Kiminiz kimini­
ze düşman olarak inin. Yeryüzünde sizin için bir zamanakadar yerleşim ve faydalanma vardır.” dedik.

 

Hz. Âdem ve Cennet:

 

Allah Teâlâ Hz. Âdem'e ikram ettiğini ve meleklerin ona secde etmelerini emrettiğini, İblîs'in dışında meleklerin hepsinin secde etti­ğini haber veriyor. Sonra da Allah, Âdem'e cennette dilediği gibi ya­şamasını, dilediği şeyden yemesini, rahat ve huzur içerisinde kalmasını sağladığını bildiriyor.

Hafız Ebu Bekr îbn Merdûyeh, Muhammed İbn İsâ el-Dâmegânî kanalıyla... Ebu Zerr'den nakleder ki, o şöyle demiş : Ben dedim ki; ey Allah'ın Rasûlü sana Hz. Âdem gösterildi, acaba bir nebî miydi? Allah'ın Rasûlü buyurdu ki; Evet bir nebî ve rasûl idi. Allah onunla açıktan açığa konuşarak : «Ey Âdem sen eşinle birlikte cennette otur» buyurdu.

Hz. Âdem'in oturduğu cennetin gökyüzünde mi, yeryüzünde mi ol­duğu konusu ihtilaflıdır. Ekseriyet onun gökyüzünde olduğu kanâatin­dedir. Bu hususun açıklanması inşâallah A'râf sûresinde gelecektir. Âyetin akışı Hz. Havva'nın Âdem'in cennete girmezden önce yaratıl­mış olmasını gerektirmektedir. Nitekim bu hususu Muhammed İbn İshâk şöyle açıklar: Allah Teâlâ, İblîs'i cezalandırdıktan sonra Hz. Adem'e döndü, önce ona bütün şeylerin isimlerini öğretmişti ve dedi ki; Ey Âdem onlara hepsini isimleriyle bildir. Bu âyeti sonuna kadar okudu. Sonra şöyle dedi: Tevrat ehli ile diğer ilim ehlinden bize ulaş­tığına ve îbn Abbâs ile diğerlerinin naklettiğine göre; sonra Hz. Âdem'i bir uyku bürüyüverdi. Bu sırada, Hz. Âdem'in sol tarafındaki eğe kemik­lerinden birisi alındı ve yerine et dolduruldu. Âdem uyuyordu, uyku­sundan dolayı bunu farketmedi. Neticede Allah Teâlâ bu sol eğesinden eşi Havva'yı yarattı. Onu bir kadın haline getirdi ve onunla sükûn duy­masını sağladı. Sonra Âdem'in uykusu giderilip uyanınca Hz. Havva'yı yanında gördü ve «Onların iddia ettiğine göre -ki en doğruyu Allah bilir- «etim, kanım ve ruhum dedi ve onunla huzur buldu. Allah Âdem'i Havva ile birleştirince ve kendinden ona bir huzur ve sükûn bahşedince doğrudan Hz. Âdem'e dedi ki: «Ey Âdem, sen eşinle birlik­te cennette otur, dilediğiniz yerlerde onun meyvelerinden bol bol yeyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın yoksa ikiniz de zâlimlerden olursunuz.»

Denilir ki, Hz. Havva'nın yaratılması Hz. Âdem'in cennete girme­sinden sonra idi. Nitekim Süddî, tefsirinde Ebu Mâlik ve Ebu Salih ka­nalıyla İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn^Mes'ûd ve peygam­berin ashabından bir topluluktan nakleder ki; Allah Teâlâ İblîs'i cen­netten çıkardı ve oraya Âdem'i yerleştirdi. Âdem cennette tek başına geziniyordu rahat ve huzur içinde değildi. Uyudu ve uyandığında baş tarafında Allah Teâlâ'nın kendi eğe kemiğinden yarattığı oturmuş bir kadın buldu. Ve ona sen nesin? diye sordu, O da «ben kadınım» dedi. Âdem neye yaratıldın dediğinde, o, benimle sükûn bulasın diye karşılığını verdi. Melekler ona dediler ki: Ey Âdem onun adı nedir? Hz. Âdem Havva dedi. Niçin Havva adı verilmiş dediklerinde; Çünkü o canlı bir şeyden (Hayy) yaratılmıştır, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Ey Âdem, sen eşinle birlikte cennette otur. Dilediğiniz yer­lerde onun meyvelerinden bol bol yeyin...» buyurdu.

«Yalnız şu ağaca yaklaşmayın.» Bu da Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'i denemesi ve imtihanıydı. Bu ağacın ne olduğu konusu ihtilaflıdır.

Süddî, kendisine İbn Abbâs'dan naklettiklerine göre şöyle der : Âdem (a.s.)'in nehyedildiği ağaç asma ağacıydı. Saîd İbn Cübeyr, Süddî, Şa'bî, Ca'de İbn Hübeyre ve Muhammed İbn Kays da böyle demişler­dir. Keza Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve ashâbtan bir topluluktan naklederek der ki; bu ağaç asma ağacıydı. Ancak yahûdîler onun buğday ağacı ol­duğunu iddia ederler.

İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim der ki, bize Muhammed İbn İsmâîl... İbn Abbâs'dan nakleder ki o şöyle demiş : Hz. Âdem'in nehyedildiği ağaç, buğday başağıydı. Abdürrezzâk der ki, bize İbn Üyeyne ve İbn el-Mübârek... Saîd İbn Cübeyr yoluyla İbn Abbâs'dan naklettiler ki; bu ağaç buğday başağıymış.

Muhammed İbn İshâk, ilim ehli bir adam kanalıyla Haccâc'dan, o da Mücâhid'den o da İbn Abbâs'dan nakleder ki bu ağaç buğdaymış. İbn Cerîr der ki bana Müsennâ İbn İbrahim... Temîm kabilesinden bir adamdan nakletti ki : İbn Abbâs, Ebu'l-Celd'e Âdem'in yediği ağaçtan ve yanında tevbe ettiği ağaçtan soran bir mektup yazdı. Ebu'1-Celd ona şu karşılığı yerdi: Sen bana Âdem'in yemesi yasaklanan ağacı sorar­sın, bu buğday başağıdır. Bana Âdem'in yanında tevbe ettiği ağacı so­rarsın, bu ise zeytin ağacıdır. Hasan el-Basrî, Vehb İbn Münebbih, Atiyye el-Avfî, Ebu Mâlik, Buhârî, Abdurjahmân İbn Ebu Leylâ da böyle tefsir etmişlerdir.

Muhammed İbn İshâk, bazı Yemenliler kanalıyla Vehb İbn Münebbih'ten nakleder ki, o şöyle demiş : Bu ağaç buğdaydı, ancak cen netteki buğdayın bir tanesi dana böbreği gibiydi, baldan daha tatlı, köpükten daha yumuşaktı.

Süfyân el-Sevrî, Hasîn'den o da Ebu Mâlik'ten nakleder ki; yak­laşılması yasaklanan bu ağaç hurma ağacıydı. İbn Cerîr Mücâhid'den nakleder ki; yenmesi yasaklanan bu ağaç, incir ağacıydı. Katâde ve İbn Cüreyc de böyle demişlerdir.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den o da Ebu'l-Âliye'den nakleder ki, bu öyle bir ağaçtı ki ondan yiyen yenilenirdi. Cennette yenileşip gençleşmenin gereği yoktu. Abdürrezzâk der ki; Ömer İbn Âbdurrah-mân İbn Mührib, ben Vehb İbn Münebbih'in şöyle dediğini işittim de­di : Allah Teâlâ Hz. Âdem'le eşini cennete yerleştirip, ağaçtan yemesi­ni yasakladı.

Bu ağaç öyle bir ağaçtı ki, dallan birbirinden ayrı idi. Onun mey­vesini, ebedî ve ölümsüz oldukları için melekler yerlerdi. İşte Allah Teâlâ'nın Âdem'in ve eşinin yemesini nehyettiği meyve budur.

Bu ağacın mâhiyeti konusundaki altı farklı görüş bunlardan iba­rettir.

Allâme İmâm Ebu Ca'fer İbn Cerîr el-Taberî merhum der ki; bu konuda doğru olanı şöyle denmesidir : Sânı yüce olan Allah Âdem'e ve esine cennet ağaçlarından bir ağacı yemeyi nehyetti, diğer ağaçlar­dan değil. İkisi ise bu ağaçtan yediler. Kesin olarak bu ağacın hangisi olduğunu söyleyecek bilgimiz yoktur. Çünkü Allah Teâlâ ne Kur'an'da, ne de sahîh sünnette bu konuyu açıklayacak bir delil vaz' etmemiştir. Ancak bu ağacın buğday ağacı olduğu söylenir, asma ağacı olduğu söy­lenir. Bunlardan herhangi birisi olması caizdir. Bu bir bilgidir ki Allah

dilediği takdirde onu bilmek, bilen kişiye fayda sağlamaz. Keza bilme­diği takdirde onu bilmeyen kişiye onu bilmemek zarar getirmez. Doğ­ruyu en iyi bilen ise Allah Teâlâ'dır.

«Nihayet şeytân onları cennetten kaydırdı.» Bu âyetteki “Anha” zamirinin cennete gitmesi doğru olur. O takdirde mânâ İbn Ebu'l-Necûd Âsim İbn Behdele'nin dediği gibi kaydırdı yerine, kurtardı şeklinde olur.

Bu zamirin sözkonusu olan iki şeyden en yakını olan ağaca “Eş-şecerete” ait olması da doğrudur. Bu takdirde söz Hasan ve Katâde'nin dediği gibi, kaydırma mânâsına olur ve böylece ifâdenin mânâsı; «bu ağaç sebebiyle nihayet şeytân onları kaydırdı» şeklinde olur. Nitekim Allah Teâlâ'nın: «Alıkonulanlar onun yüzünden alıkonulurlar.» (Zâriyât, 2) âyeti de o sebeble, alıkonulurlar anlamınadır. Ve yine Allah Teâlâ'nın : «Oradan, nimetlerden ayırıp uzaklaştırdı» âyetinde de o sebeple elbi­selerden, huzur ve rahatlıktan dışarı çıkarıldı, denilmek istenir.

«Biz de kiminiz kiminize düşman olarak, inin. Yeryüzünde sizin için bir zamana kadar yerleşim ve faydalanma vardır dedik.» Belli bir sü­reye kadar orada yerleşip nzık ile geçineceksiniz, belirtilen süre bi­tince sonunda kıyamet kopacak.

Selef-i sâlihînden Süddî, Ebu'l-Âliye, Vehb İbn Münebbih ve ben­zerlerinden eski müfessirler yılan hikâyesi, şeytan kıssası, İblîs'iri cen­nete nasıl girdiği, Âdem'i nasıl aldattığı gibi birçok haberler naklet-mişlerdir ki bunlar isrâiliyât hurafeleridir. Bunları inşâallah A'râf sûresinde açıklayacağız. Çünkü bu kıssa orada buradan daha geniş biçimde yer almaktadır. Muvaffak kılan doğrusu Allah'tır.

Bu konuda İbn Ebu Hatim der ki; bize Ali İbn el-Hasan, Übeyy İbn Kâ'b'ın şöyle dediğini nakletti: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Al­lah Hz. Âdem'i uzun boylu, uzun dallı bir hurma gibi ve başında çok saç bulunan bir kişi olarak yaratmıştı. Mezkûr ağaçtan tadınca üze­rinden elbisesi düştü ve ilkin avret mahalli ortaya çıktı. Hz; Âdem av­ret mahallini görünce cennette koşuşmaya başladı, koşarken saçı bir ağaca takıldı, çekiştirmeye başladı. Bunun üzerine Rahman ona sesr lendi: «Ey Âdem, benden mi kaçıyorsun» dedi. Âdem Rahmân'ın sö­zünü işitince «Hayır yarabbi sadece utancımdan kaçıyorum» dedi.

İbn Ebu Hatim, Ca'fer İbn el-Hakîm'den 254 senesinde nakletti ki, o şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; Hz. Âdem sözkonusu ağaçtan tadınca kaçmaya başladı, bir ağaç saçına takıldı ve ona «Ey Âdem, benden mi kaçıyorsun?» diye seslenildi. O da : «Hayır Senden değil utancımdan kaçıyorum» dedi. Ses : «Ey Âdem, çevremden dışarı çık, izzetime yemin ederim ki çevremde bulunanların bana isyan etme­leri halinde hiç bir şey beni durduramaz. Eğer senin gibi yeryüzünü dolduracak kadar mahlûkât yaratmış olsam sonra bana isyan etmiş

olsalardı onların hepsini de âsîler zümresine yerleştirirdim.» Bu hadîs garîb ve munkatı'dır hatta mu'dal (râvî senedi içerisinde ardarda iki veya daha fazla râvînin düştüğü hadîs) dir. Çünkü Katâde ile Übeyy İbn Kâ'b arasında iki râvî düşmüştür.

Hâkim der ki; bana Ebu Bekr İbn Balûyeh... İbn Abbâs'dan nak­letti ki, o şöyle demiş : Allah Teâlâ ikindiden güneş batıncaya kadar olan zaman içinde Hz. Âdem'i cennette tuttu. Hâkim der ki; bu, Buhârî ve Müslim'in şartına göre sahîh bir hadîs olmakla beraber onlar bunu tahric etmemişlerdir. Abd İbn Hâmid tefsirinde der ki; bize Revh, Hi-şâm'dan o da Hasan'dan şöyle dediğini nakletti. Âdem cennette gün­düzün bir saat kaldı. Oranın bir saati dünya günlerinden 130 yıldır. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den nakleder ki o şöyle demiş : Hz. Âdem cennetten saat dokuz veya on civânnda çıktı, Hz. Âdem berabe­rinde cennet ağacından bir dal da çıkardı, başında cennet ağacından bir çiçek demeti vardı, bu demet cennet yapraklarından örülmüştü.

Süddî der ki; Allah Teâlâ : «Hepiniz oradan inin.» buyurunca, in­diler. Âdem Hindistan'a indi. Beraberinde Hacer-i Esved ile cennet yapraklarından bir avuç indirdi ve onu Hindistan'a serpti ve burada ıtır ağacı yetişti. Hindistan'dan getirilen ıtır ağacı Âdem'le beraber inen yaprağın bir avucudur. Hz. Âdem cennetten çıkarılınca üzüntüsünden ondan da bir avuç almıştı. İmrân İbn Üyeyne... İbn Abbâs'dan nakle­der ki o şöyle demiş ; Âdem cennetten Hindistan'daki Dahna denilen yere indirilmişti. İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Zür'a... İbn Abbâs'­dan nakletti ki, o şöyle demiş : Âdem (a.s.) Mekke ile Tâif arasındaki Dahna denilen yere indirilmişti.

Hasan el-Basrî der ki: Âdem (a.s.) Hindistan'a, Havva Cidde'ye, İblîs de Basra'ya birkaç mil yerde olan Destümîsân'a ve yılan İsfahan'a indirilmişti. Bunu İbn Ebu Hatim de rivayet eder.

İbn Ebu Hatim der ki; bize Muhammed İbn Ammâr İbn el-Hâris... İbn Ömer'den nakletti ki o şöyle demiş : Hz. Âdem Safâ'ya, Hz. Havva da Merve'ye indirilmiştir.

Recâ İbn Seleme der ki; Âdem (a.s.) yere indirildiğinde başı eğik, elleri de dizleri üzerindeydi. İblîs aleyhi'l-la'ne indirildiğinde başı göğe doğru kalkık ve parmakları da birbirine geçmiş şekilde idi. Abdürrezzâk der ki, Ma'mer, Ebu Musa'nın şöyle dediğini nakletti: Allah Teâlâ Hz. Âdem'i cennetten yeryüzüne indirince, ona her şeyi yapmayı öğretti ve cennet meyvelerinden azık verdi. İşte sizin bu meyveleriniz cennet meyvelerindendir. Ancak bu meyveler değişir, cennet meyveleri değiş­mez.

Zührî... Ebu Hüreyre'den nakleder ki, o Rasûlullah (s.a.)'ın şöyle dediğini bildirmiş : Güneşin doğduğu en iyi gün cum'a günüdür. O günde Âdem yaratıldı. O günde Âdem cennete girdirildi ve o günde

Âdem cennetten çıkarıldı. (Bu hadîsi, Müslim ve Neseî de rivayet eder­ler.) [63]

 

Cennetin Mâhiyyeti:

 

Hz. Âdem'in yerleştiği cennet konusu, başlangıcından beri tefsir bilginleri tarafından fikir yürütülen konulardan birisidir. B^ cennetin yeri, bu cennete Hz. Âdem'in ve Şeytân'ın nasıl girdiği, buradan çıkan Âdem'in nereye yerleştiği değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Bu konu­da müfessirlerin görüşleri ezcümle şöyledir:

Meşhur olan kavle göre; sûrede geçen şeklinden, nakledilen rivâ-« yetlerden ve mutlak olarak düşünüldüğünde ilk akla gelen bu olduğu için cennet; kıyamet gününde mü'minler için sevâb diyarıdır. Keza, Hz. Âdem'in ve Mûsâ (a.s.)'nın birbiriyle tartışmaları bahsedildiğine göre cennet gökyüzünde olmalıdır. Ancak Mu'tezile, Ebu Müslim el-îs-fahânî ve bazı kişiler bunun Âdem (a.s.)'i imtihan için yaratılan bir başka cennet (bahçe) olduğu görüşündedirler. Bu bahçe Pars ile Kirman arasında bir yer imiş. Bazıları Aden toprağında, bazıları Şam'da, ba­zıları da Filistin'de bir yer olduğunu söylerler. Bunlar cennetten in­me mânâsına gelen “Hubut” kelimesini, bir yerden bir yere intikâl olarak anlarlar. Nitekim âyet-i kerîmede bu kelime “İhbitu misran”bir şehre inin mânâsına kullanılmıştır. Burada sözkonusu

olan cennetin, yüce bir yer olması da caizdir. Çünkü Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'i topraktan yarattığında tartışma yoktur. Ancak Âdem'in yaratılış kıssasında onun göğe çıkarıldığı sözkonusu edilmemiştir. Eğer Âdem'in göğe çıkarıldığı söylenmiş olsaydı, bunun elbetteki zikredilmesi gerekirdi. (...)

Ayrıca cennet, ebediyet ve nîmet yurdu olup rahat diyarıdır; mü­kellefiyet ve imtihan yurdu değildir. Halbuki Allah belirli bir ağaçtan yasaklamakla ona mükellefiyet yüklemiştir. Ayrıca İblîs kâfirlerden olduğu halde Âdem'e vesvese vermek için cennete girmiştir. Eğer bu­rada sözkonusu olan cennet; ebediyet yurdu olan cennet olsaydı oraya giremezdi. Zira büyükler, kâfir cennetin kapısına yaklaşırsa parçala­nır ve onu cennete sokmaz demişlerdir. Çünkü kâfir karanlıktır, cen­net ise aydınlıktır. Şeytânın cennete gizlice girmesi ise bir mânâ ifâde etmez. Ayrıca cennet, temizlik mahallidir. Orada isyan ve muhalefetin meydana gelmesi nasıl doğru olabilir ve oraya temiz olmayanların gir­mesi nasıl mümkün olur? Ve yine bazı rivayetlerde anlatıldığına göreHavva'nın ilk hâmile kaldığı yer cennettir. Yenilen bu ağaçtan nut-fenin hâsıl olduğu ve latîf bir yemekten kesîf bir bedenin nasıl mey­dana geldiği belirtilmemiştir. Bunların hepsinin cevabı zorlamadan ârî kalmaz. (...)

Ve denildi ki; bu cennet, gökyüzünde idi. Ancak sevâb diyarı olan ve ebedî hayat yurdu olan cennet bu değildir. Bazıları da bu cennet odur, dediler. Buna karşılık gökyüzünde bilinen cennetle­rin (bahçelerin) dışında, cennetlerin (bahçelerin) bulunmasının sahih olmayacağı söylenmiştir. O sırada bu cennetin ve bahçelerin yaratılmış olup sonra yok olması ihtimali ise hiçbir insaflının yö­neleceği bir kanâat değildir.

Ve denildi ki; hepsi de mümkündür. Allah Teâlâ dilediğine güç yetirir. Deliller birbiriyle çelişmektedir. Ama en ihtiyâtli ve en sağlam yol, cennetin ta'yîn edilip belirlenmesinden kaçınmaktır. Nitekim te'vîl sahipleri bu yöne yönelmişlerdir. Bazı sûfî efendilerimizin —Allah on­ların sırrını takdîs etsin— bu cennetin yeryüzünde, Ekvatorun altın­daki yâkût dağında olduğunu söylemeleri ve buna berzah cenneti adını vermiş olmaları konusuna gelince, bu cennet bugün mevcuttur. Arif­ler, oraya bedenleriyle değil, rûhlarıyla girerler. Eğer onlar, bu, Cen­net el-Me'vâ'dır. Allah dilediği zaman, dilediği şekilde onu ortaya çı­karır demiş olsalardı —Nitekim sahîh hadîste vârid olduğuna göre, Mescidin duvarının ötesinde Rasûlullah (s.a.) 'a bu cennet zahir ol­muştur— onların meşrebine göre bu görüşü uzak saymak gerekmezdi. Eğer birisi böyle bir şeyi söylemiş olsaydı, ben de aynı şeyi söylerdim. Ancak bu gibi konularda tek başına söz söylemenin âfetleri vardır.

Cennet konusunda ihtilâf olduğu gibi, Hz. Âdem'in eşinin yaratı­lışı konusunda da ihtilâf vardır. Süddî, İbh Mes'ûd'dan ve İbn Abbâs ile sahabeden bir başka topluluktan rivayet eder ki, Allah Teâlâ İblîs cennetten çıkınca, oraya Âdem'i yerleştirmiş. Ve Âdem, cennette tek başına kalmış. Ona eşlik edecek kimse bulunmamış. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ ona bir uyku vermiş, sonra sol tarafındaki eğe kemiklerin­den birisini almış ve onun yerine et koymuş. Ondan Havva'yı yaratmış. Âdem uyanınca Havva'yı başı ucunda oturur görmüş. Sen kimsin? diye sormuş, o da kadınım demiş. Âdem niçin yaratıldın? deyince, o, benimle sükûn bulasın diye karşılığım vermiş. Melekler Âdem'in bilgisini tec­rübe etmek için ona bu kimdir? diye sormuşlar. Âdem, kadın demiş. Onlar, niçin kadın adı verildi? dediklerinde, Âdem, çünkü erkekten yaratılmıştır^ demiş. Melekler onun adı nedir? .dediklerinde, Hz- Âdem Havva'dır demiş. Onlar niçin Havva adını almıştır? dediklerinde, Hz. Âdem, çünkü canlı bir şeyden yaratılmıştır, demiş. Çoğunluğa göre —ki ben de onların sözünü söylerim— Hz. Havva, Âdem cennete girmezden önce yaratılmıştır. Cennete girdiklerinde beraber idiler.[64]

 

Hz. Havva'nın Yaratılması:

 

Geriye bu âyetin tefsîriyle ilgili halkın üzerinde çok söz ettiği iki mes'ele kalıyor. Bunlardan birisi Hz. Âdem'in eğe kemiğinden Hz. Havva'nın yaratılmış olması mes'elesi, diğeri de Hz. Âdem'in masum­luğu mes'elesidir. Birinci konuda Kur'an-ı Kerîmde bizi bu görüşe sev-kedecek hiç bir nass ve hüküm yoktur. Allah Teâlâ'nın «Ve Ondan eşini yaratmıştır» âyetini de bu mânâya- hamletmek zorunda değiliz. Bunu yapanlar sırf Tevrat'ın tevkîn kitabıyla uyuşturmak için yap­maktadırlar. Bu konudaki kıssa Kur'an-ı Kerîm'de, ehl-i kitabın elin­de dolaşan Tevrat'ta vârid olduğu gibi tarihî bir hikâye şeklinde vârid olmamıştır. Sadece Kur'an Hz. Âdem'in yaratılışını ibret konusu ola­rak serdetmiş ve bu varlığın kâinat içerisindeki kemâl kabiliyetini be­lirtmek istemiştir. (...) Kur'an'da tarih kendiliğinden bahis konusu değildir. Çünkü tarihin olayları, tarihî olaylar olarak, din için önem arz etmez. Din, tarihe sadece ibret ile bakar. Kur'an'da zaman ve me­kân Tevrat'taki gibi açıklanmış değildir. Bu açıklamalar aslında müs-bet fizik araştırıcılarının Hıristiyanlık dinini reddetmelerinin sebeple­rinden birisi olmuştur. Çünkü tecrübe ve gözleme dayanan ilim, Tev­rat'taki tarihin yanlışlığını göstermiştir. Ayrıca Tevrat'ın yaratılış ta­rihinde tayîn ettiği süreden çok daha önceye âit insan fosilleri bulun­muştur. Bu nedenle ehl-i kitabtan bazı bilginler konuyu te'vîl zorun-luğuna sürüklemek istemişler, bazıları da Tevrat'ı ve kutsal kitabı in­kâr etmişlerdir. (...)

îkinci mes'ele, Hz. Âdem'in masumiyeti mes'elesidir. Selefin meto­du üzerine yüründüğü takdirde isyan ve tevbe konusunun, aklın zahi­rini kavrıyamadığı müteşâbih bir konu olduğu ağırlık teşkil eder. Biz diyebiliriz ki; bu isyan ona peygamberlik azmi gelmezden önce mey­dana gelmiştir. Nitekim şâm yüce olan Allah «O unuttu, biz kendisin­de bir azim de bulamadık» buyurmaktadır. İttifak edilen husus odur ki; peygamberlikten sonra Âdem (a.s.) emirlere muhlâfetten masum kılınmıştır. Belki de Âdem'de meydana gelen bu davranış aslında bir unutma idi ve mes'eleyi büyütmek için isyan adı verilmiştir. Unutma ve isyan, ma'sûmiyeti ortadan "kaldırmaz.[65]

Şimdi de, atamız Âdem Peygamberin bir başka kıssası dile getiri­liyor. Yüce Allah, Hz. Âdem'e «sen ve eşin Havva cennette kalın ve oradaki nimetlerden faydalanın, meyvelerinden, ekinlerinden ve ağaç­larından yiyin, istediğiniz sizin için, afiyet olsun, ancak şu ağaca yak-laşmaym, eğer ondan yerseniz zâlimlerden olursunuz» buyurmuştu. Ne var ki mel'ûn şeytân onları kendi hallerine bırakmamış ve vesvese ile «Rabbmız o ağacı sırf iki melek olmanız veya ebedîlerden olmanız için yasakladı. Ben size doğru söylüyorum» diyerek de and içmişti. Bu du­rumda insanın zaafı ve şeytânın aldatmacaları karşısındaki güçsüz­lüğü ortaya çıkmış ve Hz. Âdem memnu olan meyveden yemişti. Bu­nun üzerine yüce Allah her ikisinin de cennetten çıkıp yeryüzüne in­melerini ve yeryüzüne kendilerini vâris kılana değin orada kalmala­rını emretmişti. «Peygamberlerin lisanıyla hidâyet geldiğinde, benim hidâyetime uyanlar bir daha azıtıp sapıtmazlar, onlar için korku yok­tur.» buyurmuştu. Allah'ın emrine isyan edip onun zikrinden kaçınan­ların ise, dünyada sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalacaklarını, âhirette de elim azaba dûçâr olacaklarını belirtmişti. İnsanların atası Hz. Âdem, memnu meyveden yiyip de kendi tabiî arzulan ortaya çıkın­ca, kapanması gereken mahrem yerleri açılmış ve onları örtmeye ça­lışmıştı. O zaman işlediği hatânın büyüklüğünü anlamış ve : «Rabbı-mız biz nefislerimize zulm ettik sen bizi bağışlamaz ve acımazsan hüs­rana uğrayanlardan oluruz.» diyerek Allah'a yalvarmıştı. Allah da onun tevbesini kabul etmiş ve doğru yola sevketmişti. Şüphesiz ki Al­lah tevbeleri kabul eden ve rahmet sahibi olandır.

Bu «ağaç» konusunda da ihtilâf vâki olmuştur. Bazıları onun buğ­day, bazıları hurma, bazıları da kâfur ağacı olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ali (r.a.)ye de bu rivayet nisbet edilir. Bazıları onun incir, bazı­ları Ebu Cehil Karpuzu, bazıları Sevgi ağacı olduğunu, bazıları da ta-bîat ve sevgi ağacı olduğunu söylemişlerdir. Daha pek çok söylentiler vardır. (...) Doğru olan, kat'î bir şey söylenmemiş ve belirtilmemiş ol­masıdır. Nitekim Allah Teâlâ, âyette onun adım belirtmemiştir. Onun için ben de buradaki ağacın belirtilmemesi gerektiği kanâatindeyim.[66]

 

Cennetin Yeri Neresiydi? :

 

Şeytân Aleyhi'la'nenin Hz. Âdem ile Havva'yı kandırması, onlara yalan söylemesi ve -Allah'ın kitabında anlattığı gibi- yemîn edip nasıl başardığı konusunda değişik görüşler vardır. Denildi ki; şeytân Âdem ve Havva'yı denemek üzere cennete girmiştir. Denildi ki; o ka­pının yanında durmuş ve onlara seslenerek kendilerini aldatmıştır. Denildi ki; şeytân, bir canlı suretini alarak, cennete girmiş, cennetin bekçileri onu tanımamışlardır. Bazıları da dediler ki; şeytân bir kısım elemanlarını Âdem ile Havva'ya göndermiştir. Bazıları da derler ki; Âdem ile Havva cennette gezinirken, cennetin duvarlarının üzerinde dolaşan bir tavusla karşılaşmışlar. Havva, tâvûs kuşuna yaklaşmış, Âdem onu takîb etmiş ve bu esnada şeytân duvarın arkasından onları aldatmış. Denildi ki; şeytân yılan tarafından cennetin duvarından içe­ri geçirilmiş. Yılan hikâyesi pek meşhurdur. Bu ikisi konusunda bizim sûfî efendilerimiz işaret ederler ki; şeytân cennetin dışında şehvet yo­luyla Âdem ve Havva'ya sızmıştır. İkincisi ise gazab yoluyla sızmıştır. Cennetin duvarlarına tırmanmak; sûfîlere göre gazabın; rûhânî ufka ve gönüldeki yere şehvetten daha yakın olduğunun işaretidir. Denildi ki; şeytânın aldatmaya tevessül etmesi bugün Allah'ın isteğiyle dile­diklerini aldatmaya tevessül etmesi gibidir. Nitekim biz onun aldatış­larının, duygu ve içten geçen hisler şeklinde olan her yere sirayet et­tiğini görüyoruz. Çoğunluk, şeytânın kalbe girdiğini kestiremez, hat­ta bunu düşünemez. Bunun için demişlerdir ki, «şeytân Âdem oğluna kan gibi sirayet eder» haberi onun insan üzerindeki hâkimiyetinin fazlalığına işaret ve insanın ona boyun eğdiğinden kinayedir. Öyle kî benim için de bu görüş tercihe şayan görüştür. Bizim için bu konunun keyfiyetini araştırmaya gerek yoktur. Biz delilsiz olarak kesin bir söz söyleyemeyiz. Bu görüş insaflı bir görüştür.[67]

İşaret babından olarak bu âyet şöyle te'vîl edilir: Hani biz sizi enâniyeti ile varlığı helak etmek için büyüklenerek kendine bakmakla perdelenmiş olan nefs-i emmâre Firavun'unun gücünden kurtarmıştık. Buradaki şehir ise köleleştirilmiş olan beden şehridir, o ve onun vehm, hayâl, gazab ve şehvet gücü, rûhânî güçler olup Allah Teâlâ'nın rûh Ya'kûbunu arıtmış olan kişilerin çocuklarıdır. Bedenî ve tabiî güçler, zahirî hislerden ve nebatî güçlerdendir. Onun için bunlar size zor meşgaleler ve ağır işler teklif ederler. Mal toplamayı, hırsı, yiyecek, gi­yecek ve benzeri şeyleri tanzim etmek isterler. Bu konulan düşünme­nizi ve bu konulara önem vermenizi sağlamakla sizi köleleştirirler. As­lında sizin için bu yolla hâsıl olan zevk, hakîkatta azâb ve zillettir. Çünkü o sizi nurları müşahede etmekten alıkoyar ve ebedî yurdu elde etmekten engeller. «Hani erkek çocuklarınızı kesiyor.» «Çocuklarınız», tâbiri ile kalbin sağ tarafındaki gözle nazarî kuvvetten ve sol tarafın­daki gözle amelî kuvvetten oluşan ruhanî kuvvetler, kasdedilmekte-dir. Ve tabîî kuvvetlerinizi «canlı bırakıyordu.» ki onları kullanıp ken­dileri için uygun olan fiillerden sizi alıkoysunlar. Sizi bu belâlardan kurtarması. Rabbınız tarafından size verilmiş büyük bir nimettir. O ftabbınız ki, sizi makamdan makama erdirir, görüntüden görüntüye ulaştırır, netîcede ona vâsıl olursunuz ve yükünüzü onun evine indirir­siniz. Veya bütün bunlarda muhtelif isimlerin etkisinin ortaya çıkma­sında sizin için bir imtihan vardır. Öyleyse şükredin, sabredin, her şey ondandır, sevgilinin yaptığı her şey sevimlidir.[68]

Asl-ı lügat'ta secde son derece tevazu' ile alçalıp serfürû etmek ki kibrin tâm zıddıdır. Şer'an da alnını yere koymaktır ki, ta'zîm ve in­kıyadın en yüksek suretidir. Ve ondan ehastır. Zira evvelki ayaklar al­tına yatıp yuvarlanmakla dahi olabilir. Mânây-ı serîsinde ibâdet kas-dini ilâveye lüzum yoktur. Çünkü secdenin ibadet olması için niyet şart ise de secde olması için şart değildir. Maamafih lügavî ve şer'î her secdede bir mânâyı tezellül, tâzîm ve inkıyâd vardır. Bunun için Allah'dan mâadasına secde etmek şer'an küfürdür ve secde fiilî bir tâzîm ve inkıyâd olduğu cihetle yalmz kalbî olan inkıyâd hak­kında mecaz olur. Acaba melâikenin secdesi hangisidir? Kelimât-ı Kur'aniye meânîi şer'iyesine hami edilmek iktizâ eder ve melâ-ike sureti cismâniyede dahi tecellî edebileceklerinden vaz'ı cephe mümkündür. Maamafih melâiken^n secdesini kendi hakikatleri ile mütenâsip olarak mülâhaza etmek ve hasbelhilâfe Âdem'e bâ emr-i ilâhî bir bîat-i fiilî halinde telâkki eylemek daha muvafıktır. Bu ise Âdem'e bir tekrîm olmakla beraber bizzat Allah Teâlâ'ya bir ibâ­dettir. Bununla melâike ahkâm-ı ilâhiyenin icrası nokta-i nazarından Âdem'e mertebe-i hilaf etiyle mütenâsib bir surette hizmet ve muave­nete me'mûr kılınmış ve bir ahde raptedilmiş demek olur. O halde melekler Âdem'e bizzat müsahhar değil, fakat bilhilâfe hadim olacak­tır ve her halde ma'bûd-i asi olan Halik Teâlâ'dır. Hâsılı bu secde Âdem'e bir ibâdet değildir.

 

İblis Kimdir? :

 

Ekseriyet, Âdem (a.s.)'in indirildiği cennetin yeryüzünde olduğu kanâatındadırlar. Bazıları onun ekvatorun altındaki doğu dağının üze­rinde olduğunu söylerler. Onlar hübût kelimesini bir yerden bir yere intikâl anlamına alırlar. Allah Teâlâ'nın: «Bir şehre inin.» (Bakârâ, 61) kavlinde olduğu gibi. Buna birkaç şekilde delil getirirler :

a- Bu cennet eğer sevap diyarı olan cennet olsaydı, ebedî cennet olurdu. Ve eğer Âdem ebedî cennet yurdunda olsaydı, şeytân tarafın­dan onun aldatılması mümkün olmazdı. (...)

b- Ebedî olan cennete giren kişi ordan bir daha çıkmaz...

c- Allah Teâlâ'nın Hz. Âdem'i yeryüzünde yarattığı konusunda tartışma yoktur. Bu kıssada onun göğe götürüldüğüne dâir bir rivayet de zikredilmemiştir. Eğer Allah Teâlâ onu göğe götürmüş olsaydı, el­bette ki bunun zikri daha uygun olurdu. Çünkü Hz. Âdem'in yeryüzün­den göğe götürülmesi, nimetlerin en büyüğü olurdu. İşte bu, onun göğe çıkarılmamış olduğunun delilidir. Bütün bunlar buradaki cennetten maksadın ebediyyet yurdu olan cennet olmadığım gösteriyor.

d- Müslim Sahîh'inde Ebu Hüreyre (r.a.)'den nakleder ki; Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Ceyhun, Seyhûn, Fırat ve Nil hepsi cennet nehirlerindendir.» Bu hadîsi Müslim Sahîh'inde cennet kita­bında zikreder.

İbn Müslîh der ki; halkın çoğu Âdem (a.s.)'in yerleştirilmiş olduğu cennetin ebedî sevâb yurdu cennet olduğunda birleşmişlerdir. Ve sonra şöyle der : Şeyh'u]-İslâm Takîyûddîn İbn Teymiyye der ki; sünnet ve cemâat ehlinin sözü budur. Bu cennetin yeryüzünde Hindistan'da veya Cidde'de veya başka bir yerde olduğunu söyleyenler bid'atçı mülhidler-dir. Kitap ve sünnet bu sözü reddeder. Nitekim İbn Teynıiye Miftâh Dâr'el-Saâde'de bu konuyu yeterince açıklamıştır.

İnsanlar şeytânın Hz. Âdem'i aldattığında ittifak etmişlerdir. An­cak bunun keyfiyeti ihtilaflıdır. (...)[69]

 

37- Âdem, Rabbından kelimeler belleyip aldı. Bunun üzerine onun tevbesini kabul etti. Şüphesiz ki Tevvâb, Rahîm O'dur, O.

 

Hz. Âdem'in Tevbesi :

 

Denilir ki bu ifâdeler Allah Teâlâ'nın: «O ikisi dediler ki; Rabbı-mız biz kendimize zulmettik, eğer Sen bizi bağışlamaz ve bize acımaz­san, elbetteki hüsrana uğrayanlardan oluruz.» âyetiyle tefsir edilmiş­tir. Bu; Mücâhid, Saîd İbn Cübeyr, Ebu'l-Âli'ye, Rebî' İbn Enes, Ha­san, Katâde, Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, Hâlid İbn Ma'dân, Atâ el Horasanı, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den rivayet edilmiştir. Ebu İshâk el-Sebî'î Temim kabilesinden bir adamdan rivayet eder ki o şöyle demiştir: Ben İbn Abbâs'a gidip Âdem'in Rabbından bellediği kelime­ler nelerdir? diye sordum. O da hacc konusu öğretilmişti, dedi.

Süfyânel-Sevrî... Übeyd İbn Ümeyr'den nakleder ki o şöyle demiş : Âdem; Ey Rabbım, benim işlediğim suç öyle bir suç ki sen onu beni yaratmazdan önce mi yazmıştın, yoksa onu ben kendiliğimden mi icâd ettim? demişti. Allah Teâlâ'da : Hayır onu ben seni yaratmazdan önce yazmıştım, buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Âdem; bana onu nasıl yazdıysan günahımı da öyle bağışla demişti. İşte Allah Teâlâ'nın : «Âdem Rabbından kelimeler belleyip aldı» âyetiyle söylenmek istenen budur.

Süddî kendisine anlatan bazı kimselerden naklen İbn Abbâs'dan şunu aktarır : «Âdem Rabbından kelimeler belleyip aldı» Yani Âdem (a.s.) dedi ki; Ey Rabbım, beni kendi elinle yaratmadın mı? Ona evet denildi. Bana kendi ruhundan nefhetmedin mi? deyince; evet denildi. Ben aksırmadım mı? Ve Sen de Allah sana merhamet etsin demedin mi? Ve yine rahmetinin azabından önce geldiğini söylemedin mi? de- di. Ona evet denildi, ve benim bunu yapacağımı üzerine yazmadın mı? dedi. Ona evet denildi. Bunun üzerine o, eğer tevbe edersem beni tekrar cennete döndürür müsün? diye sorduğunda; Allah Teâlâ : Evet karşı­lığını verdi. Bunu Avf, Saîd İbn Cübeyr ve Saîd İbn Ma'bed, İbn Abbâs'-dan benzer şekilde rivayet ederler. Hâkim de Müstedrek'inde Saîd İbn Cübeyr kanalıyla İbn Abbâs'dan rivayet eder ve isnadının sahih oldu­ğunu söyler. Süddî ve Atiye el-Avfî de böyle tefsir etmişlerdir. Bu ko­nuda İbn Ebu Hâkim buna benzer şöyle bir rivayet nakleder : Bize Ali İbn el-Hasan... Übeyy İbn Kâ'b'tan nakletti ki o, Rasûlullah (s.a.)'m şöyle dediğini bildirmiş : Âdem (a.s.) dedi ki: Rabbını eğer tevbe eder ve dönersem tekrar cennete girebilir miyim? Allah Teâlâ : Evet bu­yurdu. İşte «Âdem Rabbından kelimeler belleyip aldı» âyetiyle kasdo-lunan husus budur. Bu hadîs bu şekilde garîbtir ve munkatı' hadîstir.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den o da Ebu'l-Âliye'den nak­leder ki o «Âdem Rabbından kelimeler belleyip aldı» âyeti konusunda şöyle demiştir : Hz. Âdem suç işleyince dedi ki: Ey Rabbım, eğer tevbe eder ve sâlih amel işlersem beni bağışlar mısın? Bunun üzerine Allah Teâlâ şöyle buyurdu : O zaman Ben de seni cennete geri döndürürüm. İşte öğrendiği kelimeler bunlardır. Keza : «O ikisi dediler ki: Rabbımız biz kendimize zulmettik, eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet et­mezsen, muhakkak ki biz hüsrana uğrayanlardan oluruz.» âyeti de bu kelimeler arasında yer alıyordu.

İbn Ebu Nûceyh, Mücâhid'in bu âyet konusunda şöyle dediğini nakleder : Hz. Âdem'in söylediği sözler şunlardı: Allah'ım, Sen'den baş­ka İlâh yoktur. Seni tesbîh eder ,sana hamd ederiz. Rabbım, ben nefsi­me zulmettim, Sen beni bağışla; Sen bağışlayanların en iyisisin. Allah'­ım Senden başka İlâh yoktur. Seni tesbîh eder ve sana hamd ederiz. Rabbım, ben nefsime zulmettim, bana merhamet et. Muhakkak ki sen merhamet edenlerin en hayırlısısın. Rabbım Senden başka İlâh yoktur seni tesbîh eder ve sana hamdederim. Rabbım ben nefsime zulmettim bana tevbeyi nasîb et, muhakkak ki Sen Tevvâb ve Rahîm'sin.

«Şüphesiz ki Tevvâb, Rahîm O'dur O.» Yani O tevbe edip kendi­sine yönelenin tevbesini kabul eder. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyu­rur : «Onlar bilmezler mi ki Allah muhakkak kullarından tevbeyi ka­bul eder.» (Tevbe, 104) Ve yine buyurur ki: «Kim de bir kötülük ya­par veya nefsine zulmeder de sonra Allah'dan mağfiret dilerse, muhak­kak ki Allah'ı öafûr ve Rahîm olarak bulur.» (Nisa, 110) Ve yine bu­yurur ki: «Kim de tevbe eder ve sâlih amel işlerse muhakkak ki o Al­lah'a tevbe etmiş olarak döner.» (Furkân, 71) Daha buna benzer Al­lah'ın günahları bağışlayıp tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceği ko­nusunda birçok âyet vardır. Bu da Allah'ın yaratıklarına lutfu ve kul- larına merhametidir.  Muhakkak ki Allah'dan başka  İlâh yoktur. O Tevvâb ve Rahîm'dir. [70]

Bilgi problemi; gerek dinler, gerekse felsefe tarafından bahis mev­zuu edilmiştir. İnsan bilgisinin mâhiyyeti, kaynağı ve değeri muhtelif şekillerde yorumlanmıştır. Allah'ın Hz. Âdem'e öğrettiği bilginin özü ve niteliği konusunda tefsirlerde birbirinden farklı şu görüşlere yer verilmektedir. [71]

 

38- Dedik ki; Hepiniz oradan inin. Eğer, tarafımdan size bir hidâyet gelir de, kimler benim hidâyetime uyarsa,
artık onlar için hiçbir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olacak değillerdir...

39- Küfredenler, âyetlerimizi yalanlamış olanlar, iş­te onlar cehennemliklerdir. Ve onlar ateşte temelli kalı­
cıdırlar.

 

Yeryüzüne İniş :

 

Allah Teâlâ Hz. Âdem'i ve eşini uyardığını, İblîs'i ve Âdem ile eşi­ni cennetten indirdiğini belirtmektedir. Burada kasdolunan onlann soy­larıdır. Onlara kitaplar indirilecek kendilerinden peygamberler ve el­çiler gönderilecektir. Ebu'l-Aliye'nin dediği gibi; hidâyetten maksad peygamberler, rasûller ve ilâhî beyândır. Mukâtil İbn Hayyân der ki; hidâyetten maksad, Muhammed Mustafâ (a.s.)'dır. Hasan der ki; hi­dâyet Kur'an'dır. Her iki kavil de sahihtir. Ancak Ebu'l-Âliye'nin kavli daha geniş ve daha yaygındır. «Kimler de benim hidâyetime uyar­sa...» Kendisine indirilen kitaba ve gönderilen Rasûle inanır ve bağ- lanırsa «onlar için hiç bir korku yoktur» Ne beklenilen âhiret konu­sunda korku vardır, ne de dünya işlerinde kaybolan şeyler hususunda üzüntü vardır. Nitekim Allah Teâlâ Tâhâ sûresinde şöyle buyurur : «Buyurdu ki: İkiniz birden topluca oradan inin. Bir kısmınız bir kıs­mınız için düşmandır. Artık kime de katımdan bir hidâyet gelirse ve kim benim hidâyetime tâbi olursa o bir daha sapıtmaz ve şaşırmaz.» İbn Abbâs der ki; dünyada şaşırmaz, âhir ette de mutsuzluğa düşmez. «Kim de benim zikrimden yüz çevirirse muhakkak ki onun için çok sıkıntılı bir hayat vardır ve kıyamet günü de onu kör olarak hasre­deriz.» (Tâhâ, 123-124). Nitekim burada da : «Küfredenler, âyetlerimi­zi tekzîb edenler, işte onlar cehennemliklerdir ve onlar ateşte temelli kalıcıdırlar» buyuruluyor. Yani ateşte sürekli kalacaklardır, kaçıp kur­tulmaları imkânsızdır. İbn Cerîr Merhum burada iki yolla sevkettiği bir hadîsi irâd eder... Bu hadîste Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurur: «Ce­hennemin ehli olan cehennemlikler, orda ne öldürülür, ne de diriltilir. Fakat cehennemde bir topluluğa işledikleri suçlardan dolayı ateş değ­mektedir. İşte «öldürülenler» onlardır. Onlar kömür haline geldiklerinde kendilerine şefaat izni çıkar.» Bu hadisi Müslim Şu'be kanalıyla Ebu Seleme'den nakleder. [72]

 

40- Ey İsrâiloğulları, size verdiğim mimetimi hatır­layın. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size
olan sözümü yerine getireyim. Ve yalnız Benden korkun.

41- Yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdi­ğime îman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyet­
lerimizi az bir paha ile satmayın. Ve yalnız Ben'den sakı­nın.

 

İsrâiloğullarma Verilen Nimet:

 

Allah Teâlâ, İsrâiloğullarma İslâm'a girmelerini salât ve selâmın en üstünü kendisi üzerinde bulunan Muhammed Mustafâ'ya tâbi olma­larını emrediyor. Ve kendilerini tahrik etmek için ataları İsrail'i yani Allah nebisi Ya'kûb (a.s.)'ı hatırlatıyor. Böylece âyetin mânâsı şöyle oluyor : Ey Allah'a itaat eden sâlih kulun oğullan, siz de hakka tâbi olmakta babanız gibi olun. Tıpkı ey cömert oğlu. şöyle yap, ey kahra­man oğlu düşmana saldır, ey bilgili oğlu ilim taleb et demek gibi. Keza: «Nuh ile beraber taşıdıklarımızın soyundan. Muhakkak ki o, çok şük­reden bir kul oldu.» âyeti de böyledir. İsrail, Ya'kûb (a.s.)'dır. Bunun delili Ebu Dâvûd el-Tayâlisî'nin... Abdullah İbn Abbâs'dan naklettiği şu hadîs-i şeriftir : O dedi ki yahûdîlerden bir topluluk Hz. Peygambe­rin huzuruna geldiklerinde Allah'ın Rasûlü onlara dedi ki: İsrail'in Ya'kûb olduğunu biliyor musunuz? Evet, Allah için doğru dediler. Ra-sûlullah (s.a.) Allah'ım şahit ol buyurdu. A'meş... Abdullah İbn Abbâs' dan nakleder ki: İsrail kelimesi, Allah'ın kulu demek gibiymiş.

«Size verdiğim nimetimi hatırlayın.» Mücâhid der ki: Allah'ın İsrâil oğullarına verdiği nimet, onların üzerinden kayayı kaldırması, ken­dilerine menn ve selvâ'yı indirmesi ve Firavun hanedanının köleliğin­den kurtarmasıdır. Ebu'l-Âliye der ki: Allah'ın nimeti; kendilerinden nebiler ve rasûllar yaratması ve kitabı indirmesidir. Ben derim ki; bu, Mûsâ (a.s.)'nın şu sözü gibidir : «Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki ni­metini hatırlayın. Hani sizden peygamberler var etmiş ve sizi krallar kılmıştı ve size âlemlerden hiçbirine verilmemiş olan şeyi vermişti,» (Mâide, 20), yani kendi zamanlarındaki hiç bir kimseye verilmemiş olan şeyleri.

Muhammed İbn îshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muham­med... İbn Abbâs'dan nakletti ki: O : «Size verdiğim nimetimi hatır­layın» âyeti konusunda şöyle demiş : Size ve atalarınıza vermiş oldu­ğum lutfumu. Nitekim onları bu sayede Firavun'un ve kavminin esa­retinden kurtarmıştı.

«Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size olan sözümü yerine getireyim.» İbn Abbâs dedi ki: Hz. Muhammed (s.a.) geldiğinde ona inanmak üzere sizden aldığım ahdimi yerine getirin ki, ben de size onu tasdik ve ona ittibâ etme konusundaki va'dimi yerine getireyim. Sizin sonradan gelen nesillerinizin işledikleri suçlar neticesinde boynu­nuza koyduğum ağırlıkları ve zincirleri üzerinden kaldırıp atayım. ^bu'1-Âliye der ki: Allah'ın ahdinden maksad; İslâm dinidir ki, kulla­rının ona tâbi olmasını ister. Dahhâk, İbn Abbâs'dan naklederek der ki; kulların ahdinden maksad da, Allah'ın onlardan razı olup onları cennete girdirmesidir. Süddî, Dahhâk, Ebu'l-Âliye, Rebî, İbn Enes de böyle demişlerdir.

«Ve yalnız Benden korkun.» Ebu'l-Âliye, Süddî, Rebî' İbn Enes ve Katâde buradaki “Veiyyaye ferhebun” kelimesini korku manasına gelen “Fehşun”  kelimesiyle tefsir etmişlerdir. îbn Abbâs ise bu âyetin tefsirinde der ki: Sizin atalarınızdan daha önce geçenlerin başına ge­len her türlü felâketi ve ters yüz olmayı sizin üzerinizden kaldırayım. Bu âyet terğîbten terhîbe doğru bir geçiştir. Allah onları böylece rağ­bet ve korkuya çağırmaktadır. Tâ ki, Hakka dönüp Rasûle ittibâ et­sinler, Kur'an'la öğüt alıp onun yasaklarından kaçınsınlar, buyrukla­rına uyup haberlerini tasdîk etsinler. Allah dilediğini Sırât-ı Müsta-kîm'e hidâyet edendir. Bunun için Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır : «Yanınızdaki (Tevrat'ı) tasdîk edici olarak indirdiğim (Kur'an)'a iman edin.» Bununla Ümmî, Arabî, Beşîr ve Nezîr, aydınlık yol göste­rici Hz. Muhammed Mustafâ'ya indirilen Kur'an kasdedilmektedir. O Kur'an, Allah'dan gelen hakkı ihtiva etmekte ve kendinden önce ge­çen Tevrat ve İncil'i tasdîk etmektedir. Ebu'l-Âliye merhum bu âyet konusunda der ki; Allah f eâlâ şöyle buyurmaktadır: Ey Ehl-i Kitabtopluluğu, yanınızdaki Tevrat'ı tasdik edici olarak indirdiğim Kur'an-ı Kerim'e îman edin. Zira onlar Muhammed Mustafâ (s.a.) 'nın yanların­daki Tevrat ve İncil'de yazılı olduğunu görüyorlardı. Mücâhid, Rebî, İbn Enes ve Katâde'den de buna benzer bir rivayet nakledilir.

«Onu inkâr edenlerin ilki olmayın.» İbn Abbâs der ki; sizden baş­kalarının yanında bulunmayan bilgi sizin yanınızda olduğu halde onu ilk inkâr edenler siz olmayın. Ebu'l-Âliye de şöyle der: Muhammed Mustafâ (s.a.)'yi ilk inkâr eden sizler olmayın. Hasan, Süddî ve Rebî' İbn Enes de böyle demişlerdir. İbn Cerîr “Bihi” kelimesindeki zamîrin “Bima enzelte” kelimesindeki Kur'an'a gittiği görüşünü tercih eder.

Her iki görüş te (zamirin Kur'an'a veya Hz. Peygambere ircaı) sahih­tir. Çünkü ikisi birbirini gerektirir. Zira Kur'an'ı inkâr eden Hz. Mu-hammed'i inkâr etmiş, Hz. Muhammed'i inkâr eden de Kur'an'ı inkâr etmiş olur.

«Onu inkâr edenlerin ilki» kavline gelince; bununla İsrâiloğulla-rından onu ilk inkâr edenler kasdedilmiştir. Çünkü İsrâiloğullarından önce Kureyşli kâfirlerden ve diğerlerinden birçokları Kur'an'ı inkâr etmişlerdi. Burada kasdolunan İsrâiloğullarından ilkin Kur'an'ı inkâr edenlerdir. Bilindiği gibi İsrâiloğullarından ilkin Kur'an'a muhatap olanlar Medîne yahûdîleridir. Onların Kur'an'ı inkâr etmeleri kendi cinslerinden ilk küfredenler olmalarını gerektirir.

«Âyetlerimi az bir paha ile satmayın.» Âyetlerime inanmayı, Rasûlümü tasdik etmeyi, dünya nimetleri ve arzularıyla değişmeyin. Çün­kü onlar azdır, fânidir. Nitekim Abdullah İbn el-Mübârek der ki: Bize Abdurrahmân İbn Yezîd İbn Câbir, Hârûn İbn Zeyd'den nakletti ki o şöyle demiş : Hasan el-Basrî'ye Allah Teâlâ'nın : «Az bir paha» kavlin­den sorulduğunda şöyle dedi: Az bir paha bütün çirkinlikleriyle birlik­te dünyadır. İbn Lühey'a der ki; «Allah'ın âyetleri» kendilerine indiril­miş olan kitabıdır. «Az bir paha» ise dünya ve dünya arzularıdır.

Süddî der ki; «Âyetlerimi az bir paha ile satmayın» yani az bir arzu ile onu almayın. Sırf tamah ederek geçici bedel mukabilinde Al­lah'ın ismini gizlemeyin. Ebu Ca'fer, Rebî' İbn Enes'den o da Ebu'l-Âliye'den nakleder ki: «Âyetlerimden herhangi bir ücret almayın.» de­mektir. «Onların yanındaki kitabın başında şöyle yazılıymış : «Ey âdemoğlu, bedava öğretildiğin gibi bedava öğret.»

«Ve yalnız Benden sakının». İbn Ebu Hatim... Talk İbn Habîb'den nakleder ki o şöyle demiş : Takva Allah'ın emrine itaat ederek amel etmen ve Allah'tan bir aydınlık üzere ilâhî rahmeti ummandır. Takva Allah'tan bir ışıkla Allah'ın azabından korkarak O'na isyan etmeyi bırakmandır. «Ve yalnız Benden sakının» âyetinin mânası ise şöyle­dir : Allah Teâlâ, onlara hakkı saklamak, hakkın tersini açıklamak ve rasûlüne muhalefet konusunda dayandıkları esası tehdit etmektedir. [73]

 

42- Hakkı bâtıla karıştırıp da, bile bile siz gerçeği gizlemeyin.

43- Namazı kılın, zekâtı verin, rükû' edenlerle bir­likte rükû' edin.

 

Allah Teâlâ, yahûdîleri dayanmakta oldukları hak ile bâtılı ka­rıştırma ve birbirine katma, hakkı gizleyip bâtılı açığa çıkarma gibi davranışlardan nehyediyor ve «hakkı bâtıla karıştırıp da bile bile siz gerçeği gizlemeyin» buyuruyor. Burada iki şeyi birden men'etmekte ve bâtıla karşılık hakkı izhâr edip onu açıklamalarını emretmektedir. Bunun için Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki o şöyle demiş : «Hakkı bâtıla karıştırıp da bile bile gerçeği gizlemeyin.» yani hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı birbirine karıştırmayın, demektir. Ebu'l-Âliye der ki; «hakkı bâtıla karıştırıp da» yani hak ile bâtılı birbirine katmayın ve Muhammed (s.a.) konusunda kullara doğru nasihat edin. Saîd İbn Cü-beyr ve Rebî' İbn Enes'den de buna benzer bir rivayet nakledilir. Katâde ise «hakkı bâtıla karıştırıp da» âyetini şöyle tefsir eder: Yahudilikle Hıristiyanlığı İslâm'a karıştırmayın. «Muhakkak ki Allah indinde hak din İslâm'dır.» Yahudilik ve Hıristiyanlık ise Allah katından değil, bir hurafedir. (Yani mevcûd Yahudilik ve Hıristiyanlık.) Hasan el-Basrî'-den de böyle bir rivayet nakledilir. Muhammed İbn İshâk... İbn Ab­bâs'dan nakleder ki: «Bile bile gerçeği gizlemeyin» âyetinin tefsiri şöy­ledir : Sizin yanınızda bulunan peygamberimi ve onun getirmiş olduğu gerçeği gizlemeyin. Siz onun geleceğinin elinizdeki kitaplarda yazılı ol­duğunu bilmektesiniz. Ebu'l-Âliye'den de böyle bir rivayet nakledilir. Mücâhid, Süddî, Katâde, Rebi' İbn Enes «Bile bile gerçeği gizlemeyin» âyetinin Muhammed (s.a.)'i kasdettiğini söylerler.

«Namazı kılın, zekâtı verin, rükû' edenlerle birlikte rükû' edin.» Mukâtil der ki, Allah Teâlâ'nın ehl-i kitab'a «Namazı kılın» buyurmak­la onların Hz. Peygamberle birlikte namaz kılmalarını emretmiştir. «Zekâtı verin» buyurmakla Hz. Peygambere zekât vermelerini emret­mektedir. «Rükû' edenlerle birlikte rükû' edin» buyurmakla, Muham-med (a.s.)'in ümmetinden rükûa gidenlerle birlikte rükûa gitmelerini emretmektedir. Yani onlarla beraber olun buyurmaktadır.

Ali Ibn Ebu Talha, Ibn Abbâs'dan nakleder ki; buradaki zekât ile Allah'a itaat ve ihlâs kasdolunmaktadır. Vekî'... İbn Abbâs'dan nak­leder ki «Zekâtı verin» âyetiyle zekâtı gerektiren şeyi yani iki yüz ve-^ ya daha fazlasını demek istemiştir. Mübarek İbn Fudâle Hasan'dan bu âyet konusunda şöyle dediğini nakleder : Zekât, vâcib olan bir farî-zâdır. Zekât ve namaz olmadan ameller bir fayda vermez. İbn Ebu Hatim... Hâris'den nakleder ki: «Zekâtı verin» kavlinden maksad, fıtır sadakâsıdır. «Rükû' edenlerle birlikte rükû' edin» âyetinden maksad; amellerin en güzeli konusunda mü'minlerle beraber olun, demektir. Amellerin en husûsîsi ve en mükemmeli ise namazdır. [74]

 

44- Siz; insanlara iyiliği emreder de, kendinizi unu­tur musunuz? Halbuki kitabı da okuyorsunuz, hiç aklı­nızı başınıza almayacak mısınız?

 

Başkalarına Emredip Kendileri Unutanlar:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey ehl-i kitâb, insanlara birr'i (iyiliği) yani hayrın tümünü emrederken, kendi nefsinizi unutmanız ve insan­lara emrettiğiniz şeyleri yapmamanız size nasıl uygun düşer? Siz ki­tabı okuyor ve Allah'ın emrinde kusur işleyenlerin- durumunu biliyor­sunuz. Kendi kendinize yaptığınız şeyin nasıl olduğunu düşünemiyor musunuz? Uykunuzdan uyanın ve körlükten gözünüzü açın. Bu husus Abdürrezzâk'ın Ma'mer'den onun da Katâde'den bu âyet-i kerîme ko­nusunda naklettiği gibidir : İsrâiloğulları insanlara Allah'a itaat etme­yi ve Allah'dan korkmayı emrediyorlardı. Buna karşılık onlar, kendi­leri Allah'ın emirlerine muhalefet ediyorlardı. Böylece Allah Azze ve Celle onları utandırmıştır. Süddî de böyle der. İbn Cüreyc ise «Siz in­sanlara iyiliği emreder de...» âyeti konusunda der ki : Ehl-i kitâb ve münafıklar insanlara namaz ve orucu emrediyorlar ve emrettikleri şeyi kendileri yapmıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ onları utandır­mıştır. Dolayısıyla kim bir hayrı emrederse, o hayra en çok koşan kendisi olmalıdır.

Muhammed ibn İshâk... İbn Abbâs'dân nakleder ki o /«Kendinizi unutur musunuz?» âyeti konusunda şöyle demiştir : Yani kendi ken­dinizi bırakır mısınız? «Halbuki kitabı da okuyorsunuz. Siz aklınızı başınıza almayacak mısınız?» âyeti, konusunda da şöyle demiş­tir: Siz yanınızda bulunan peygamberlik ve Tevrat'taki ahidden do­layı insanları küfretmekten men'ediyor ve kendi nefsinizi unutuyor musunuz? Yani siz Tevrat'ta yer alan peygamberi tasdik konusundaki ahdimi inkâr ediyor, sözümü bozuyor ve kitâbımdaki bilgimi inkâr mı ediyorsunuz? Dahhâk, İbn Abbâs'dân bu âyet konusunda1 şunu nakle^ der : Allah buyuruyor ki; siz insanlara Hz. Muhammed'in dînine gir­meyi ve namaz kılmak gibi başka şeyleri emrediyor da kendi nefsinizi unutuyor musunuz?

Ebu Ca'fer îbn Cerîr... Ebu Kilâbe'den bu âyet-i kerîme konu­sunda şöyle dediğini nakleder : Ebu'd-Derdâ demiştir ki; kişi bütün konuları tamamen bilir. Tâ ki Allah'ın zâtı konusunda insanları kız­dırır.

Sonra kendi nefsine döner ve o konuda kendisi daha çok kızan olur. Abdurrahmân İbn Zeyd İbs Eşlem bu âyet konusunda der ki; yahûdîlere bir adam gelip hak olmayan ve rüşvet bulunmayan bir şeyi sorduğu zaman ona hakkı emrederlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Siz insanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz?» buyur­muştur.   

Maksad şudur: Allah Teâlâ yahûdîlerin yaptıkları bu davranışı kınamış ve onların kendileri hakkında yanılmalarından dolayı onları uyarmıştır. Onlar hayrı emrediyorlar ve kendileri, yapmıyorlardı. Mak­sad onların iyiliği emredip kendilerinin yapmamaları değil, yapmadık­ları halde emretmeleridir. Çünkü iyiliği emretmek; herkes için bir gö­revdir. Ancak uygun olan; emredilenle birlikte iyiliği kişinin kendinin de yapması ve onlardan geri kalmamasıdır. Nitekim bu konuda Şüayb (a.s.) in dilinden Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Ey kavmim, Rabbımdan benim- bir belgem olduğu ve bana bir rızık da verdiği halde O'na karşı gelebilir miyim? Söylesenize. Size yasak ettiğim şeylerde aykırı hareket , etmek istemem. Gücümün yettiği kadar islâh etmekten başka bir di­leğim yoktur. Başarım ancak Allah'tandır. O'na güveniyor ve. O'na yönetiyorum» dedi.» (Hûd, 88) Ma'rûfu emretmek ve işlemek vaciptir. Selefle haleften İslâm âlimlerinin, sahîh olan görüşlerine göre; bifini bırakmakla, diğerinin insanın üzerinden sakıt olması gerekmez. Ba­zıları da günah işleyenler, diğer günahları işlemekten men'edilmez de­mişlerdir. Bu zayıftır. Onlar bu âyete dayanmakta iselerde bu âyet ken­dileri için bir hüccet değildir. Sahîh^olan şudur : Bilen kişi yapmasa da ma'rûfu emreder, işlese de münkeri yasaklar^ Ancak bu durum bilerek ve şuurlu olarak emre muhalefet mânâsı taşıdığından çirkindir. Zîra hiç bir zaman : «Bilenle bilmeyen bir olmaz.» Bunun için bu tür dav­ranışlar hakkında ilâhî tehdit vârid olmuştur. Nitekim Ebu'l-Kâsım el-Tabarânî, el-Mu'cem el-Kebîr isimli eserinde nakleder ki, Ahmet İbn Muallâ... Cündeb İbn Abdullah'dan Rasûlullah (s.a.)'ın şöyle buyur­duğunu rivayet etmiştir:

«İnsanlara iyiliği öğretip onunla amel etmeyen âlimin misâli, in­sanları aydınlatıp kendini yakan çıranın misali gibidir.» Bu hadîs bu şekliyle garîbtir.

İmâm Ahmed İbn Hanbel, Müsned'inde der ki:Vekî'... Enes İbn Mâlik'den Rasûlullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu nakleder:

«Mî'râca çıkarıldığım gece bir topluluk gördüm ki ağızları ateşten makaslarla kesiliyordu. Bunlar kimdir? dedim. Bunlar insanlara iyili­ği emredip kendileri unutan dünva ehlinden ümmetinin hatîbleridir, dediler. Onlar kitabı okudukları halde hiç akletmiyorlar mı?»

Abd İbn Hûmeyd Müsned'inde ve tefsirinde Hasan ibn Mûsâ yo­luyla Hammâd İbn Seleme'den bu hadîsi rivayet eder. İbn Merdûyeh de tefsirinde Yûnus İbn Muhammed ve Haccâc İbn Minhal yoluyla Hammâd İbn Seleme'den bu hadîsi rivayet eder. Aynı hadîsi Yezîd İbn Hârûn, Hammâd İbn Seleme'den rivayet etmiştir. Sonra İbn Merdûyeh der ki; bize Muhammed İbn Abdullah İbn İbrahim... Enes'den rivayet etti ki o Rasûlullah (s.a.)'ı şöyle derken dinledim demiş : Miraca çı­karıldığım gece dudakları ve dilleri ateşten makasla kesilen bir insan topluluğuna rastladım. Ey Cebrail bunlar kimdir? dedim. O da, insan­lara iyiliği emredip kendilerini unutan ümmetinin hatîbleridir bun­lar, dedi. İbn Hibbân, Sahîh'inde İbn Ebu Hatim ve İbn Merdûyeh de Hişâm'ın hadîsinde... Enes İbn Mâlik'den naklederler ki o şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) mi'râca çıkarıldığında dudakları yırtılan bir toplu­luğa rastlamış ve ey Cibril bunlar kimdir? demiş; O da, insanlara iyiliği emredip kendilerini unutan ümmetinin hatîbleridir, bunlar düşünmez­ler mi? demiş.

İmâm Ahmed İbn Hanbel, Ebu VâiFden naklen der ki; Üsame'ye Osman hakkında konuşmaz mısın? diye soruldu. O da görüyorsunuz ki ben o konuda konuşmuyorum sadece sizi dinliyorum dedi.. Ben ilk aça­nın ben olmasını istemediğim bir konuyu —ilkin kendimin açmasını istemediğinden dolayı— Osman'la benim aramda olanları konuşmam.

Allah'a yemîn ederim ki Rasûlullah (s.a.) 'in şöyle dediğini işittik­ten sonra üzerinde emîr de olsa ben, bir adama «sen insanların hayır-Usısın» demem. Yanındakiler ne dediğini işittin? diye sorduklarında o şöyle dedi:

 

Ben Rasûlullah'ın şöyle dediğini işittim : «Kıyamet gününde adam getirilir ve cehenneme atılır. Bağırsakları parçalanır, merkebin değir­meni döndürdüğü gibi onunla beraber döner. Cehennem ehli onu iz­lerler ve ona ey falan ne oldu sana? derler. Sen, bize ma'rûfu emreder ve münkerden nehyetmez miydin? O da evet, ben size ma'rûfu emre­der fakat kendim yapmazdım. Münkeri nehyeder fakat fendim yapar­dım, der.» [75] Bu hadîsi Buhârî ve Müslim Süleyman İbn Mihrân'm hadî­sinden aynı şekilde naklederler.

Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki; adamın biri onun yanına gelerek; Ey İbn Abbâs, ben sana ma'rûfu emretmek ve münkeri neh-vetmek istiyorum der. İbn Abbâs bu noktaya ulaştın mı? dediğinde o da umarım der. İbn Abbâs Allah'ın kitabından üç âyeti açığa çıkar­maktan korkmazsan yap der. O da nedir o âyetler diye sorduğunda İbn Abbâs şu âyetleri okur: «Yapmadığınızı niçin söylüyorsunuz? Al­lah indinde günah olarak yapmadığınızı söylemeniz çok büyük bir gü­nahtır.» Bu hükmü iyice yerine getirdin mi dediğinde, o hayır der. Sonra üçüncü âyeti okur. Bu, sâlih bir kulun yani Şuâyb (a.s.)'ın sözüdür. «Sizi nehyettiğim konuda size aykırı davranmak istemem.» Bu âyeti iyice okudun mu der o da hayır deyince İbn Abbâs öyleyse kendinden başla der. İbn Merdûyeh tefsirinde bu hadîsi rivayet eder.

Taberânî der ki; bize Abdan İbn Ahmed... İbn Ömer'den Rasûlullah (a.s.) 'in şöyle dediğini nakletti: «Kendisinin yapmadığı bir davranışa veya söze insanları çağıran kişi ya vazgeçinceye veya çağırdığı şeyi yapıncaya kadar Allah'ın azabının gölgesi altındadır.» [76]

 

45- Sabır ve namazla  (Allah'tan)  yardım isteyin. Gerçi bu, ağır gelir ama, huşu' duyanlara değil.

46- Onlar ki; Rablarına kavuşacaklarını, O'na döne­ceklerini kesinlikle bilirler.

 

Sabır ve Namaz:

 

Allah Teâlâ, kullarına, sabır ve namazla yardım istemeye başla­malarını buyurmaktadır.

Mukâtil İbn Hayyân bu âyetin tefsirinde der ki: Âhireti isteye­rek, farzlara ve namazlara sabrederek yardım dileyin. Sabnn oruç olduğu söylenir. Bunu Mücâhid nakleder. Süfyân el-Sevrî... Rasûlullah (s.a.)'dan nakleder ki Rasûlullah; «Oruç sabrın yarısıdır» buyurmuş.

Denildi ki sabırdan maksad, günahlardan kaçınmaktır. Bunun için Allah Teâlâ sabrın yanısıra ibâdetlerin en üstünü olan namazı zikret­miştir. İbn Ebu Hatim der ki; bana babam... Ömer İbn el-Hattâb (r.a.) dan nakletti ki sabır iki çeşittir: Musibet anında sabır, güzeldir. On­dan daha güzeli; Allah'ın yasaklarına karşı sabretmektir. Hasan el-Basrî'den de Hz. Ömer'in sözünün aynı rivayet edilmiştir.

ibn el-Mübârek, ibn Lehîa'dan o da Mâlik İbn Dinar'dan o da Saîd İbn Cübeyr'den nakleder ki o şöyle demiş : Sabır kulun başına ge­len şeyleri Allah'tan bilmesi, Allah'ın katından sayması ve onun seva­bını ummasıdır. Sıkılınca kul, çığlık atar, feryâd eder, bunda sabır­dan başkası görülmez. Ebu'l-Âliye «Sabır ve namazla yardım isteyin» âyeti konusunda şöyle demiş : Allah'ın rızâsını dileyin ve bilin ki bu, Allah'a itâattan bir bölümdür. Namaza gelince; şüphesiz ki namaz bir konuda sebat etmenin en büyük desteğidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «Sana kitabdan vahyolunam oku ve namaz kıl. Muhakkak ki namaz aşırılıklardan ve kötülüklerden alıkoyar. Allah'ın zikri ise daha büyüktür.»  (Ankebût, 45).

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bize Halef İbn el-Velîd... Mu-hammed İbn Abdullah'dan nakleder ki, o Huzeyfe el-Yemmân'ın kar­deşi Abdülazîz'in şöyle dediğini nakletmiş : Rasûlullah (s.a.) sıkıntılı bir hal olunca namaz kılarmış. Bunu Ebu Dâvûd da rivayet eder. Aynı hadîsi İbn Cerîr Huzeyfe'den rivayet eder ki o şöyle demiş :

«Rasûlullah (s.a.)'a önemli (sıkıntılı) bir durum olunca namaza koşardı.»

İbn Cerîr der ki; Hz. Peygamber'in Ebu Hüreyre'nin karnı üstü yattığını görünce ( f jjı c~SJ*\ ) (Farsça karnın mı ağrıyor?) dedik­ten sonra kalk namaz kıl, çünkü namaz şifâdır, buyurduğu nakledilir. İbn Cerîr der ki; bize Muhammed İbn A'lâ ve Ya'kûb İbn İbrâhîm naklettiler ki... İbn Abbâs'a, kardeşi Kusem'in seferde iken öldüğü haber verildi. O istircâ edip (inna lillâhi ve inna ileyhi râciûn) diye­rek sonra yoldan bir kenara ayrıldı, oturdu ve iki rek'at namaz kıldı Ve namazda ka'deleri uzattı, sonra kalktı bineğine doğru gitti. «Sabır ve namazla yardım isteyin. Gerçi bu ağır gelir ama huşu' du­yanlara değil.» âyetini okuyordu.

Süneyd, Haccâc'dan o da İbn Cüreyc'den «Sabır ve namazla yar­dım isteyin» âyeti konusunda şöyle dediklerini rivayet ediyor : Bu ikisi Allah'ın rahmetinin yardımcılarıdır. “Ve inneha” daki zamîr namaza gider. Mücâhid böyle der. İbn Cerir de bunu tercih eder. Ancak za-mîrin sözün delâlet ettiği konuya gitmesi de muhtemeldir. Nitekim Allah Teâlâ Kârûn kıssasında şöyle buyurur: «Kendilerine ilim veril­miş olanlar ise, yazıklar olsun size Allah'ın mükâfatı îman edip sâlih amel işleyenler için daha iyidir. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir demişlerdi.» (Kasas, 80), «İyilik ve fenalık ta bir değildir. Sen fenalığı en güzel şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün. Bu, ancak sabredenlere vergidir. Bu, ancak büyük hazzı tadanlara vergidir.» (Fussilet, 34 - 35). Bu tavsiye ancak sabredenlere vergidir ve bu ancak büyük bir pay sa­hibi olanlara lütfedilir. Mânâ nasıl takdir edilirse edilsin, Allah Teâlâ'-mn : «Gerçi bu ağır gelir» kavlinin mânâsı huşu' eden insanların dı­şındakiler için ağırlaştırılmış bir yüktür. İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakleder ki o şöyle demiş : Huşu' edenlerden maksad, Allah'ın indirmiş olduğunu tasdik edenlerdir. Mücâhid ise gerçek mü'minlerdir de­miş. Ebu'l-Âliye de Allah'tan korkanlardır, demiş. Mukâtil İbn Hayyân, tevazu' edenlerin kasdedildiğini söylemiş. Dahhâk ise demiş ki; bu Al­lah'a itâatla boyun eğen, kudretinden korkan, va'dini ve vaîdini tas­dik edenlerin dışında çok ağır bir şeydir. Bu âyet, hadîste vârid olan şu ifâdeye benzer : «Doğrusu sen büyük bir şeyden sordun, ancak o Allah'ın kalbini kolaylaştırdığı kimseler için çok kolaydır.»

İbn Cerîr bu âyetin mânâsının şöyle olduğunu söyler : Ey Ehl-i Kitab'tan hahamlar ve rahipler, kendinizi Allah'a itâata vererek ve rızâsına yaklaştıran, kötülüklerden ve münkerden alıkoyan namazı kılarak Allah'dan yardım isteyin. Bunu yapmak Allah'a boyun eğen, Allah'dan korkan mütevâzi kişilerden başkası için zordur ve ağırdır. İbn Cerîr böyle derse de, âyetin mânâsından açığa çıkan her ne kadar hitâ-bm isrâiloğullarına uyan sadedinde vârid olmuş ise de bahusus onlar kasdedilmemiştir. Bu, hem isrâiloğullarına hem de onlardan başka­larına şâmildir. Doğruyu en iyi bilen Allah'dır.

«Onlar ki Rablarına kavuşacaklarını, O'na döneceklerini kesinlikle bilirler.» Bu âyet yukarıdaki sözü tamamlamaktadır ve âyetin topluca mânâsı şöyledir : Namaz veya bu tavsiye, Rablarına kavuşacaklarım ka­bul eden, kesinlikle bilen ve huşu' eden kişilerden başkalarına ağır ge­lir. Onlar kıyamet günü haşrolunacaklarını, Allah'ın huzuruna götürü- leceklerini ve O'na döndürüleceklerini bilirler. Onların işlerinin Allah'­ın irâdesine dönük olduğunu, Allah'ın adaletle dilediği şekilde onlar hakkında hüküm vereceğini bilirler. Onlar öbür dünyada dönüşe ve ce­zaya yakînen inandıkları için emirleri işlemek ve yasakları terketmek onlara kolay gelir

«Onlar ki Rablanna kavuşacaklarını kesinlikle bilirler.» İbn Cerîr merhum dedi ki, araplar bazan yakîne de zann, şekke de zann ismini verirler. Bunun benzeri karanlığa da ışığa da “sedfete”, yardım iste­yene ve yardım istenene de “El-musteğisu” denmesidir. Bir şeyin kendi­siyle zıddının aynı isimle isimlendirildiği benzer ifâdeler gibi...

Zannın, yakîn manâsına geldiğine dâir arap şiirinden ve sözün­den şevâhid sayılmayacak kadar çoktur. Zikrettiklerimiz anlayanlar için yeterlidir. Nitekim Allah Teâlâ da bir âyet-i celîle'de şöyle buyu­rur : «Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.» (Kehf, 53) Sonra İbn Cerîr der ki; bize Mu-hammed İbn Beşşâr... Mücâhid'den nakletti ki o şöyle demiş : Kur'an' da geçen her zann kelimesi, yakîn manasınadır.

Bana Müsennâ... Mücâhid'den nakletti ki o şöyle demiş : Kur'an' da geçen her zann kelimesi, bilgi manasınadır. Bu sahih bir seneddir.

İbn Ebu Hatim der ki, Mücâhid, Süddî, Rebî' İbn Enes ve Katâde'nin de Ebu'l-Âliye gibi söyledikleri rivayet edilmiştir. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes kanalıyla Ebu'l-Âliye'den nakleder ki bu âyetteki zann >. yakîn manasınadır. İbn Ebu Hatim, Mücâhid, Süddî, Rebî' İbn Enes ve Katâde'nin de Ebu'l-Âliye gibi söylediklerini rivayet eder. Süneyd, Haccâc yoluyla İbn Cüreyc'den nakleder ki, «Onlar Rablanna kavuşa­caklarını kesinlikle bilirler,» âyetinin Rablanna kavuşacaklarını bildi-ler mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Bu, Allah Teâlâ'nın : «Ben he­sabıma kavuşacağımı kesinlikle bildim.» âyeti gibidir, yani bildim de­mektir. Abdurrahmân İbn Zeyd îbn Eslem'in de böyle dediği rivayet edilir.

Ben derim ki; sahîh rivayete göre, Allah Teâlâ kıyamet gününde kula der ki; ben, seni evlendirmedim mi? Ben, sana ikram etmedim mi? Ben, sana at ve deve vermedim mi? Ben, seni reîs yapıp ganimet elde eden kılmadım mı? O evet der. Allah buyurur ki; sen bana ulaşa­cağını kabul etmedin mi? Kul hayır der. Allah Teâlâ da : Sen nasıl beni unuttunsa ben de seni bugün unuturum der. Bu husus Allah Teâlâ'nın «Onlar Allah'ı unuttular Allah da kendilerini» (Tevbe, 67) âyetinin tef­sirinde geniş olarak anlatılacaktır. [77]

               

47- Ey İsrâiloğulları, size verdiğim nimetimi ve sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.

 

Allah Teâlâ İsrâiloğullarının geçmişlerine ve atalarına verdiği ni­metlerini ve kendilerine peygamberler göndererek, kitaplar indirerek zamanlarındaki diğer milletlere üstün kılmasını hatırlatıyor. Nitekim Allah Teâlâ başka âyet-i kerîmelerde şöyle buyurmaktadır: «Biz on­ları bir bilgiye dayanarak âlemlere tercih etmiştik.» (Furkân, 32), "Hani Mûsâ kavmine demişti ki; Ey kavmim, Allah'ın sizin üzeriniz­deki nimetini hatırlayın. Hani sizden peygamberler yaratmış ve sizi hükümdarlar kılmıştı ve size âlemlerden hiç birine verilmemiş olan şeyi vermişti.» (Mâide, 30)

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den o da Ebu'l-Âliye'den «Ve sizi âlemlere üstün kıldık» âyeti konusunda şöyle dediğini nakleder : Kitap, peygamberler ve hükümdarlık verilerek o zamandaki âlemler­den üstün, kılınmışlardı. Mücâhid, Rebî' İbn Enes, Katâde ve İsmâîl İbn Ebu Hâlid'den buna benzer bir rivayet nakledilir. Bu âyetin bu mânâya hamledilmesi gerekir. Çünkü bu ümmet (İslâm ümmeti) İs-râiloğullarından daha üstündür. Zira Allah Teâlâ bu ümmete hitaben şöyle buyurur : «Siz insanlar arasından çıkarılmış ümmetlerin en ha-yırlısısınız. Ma'rûfu emreder, münkerden nehyedersiniz ve Allah'a ina­nırsınız. Eğer kitab ehli de inanmış olsalardı kendileri için daha ha­yırlı olurdu.» (Âl-i İmrân, 110).

Müsned ve Sünen'de, Muâviye el-Kuşeyri'den nakledilir ki o Ra-sûlullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu söylemiş: Siz yetmiş ümmetin yerine kâimsiniz. Çünkü siz ümmetlerin en hayırlısı ve Allah katında en üstünüsünüz. Bu konuda hadîsler pek çoktur. Al-i İmrân sûresinde bu âyeti naklederken zikredilecektir. [78]

İsrâîl, Ya'kûb peygamberdir. Ya'kûb peygamber, İshâk'm, o da İbrâhîm peygamberin oğludur. İsrâiloğullan ise yahûdîlerdir.

Sûrenin başından buraya kadar konu, kitap (Kur'an) ve halkın bu konudaki ihtilâfı üzerinde dönüp dolaşmaktaydı. Münafıklardan bazı örnekler verilerek Allah'a ibâdet emri tekrarlanmakta idi. Kur'an' in Allah katından geldiği belirtilerek, ihtar ve müjde haberleri dile ge- tirilmekte ve ardından da insanlığın yaratılış konusu bahis mevzuu ol­maktaydı. Şimdi ise söz ehl-i kitaba yöneliyor ve özellikle yahûdîlere hitap ediliyor. Konu ise yine bütünüyle Kur'an'ın etrafında -dönüp do­laşıyor. Yüce Allah Ya'kûb peygamberin torunlarına seslenerek on­ların da ataları Ya'kûb gibi Hakk'a tabî olmalarım belirtmektedir.

Allah'ın İsrâiloğullarını Firavun'un ve hanedanının zulmünden kurtarışını ve ilerde tafsilâtı gelecek olan sayısız 'nimetleri hatırlatıl­maktadır. Peygamberler arasında tefrik yapmaksızın inanmaları ve özellikle Abdullah oğlu Muhammed (a.s.) in doğruluğunu kabullenmeleri belirtilmekte ve kendileri verdikleri sözleri tuttukları takdirde, Allah Teâlâ'nın da verdiği sözü tutarak, dünya ve âhirette onları nimetine erdireceğini bildirmektedir, Ehl-i kitabın Hz. Peygamberin getirdiği Kur'an'ı inkâr yerine, tasdik eden ilk kitle olması gerektiğini bildirmek­te ve Kur'an'ın Tevrat'taki gerçekleri getirdiğini ifâde buyurmaktadır. Allah'ın apaçık âyetlerini basit menfaatlarla değişmemelerini, dünyevî faydalann geçici olduğunu ve Allah'tan başka kimseden korkulmaması gerektiğini belirtmektedir. Sonra da bütün dinlerin ana esâslarından olan bir ibâdet olarak namaz kılıp zekât verip Allah'ın huzurunda huşu ile eğilmelerini emretmektedir.

Eğer hayret edilmesi gereken biri varsa, o da başkalarına hayret edip kendilerini unutan yahûdî bilginlerinin durumudur. Onlar bir mum gibi, halkı aydınlatırken kendilerini eritmektedirler. Allah'ın kitabını okuyan ve oradaki buyruklardan haberdâr olan bir kitlenin insanlara iyiliği emredip te kendi nefsini unutması uygun bir davranış mıdır? Şüphesiz ki bu, akıllı kişilerin yapacağı bir şey değildir. Şu halde ina­nıp Allah'tan yardım dileyerek, kötülüğü emreden nefsin arzularından ve şeytânın esaretinden kurtulmak için sabır ve namazla Allah'a yö­nelmek gerekir. Çünkü sabır ve namaz kalblerin ve ruhların cilâsıdır. Evet, bunlar; kalblerini îmanla i'mâr edip bütün uzuvlarını namazın huzur ve güvenine teslîm edenlerden başkaları için çok zor işlerdir. Ancak bir gün gelip Rabblanna kavuşacaklarını kabul edenler, yaptık­larının hesabını verenler ve Allah'a döneceklerine inananlar bu ağır yükü kaldırabilirler. [79]

 

48- Ve öyle bir günden korkun ki; o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez. Şefaat kabul edilmez. Fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.

 

Kıyamet Gününden Korkun:

 

Allah Teâlâ İsrâiloğullarına önce nimetini hatırlattıktan sonra bu uyarıya dayalı olarak kıyamet günü onların başına getireceği azabı ih­tar etmektedir. «Ve öyle bir günden korkun ki, o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez.» Hiç biriniz birinize bir şey veremezsiniz. Başka âyet-i kerîmelerde bugün hakkında şöyle buyuruluyor:

«Kimse diğerinin yükünü yüklenmez.» (Fâtır, 18)

«O gün herkes kendi derdine düşer.» (A'bese, 37)

«Ey insanlar, Rabbınıza karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah'ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayati sakın sizi aldatmasın. Al­lah'ın affına güvendirerek şeytân sizi ayartmasın.» (Lokman, 33) Bu nokta yolların en belîğ olanıdır, yani baba ile çocuğun birbirine hiç bir fayda sağlayamaması noktasıdır.

«Şefaat kabul edilmez.» Yani kâfirler için. Başka âyet-i kerimeler­de ise şöyle buyurulur: «Artık onlara şefâatçıların şefaati fayda ver­mez.» (Müddessir, 48) Ve nitekim cehennem ehli hakkında da şöyle buyuruluyor: «Bizim için ne bir şefaatçi ve ne de sıcak bir dost var­dır.»  (Şuarâ, 101)

«Fidye alınmaz.» Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Doğrusu o küfretmiş ve kâfir olarak ölmüş olanlardan hiç birisinden yeryüzünün dolusu altını fidye olarak verse de kabul edilmez.» (Âl-i İmrân, 91)

«Muhakkak ki o küfretmiş olanlar, bütün yeryüzünün ve onunla beraber bir mislinin kendilerinin olmasını ve bunu kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye olarak vermeyi isterler de onlardan kabul olunmaz ve onlar için elîm bir azâb vardır.» (Râ'd, 18), «O kimse her fidyeyi verse kabul olunmaz.» (En'âm, 70), «Bugün sizden bir fid­ye alınmaz ve küfretmiş olanlardan da.» (Hadîd, 11) Allah Teâlâ on­lara bildiriyor ki; eğer rasûlüne inanmazlar ve onunla gönderilen ger­çeğe tâbi olmazlarsa, kıyamet gününde üzerinde bulundukları hal ile Allah'a gelirlerse bu, onlara hiç bir fayda vermez. Çünkü o gün hiç bir yakının yakınlığı, hiç bir makam sahibinin şefaati kabul edilmez, yeryüzü dolusu altın da verseler fidyeleri kabul olunmaz. Nitekim Al­lah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyurur : «Ey îman edenler, alışveri­şin, dostluğun, şefaatin olmayacağı günün gelmesinden önce sizi rızık-landırdığımızdan infâk edin.» (Bakara, 254). İbrahim sûresinde ise şöy­le buyurur: «îman etmiş olan kullarıma söyle, namazı kılsınlar, alış-veriş ve dostluğun olmayacağı günün gelmesinden önce kendilerine verdiğimiz rmktan açık ve gizli infâk etsinler.» (İbrâhîm, 31). Ebu Ca'fer  el-Râzî, Rebî'   İbn  Enes'den  ve  Ebu'l-Âliye'den  nakleder  ki “Vela yu’hazu minha adlun” fidye manasınadır. İbn Ebu Hatim der ki: Ebu Mâ­lik, Hasan, Saîd İbn Cübeyr, Katâde ve Rebî' İbn Enes'den buna ben­zer bir rivayet nakledilmiştir. Abdürrezzâk der ki; bize Sevrî A'meşten, o da İbrâhîm el-Teymî'den o da babasından; o da Hz. Ali'den uzun bir

hadîsle nakleder ki “Es-Sarf ve’l-adl” kelimeleri gönüllü ibâdet ve fa­riza demektir. Velîd İbn Müslim, Osman İbn Ebu Â'tike'den o da U'meyr İbn Hânî'den aynı şeyi nakleder. Bu kavil garîbtir. Önceki kavil ise bu âyetin tefsirinde en açık olanıdır. Bu konuda takviye edici hadîsde vârid olmuştur ki; İbn Cerîr'in söylediğine göre bu hadîs şudur : Bana Nüceyh İbn İbrâhîm Ümeyye oğullarından bir adamdan (Şam halkın­dan olup ondan güzel övgüyle bahsetti) nakletti ki Rasûlullah (s.a.)'a “Adl” nedir? denildiğinde “Adl” fidyedir, demişti.

«Ve onlara yardım da edilmez.» Hiç bir kimse onlara yardım edip Allah'ın azabından kurtaramaz. Yukarda geçtiği gibi hiç bir akraba­nın yakınlığı ve hiç bir makam sahibinin makamı onları kurtaramaz, fidye de kabul olunmaz. Bunların hepsi başkalarının acıması bakı­mındandır. Kaldı ki kendileri bakımından da kendilerine yardım ede­cek kimse yoktur. Nitekim Allah Teâlâ : «Onun için ne bir kuvvet, ne de bir yardımcı vardır.» buyuruyor. Yani küfreden kişinin ne fidyesini, ne de şefaatini kabul eder, hiç bir kimse O'nun azabından kurtaramaz ve hiç bir kimse O'nun elinden kâfirleri çekip alamaz. «Biliyorsanız söy­leyin her şeyin hükümdarlığı elinde olan, barındıran fakat himayeye muhtaç olmayan kimdir? de.» (Mü'minûn, 88), «O gün hiç bir kimse Allah'ın azâb ettiği gibi azâb edemez. Hiç bir kimse onun vurduğu bağ gibisini bağlayamaz.» (Fecr, 25-26), «Size ne oldu ki birbirinizle yardımlaşmıyorsunuz? Hayır, bugün onların hepsi fceslîm olmuşlardır.» (Sâffât, 25-26), «O zamanlar Allah'ı bırakıp da ona yakınlık peyda et­mek için edindikleri tanrılar kendilerine yardım etmeli değil miydi? Ama tanrıları onlardan uzaklaştılar. Bu, onların yalanı ve uydurduk­ları şeydir.»  (Ahkâf, 28)

Dahhâk, İbn Abbâs'dan naklederek der ki: «Size ne oldu ki bugün yardımlaşmıyorsunuz?» âyetinden murâd, size ne oluyor ki siz bugün birbirinizden alıkoymuyorsunuz? Ama—ne yazık ki— bu sizin için mümkün değildir, demektir. İbn Cerîr Taberî: «Ve onlara yardım da edilmez» âyetinin te'vîlinin şöyle olduğunu söyler : O gün hiç bir şefaatçi onlara şefaat etmeyeceği gibi, hiç bir yardımcı da yardım edemez. On­lardan hiç bir fidye kabul olunmaz. Orada aracılar yok olmuş, rüşvet ve şefaatçiler kaybolmuştur. O gün topluluklardan yardımlaşma ve bir­birini destekleme kaldırılmıştır. Hüküm; huzurunda şefaatçilerin ve yar­dımcıların fayda vermediği Cebbar ve Âdil zâtın hükmü olmuştur. Kö­tülüğü misliyle cezalandırır, iyiliği ise kat kat «Onları durdurun çünkü kendilerine daha da sorulacaktır. Size ne oldu ki birbirinizle yardım-laşmıyorsunuz. Hayır bugün onların hepsi teslim olmuşlardır.» (Sâffât, 24 - 26) [80]

Hani, sizi oğullarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı sağ bırakarak en kötü işkenceye tâbi tutan Fir'avun hane­
danından kurtarmıştık. Bu da sizin için Rabbınız tarafın­dan büyük bir imtihandı.

— Hani, bir de sizin için denizi yarmış, ve sizi kur­
tarmıştık. Fir'avun hanedanını da, siz bakıp dururken su­
da boğmuştuk.

Firavun ve İsrâiloğullan :

Allah Teâlâ buyurmaktadır ki: Ey İsrâiloğullan üzerinize olan ni­metimi hatırlayın. Hani, «sizin oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı sağ bırakarak en kötü işkenceye tâbi tutan Firavun hanedanından kurtar­mıştık.» Hz. Musa'nın eşliğinde sizi Firavun hanedanının elinden kur­tarmıştık. Onlar size azabın en kötüsünü ve en ağınnı uyguluyorlardı. Zira Firavun —Allah'ın la'neti üzerine olsun— gerçekten kendini deh­şete düşüren bir rü'yâ görmüştü. Buna göre Kudüs'ten çıkan bir ateş Mısır'daki kıptîlerin evine girmişti. Bu ateş sadece İsrâiloğullarından bir kişinin eliyle zeval bulacağı şeklindeydi. Denilir ki, Musahipleri onun yanında îsrâiloğullarının aralarından bir adamın çıkıp kendilerine dev­let ve üstünlük sağlayacağım beklediklerini söylemişlerdi. İnşâallah ye­ri gelince açıklanacağı gibi, fitneler hadîsinde böyle nakledilmiştir. İş­te bunun üzerine Firavun —Allah'ın la'neti onun üzerine olsun— İsrâil­oğullarından bundan sonra doğacak her erkek çocuğun öldürülmesini ve kızların sağ bırakılmasını emretti.

Bu arada yahûdîlerin de işlerin en ağır ve en horlayıcısında çalıştırılmasını emretti. Burada azâb, erkek çocukların boğazlanması şek­linde tefsîr edilmiştir. İbrahim sûresinde ise buna atıf yapılarak, «size azabın en kötüsünü tattıran, oğullarınızı boğazlayıp kadınlarınızı diri bırakan.» (İbrahim, 26) buyurulmuştur. Bu husus inşâallah Kasas sû­resinin başında sözkonusu edilecektir. Firavun ismi Mısır hükümdar­larına verilen özel ad idi. Amâlika ve diğerlerinden kâfirler hep bu adı alıyorlardı. Nitekim Kayser'in Şam'la beraber bütün Rûm diyar­larına kral olanlara verilen özel isim olduğu gibi. Keza İran'a hakim olan krallara, Kisrâ, Yemen'e hâkim olan kâfir krallara Tübba' adı ve­riliyordu. Denilir ki Mûsâ (a.s.)'nın zamanındaki Firavun'un adı; Velîd İbn Mus'ab İbn Reyyân'dır. Denildi ki bunun adı sadece Mus'ab İbn Reyyân'dır. Hangisi olursa olsun Allah'ın la'neti onun üzerine olsun. «Bu da sizin için Rabbımz tarafından büyük bir imtihandır.» İbn Cerîr der ki; sizi Firavun'un eli altında azâbtan kurtarmamızla size yaptığımız şey, Rabbımz tarafından sizin için büyük bir imtihan; yani büyük bir nimettir. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakleder ki; buradaki imtihan, nimet demektir. Mücâhid ise Rabbınızdan büyük bir nimettir şeklinde tefsîr etmiştir. Ebu'l-Âliye, Ebu Mâlik ve Süddî ile diğerleri de böyle demişlerdir. Belâ, kelimesinin aslı imtihan ve dene­medir. Deneme iyilikle de olur, kötülükle de. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur : «İmtihan olarak sizi iyilik ve kötülükle deneriz. Ve bize dön­dürülürsünüz.» (Enbiyâ, 35), «Ve biz onları iyiliklerle ve kötülüklerle denedik.» (A'râf, 98) İbn Cerîr der ki; belâ; daha çok şer için söylenir.

Bu takdirde “Bela, Blutehu” kökünden gelir. Hayır için olduğu zaman da “Bela, İbla, Eblihi” kökünden gelir.

«Hani bir de sizin için denizi yarmış ve sizi kurtarmıştık. Firavun hanedanını da siz bakıp dururken suda boğmuştuk.» Sizi Firavun'un ve hanedanının elinden kurtardıktan ve siz Mûsâ (a.s.) ile beraber Mısır'­dan çıktıktan sonra, sizi aramak üzere Firavun da çıkmıştı. Biz ara­nızı denizle ayırdık. İnşâallah daha geniş şekilde ve mufassal olarak bu husus ilerde belirtilecektir. «Ve sizi Firavun'dan kurtardık.» Sizinle onun arasına bir engel koyduk. «Ve siz bakıp dururken onları suda boğduk.» Maksad, bunun sizin göğsünüze şifâ vermesi ve sizin düş­manınızı hor görmenizi sağlamasıdır.

Abdürrezzâk der ki; bize Ma'mer... Amr İbn Meymûn'un bu âyet hakkında şöyle dediğini bildirdi: Hz. Mûsâ İsrâilogullarıyla birlikte çı­kınca bu husus Firavun'a bildirildi. Firavun onları horoz ötünceye ka­dar takip etmeyesiniz dedi. Amr İbn Meymûn der ki; Allah'a hamd ol­sun ki o gece sabaha kadar hiç bir horoz ötmedi. Sabah olunca bir ko­yun istedi ve kesildi. Sonra kıptîlerden altıyüz bin kişi toplanmcaya ka­dar onun ciğerini çıkarmam dedi. Kıptîlerden altı yüz bin kişi topla-nmcaya kadar ciğerini çıkarmadı. Sonra hareket etti, Mûsâ denize gelince, arkadaşlarından Yûşa' İbn Nûn denilen birisi, Rabbın nereden geçmemizi emretti? dedi. Mûsâ da denizi göstererek, önünden dedi. Yûşa' atını denize doğru kamçıladı, boyu aşacak yere kadar geldi ve boyunu aşınca geri döndü, sonra «ey Mûsâ, Rabbın nereden geçmemizi emretti?» dedi. Allah'a hamdolsun ki sen yalan söylemedin ve kandı­rılmadın diye ekledi ve bunu üç kere tekrarladı. Sonra Allah Hz. Mûsâ'-ya «asanla denize vur» diye vahyetti, o da asâsıyla denize vurdu ve her yarık dağlar gibiydi. Sonra Mûsâ ve beraberindekiler geçtiler, arkala­rından Fir'avun da onları izledi. Onlar bütünüyle denizin içine girince Allah denizi onların üzerine serdi. Bunun için «Firavun hanedanını da siz bakıp dururken suda boğmuştuk» buyurdu. Yerinde açıklaması ge­leceği gibi, seleften bir çok kişi böyle rivayet etmiştir. O günün Aşûra günü olduğu zikredilir. Nitekim Ahnıed İbn Hanbel der ki; bize Affân... İbn Abbâs'dan nakletti ki o, şöyle demiş : Rasûlullah (s.a.) Medine'ye geldi ve yahûdîlerin aşûra günü oruç tuttuklarını gördü ve buyurdu ki: Oruç tuttuğunuz bugün ne günüdür? Onlar bugün iyi bir gündür, bu­gün Allah Azze ve Celle bizi, düşmanlarından kurtardı ve bunun üze­rine Mûsâ (a.s.) o gün oruç tuttu. Hz. Peygamber buyurdu ki: Ben Musa'ya sizden daha lâyıkım ve Rasûlullah (s.a.) da o gün hem oruç tuttu, hem de oruç tutulmasını emretti. Bu hadîsi Buhârî, Müslim, Neseî, ibn Mâce değişik yollardan Eyyûb el-Sahtiyânî'den yukarda ge­çen şekilde rivayet ederler. Ebu Leylâ el-Mevsılî, Enes İbn Mâlik'den nakleder ki, Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş : Allah aşûra günü isrâiloğullarma denizi yardı. Bu hadîs bu şekliyle zayıftır, zira râvîleri arasında yer alan Zeyd, zayıf olduğu gibi onun şeyhi Yezîd el-Rakkâşî ondan daha da zayıftır. [81]

 

51- Ve hani, Mûsâ ile kırk geceyi vaidleşmiştik. Yine siz zâlimler olarak onun arkasından buzağıyı (tanrı) edin­
miştiniz.

52- Bundan sonra sizi, şükredersiniz diye affetmiştik,

53- Hani, Musa'ya; hidâyete eresiniz diye kitâb ve furkân (bâtılı hakdan ayıran) vermiştik.

 

Buzağıya Tapanlar:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Mûsâ (a.s.) nın benimle mîkâta (sözleş­me) gitmesinden sonra sizin buzağıya tapmanız ve benim sizi tekrar affetmemdeki nimetimi hatırlayın. A'râf sûresinde zikredildiği gibi bu sözleşme kırk gün süreliydi. Sözleşme süresi son bulunca İsrâiloğulları buzağıya tapınmışlardı. Nitekim orada Hakk Teâlâ «Mûsâ ile otuz gece sözleşmiştik ve onu on gece ile tamamlamıştık». Deniliyor. Bu süre, bü­tünüyle Zülkâde ayı ve Zülhicce'nin son on günüydü. Ondan sonra Firavun kavminden kurtulup denizden geçmeleri gerçekleşmişti.

«Hani Musa'ya hidâyete eresiniz diye kitâb ve fürkân vermiştik.» Kitaptan maksad Tevrat'tır, Furkân ise hakla bâtılı, hidâyetle sapık­lığı ayıran şeydir. A'râf süresindeki ifâdeden anlaşıldığı gibi bu da de­nizi geçmelerinden sonra olmuştu. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyur­maktadır : «Biz ilk nesilleri helak ettikten sonra Musa'ya insanlara bel­geler taşıyan kitabı vermiştik. Onda insanlar için belgeler, hidâyet ve rahmet vardır, belki düşünürler diye.» (Kasas, 43) [82]

 

54- Hani, Mûsâ kavmine: Ey kavmim buzağıya ta­pınmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaradanı-nıza tevbe edip nefislerinizi öldürün. Bu yaradanınızm ka­tında sizin için daha hayırlıdır, demişti. Allah da tevbe nizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvâb, Rahim O'dur, O.

 

Bu, Allah Teâlâ'nm İsrâiloğullarının buzağıya tapınmalarından sonra tevbelerini kabul ediş şeklidir. Hasan el-Basrî merhum bu âyet konusunda der ki; Bu husus, buzağıya tapınmaları sebebiyle kalple­rinde vâki olan hal üzerine zuhur etmişti. Nitekim Allah Teâlâ bu hu­susta bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Ellerinden düşünce ve kendilerinin sapıttıklarını görünce dediler ki «eğer Rabbımız bize mer­hamet etmez ve bizi bağışlamazsa...» Hasan el-Basrî dedi ki bu husus Mûsâ (a.s.)'nm: «Ey kavmim, buzağıya tapınmakla kendi nefsinize zulmetmiş oldunuz» dediği sıradadır.

Ebu'l-Âliye, Saîd İbn Cübeyr ve Rebî' İbn Enes «yaradamnıza tev-be edin» âyetindeki Bârî kelimesinin yaratan demek ol­duğunu belirtmişlerdir. Ben derim ki; burada yaratanınıza ifâdesi, on­ların suçlarını büyütmeye dikkatlerini çekmek içindir. Yani sizi ya­rattığı halde ondan başkalarına taptığınız yaradanınıza tevbe edin. Neseî, İbn Cerîr ve İbn Ebu Hatim, Yezîd İbn Harun'un... İbn Abbâs' dan naklettikleri hadîste o der ki: Allah Teâlâ şöyle buyurdu : Onların tevbeleri; İsrâiloğullarından her erkeğin karşılaştığı çocuk, anne ve babalardan her birisini öldürmesi ve öldürürken de orada kimi öldürdü­ğüne aldırmamasıdır. Allah'ın muttali' olduğu suçlarım Mûsâ ve Ha­run'dan saklayanlar böylece tevbe ettiler ve itiraf ettiler. Emrolun-duklan şeyi yaptılar. Allah Teâlâ öleni de, öldüreni de. affetti. Bu fit­neler hadîsinden bir parça olup Tâhâ sûresinde inşâallah tamâmı ge­lecektir.

İbn Cerîr Taberî der ki; bana Abdülkerîm İbn el-Heysem... İbn Ab-bâs'dan nakletti ki, o şöyle demiş : Hz. Mûsâ kavmine «Ey kavmim, bu­zağıya tapınmakla nefsinize zulmetmiş oldunuz. Hemen yaradanınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu yaradanınızın katında sizin için daha hayırlıdır» demişti. Allah'da tevbelerini kabul etmişti. «Muhakkak ki Tevvâb, Rahim O'dur O.» âyeti konusunda şöyle dedi. Mûsâ kavmine Aziz ve Celîl olan Rabbımn emri olarak kendi nefislerini öldürmelerini emretti. İbn Abbâs dedi ki: Buzağıya tapınmayanlar ise ayağa kalktı­lar, hançerlerini ellerine aldılar, üzerlerine şiddetli bir karanlık çöktü, birbirlerini öldürüyorlardı. Karartı üzerlerinden ayrılınca yetmişbin kişi öldürülmüştü, öldürülenlerin her birisinin tevbeleri kabul edilmişti. Ka­lanların da tevbesi kabul olundu.

İbn Cüreyc der ki; Kasım İbn Ebu Bezze bana Mücâhid ve Saîd İbn Cübeyr'in bu âyet konusunda şöyle dediklerini duyduğunu bildirdi : Bazıları bazılarına hançerle saldırarak birbirlerini öldürdüler. Adaru uzak ve yakın demiyordu. Tâ ki Mûsâ elbisesiyle işaret etti ve ellerin­dekini attılar, sonra yetmişbin kişinin öldüğü açığa çıktı. Ve Allah Musa'ya vahyetti ki, bu kadar yeter. Mûsâ, bunun üzerine elbisesini gös­termişti. Katâde der ki bu topluluk şiddetli bir şeyle emrolunmuştu, ayağa kalkmışlar bıçakla birbirlerini doğruyorlardı. Allah Teâlâ'nın On­lardan intikam alması son haddine ulaşınca, bıçaklar ellerinden düştü ve birbirini öldürmekten vazgeçtiler ve bu husus onların dirileri için tevbe, ölüleri için şahadet sayıldı.

Hasan el-Basrî der ki; onları kaskatı bir karanlık bürümüştü, bir­birlerini öldürdüler, sonra karanlık açıldı ve bu, onlar için tevbe oldu.

Süddî «Nefislerinizi öldürün» âyeti konusunda diyor ki; buzağıya tapanlarla tapmayanlar kılıçlarla karşı karşıya geldiler. İki gruptan öldürülenler şehîd oluyordu. Öldürme o kadar çoğaldı ki nerdeyse he­lak olacaklardı. Hattâ aralarından yetmiş bin kişi ölmüştü ve nihayetHz. Mûsâ ve Hârûn dediler ki; Rabbımız İsrâiloğulları helak oldu, Rab-bımız, arta kalanlar, arta kalanlar dediler. Bunun üzerine Allah onlara silâhlarım bırakmalarını emretti ve tevbelerini kabul etti. Her iki grup­tan da öldürülenler şehîd oluyordu. Kalanların da günahları bağışlan­mış oluyordu. İşte Allah Teâlâ'mn: «Allah da tevbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvâb, Rahim O'dur O.» kavlinin anlamı budur.

Zührî der ki; İsrâiloğulları kendi kendilerini öldürmekle emrolu-nunca, aralarında Mûsâ (a.s.) da bulunduğu halde karşı karşıya geldiler ve kılıçlarla birbirine girdiler. Hançerlerle birbirlerini dogradılar. Mûsâ, elini yukarı kaldırmış duruyordu. Birbirlerini yok edince, dediler ki; ey Allah'ın nebisi bizim için Allah'a duâ et. Hz. Musa'nın iki bileğini almış, ellerini destek yapmışlardı. Bir süre böylece devam ettiler. Nihayet Allah onların tevbesini kabul etti ve birbirlerinden ellerini çekti. Bu­nun üzerine silâhı attılar. Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları ölülerine çok üzül­düler. Allah Teâlâ Hz. Musa'ya vahyetti M; seni üzen nedir? Sizden öl­dürülmüş olanlar benim katımda diridirler, rızıklandınlırlar, sağ kal­mış olanların da tevbesi kabul edilmiştir. Bunun üzerine Mûsâ ve İs­râiloğulları sevindiler. Bunu İbn Cerîr sağlam bir isnâdla rivayet eder. İbn İshâk der ki; Hz. Mûsâ kavmine dönüp buzağıyı yakarak külünü denize attığmda, kavminden seçtiği kimselerle beraber RablJmın huzu­runa çıktı. Onları yıldırım çarpmıştı. Sonra tekrar gönderildiler. Hz. Mûsâ, Rabbmdan (buzağıya tapmalarından dolayı) İsrâiloğullarının tevbesini kabul etmesini diledi. Allah Teâlâ; «hayır ancak kendi kendi­lerini öldürürlerse kabul ederim» buyurdu. İbn İshâk der ki; bana ulaş­tığına göre onlar Hz. Musa'ya biz Allah'ın emrine sabrederiz, demişler. Bunun üzerine Hz. Mûsâ buzağıya tapmayanlarm tapanları öldürmesi­ni emretti. Onlar evlerinde oturdular. Diğerleri kılıçlarla onların üzer­lerine saldırdılar ve onları öldürmeye başladılar. Mûsâ (a.s.) ağladı, ka­dınlar ve çocuklar ağlaşmaya başladılar. Hz. Musa'dan affedilmelerini diliyorlardı. Bunun üzerine Allah onların tevbesini kabul etti ve ken­dilerini bağışladı ve Hz. Musa'ya da kılıçlarını kaldırmalarını emretti.

Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem der ki; Hz. Mûsâ kavmine dön­düğünde —ki bunlar Hz. Harun'la birlikte bir kenara çekilip buzağıya tapmamış olan yetmiş kişi idi— Hz. Mûsâ onlara Rabbınızlâ sözleşmeye koşun dedi. Onlar ey Mûsâ tevbe var mıdır? dediklerinde o da evet dedi ve : «Hemen yaradanınıza tevbe edip nefislerinizi öldürün. Bu, yaradanı-nızm katında sizin için daha hayırlıdır demişti,. Allah da tevbenizi ka­bul etti...» Kılıçlan, kargıları, hançerleri ve palaları sıyırdılar. Abdur­rahmân îbn Zeyd İbn Eşlem der ki; onların üzerine kin yaygınlaştırıl­mıştı, elleriyle birbirlerine değiyor, ve birbirlerini öldürüyorlardı, Adam, babası ve kardeşiyle karşılaşıyor hiç farkına varmadan onu öldürüyor­du. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem der ki; Allah sabreden kuluna merhamet etsin diye çağrışıyorlardı. Allah’ın rızasına nail oluncaya kadar onların ölüleri şehid olmuş, dirilerinin de tevbesi kabul buyrulmuştu. Sonra “Allah da tevbenizi kabul etmişti. Muhakkak ki Tevvab, Rahim O’dur O.” ayetini okudu. [83]

 

55- Bir de, hani siz: Ey Mûsâ, biz Allah'ı apâşikâr görünceye kadar sana inanmayacağız, demiştiniz de, bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.

56- Sonra sizi, ölümünüzün arkasından şükredersi­niz diye diriltmiştik.

 

Allah'ı Apâşikâr Görmek İsteyenler:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki; bir de sizi yıldırım çarpmasından sonra diriltmemdeki nimetimi hatırlayın. Hani siz beni apaçık ve ayan beyân görmek istemiştiniz. Halbuki ne sizin, ne de sizin gibilerin buna gücü yetmezdi. îbn Cüreyc, îbn Abbâs'ın bu âyet konusunda şöyle dediğini rivayet eder : «Ey Mûsâ, biz Allah'ı apâşikâr görünceye kadar sana inan­mayacağız.» yani açıkça Allah'ı görünceye kadar. İbrahim İbn Tah-mân... İbn Abbâs'dan bu âyetin apaçık Allah'ı görünceye kadar mâ­nasına geldiğini nakleder. Ayrıca Katâde ve Rebî' İbn Enes'den nakle­derek der ki; bunlar Hz. Musa'nın seçmiş olduğu yetmiş kişidir. Onlar Hz. Mûsâ ile beraber gittiler ve bir ses işittiler. Bunun üzerine «biz Allah'ı apâşikâr görünceye kadar sana inanmayacağız» dediler. Ebu Ca'fer der ki; bir ses duydular ve yıldırıma çarpıldılar. Duydukları ses ölün diyordu. Mervân İbn el-Hakem Mekke minberinde okuduğu hut­bede buradaki yıldırım anlamına gelen “Es-Saikatu” 'nun gökten gelen bir ses olduğunu söylemiştir. Süddî ise bunun ateş olduğunu bildirmiş­tir. Urve Rüveym «Bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.» âyetini bir­birlerine bakarlarken, yıldırım onları çarpmıştı. Sonra şunlar dirilmiş şunlar da helak olmuştur diye tefsir etmiştir.

Süddî der ki: «Bakıp dururken sizi yıldırım çarpmıştı.» Yıldırımın çarpmasıyla öldüler, Mûsâ ağlıyor ve Allah'a duâ ediyordu. «Yarabbi, sen onların seçkinlerini helak ettin. Ben yanlarına vardığımda isrâil-oğullarına ne diyeceğim? Sen istersen önceden beni de onları da helak edersin, ancak içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helakeder misin?» diyordu. Allah, Mûsâ (a.s.)'ya variyetti ki; bu yetmiş kişi buzağıya tapınanlardandı. Sonra Allah onları tekrar diriltti, kalktılar, teker teker yaşamaya başladılar. Bir kısmı diğerinin nasıl dirildiğini gö­rüyordu. İşte Allah Teâlâ'nın : «Sonra sizi ölümünüzün arkasından şük­redersiniz diye yine diriltmiştik» kavlinin mânâsı budur. Rebî* îbn Enes der ki; onların ölmeleri kendileri için bir ceza idi. Ecellerini tamamla­mak üzere öldükten sonra tekrar driltildiler. Katâde de böyle demişti.

Muhammed İbn Cerîr Taberî... Muhammed İbn İshâk'dan nakle­der ki o şöyle demiş; Hz. Mûsâ kavminin yanına gelince, onların buza­ğıya tapındıklarını gördü. Kardeşine ve Sâmirî'ye söyleyeceklerini söy­ledi. Ve buzağıyı parçalayarak denize attı. Sonra onların arasından en seçkin yetmiş kişiyi seçti ve dedi ki; «Haydin Allah'a varın ve işledik­lerinizden dolayı tevbe edip kavminizden geride bıraktıklarınız için ba­ğışlanma dileyin, oruç tutun, temizlenin ve elbiselerinizi de arıtın.» Rab-bınm tayîn ettiği vakitte mîkât için Tûr-u Sina'ya çıkardı onları. Hz. Mû­sâ buraya Rabbının izniyle geliyordu. Bana anlatıldığına göre, Hz. Mûsâ'nın emrettiği şeyleri yerine getiren yetmiş kişi Allah ile buluşmaya gittiklerinde dediler ki : Ey Mûsâ, Rabbından bizim adımıza dile, Rab-bımızın sözünü duymak istiyoruz. Mûsâ pelri, olur dedi ve dağa yak­laşınca üzerine bir bulut kümesi geldi ve bütün dağı kapladı. Mûsâ yak­laşarak onun içine girdi ve kavmine de yaklaşın, dedi. Mûsâ Allah ile konuştuğu sırada parlak bir nûr beliriyordu ki âdemoğullarının hiç birisi ona bakmaya güç yetiremiyordu. Ona perdenin arkasından baka­biliyorlardı. O seçilenler de ona yaklaştılar ve bulutun içine girince secdeye kapandılar ve Allah'ın Mûsâ ile konuştuğunu dinlediler. Ona, şunu yap, bunu yapma diye emir ve yasaklarını bildiriyordu. Allah'ın emri tamamlanınca Musa'nın üzerindeki bulut açıldı. Mûsâ onlara yak­laştı. Onlar dediler ki:

«Biz Allah'ı apâşikâr görünceye kadar sana inanmayacağız». Bunun üzerine onları sarsıntı kaplayıverdi ve hepsi birden öldüler. Mûsâ kalk­tı, Rabbma yalvarıyor, duâ ediyor ve diyordu ki: «Rabbım Sen istesen onları daha önce de helak ederdin...» Onlar sefâhete daldılar. İçimiz­deki sefihlerin işledikleri yüzünden arkamdaki İsrâiloğullarını da helak eder misin? Yani bu sefâhetleri onlar için bir helaktir. Ben onların arasından en seçkin yetmiş kişiyi seçtim. Tekrar kendilerine döndü­ğümde onlardan hiç birisi benimle beraber olmayacak. O zaman bir da­ha bana nasıl güvenir de beni tasdik ederler? Mûsâ Rabbına böyle yal­varıp duruyor ve ondan taleb ediyordu. Nihayet Allah onların ruhlarını geri getirdi. Hz. Mûsâ, İsrâiloğullannın da tevbelerinin kabulünü istedi. Allah, hayır ancak kendilerini öldürürlerse diye buyurdu. Muhammed İbn İshâk'ın naklettiği bu kadardır.

İsmail İbn Abdurrahmân der ki: İsrâiloğullan buzağıya tapınma­larından dolayı tevbe edince ve Allah da emir buyurduğu gibi onların birbirlerini öldürmeleri halinde tevbelerini kabul buyuracağını belirtin­ce, Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya İsrailoğullarından herkesin buzağıya tap­maktan dolayı özür beyân ederek huzuruna gelmelerini emretti. Hz. Mûsâ onlara bu takdirde tevbelerinin kabul edileceğini bildirdi. Kav­minden yetmiş kişi seçerek özür dilemek için onlarla beraber Allah'ın huzuruna gitti. Bundan sonra İsmâîl yukarda anlatılan hadiseyi nak­lediyor.

Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eslem bu âyetin tefsirinde der ki: Hz. Mûsâ Rabbının katından Tevrat'ın yazılı bulunduğu levhalarla dönün­ce, kavminin buzağıya tapmakta olduğunu gördü. Onlara kendi kendi­lerini öldürmelerini emretti. Onlar bunu yapınca Allah tevbelerini ka­bul buyurdu. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem der ki; Hz. Mûsâ onlara şöyle dedi: Bu levhalarda Allah'ın kitabı, o kitapta da Allah'ın size em­rettiği emirler, yasakladığı yasaklar vardır. Onlar, senin bu sözünle o kitabı kim alacaktır? Allah'a andolsun ki, biz Allah'ı apaçık görmeden ve Allah bize görünüp işte kitabım budur, onu alınız demeden almayız. Allah'a ne oluyor ki: Seninle konuştuğu gibi bizimle konugmuyor? dediler. Sonra Abdurrahmân İbn Zeyd «Allah'ı apâşikâr görünceye ka­dar sana inanmayacağız.» âyetini okudu ve dedi ki Allah'dan bir gazab geldi ve tevbeden sonra onları yıldırım çarptı, topluca öldüler. Sonra öldükten sonra Allah Teâlâ onları tekrar diriltti. Burada Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem Allah Teâlâ'nın «Sonra sizi ölümünüzün arkasın­dan şükredesiniz diye yine diriltmiştik.» âyetini okudu. Mûsâ onlara: Allah'ın kitabını alın dedi. Onlar hayır dediler. Mûsâ: Size ne- oldu? dediğinde, onlar "bize olan, ölüp sonra diriltilmiş olmamızdır, dediler. Mûsâ Allah'ın kitabını alın, dedi, onlar hayır dediler, Allah meleklerini gönderdi ve üzerlerine dağı kaldırdı. [84]

 

57- Ve üstünüze bulutları gölge yaptık. Kudret hel­vası ve bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şey­lerin iyilerinden, güzellerinden yeyin. Onlar bize değil an­cak kendi nefislerine zulmetmekteydiler.

 

Bıldırcın Eti ve Kudret Helvası:

 

Allah Teâlâ onların başına gelen felâketleri anlattıktan sonra ken­dilerine bolca vermiş olduğu nimetleri hatırlatmaya başlıyor. «Ve üstünüze bulutları gölge yaptık.» Bu beyaz bir buluttu. Çölde güneşin sı­cağından onları korumak için gölge olarak üzerlerine bulut gönderil­mişti. Nitekim Neseî ve diğerleri fitneler hadîsinde İbn Abbâs'dan böyle rivayet ederler ve derler ki; sonra Allah onlara bulutla gölge yaptı. İbn Ebu Hatim, İbn Ömer'den, Rebî' İbn Enes'den, Ebu Miczer, Dahhâk ve Süddî'den İbn Abbâs'ın söylediği gibi bir \rivâyet nakleder. Hasan ve Katâde der ki; çölde Allah onları güneşten korumak için bulutu gölge yapmıştır. İbn Cerir de der ki; başkaları da bunun buluttan çok daha serin ve çok daha güzel olduğunu söylerler. İbn Ebu Hatim der ki; bana babam... Mücâhid'den nakletti ki; buradaki bulut bilinen bulut değil­dir. O Allah'ın kıyamet gününde getireceği buluttur ve sadece onlar için gönderilmişti. İbn Cerîr Müsennâ İbn İbrahim kanalıyla Ebu Hüzeyfe'-den böylece nakleder. Sevrî ve diğerleri de Ebu Necîh kanalıyla Mücâ­hid'den böylece naklederler. Allah en iyisini bilir ya, bu bulut, bildiği­miz bulut şeklinde değil ondan çok daha güzel, çok daha tatlı ve gör­kemli imiş. Nitekim Süneyd tefsirinde Haccâc İbn Muharnmed kanalıy­la İbn Cüreyc'den İbn Abbâs'm şöyle dediğini rivayet eder: «Ve üstü­nüze bulutları-gölge yaptık.» Bu bildiğimiz buluttan daha serin ve daha güzel bir buluttu. Allah Teâlâ'nın şu âyet-i celîle'sinde bildirdiği bulut­lardan idi: «Onlar bulut gölgeleri için de Allah'ın azabını ve meleklerin tepelerine inip işin bitmesini mi bekliyorlar? Bütün işler Allah'a döne­cektir.» (Bakara, 130) İşte meleklerin Bedir günü getirmiş olduğu bulut budur. İbn Abbâs çölde bulutun onlarla beraber olduğunu söylemiş.

«Kudret helvası ve bıldırcın indirdik.» Müfessirler, kudret helvası anlamına gelen menn'in ne anlama geldiği konusunda de­ğişik görüşler serdetmişlerdir. Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nak­leder ki o şöyle demiş : Kudret helvası, onlann üzerine ağaçlara iniyordu ve onlar bu helvadan istedikleri şekilde yeyip besleniyorlardı. Mücâhid kudret helvasının yapışkan bir şey olduğunu söyler. İkrime ise (kudret helvasının) çiğ gibi bir şey olduğunu ve Allah'ın onlann üzerine indir­diğini bildirir. Süddî der ki; onlar, ey Mûsâ burada bu şekilde nasıl ola­cak, bizim için yiyecek nerede? dediler. Bunun üzerine* Allah kudret hel­vasını indirdi. O, zencefil ağacının üzerine düşüyordu.

Katâde der ki; kudret helvası, onların bulunduğu yere kar iner gibi iniyordu. Sütten daha beyaz, .baldan daha tatlıydı. Fecrin doğu­şundan, güneşin doğuşuna kadar olan sürede iniyordu. Ve herkes, o gün kendisine yetecek kadar alıyordu, daha fazlasını alınca bozuluyor, kalmıyordu. Altıncı gün olunca, cumartesi gününe yetecek kadarım al­dılar*. Çünkü o gün bayram ve istirahat günüydü. O gün, hiç bir kimse yiyecek peşinden koşmuyordu ve hiç bir şey istemiyordu. Bunların hepsi çölde olmuştu.

Rebî' İbn Enes der ki; kudret helvası bir içecekti. Bal gibiydi ve onların üzerine inerdi. Onlar bunu suyla karıştırıp içerlerdi.. Vehb İbn Münebbih'e kudret helvası nedir? diye sorulduğunda ince ekmektir, toz gibi veya iki kere çekilmiş hurma ekmeği gibidir demiş. Ebu Ca'fer, İbn Cerîr dedi ki, bana... Ahmed bin İshâk, Şa'bî'den şöyle dediğini nak­letti. Sizin bu balınız, kudret helvasının yetmiş parçasından biri gibi­dir...

Maksad müfessirlerin kudret helvası konusundaki yorumlarının bir­birine yakın olduğunun anlaşılmasıdır. Bir kısmı bunu yiyecek, bir kıs­mı içecek olarak tefsir etmiştir. Zahiri en iyi Allah bilir. Bilinen odur ki: maksad yiyecek, içecek ve diğer şeylerden Allah'ın onlara lütfettiği nes­nelerdir ki onu kazanmak için ne zahmet, ne de çaba harcamışlardır. Bilinen (kudret helvası) tek başına yendiği zaman tatlı bir tadı var­dır. Su karıştırılarak içildiği zaman tatlı bir içecektir. Başka bir şeyle karıştırılınca değişik bir çeşit meydana gelir. Lâkin âyette yalnızca kas-dedilen bu değildir. Bu husustaki delil Buhârî'nin şu rivayetidir : Bize Ebu Vâil... Sa'd İbn Zeyd'den rivayet etti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle bu­yurmuş : «Mantar kudret helvâsındandır ve onun suyu göz için şifâ­dır.» Bu hadîsi İmâm Ahmed, Süfyân İbn Uyeyne kanalıyla Abdül-melik'ten rivayet etmiştir. Hadîsçiler topluluğu kitaplarında bu hadîse yer verirler. Ancak Ebu Dâvûd yer vermez. Tirmizî bunun hasen ve sahîh olduğunu söyler. Buhârî, Müslim, Neseî de Hakem'in rivâyetiyle... Amr İbn Hâris'den aynı hadîsi naklederler.

Tirmizî der ki; bize Ebu Übeyde... Ebu Hüreyre'den rivayet etti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «İyi hurma “El-Acve” cennetten gelmedir ve onda zehirlenmenin şifâsı vardır. Mantar ise kudret hel­vâsındandır ve onun suyu göz için şifâdır.» Bu rivayeti yalnızca Tir­mizî nakletmiştir. Sonra da bu hadîsin hasen ve garib olduğunu söy­lemiştir. Biz bunu ancak Muhammed İbn Amr'ın... Ebu Saîd ve Câbir kanalıyla naklettiği rivayetten tanıyoruz.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh tefsirinde bir başka yolla Ebu Hü­reyre'den nakleder ve der ki; bize Ahmed İbn Hasan... Ebu Hüreyre'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Mantar kudret helvâ­sındandır ve suyu göz için şifâdır.» Bu hadîs de bu şekilde garîbtir. Talha ibn Abdurrahmân Ebu Muhammed diye künye verilen Vâsıtlı bir kişidir. Denildi ki bu zâtın Katâde'den takîb edilemiyecek bazı şeyler rivayet ettiği söylenir.

Tirmizî sonra der ki bize Muhammed İbn Beşşâr... Ebu Hüreyre (r.a.)'den nakleder ki Rasûllah (s.a.)'m ashabından bir topluluk de­diler ki; mantar yeryüzünün çiçek hastalığıdır. Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki; mantar kudret helvâsındandır ve suyu göze şifâdır. Acve (iyi hurma) ise cennettendir zehire şifâdır. Bu hadîsi Neseî, Muhammed İbn Beşşâr yoluyla ve başka râvîler kanalıyla Ebu Hüreyre'den nakleder. Neseî ve İbn Mâce de Muhammed İbn Beşşâr kanalıyla hurma hadîsi­ni, ve her iki hadîsi rivayet eder. Ancak bu rivayet tarîki munkatı'dir. Çünkü Şehr İbn Havşeb, Ebu Hüreyre'den o da Abdurrahmân İbn Ğa-nîm'den o da Ebu Hüreyre'den rivayet eder ki, onlar mantardan bah­sederlerken ve bir kısmı mantarın toprağın çiçek hastalığı olduğunu söylerken, Rasûlullah (s.a.) mantar kudret helvâsındandır ve suyu göze şifâdır, buyurmuştur. İmâm Ahmed ibn Hanbel'in söylediği gibi, Şehr İbn Havşeb'den, Ebu Saîd ve Câbir'den menkûl rivayetler de aktarıl­mıştır. Esbât İbn Muhammed... Ebu Saîd el-Hudrî ve Câbir İbn Abdul-lah'dan rivayet ederek derler ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu : Man­tar kudret helvâsındandır ve suyu göze şifâdır. İyi hurma cennettendir ve zehire şifâdır.

Neseî, «nemime» bahsinde Muhammed İbn Beşşâr yoluyla... Ebu Saîd ve Câbir'den Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu rivayet eder : Mantar kudret helvâsındandır ve suyu göze şifâdır. Sonra Neseî ve İbn Mâce değişik yollarla bu hadîsi A'meş, Ebu Bişr ve Şehr İbn Havşeb kanalıyla Ebu Saîd ve Câbir'den naklederler. Bu hadîsi Neseî ve İbn Mâce Saîd İbn Müslim kanalıyla A'meş'den rivayet eder. Aynı hadîsi İbn Merdûyeh, Ahmed İbn Osman kanalıyla Ebu Saîd el-Hudrî'den ri­vayet eder. Buna göre o demiş ki; Rasûlullah (s.a.) bir gün yanımıza geldi elinde mantarlar vardı ve buyurdu ki, mantar kudret helvâsın­dandır ve suyu göze şifâdır. Bu hadîsi Neseî, Amr İbn Mansûr kanalıy­la... İbn Merdûyeh'den rivayet eder. Sonra Abdullah İbn İshâk ka­nalıyla... A'meş'den nakleder. Keza Neseî bu hadîsi Ahmed İbn Os­man kanalıyla Übeydullah İbn Musa'dan rivayet eder. Bu hadîs Enes İbn Mâlik'in rivâyetiyle de nakledilir. Nitekim İbn Merdûyeh der ki; bize Muhammed İbn Abdullah... Enes İbn Mâlik'den nakletti ki Ra­sûlullah (s.a.) in ashabı âyet-i kerîme'de bahis mevzuu edilen: «Çirkin bir söz yerden koparılmış kökü olmayan kötü bir ağaca benzer.» (İbrâ-hîm, 26) âyeti konusunda şüphelenmişlerdi. Bazıları bunun mantar ol­duğunu zannederiz demişlerdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) bu­yurdu ki; «mantar kudret helvâsındandır ve suyu göze şifâdır. Acve (bir nevi hurma) ise cennettendir ve onda zehirden şifâ vardır...» Bu hadîsin aslı Hammâd İbn Seleme rivâyetiyle de mahfuzdur. Tirmizî ve Neseî onun kanalıyla bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Doğruyu en iyi Al­lah bilir. Neseî'nin «nemime» bahsinde rivayet ettiği gibi Şehr İbn Havşeb kanalıyla da İbn Abbâs'dan nakledilmiştir.

Denildiği gibi esas ihtilâf, Şehr İbn Havşeb üzerindedir. Muhte­meldir ki o, bu hadîsi ezberlemiş ve bütün bu yollarla rivayet etmiştir. Olabilir ki o bunu sahabeden dinlemiş veya bazıları ona sahabeden nak- letmişlerdir. Zira ona kadar gelen isnâdlar sağlamdır, o ise yalana dayanmaktadır. Hadîsin aslı, Saîd İbn Zeyd'in rivayetinde geçtiği şekil­de mahfuzdur.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakleder ki; selva bıldırcına ben­zer bir kuştu ve onu İsrâiloğullan yiyorlardı. Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'dan ve Mürre kanalıyla da İbn Mes'ûd ve ashâbdan bir topluluktan nakleder ki; Selva bıldırcına benzer bir kuş­tu. İbn Ebu Hatim... İbn Abbâs'dan nakleder ki, selva bıldırcındır. Mü-câhid, Şa'bî, Dahhâk, Hasan, İkrime, Rebî' İbn Enes (Allah'ın rahmeti onların üzerine olsun) de böyle demişlerdi.

İkrime der ki; selva bir kuştur. Cennette olan kuşlar gibidir. Ser­çeden biraz daha büyük veya o kadardır. Katâde der ki Selva kırmızım­tırak bir kuştu, onu güney rüzgârı oralara getiriyordu ve adam ondan o gün kendine yetecek kadarını kesiyordu. Daha fazla kesecek olursa bozuluyor ve kalmıyordu. Altıncı güne gelindiğinde o gün için ve ye­dinci gün yetecek kadarını aldılar. Çünkü ertesi gün ibâdet günüydü ve o gün hiç bir şey yapılmaz ve hiç bir şey aranmazdı.

Vehb İbn Münebbih der ki; Selva güvercin gibi etlice bir kuştur. Cumartesinden cumartesiye geliyor ve isrâiloğullan ondan alıyorlardı. Vehb İbn. Münebbih; bir başka rivayetinde şöyle der : İsrâiloğullan Hz. Musa'dan et istediler. Allah Teâlâ onlara dedi ki; ben sizi yeryüzünde en az Jbulunan etle doyuracağım ve üzerlerine bir rüzgâr gönderdi, ça-dırlannın çevresinde bıldırcınlar yayıldı. Gökte bir mızrak boyu uçu­yorlardı, ertesi gün için de biriktirdiler, etler ve ekmekler bozuldu.

Süddî der ki; İsrâiloğullan çöle girdiklerinde Mûsâ (a.s.)'ya dedi­ler ki biz burada ne yapacağız, hani yemek? Allah onlara kudret hel­vasını indirdi. Kudret helvası zencefil ağacının üzerine yağıyordu. Son­ra selva indirdi ki bu bıldırcına benzer veya biraz daha büyük kuştu. Onlardan her birisi kuşu tutup bakıyor; eğer etlice ise kesiyor, yoksa bırakıyordu. Kuş etlenince tekrar geliyordu. İsrâiloğullan dediler ki; bu yiyecek, ya içecek nerede? Hz. Musa'ya emredildi o asâsıyla taşa vur­du, taştan oniki kaynak birden fışkırdı. İsrâiloğullanndan her sibt bir kaynaktan içti. Bunun üzerine dediler ki içecek bu, ya gölge nerde? Allah onlann üzerine bir bulut gönderdi. Onlar bu bulut, ya gölge ne­rede? dediler. Onların elbiseleri çocuklann uzaması gibi kendileriyle beraber uzuyordu ve hiç eskimiyordu. İşte Allah Teâlâ'nın : «Ve üstü­nüze bulutlan gölge yaptık. Kudret helvası ve bıldırcın indirdik.» âye-tiyle kasdolunan budur. Ve yine : «Hani Mûsâ kavmi için su anyordu. Ona asanı taşa vur dedik. Bunun üzerine taştan oniki göz fışkırdı ve her topluluk içecekleri yeri bildi.» (Bakara, 60) âyetinde de kasdolunan bu­dur. Vehb İbn Münebbih .ve Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eslem'den de Süddî'nin dediği gibi bir rivayet nakledilir.

Süneyd... İbn Cüreyc'den nakleder ki o, İbn Abbâs'ın şöyle de­diğini rivayet etmiştir: Çölde onlar için kirlenmeyen ve yıpranmayan elbiseler yaratıldı. İbn Cüreyc der ki; adam kudret helvasından ve bıl­dırcından bir günlük yiyeceğinden daha fazlasını alacak olsa bozulur­du. Ancak cum'a günü cumartesi gününün yiyeceğini de alırlardı ve bozulmazdı.

«Size rızık olarak verdiğimiz şeyin iyilerinden, güzellerinden yiyin.» Bu, nimetlerin mübâh oluşunun ve ilâhî lûtfun belirtildiği emirdir. «Onlar bize değil ancak kendi nefislerine zulmetmekteydiler.» Biz onla­ra kendilerine rızık olarak verdiklerimizi yemelerini ve bize ibâdet et­melerini emretmiştik. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyu-rulur : «Rabbınızın rızkından yiyin ve O'na şükredin.» Ama onlar bu emre muhalefet ettiler, inkâr ettiler ve kendi nefislerine zulmettiler. Hem de apaçık mucizeleri, kesin delilleri ve harikulade hâdiseleri gör­dükleri halde. İşte burda Muhammed (s.a.) 'in ashabının (r.a.) diğer peygamberlerin ashabına üstünlüğü, sabrı, sebatı ve diretmeyişleri or­taya çıkıyor. Peygamberin ashabının seferlerde ve savaşlarda peygam­berle nasıl çalıştıkları görülüyor. Bunlardan birisi Tebûk senesidir. O susuzlukta, o şiddetli sıcak ve yorgunlukta harikulade hiçbir şey iste­memişler ve bir şey beklememişlerdi. Kaldı ki bu kendi peygamberle­rine çok daha kolaydı, sadece açlıktan bitkin düştüklerinde yemeklerini çoğaltmasını istemişler ve yanlarındaki yemekleri getirmişlerdi ki an­cak bir kuzunun çökeceği yer kadar tutuyordu. Duâ etti ve herkesin be­raberindeki kabı doldurmasını buyurdu ve onlar doldurdular. Keza su­ya muhtaç olduklarında Allah Teâlâ'dan diledi ve bir bulut gelip onları suya boğdu, içtiler, develerini suladılar, kaplarını doldurdular. Sonra bir de baktılar ki o bulut karargâhın ötesine geçmiş değil. İşte Allah'ın kaderiyle birlikte yürümek ve Rasûlullah (s.a.) 'a tâbi olmak konusun­daki en mükemmel bağlılık örneği bunlarınki idi. [85]

 

58- Hani, şu kasabaya girin, dilediğiniz yerde iste­diğinizi bol bol yeyin, kapısından secde ederek girin, af­fet deyin, kusurlarınızı örtelim. İyilik edenlere daha da ar­tıracağız, demiştik.

59- Zulmedenler sözü; kendilerine söylenenden baş­kasıyla değiştirdiler. Biz de fâsıklık etmelerinden dola­yı o zâlimlerin üstüne gökten korkunç bir azâb indirdik.

 

Verilen Buyruğu Değiştirenler:

 

Allah Teâlâ onların cihâddan yüzçevirip mukaddes topraklara gir­meyişlerini kınıyor. Mûsâ (a.s.)'nın eşliğinde Mısır diyarından gelip ata­ları İsrail'den kendilerine miras olarak kalan mukaddes topraklara gir­mekle emrolundukları ve oranın kâfir halkı olan Amâlika ile savaş­maları buyurulduğu zaman onlar savaştan vazgeçip zayıf düşmeyi ve feryâd-ü figân etmeyi tercih ettiler. Allah Teâlâ da ceza olarak kendi­lerini çöle düşürdü. Nitekim bu husus Mâide sûresinde sözkonusu edil­mektedir. Süddî, Rebî' İbn Enes ve Katâde'nin de zikrettiği gibi bu bel­denin Kudüs olması en doğru görüştür.

Bazıları ise bu beldenin Erîha olduğunu söylerler. Bu uzak bir gö­rüştür. Çünkü Erîha, onların yollan üzerinde değildi. Onlar Erîha'ya değil, Kudüs'e doğru gitmişlerdi. Nûh oğlu Yûşa' (a.s.) ile beraber kırk yıl çölde kaldıktan sonra çıkmışlar ve Allah bir cum'a akşamı onlara fethi müyesser kılmıştı ve bu fetih gerçekleşinceye kadar güneş tutul­muştu. Erîha ise İsrâiloğulları için kasdedilen bir belde değildi. Bu şehri fethedince; memleketlerini kendilerine geri verdiği, çölden ve sapıklıktan kurtardığı için Allah'a şükür nişanesi olarak şehre kapısın­dan secde ederek girmeleri emrolunmuştu.

Avfî, tefsirinde der ki; İbn Abbâs «Kapısından secde ederek girin.» âyetinin, «rükû ederek» mânâsına olduğunu söylemiştir. İbn Cerîr der ki; bize Muhammed İbn Beşşâr, İbn Abbâs'dan nakletti ki: «Kapısından secde ederek girin» âyetiyle küçük kapısından eğilerek (rükû ederek girin) demek istenmiştir. Hâkim, Süfyân'dan, İbn Ebu Hatim de Süfyân (el-Sevrî)'dan bu hadîsi rivayet eder. Hasîf ise der ki, İkrime, İbn Abbâs'dan nakletti ki bu kapı kıble tarafında imiş. Mücâhid, Süddî, Katâde ve Dahhâk, bu kapının mukaddes ev olan Kudüs'ün Hitta ka­pısı olduğunu söylemişlerdir. Hasîf der ki; İkrime, İbn Abbâs'dan nak­letti ki onlar zorla girmişler. Süddî... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakleder ki onlara kapıdan secde ederek girin denildiği halde kendileri emredi­lenin tersine başlarını kaldırarak girmişlerdi.

«Affet, deyin...» Sevrî... İbn Abbâs'dan nakleder ki; “Hıttatun” ke­limesi affet veya af dileyin demektir. Atâ, Hasan, Katâde, Rebi' îbh Enes'den de aynı şekilde bir rivayet nakledilmiştir. Dahhâk, İbn Ab­bâs'dan nakleder ki, “Ve kulu hıttatun” âyeti bu iş haktır, size söylen­diği gibidir, deyiniz mânâsına gelmektedir.

İkrime ise «Lâ İlahe İllallah» anlamına geldiğini belirtmiştir. Ev-zaî der ki; tbn Abbâs'a “Ve kulu hıttatun” âyetini soran bir kişiye —ki Evzaî onun adını zikretmiştir— günahınızı ikrar edin demek olduğunu söylemiştir. Hasan ve Katâde de günahlarımızı iskât et, mânâsına gel­diğini söylerler.

«Kusurlarınızı örteriz. İyilik edenlere daha da artıracağız.» Bu âyet yukardaki emrin cevâbıdır. Yani, siz, bizim emrettiğimiz şeyi yaparsa­nız kusurlarınızı bağışlar ve iyiliklerinizi kat kat artırırız, demektir.

Mes'elenin özü şu şekildedir : Mekke'nin fethi esnasında müslüman-lar, fiilen ve kavlen Allah'a şükredip Allah katında sevilen amellerin pe­şinden koşmaları istenmiştir. Nitekim Allah Teâlâ bu konuda Nasr sû­resinde şöyle buyuruyor : «Allah'ın yardımı ve fethi gelip insanların Al­lah'ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbmı hamd ile tesbîh et, O'ndan mağfiret dile; çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.» (Nasr, 1-3) Bu âyeti bazı müfersirler, fetih ve zafer anında daha çok zikir ve mağfiret dilemek şeklinde tefsir etmişlerdir. İbn Abbâs ise bu âyeti Hz. Peygambere, ecelinin (geldiğinin) bildirildiği şeklinde yorum­lamıştı. Hz. Ömer (r.a.) de bu mânâyı çıkarmıştı. Hz. Peygambere Mek­ke'nin fethi esnasında mağfiret emrinin gelmesiyle, ve fetih esnasında mağfiret dilemekle emredilmesiyle, ecelinin geldiğinin bildirilmesi ara­sında çelişki yoktur.

Nitekim Allah'ın Rasûlü zafer anında huzûr-u ilâhî'de huzû' ile eğilirdi. Rivayet edilir ki: Hz. Peygamber Mekke'nin fethedildiği gün, Mekke'ye yüksek tepeden inerken Rabbına huzû' ile boyun eğmişti. Öyle ki sakalı nerdeyse eğerinin önüne değecek durumda idi ve böylece Allah'a şükrediyordu. Sonra şehre girince gusûl etti ve sekiz rek'at na­maz kıldı. O zaman kuşluk vaktiydi. Bazıları dediler ki; bu kuşluk na­mazıydı, bazıları da dediler ki; bu fetih namazıydı. Böylece devlet ada­mı ve imamlar için bir beldeyi fethedince oraya ilk girdiği sırada sekiz rek'at namaz kılması müstehab sayıldı. Nitekim Sa'd İbn Ebu Vakkâs (r.a.) Kisrâ'nın sarayına girince, orada sekiz rek'at namaz kılmıştı. Bu sekiz rek'atm her rek'atınm arası bir selâmla ayrılır. Denildi ki hepsinde tek bir selâm verilir. Doğruyu en iyi bilen Allah Teâlâ'dır.

«Zulmedenler kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.»

Buhârî der ki; bana Muhammed... Ebu Hüreyre (r.a.)'den nakletti ki Hz. Peygamber şöyle buyurmuş :

«İsrâiloğullarına kapısından secde ederek girin ve affet deyin» de­nildiği halde mak'adları üstünde emekleyerek girdiler ve sözü değiştî-reıek “Hıttatun” yani bir arpa içinde buğday tanesi dediler. Bu hadîsi Neseî, Muhammed İbn İsmâîl kanalıyla İbn Mübârek'ten nakleder ve der ki; bize Ma'mer Hemmâm İbn Münebbih'den rivayet etti ki o Hüreyre'nin şöyle dediğini işitmiş : Rasûlullah (s.a.), «İsrâiloğullarına Allah Teâlâ Kapısından secde ederek girin, affet deyin kusurlarınızı örteyim, iyilik edenlere daha da artıracağız.» buyurdu. Onlar, sözü de­ğiştirdiler, kapılarından arkaları üstü emekliyerek girdiler ve arpa içinde buğday tanesi dediler. Bu hadîs sahihtir. Buhârî; İshâk İbn Nasr'dan ve Müslim; Muhammed İbn Nâfi'den, Tirmizî Avf îbn Hü-meyd'den ve hepsi de Rezzâk'dan nakletmişlerdir. Ve Tirmizî bu ha­dîsin hasen, sahih olduğunu söyler.

Muhammed ibn İshâk der ki; bana Salih İbn Keysân'ın, Tev'eme'-nin kölesi Sâlih'den, onun da Ebu Hüreyre'den ve İbn Abbâs'dan nak­lettiğine göre, onların sözü değiştirmeleri Rasûlullah (s.a.) in bildirdi­ğine göre şöyle olmuş: secde edilerek girmeleri emrolunan kapıdan arkaları üstü emekliyerek girmişler ve arpa için de buğday diyorlar-mış. Ebu Dâvûd der ki... Ahmed İbn Salih, Ebu Saîd el-Hudrî'den, o da Rasûlullah (s.a.) dan nakleder ki, Allah'ın Rasûlü şöyle buyurmuş : Allah, İsrâiloğullanna «Kapısından secde ederek girin, affet deyin, ku­surlarınızı örteyim» buyurdu. Sonra Ebu Davûd aynı hadîsi Ca'fer İbn Müsâfir kanalıyla... Hişâm İbn Sa'd'dan aynı ifâdelerle nakleder. Bu hadîsi o münferid olarak harfler kitabında muhtasar şekilde rivayet et­miştir. İbn Merdûyeh der ki; Abdullah İbn Ca'f er... Ebu Saîd el-Hud­rî'den rivayet eder ki o şöyle demiş: Biz Rasûlullah (s.a.) ile birlikte gece yürüyüşe çıktık, gecenin sonuna doğru zât el-Hanzal denilen te­peyi geçtik. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki; bu gece bu tepenin misâli, Allah Teâlâ'nın İsrâiloğullarına dediği gibidir: «Kapısından secde ede­rek girin, affet deyin kusurlarınızı örtelim.»

Süfyân el-Sevrî, Ebu İshâk'dan, o da Berrâ'dan nakleder ki: «İn­sanlardan beyinsizler yöneldikleri kıbleden onları çeviren nedir diye­cekler. De ki Doğu ve Batı Allah'ındır. O, dilediğini doğru yola erişti­rir.» (Bakara, 142) âyeti konusunda Berrâ şöyle demiş! Bunu söyle­yenler yahûdîlerdir. «Onlara kapısından secde ederek girin ve affet de­yin kusurlarınızı örtelim» denildiği zaman onlar arkalan üstü girdiler ve içinde arpa bulunan kırmızı buğday, diyorlardı. İşte Allah Teâlâ'nın «Zulmedenler kendilerine söylenen sözü değiştirdiler...» âyeti bunu be­lirtmektedir.  Sevrî Süddî'den...  O da  İbn Mes'ûd'dan nakleder ki “Ve kulu hıttatun”âyeti yerine, onlar kendisinde arpa bulunan kırmızı buğday taneleri dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ «Zulmedenler ken­dilerine söylenen sözü değiştirdiler» âyetini inzal buyurdu. Esbât, Süddî* nin İbn Mes'ûd'dan şöyle dediğini nakleder : Onlar İbrânice «Huttî sem'aten ezbet mezba dediler. Arapça «içinde siyah kıl bulunan, delik kırmızı Duğday tanesi» demektir. Bunun üzerine Al­lah Teâlâ «Zulmedenler kendilerine söylenen sözü değiştirdiler.» buyur- du. Sevrî... İbn Abbâs'dan «Secde ederek kapısından girin.» âyeti ko­nusunda şöyle dediğini rivayet eder. Eğilerek küçük kapıdan girin. On­lar ise arka taraflarından girdiler ve arpa içinde buğday dediler. İşte Allah Teâlâ'nm «Zulmedenler kendilerine söylenen sözü değiştirdiler» âyetinin mânâsı budur. Atâ, Mücâhid, İkrime, Dahhâk, Hasan, Katâde, Rebî' İbn Enes ve Yahya İbn Râfi'in de böyle dediği rivayet edilir.

Müfessirlerin zikrettiklerinin özeti ve hadîslerin akışından ortaya çıkan husus şudur : Yahudiler kavlen ve fiilen Allah'ın enirine boyun eğmediler ve buyruğunu değiştirdiler. Şöyle ki; onların secde ederek girmeleri emrolunmuşken başlarını kaldırarak, emekliyerek girdiler. “Hıttatun” yani günahlarımızı bağışla demeleri emrolunmuşken arpa içinde buğday diyerek alay ettiler. Bu direnmenin ve muhalefetin son sınırıydı. Bunun üzerine Allah; onlara gazabını ve fâsıkhklan, Allah'ın itâatından çıkmaları sebebiyle azabını indirdi. Bu nedenle «biz de fâ-sıklık etmelerinden dolayı o zâlimlerin üstüne gökten korkunç bir azâb indirdik» buyurdu.

Dahhâk, İbn Abbâs'dan naklen der ki; Allah'ın kitabında geçen her “Er-Ricz” kelimesi ile azâb kasdolunur. Mücâhid, Ebu Mâlik, Süddî, Hasan ve Katâde'den de bu kelimenin azâb anlamına geldiği rivayet edilmiştir. Ebu'l-Âliye ise “Er-Ricz” kelimesinin gazab olduğunu söyler. Şa'bî de “Er-Ricz” kelimesini ya tâûn, yahut da dolu oldu­ğunu söyler. Saîd İbn Cübeyr de bunun tâûn olduğunu söyler.

İbn Ebu Hatim der ki; bize Ebu Saîd... Hüzeyme İbn Sabit (r.a.) den naklen der ki;

Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: «Tâûn, bir azâbtır. Onunla siz­den önce geçenler azâblandırılmışlardı.» Bu hadîsi Neseî, Süfyân el-Sevrî'den rivayet eder ki hadîsin aslı Buhârî ve Müslim'in sahihinde Habîb İbn Ebu Saîd'den rivayet edilen şu hadîstir :

«Bir yerde tâûn olduğunu duyarsanız oraya girmeyiniz.»

İbn Cerîr der ki; bana Yûnus İbn Abd'ül-A'lâ... Üsâme İbn Zeyd (r.a.) den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Doğrusu bu acı ve hastalık bir azâbdır. Onunla sizden önce geçen milletlerden ba­zısı azâblandırılmıştır.» Bu hadîsin aslı Buhârî ve Müslim'in sahîh'inde Zührı kanalıyla Âmir İbn Sa'd'dan tahrîc edilmiştir. [86]

 

60- Hani, bir vakit Mûsâ kavmi için su arayınca asanla taşa vur, demiştik de, taştan oniki çeşme fışkır­mış, her zümre su alacağı yeri öğrenmişti. Allah'ın rızkın­dan yeyin, için, yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak, karışıklık çıkarmayın.

 

Taştan Kaynayan Oniki Çeşme:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki; Ey îsrâiloğullan nimetimi hatırlayın. Hani peygamberiniz Mûsâ (a.s.) benden sizin için su isterken, onun isteğini kabul etmiş, kolayca beraberinizde taşınan taştan sizin için su çıkarmasını sağlamıştım. Sizin için o taştan oniki göz fışkırtmıştım ve her gözü bir sıbt için ayırmıştım. Bütün bunları onlar görmüşlerdi, öy­leyse siz kudret helvasından ve bıldırcından yeyin. Size çıkardığım bu sudan yorulmadan ve zahmet çekmeden için ve size bunları musahhar kılan Allah'a ibâdet edin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Nimeti isyan ile karşılamayın. Aksi takdirde o nimet eli­nizden alınır. Müfessirler bu konuyu genişçe anlatmışlardır. İbn Ab-bâs'ın söylediğine göre, onların seçkinlerinin arasında kare bir taş ya­ratılmış ve Mûsâ (a.s.) ya asâsıyla bu taşa vurması emredilmişti. Taş­tan oniki göz fışkırmış ve her bir tarafında üç göz bulunuyormuş. Her sıbt bu gözden birinden içiyormuş. Bir yerden bir yere taşındıklarında ilk su içtikleri yeri aynı yerde de buluyor ve oradan içiyorlarmış. Bu hadîs Neseî'nin İbn Cerîr ve İbn Ebu Hâtim'in naklettiği fitneler ha­dîsinden bir bölümdür ki o hadis hayli uzundur.

Atiye el-Avfî der ki; onlar için öküz başı gibi bir taş yaratılmıştı. Bu taş öküzün üzerinde taşınıyordu. Bir yere konakladıklarında onu indiriyorlardı ve Mûsâ asâsıyla ona vuruyordu. Bundan oniki göz fış-kırıyordu. Tekrar hareket ettiklerinde onu bir sığırın üzerinde taşı­yorlardı ve suyu duruyordu.

Osman İbn Atâ el-Horasânî babasından nakleder ki; İsrâiloğullarının bir taşı varmış. Hz. Hârûn onu yere koyar, Mûsâ da asası ile vururmuş. Katâde bu taşın tûr dağından gelme olduğunu ve onların beraberinde taşıdıkları, bir yere kondukları zaman Mûsâ (a.s.) nın asâ­sıyla ona vurduğunu söyler.

Yahya İbn el-Nadr der ki; ben Cüveybir'e şöyle dedim: Her top­luluk su içeceği yeri nasıl biliyordu? O dedi ki; Hz. Mûsâ taşı yere ko­yuyordu ve her sıbttan bir adam gelip önüne dikiliyordu. Mûsâ asasını taşa vuruyor ve ondan oniki göz fışkırıyor ve her göz bir adamın karşı­sından akıyordu. Adam kendi sıbtını o gözden içmek üzere çağırıyordu. Dahhâk der ki; İbn Abbâs şöyle dedi: İsrâiloğullan çölde iken onlara taştan ırmaklar akıtılmıştı. Süfyân el-Sevrî... İbn Abbâs'dan nakleder ki, o şöyle imiş : Çölde idi, Mûsâ onlar için taşa vurdu ve taştan oniki su gö­zü aktı, her bir sıbt bu gözün birinden içiyordu. Mücâhid de İbn Abbâs'ın söylediğinin aynısını söyler.

Bu kıssa A'râf sûresinde zikredilene çok benzemektedir. Ancak A'râf sûresi Mekke'de nazil olmuştur. Bu sebeple onlardan gâib zan-niyle haber veriliyordu. Çünkü Allah Teâlâ onları Rasûlüne anlatıyordu ve ne yaptıklarını haber veriyordu. Bu sûre ise Medine'de nazil olmuş­tur ve bu sebeple hitap doğrudan yahûdîlere yöneltilmiştir. A'râf sû­resinde : «Milleti Mûsâ (a.s.) dan su isteyince ona, aşanla taşa vur diye bildirdik, ondan oniki pınar fışkırdı.» (A'râf, 160)  buyruluyor. A'râf sûresinde kullanılan “İnbecese”kelimesi fışkırmanın başlangıcını ifâde eder. Burada ise fışkırmanın hali bildirilmektedir ki bu da tama­men fışkırma mânasına gelen “İnfecere” kelimesiyle ifâde edilmiş­tir. Orada o kelime, burada da bu kelime en uygunudur. Allah şüphesiz ki doğruyu bilendir. [87]

Hz. Musa'nın, yıkanırken elbisesini sakladığı rivayet edilen ve Ce­lâl eyn tefsirinde nakledilen bu taş hakkında hiç bir delil yoktur. Elbi- senin saklanması kıssası da Kur'an'da vârid olmamıştır. Taşın kıssada anlatılan taş olması gerekir. Ancak kıssada sözkonusu olduğuna göre Hz. Musa'nın asasını vurduğu taş, özellik ve nitelikleri bulunan bir taş olmalıdır, taşın katı, büyük ve gözlerin ulaşacağı sahayı kaplama gibi özelliği vardı. (...) Üstâd, imâm (Muhammed Abduh) der ki, Kur'an' m düşmanlarından bir çoğu Kur'an'daki kıssalarda tertîb olmadığını söyleyerek ona karşı çıkmaktadırlar ve demektedirler ki; taşa asâ ile vurulması ve suyun akması; çölde girilmesi emredilen kasabaya giril­mezden önce idi. Burada ise o vak'alardan sonra anlatılmaktadır. Bu şüpheye verilecek cevap; bizim, peygamber kıssaları ve Kur'an'da vârid olan milletler tarihi konusundaki sözümüzden kolaylıkla anlaşılır. Kur' an bu vakalarla tarihî olayları serdetmeyi ve sıralamayı planl^mamış-tır. Onların vuku' buluş zamanını nazarı itibâra almamıştır. Kur'an'da bu vak'aların anlatılışından maksad; ibret ve nimetlerin açıklanması, sebeplerinin belirtilmesi, ilâhî azametin gözler önüne serilmesidir. Fe­lâketleri, sebepleriyle anlatmak ve böylece bu felâketlerden korunma yollarını öğretmektir. Kur'an'm ifâdesindeki ana maksad bu olduğu için, mühim olan en etkili ve en uyarıcı biçimde vak'aların sıralanıp anlatılmasıdır. Her devirde tarih araştırıcıları bu tür takdîm ve te'hirli üslûba başvurmuşlardır. Nitekim tarihçiler derler ki; ilerde öyle bir gün gelir ki hâdise ve olayların uzun zaman geçmesi ve elden ele inti­kâli sebebiyle tertip etmek imkânı kalmaz, halbuki insanlar geçmişin hatıralarını bilmek ve bunun bugünkü hayat bakımından te'sîr ve so­nuçlarını öğrenmek zorundadırlar. Tarihçiler derler ki, bunu sağlamak için kaynaktaki her olayı, ihtilâl, savaş ve diğerini iyice öğrenip sebep ve sonuçlarını açıklamak gerekir. Tarihî vak'alann bölümlerine ve de­taylarına girmeden sonuçları ve sebepleri üzerinde durmak icâb eder. Çünkü olayları tarihî sıra içerisinde serdetmek; güzel ve süslü üslûb kullanmak içindir. Binâenaleyh bu önemli değildir. Mühim olan bu­nun üzerine çıkıp zihne zorlandığı konulan açıklamaktır. İşte ilmî me-toddaki bu tarzı Kur'an-ı Kerim çok önceleri getirmiştir. Toplumların gelişmesi onu desteklemiş, ilimler onun doğrultusunda gelişmişlerdir. [88]

 

61- Hani, siz, Ey Mûsâ, biz bir çeşit yemeğe elbette dayanamayız. Rabbma duâ et de bizim için yerde yetişen sarımsak, sebze, acur, mercimek ve soğan bitirsin, de­miştiniz, Mûsâ da; siz bayağı olan şeyle hayırlı olanı de­ğiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse bir şehre inin, istediği­niz şeyler vardır, demişti.

 

Basit Yemekler İsteyenler:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki; üzerinizdeki nimetimi hatırlayın, hani size tatlı, faydalı ve kolay bir yiyecek olarak bıldırcın ve kudret hel­vasını indirmiştim. Ama sizin dönekliğinizi ve size verdiğim rızık kar­şısındaki şımarık davranışınızı da hatırlayın ki siz, Hz. Musa'dan bu güzel nimetlerin değiştirilip sebze gibi, değersiz ve bayağı yemekler is­temiştiniz. Hasan el-Basrî der ki —Allah ona rahmet etsin— İsrâiloğul-ları bu nimetler karşısında şımarmış ve nimete dayanamamışlardı. Ya­şadıkları hayatı hatırladılar. Çünkü onlar sebze, mercimek, soğan ve sarmısak yiyen bir kavimdiler ve dediler ki: Ey Mûsâ, biz bir çeşit ye­meğe elbette dayanamayız. Rabbına duâ et de bizim için yerde yetişen sebze, acur, sarmısak, mercimek ve soğan bitirsin. Sebze, acur, merci­mek ve soğan bilinen yiyeceklerdir. Âyette geçen “Kavm”kelimesine gelince selef-i sâlihîn bunun mânâsı konusunda ihtilâf etmişler­dir, îbn Mes'ûd'un kırâetinde bu kelime “Ve sumuha”şeklinde değil de “Ve sumuha”şeklinde «s» ile yazılmıştır. Mücâhid de bunu “Sum” kelimesi ile yani sarmısak olarak tefsir etmiştir. Rebî' İbn Enes ve Saîd İbn Cübeyr de böyle. İbn Ebu Hatim der kî; bana babam... Hasan'dan nakletti ki “Ve fumuha” kelimesinin sarmısak olduğunu İbn Abbâs söylemiştir. Dediler ki eski lügatlarda «bize ekmek yaptılar» mânâsına “Fevemulena” cümlesi kullanılır. İbn Cerîr der ki eğer bu görüş doğru ise bu değiştirilen harflerdendir. Nitekim “” kelimelerinde 's' mah­reçleri yakın olduğu için f ile değiştirilmektedir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Başkaları da dediler ki; “El-fum” kelimesi ekmek yapılan buğ­day tanesi demektir. İbn Ebu Hatim der ki; bana Yûnus... İbn Abbâs'dan nakletti ki; ona “Vefumuha”kelimesi sorulduğunda, o buğdaydır

demiş ve eklemiş sen Uhahyha ibn Cüreyc'in şöyle dediğini duymadın mı?

Ben bir tek şahıs olarak insanların en zenginiydim,

Medine'ye buğday tarımından gelmiştim.

İbn Cerîr der ki; bana Ali İbn el-Hasan... İbn Abbâs'ın “Vefumuha” kelimesi hakkında; Hâşim oğullan dilinde bunun buğday olduğunu söy­lediğini nakletti. Ali İbn Ebu Talha, Dahhâk ve İkrime de İbn Abbâs'ın

“Vefumuha” kelimesinin buğday mânasına geldiğini söylediğini nakle­derler. Süfyân el-Sevrî ise İbn Cüreyc kanalıyla Mücâhid ve Atâ'nın “Vefumuha” kelimesini ekmek şeklinde tefsîr ettiğini söyler. Hüseyin...

Ebu Mâlik'in “Vefumuha” kelimesinin buğday demek olduğunu söy­lediğini nakleder. İkrime, Süddî, Hasan el-Basrî, Katâde, Abdurrah-mân İbn Zeyd ve diğerlerinin de böyle dediği nakledilir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Buhârî der ki; bazıları da “El-fum” kelimesinin; yenilen her türlü hububat demek olduğunu söylemişlerdir.

«Mûsâ da, siz bayağı olan şeyle, hayırlı olanı değiştirmek mi isti­yorsunuz? demişti.» Bu ifâdede onlar için uyarı ve ihtar bulunmakta­dır. Onlar faydalı, güzel ve rahat yiyeceklerle geçinip dururken bayağı ve değersiz yiyecekler istemektedirler.

«Öyleyse bir şehre inin istediğiniz şeyler vardır.» Hz. Osman'ın imâm adı verilen mushaflannda böylece tenvinli ve munsarıf olarak yazılmış olan bu kelimenin cumhur tarafından kırâeti böyledir. Ve İbn Cerîr, bütün mushaflar bunun üzerinde icmâ ettiği için başka türlü yazılışa cevaz vermem, der. İbn Abbâs ise, bir şehre inin âyeti­nin şehirlerden herhangi bir şehre demek olduğunu söyler. Bunu İbn Ebu Hatim... İkrime yoluyla İbn Abbâs'dan nakletmiştir. Süddî, Ka­tâde ve Rebî' İbn Enes'den de böyle bir rivayet nakledilir.

İbn Cerîr, Übeyy İbn Kâ'b ve İbn Mes'ûd kırâetinde “İhbitu mısran” tenvinsiz ve gayri munsanf olarak okunduğunu bildirir. Ebu'l-Âliye ve Rebî' İbn Enes, «şehri» Firavun'un Mısır'ı şeklinde tefsir ettiklerini bil­dirir. İbn Ebu Hatim, Ebu'l-Âliye ve A'meş'den de aynı şekilde rivayet eder. İbn Cerîr der ki; buradaki “Mısr” «şehir»den maksad, Firavun'un Mısır'ının kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bu mânâ mushafın ya­zılışına bağlı olma şeklindedir. Nitekim Allah Teâlâ'nın kavlinde de du­rum böyledir. Sonra bu şehirden maksadın ne olduğu konusu üzerinde durulmuştur. Firavun'un şehri olan Mısır mı, yoksa şehirlerden bir şe­hir mi? İbn Cerîr'in söylemiş olduğu bu ifâde üzerinde dikkatle du­rulmalıdır. Doğrusu kasdedilen İbn Abbâs'ın ve diğerlerinin rivayet et­tiği gibi şehirlerden bir şehirdir. Buna göre mânâ şöyle olur : Hz. Mûsâ onlara dedi ki; sizin istediğiniz bu şey değerli değildir, bildiğiniz her yerde çok bulunan bir yiyecektir. Şehirlerde çok bulunması ve değer­siz olması nedeniyle onu Allah'dan istemem uygun düşmez. Onların istekleri, şımarıklık ve yüzsüzlük kabilinden olduğu, bu suâle de ihti­yâç bulunmadığı için kendilerine cevap verilmemiştir. Doğruyu en iyi Allah bilir. [89]

 

61- Onların üstüne horluk ve yoksulluk vuruldu. Allah'­ın gazabına uğradılar, şüphesiz ki bu; Allah'ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, peygamberlerini de haksız yere öldürdüklerindendi. Bu, isyan ettiklerinden, aşırı gider ol-duklarındandı.

Allah Teâlâ : «Onların üstüne horluk ve yoksulluk vuruldu.» buyu­ruyor. Yani şer'an ve takdir olarak bu onlar için şart oldu ve omuz­larına bindirildi. Sürekli zillet altında kalacaklardır. Onları kim gö­rürse horlayıp aşağılayacaktır. Çünkü küçüklük onların üzerine bir damga gibi vurulmuştur. Onlar kendiliklerinden hor ve miskin kimse-, ierdir. Dahhâk, İbn Abbâs'ın bu âyetten onların her zaman cizye ve­ren topluluklar olduğu mânâsım çıkardığını söyler. Abdürrezzâk; Ma'mer ve Katâde'den nakleder ki onlar şöyle demişler: «Onların üzerine horluk ve yoksulluk vuruldu.» Yani onlar hor ve hakir olarak cizye ve­rirler. Dahhâk, zilletin horluk olduğunu söyler. Hasan ise Allah onları horlaştırdı, onları, koruyacak hiç kimse yoktur, onları müslümanların ayakları altına koydu, Müslümanlar, onları mecûsîlere cizye verirken bulmuşlardı, sonra Allah onları müslümanların ayağının altına koydu. Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes ve Süddî meskenet kelimesinin, ihtiyâç ol­duğunu söylerler. Atiye el-Avfî ise bunun cizye olduğunu söyler.

«Allah'ın gazabına uğradılar.» Dahhâk der ki; Allah'ın gazabını hak ettiler. Rebî' İbn Enes der ki; Allah tarafından onların üzerine yeni bir gazab hadis oldu. Saîd İbn Cübeyr der ki; onlar Allah'ın gazabım hak ettiler. İbn Cerîr der ki... Allah'ın gazabım yüklenmiş olarak geri dön­düler. Allah tarafından onlara bir gazab bindi ve onlar bu gazabı hak etmişlerdi.

«Bu, şüphesiz ki Allah'ın âyetlerini inkâr ettiklerinden, peygamber­lerini de haksız yere öldürdüklerindendi.» Allah Teâlâ buyuruyor ki: Onlara verdiğimiz bu zillet ve yoksulluk cezasının ve ilâhî gazaba müs-tehak olmalarının sebebi; hakka tâbi olmayıp büyüklenerek Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve şeriatı taşıyan peygamberlere ve onların tâbilerine kötü davranmalarıydı. Onları öylesine küçük gördüler ki ne­ticede öldürmeye koyuldular. Bundan daha büyük bir büyüklenme ola­maz. Onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler, haksız yere peygamberlerini öldürdüler. Bunun için sıhhatinde ittifak bulunan hadîste Rasûlullah (s.a.) buyurur ki:

«Kibir; hakka karşı şımarıklık etmek ve insanları hor görmektir.»

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bana İsmâîl... İbn Mes'ûd'dan nakletti ki o şöyle demiş : Ben sessiz konuşmalardan şundan ve şun­dan kaçınmazdım. Ancak Rasûlullah'ın yanına geldim, yanında Mü-râre el-Rehâvî vardı. Sözün sonuna ulaştığımda o şöyle diyordu : Ey Allah'ın Rasûlü, bana develerden şu gördüklerin taksim edilmiş. Bir kim­senin bana iki deve veya daha fazlasıyla tercih edilmesini sevmem. Bu, zulüm değil mi? Rasûlullah, hayır bu zulüm değildir. Ancak zulüm, şı­marıklık edeninkidir veya hakka karşı beyinsizlik yapıp insanları hor göreninkidir, dedi. Yani hakkı reddeden, insanları küçümseyerek onlar­la alay edip onlara karşı büyüklük taslayanın davranışıdır. Bunun için İsrâiloğullari işledikleri suçu işleyip Allah'ın âyetlerini inkâr edip pey­gamberlerini öldürünce Allah da onların üzerine geri döndürülmez aza­bını yerleştirdi ve onlara dünyada zillet kaftanını giydirdi. Bunu müte­akiben de âhirette zillet onların üzerine vuruldu. En uygun cezaydı bu.

Ebu Dâvûd el-Teyâlisî der ki: «Bize Şu'be, A'meş'den, o da Abdul­lah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki o şöyle demiş : İsrâiloğullari bir günde üçyüz peygamber öldürüyor, sonra da günün sonunda sebze pazarla­rını kuruyorlardı. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bize Abdüssamed.. Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Kıyamet gününde azâb bakımından insanların en ağır olanları bir pey­gamberin onu öldürdüğü veya bir peygamberi öldüren kişidir. Bir de dalâlet önderleriyle temsilcilerden bir temsilcidir.»

«Bu, isyan ettiklerinden aşırı gittiklerindendi.» Cezalandırıldıkları cezaların bir sebebi daha : Onlar hem isyan ediyor, hem de aşırı gidi­yorlardı. İsyan, yasak fiili işlemektir. Aşın gitme ise, müsâade edilen veya emredilen sının aşmaktır. Doğruyu en iyi Allah bilir. âyetlerini inkâr etmeleri ve şeriatı taşıyan peygamberlere ve onların tâbilerine kötü davranmalarıydı. Onları öylesine küçük gördüler ki ne­ticede öldürmeye koyuldular. Bundan daha büyük bir büyüklenme ola­maz. Onlar Allah'ın âyetlerini inkâr ettiler, haksız yere peygamberlerini öldürdüler. Bunun için sıhhatinde ittifak bulunan hadîste Rasûlullah (s.a.) buyurur ki: «Kibir; hakka karşı şımarıklık etmek ve insanları hor görmektir.»

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bana İsmâîl... İbn Mes'ûd'dan nakletti ki o şöyle demiş : Ben sessiz konuşmalardan şundan ve şun­dan kaçınmazdım. Ancak Rasûlullah'ın yanına geldim, yanında Mü-râre el-Rehâvî vardı. Sözün sonuna ulaştığımda o şöyle diyordu : Ey Allah'ın Rasûlü, bana develerden şu gördüklerin taksim edilmiş. Bir kim­senin bana iki deve veya daha fazlasıyla tercih edilmesini sevmem. Bu, zulüm değil mi? Rasûlullah, hayır bu zulüm değildir. Ancak zulüm, şı­marıklık edeninkidir veya hakka karşı beyinsizlik yapıp insanları hor göreninkidir, dedi. Yani hakkı reddeden, insanları küçümseyerek onlar­la alay edip onlara karşı büyüklük taslayanın davranışıdır. Bunun için İsrâiloğullari işledikleri suçu işleyip Allah'ın âyetlerini inkâr edip pey-gamberlerini öldürünce Allah da onların üzerine geri döndürülmez aza­bını yerleştirdi ve onlara dünyada zillet kaftanını giydirdi. Bunu müte­akiben de âhirette zillet onların üzerine vuruldu. En uygun cezaydı bu.

Ebu Dâvûd el-Teyâlisî der ki: «Bize Şu'be, A'meş'den, o da Abdul­lah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki o şöyle demiş : İsrâiloğullari bir günde üçyüz peygamber öldürüyor, sonra da günün sonunda sebze pazarla­rını kuruyorlardı. İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; bize Abdüssamed... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Kıyamet gününde azâb bakımından insanların en ağır olanları bir pey­gamberin onu öldürdüğü veya bir peygamberi öldüren kişidir. Bir de dalâlet önderleriyle temsilcilerden bir temsilcidir.»

«Bu, isyan ettiklerinden aşın gittiklerindendi.» Cezalandırıldıkları cezaların bir sebebi daha : Onlar hem isyan ediyor, hem de aşırı gidi­yorlardı. İsyan, yasak fiili işlemektir. Aşın gitme ise, müsâade edilen veya emredilen sının aşmaktır. Doğruyu en iyi Allah bilir. [90]

 

62- Şüphesiz ki Mü'minler, Yahudiler, Nasrânî ve Sâbiîlerden; her kim Allah'a ve âhiret gününe inanıp, sâ-lih âmelde bulunursa, elbette onların Rabbları katında mükâfaâtları vardır. Hem onlara bir korku yoktur, mah­zun da olacak değildirler.

 

İmân Edenlerin Mükâfatı:

 

Allah Teâlâ emirlerine muhalefet eden, müsâade olunmayan fiil­lerde haddi aşıp yasakları çiğneyenlerin durumunu açıklayarak müs-tehak oldukları cezayı belirttikten sonra, geçmiş milletlerden iyi dav­ranıp itaat edenlere, Allah'ın güzel mükâfaatlar yereceğini belirtiyor. Kıyamete kadar da durum böyledir. Kim bu ümmî peygambere tâbi olursa onun için ebedî saadet vardır. Onlar için geleceklerinden endîşe olmadığı gibi yaptıklarından ve geride bıraktıklarından dolayı da hü­zün ve keder yoktur. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyuruyor : «Dikkat edin, doğrusu Allah'ın dostları için ne kor­ku vardır, ne de üzüleceklerdir.» (Yûnus, 62) Ve nitekim melekler ölüm ânında mü'min kullara şöyle diyeceklerdir : «Muhakkak ki Rabbımız Al-lah'dır deyip sonra doğrulukta devam edenlere, onlara melekler ölümleri anında; korkmayınız, üzülmeyiniz, size vâdolunan cennetle övünün.» derler. (Fussilet, 30)

İbn Ebu Hatim der ki; bana babam Mücâhid'den nakletti ki Sel-rnân şöyle demiş : Ben Rasûlullah'a, beraberlerinde bulunduğum din ehlinden sordum, namazlarını, ibâdetlerini zikrettim. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu.

Süddî der ki bu âyet-i kerîme Selmân el-Fârisî'nin arkadaşları hakkında nazil olmuştur. O peygamberle konuşurken kendi arkadaş­larını anlatmış ve haberlerini bildirerek demiş ki; namaz kılarlar, oruç tutarlar ve sana inanırlardı. Senin peygamber olarak geleceğine şe-hâdet ederlerdi. Selmân onların medh ü senasını bitirince Allah'ın Nebî'si ona demiş ki, onlar cehennem ehlidirler. Bu Selmân'a zor gel­miş, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti inzal buyurmuş. Yahudilerin imânı, Hz. İsâ gelinceye kadar Tevrat'a ve Mûsâ (a.s.) nın sünnetine tâbi olmak idi. İsâ (a.s.) gelince Tevrat'a değil Mûsâ (a.s.) nın peşinden gidenler, onu bırakıp ta Hz. İsa'ya tâbi olmadıkları için helâka düştü­ler. Hıristiyanların îmanı da İncil'e ve Hz. İsa'nın şeriatına bağlanmak' idi. Hz. Muhammed gelinceye kadar bu imân makbul idi. Muhammed (a.s.) geldikten sonra- Hz. îsâ'nın izini bırakıp İncil'den dönerek Hz. Peygambere tâbi olmayanlar helak oldular. İbn Ebu Hatim der ki; Saîd İbn Cübeyr'den de buna benzer bir rivayet nakledilmiştir. Ben derim ki; bu rivayet İbn Ebu Talha'nın, İbn Abbâs'dan naklettiği rivayetle çeliş­mez. Çünkü «Bundan sonra kim İslâm'dan başka bir din ararsa, on­dan asla kabul olunmaz ve o, âhirette hüsrana uğrayanlardandır.» âyeti nazil olmuştur. Burada sözkonusu olan, geçmişlerin davranışlarından ve hareketlerinden ancak Hz. Peygamber gönderilmezden evvel kendi zamanındaki peygambere tâbi olan kişinin doğru yolda, kurtuluş tarî kinde oluşudur. Fakat Hz. Peygamber gönderildikten sonra onun şeria­tına uyanlar kurtuluşa erenlerdir, öyleyse yahûdîler kendi zamanında Hz. Musa'nın hükmüne göre amel eden mûsevîlerdir. Yehûd kelimesi arapça “Hudetun” kelimesinden türeme olup dostluk mâ­nâsına veya “Tehud” kelimesinden türeme olup, tevbe mânâsına gelir. Nitekim Hz. Mûs⠓Ene hudna ileyke” «Biz sana tevbe ettik.» de­miştir. Böylece onlar tevbelerine ve birbirlerine karşı dostluklarına binâen bü adı almışlardır. Hz. îsâ gönderilince İsrâiloğullarının ona tâbi olup bağlanmaları gerekirdi. Hz. İsa'nın ashabı ve dininin men-

subları hıristiyanlardır. Bunlara “En-Nasara” denilir. Bu ismin veril­mesi birbiriyle yardımlaşmalarındandır. Onlara aynı zamanda ensâr (yardımcılar) ismi de verilir. Nitekim Hz. îsâ şöyle der: «Benim Allah yanında yardımcılarım kimlerdir? Havariler dediler ki: Biz Allah'ın dininin yardımcılarıyız.» Denildi ki bunlara Nasârâ isminin verilmesi Nasıra denilen bir yerde oturmalarındandır Bunu Katâde ve İbn Cüreyc söyler. İbn Abbâs'dan da aynı şekilde bir rivayet nakledilir. Doğ­ruyu en iyi Aİlah bilir.

Allah, Hz. Peygamberi, peygamberlerin sonuncusu ve bütün insan­lığa peygamber olarak gönderince, onların da bu peygamberi tasdik et­mesi ve onun emrettiğine itaat edip yasakladığından sakınmaları gere­kirdi. İşte mü'minler bu saydığımız niteliklerin sahipleridir. Muham-med (s.a.) in ümmetine «mü'minler» adı yerilmesi îmanlarının çoklu­ğundan, yakînlerinin fazlalığındandır. Ayrıca onlar geçmiş peygamber­lere ve gayba inanırlar. Sâbiîlere gelince, bunlar hakkında ihtilâf var­dır. Süfyân el-Sevrî Mücâhid'den nakleder ki o şöyle demiş : Sâbiîler, mecûsîler, yahûdîler ve hıristiyanlar arasında bir kavim olup dinleri yoktur. îbn Ebu Nûceyh de böyle rivayet eder. Keza Atâ ve Saîd İbn Cübeyr'den de böyle rivayet edilmiştir. Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes, Süddî, Câbir İbn Zeyd ve Dahhâk, sâbiîlerin ehl-i kitabtan bir fırka olup Zebur'u okuduklarını söyler. Heşîm Mutraf'tan nakleder ki o şöy­le demiş : Biz Hakem İbn Uteybe'nin yanında bulunuyorduk. Basra'h adamın birisi Hasan'dan nakletti ki o, sâbiîlerin mecûsîler gibi olduğu- nu söylemiş. Hakem, ben size bunu haber vermedim mi? demişti. Ab-durrahmân İbn Mehdî de Muâviye İbn Abdülkerîm'den nakletti ki o şöyle demiş: Ben işittim ki Hasan, sâbiîleri anlatıyordu. Onlar; me­leklere tapınan bir kavimdiler dedi. Ebu Ca'fer el-Râzî dedi "ki; bana ulaştığına göre sâbiîler meleklere tapman, Zebur'u okuyan ve kıbleye doğru ibâdet eden bir kavim imiş. Saîd İbn Arûbe, Katâde'den aynı şekilde rivayet eder. İbn Ebu Hatim der ki; bana Yûnus... Ebu Zenâd' dan nakletti ki o şöyle demiş : Sâbiîler Irak'ın ötesinde bir kavim olup Kûsâ'lıdırlar, bütün peygamberlere inanırlar ve her yıl otuz gün oruç tutarlar, Yemen'e doğru günde beş vakit namaz kılar­lar.

Vehb İbn Münebbih'e sâbiîler kimdir? diye sorulduğunda, o Al­lah'ı bir olarak tanıyan fakat amel edecekleri bir şeriatı bulunmayan ve küfür sözü söylemeyenlerdir, demiştir. Abdullah İbn Vehb der ki; bana Abdurrahmân İbn Zeyd şöyle dedi: Sâbiîler dinlerden bir dinin mensubudurlar. Onlar Musul el-Cezire'sinde bulunurlardı ve Lâ İlahe İllallah derlerdi. Ancak ne amelleri, ne kitapları, ne de peygamberleri vardı. Sadece Allah'dan başka İlâh bulunmadığını kabul ederlerdi. Ab­durrahmân İbn Zeyd dedi ki: Onlar bir peygambere de inanmazlar, bu­nun için müşrikler Hz. Peygambere ve arkadaşlarına «bunlar sâbiîler-dir» diyorlardı. Yani Allah'dan başka İlâh olmadığım söyledikleri için onlara benzetiyorlardı.

Sözlerin en açığı —Allah en iyisini bilir— Mücâhid ve onun ardın-, dan gidenlerden Vehb İbn Münebbih'in sözüdür ki buna göre; sâbiîler ne yahûdî, ne hıristiyan, ne mecûsî ne de müşrik olan bir kavimdir. On­lar kendi fıtrattan üzere oldukları gibi kalmışlardır. Tâbi olup uygu­ladıkları bir dinleri yoktur. Bunun için Araplar, müslüman olanlara sâbiîler ismini veriyorlardı. Yani o gün yeryüzünde mevcûd olan din­lerden dışarı çıkmışlar, diyorlardı. Bazı ilim adamları da dediler ki; peygamberin çağrısının kendisine ulaşmadığı kimselerdir.

Doğruyu en iyi Allah bilir. [91]

 

63- Hani sizden sapasağlam söz almıştık. Tûr'u da üs­tünüze kaldırmıştık, Size verdiğimize sımsıkı sarılın, onda
olanları hatırlayın ki sakınmış olasınız.

64- Sonra o sözü müteakip yine yüz çevirdiniz. Eğer üstünüzde Allah'ın fazlü rahmeti olmasaydı hüsrana uğ­
rayanlardan olurdunuz.

 

Allah Teâlâ; İsrâiloğullarına, kendilerinden Allah'ın birliğine ina­nacakları, O'na şirk koşmayacakları ve peygamberine tâbi olacakları konusunda söz ve ahid aldığını hatırlatarak bu ahdin üstüne dağı kal­dırdığını bildiriyor ve böylece kendilerinden alınan ahdi kabul ettik­lerini belirtiyor. Bu ahde kuvvetle, kararlılıkla, kesin olarak uymalarını bildiriyor. Nitekim A'râf sûresinde : «Tür dağını, gölgelik gibi onların üstüne yükseltmiştik. Onlar tepelerine düşeceklerini sanmışlardı. On­lara size verdiğimiz kitaba sarılın, içinde olanını düşünün ki sakınan­lardan olasınız, demiştik.» (A'râf, 171) buyuruluyor. Tûr'un dağ mâ­nâsına geldiği İbn Abbâs'ın Mücâhid, Atâ, İkrime, Hasan, Dahhâk, Rebî' İbn Enes ve daha birçoklarının rivâyetiyle nakledilmiştir. Zahir olan da budur. İbn Abbâs'dan bir rivayete göre; ot biten dağa tûr adı verilir, ot bitmeyene tûr denmez. Fitneler hadîsinde İbn Abbâs'dan nak­ledildiğine göre; onlar Allah'a itâattan yüzçevirince Allah'ı dinlemeleri için dağ üzerlerine kaldırılmıştı.

Süddî der ki; İsrâiloğulları, secde etmekten kaçınınca Allah, da­ğın üzerlerine düşmesini emretti. Onlar korku içerisinde dağa bakıyor­lardı ki dağın bir kısmı üzerlerine düştü. Bunun üzerine secdeye kapan­dılar. Sonra diğer tarafına bakıyorlardı ki Allah onlara merhamet etti ve üzerlerinden dağı kaldırdı. Bunun üzerine dediler ki; Allah'a andol-sun ki azabın üzerimizden kaldırıldığı secdeden daha güzel bir secde olamaz. İşte onlar böylece secde etmişlerdi. Buradaki «Tûr'u da üstü­nüze kaldırmıştık» âyetinde murâd budur. Hasan «Size verdiğimize sımsıkı sanlın» âyetinden maksadın Tevrat olduğunu söyler. Ebu'1-Âli-ye ve Rebî' İbn Enes «sımsıkı» ta'bîrinderi itaat mânâsının anlaşılması gerektiğini söyler. Mücâhid ise sımsıkı ta'bîrinden Tevrat'ta bulunan­larla amel edin, mânâsı anlatıldığını söyler. Katâde ise kuvvetin cid­diyet olduğunu söyler ve âyete, ciddiyetle size verilen Tevrat'a sarılın, yoksa üzerinize dağı gönderirim mânâsını verir. Ebu'l-Âliye dedi ki; on­lar bunu kabul ettiler ve kendilerine verilen ,kitaba kuvvetle sarılacak­larını bildirdiler. Ebu'l-Âliye ve Rebî' der ki: «Onda olanları hatırlayın» yani Tevrat'ta olanları hatırlayın ve onunla amel edin, demektir. «Sonra o sözü müteakip yine yüz çevirdiniz» bu sağlam ve kuvvetli sözden sonra da ondan yüz çevirdiniz, geri döndünüz ve sözünüzü bozdunuz.

«Eğer üstünüzde Allah'ın fazl ve rahmeti olmasaydı, hüsrana uğ­rayanlardan olurdunuz.» Eğer Allah tevbenizi kabul edip peygamberler göndermeseydi; bu ahdi bozmuş olmanızdan dolayı, dünya ve âhirette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz. [92]

 

65- Andolsun ki, içinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. .İşte biz onlara: Aşağılık may­
munlar olun, dedik.

66- Artık bunu hem önündekilere, hem de ardındakilere ibret verici bir ceza, hem de müttakîlere bir öğüt kıl­
dık.

 

Haddi Aşan Yahudiler:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: Ey yahûdîler topluluğu; Allah'ın dinine karşı isyan eden, ahdine karşı çıkan, kendilerinden aldığı sözü bozan, cumartesi gününü saygıyla karşılamayan, o gün Allah'ın emrine ken­dilerini vermeleri gerektiği halde, cumartesi günü balık avlamak için hîle yapan, iplerini, ağlarını ve oltalarım cumartesinden önce kurup cumartesi günü olunca âdet olduğu gibi balıkların atılan oltaya, ağa ve ipe düşmelerini sağlayan, cumartesi günü geçince geceleyin oltaya düşen balıkları toplayan kasaba halkının başına neler geldiğini görün. Böyle yapmaları nedeniyle Allah onları maymunlar şekline çevirdi.

Bilindiği gibi maymun, dış görünüşü ve şekliyle insana en çok benzeyen hayvandır, ama hiç bir zaman gerçek insan değildir. îşte onların amelleri ve hileleri hakikate benzediği ve gerçekte ise ona ay­kırı düştüğü için cezaları da yaptıklarının cinsinden olmuştu. Bu kıssa A'râf sûresinde geniş olarak açıklanmıştır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Onlara deniz sahilindeki kasabanın durumunu sor. Cu­martesi yasaklarını tecâvüz ediyorlardı. Cumartesi günü balıklar sü­rüyle geliyor, başka günler geliniyorlardı. Biz onları yoldan çıkmaları nedeniyle böylece deniyorduk.» (A'râf, 163) İnşâallah A'râf sûresinde kıssa bütünüyle anlatılacaktır.

Süddî der ki; bu kasaba halkından maksad; île (Kudüs) halkıdır. Katâde de böyle der. İnşâallah A'râf sûresinde tefsîrcilerin bu konuda­ki görüşlerini serdedeceğiz.

«Aşağılık maymunlar olun dedik.» îbn Ebu Hatim der ki; bana babam Mücâhid'in bu âyet-i kerîme konusunda şöyle dediğini nakletti: «Onların kalpleri maymun haline çevrildi. Yoksa kendileri maymun-laşmadılar. Eu sadece Allah'ın verdiği bir misâldir: «Kitab taşıyan merkebin misâli gibi...» Bunu İbn Cerîr Mücâhid'den... Müsennâ ka­nalıyla rivayet eder. Mücâhid'den nakledilen bu sened sağlamdır. An­cak burada ve diğer yerdeki âyetin zahirine aykırı düştüğü için garîb bir kavildir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle bu­yurur : «Allah katında bundan daha kötü bir karşılığın bulunduğunu size haber vereyim mi? de. Allah kime la'net ve gazab ederse kimler­den maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar kılarsa, işte onlar yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.» (Mâide, 60)

Avfî, tefsirinde İbn Abbâs'dan nakleder ki: «İşte biz onlara aşa­ğılık maymunlar olun dedik.» âyeti, Allah onları maymunlar ve do­muzlar yaptı demektir. Zannedildiğine göre;- kavmin gençleri maymun, yaşlıları da domuz olmuştu. Şeybân el-Nahvî Katâde'den naklen der ki: O kavim kuyruklu, erkekli ve dişili bağıran maymunlar haline gel­mişlerdi.

Atâ el-Horasânî der ki: Onlara şöyle seslenildi: «Ey kasaba halkı aşağılık maymunlar olun.» Onları meneden kişiler yanlarına geliyor ve diyorlardı ki; ey falanca biz sizi bu davranıştan menetmemiş miydik? Onlar da başlarıyla evet, doğru diyorlardı.

İbn Ebu Hatim, Ali İbn Hüseyin'den naklen îbn Abbâs'ın şöyle de­diğini rivayet eder : Cumartesi günü, haddi aşanlar, hayvanların iki süt sağımı arasındaki süre kadar maymun olmuşlar, sonra helak olmuş­lardı. Bu hale gelişlerinden sonra herhangi bir nesil türememişti.

Dahhâk, İbn Abbâs'dan naklen der ki: İsyanları dolayısıyla Allah onları maymun şekline döndürdü. İbn Abbâs der ki: Yeryüzünde üç günden fazla yaşamamışlardı. Yine onun dediğine göre; yeryüzünde hayvan şekline çevrilenler üç günden fazla yaşamamışlardır. Onlar ye-mediler, içmediler, döl bırakmadılar. Allah Teâlâ maymunları, domuz­lan ve diğer yaratıkları kitab-ı kerîminde zikrettiği şekilde altı günde yaratmıştır. Bu topluluğu ise domuz şekline çevirmişti. Allah dilediği­ne, dilediği şekilde davranır ve dilediğini, dilediği şekle sokar.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' yoluyla Ebu'l-Âliye'den nakleder ki o : «Aşağılık maymunlar olun.» âyeti konusunda şöyle demiş : Hor ve aşa­ğılık olun. Mücâhid, Katâde, Rebî' ve Ebu Mâlik'den de aynı şekilde bir rivayet nakledilir.

Muhammed İbn İshâk, İkrime'den nakleder ki, o İbn Abbâs'ın şöyle dediğini bildirmiş : Allah Teâlâ İsrâiloğullarına size bayram gü­nünde —cum'a gününde— emir buyurdukları şeyi emretmişti. Onlar cumartesi gününe muhalefet ettiler ve bunu daha da ileri götürerek, kendilerine emredilen şeyleri terkettiler. Allah cumartesi gününe bağlı- lığın dışında, diğer konulardan yüz çevirdikleri zaman onları bir mu­sibetle denedi ve diğerlerine haram kıldığı şeyi onlara haram kıldı. Medyen denilen, Kudüs ile Tûr arasında bulunan bir kasabada yaşıyor­lardı. Allah onlara cumartesi günü balıkların avlanmasını ve yenmesini yasakladı. Cumartesi günü boyunca balıklar suyun yüzeyinde topluca dolaşıyorlardı, cumartesi günü geçince balıklar da kayboluyorlardı. Bü­yük küçük hiç bir balık görülmüyordu. Ama cumartesi günü gelince balıklar topluca suyun yüzeyinde beliriyor, cumartesi gidince kaybo­luyordu. Bu durum uzun bir süre böyle devam etti ve onlar balık ye­meye fazlasıyla iştihâ duydular. İçlerinden adamın birisi cumartesi günü gizlice bir balık aldı, deldi, iple bağladı, suya bıraktı ve sahilde bir direğe bağladı. Sonra olduğu gibi bıraktı, ertesi günü olunca geldi onu aldı. Yani cumartesi günü almamıştı. Sonra götürdü ve balığı ye­di. Bir sonraki cumartesi günü olunca aynı şekilde davrandı. Kasaba halkı balık kokusunu duydular ve dediler ki, «Allah'a andolsun ki bir balık kokusu duyduk.» Sonra adamın yaptığı şeyi gördüler ve onlar da o adamın yaptığı gibi yaptılar. Uzun süre gizlice böyle davranıyorlardı. Sonra Allah onları çabucak cezalandırmadı. Nihayet açıktan açığa ba­lık avlanmaya ve.sokaklarda satmaya başladılar. Onlar arasında hak yolunda direnen bazı gruplar dediler ki, yazıklar olsun size, Allah'dar* korkun! Ve yaptıkları davranıştan onları menettiler. Balık yemeyen ve topluluğu yaptığı davrâmştan dolayı menetmeyen bir başka grup da dedi ki: «Allah'ın helak edeceği veya şiddetli bir azâbla azâblandıra-cağı bir topluluğa niçin öğüt veriyorsunuz? Onlar da, Rabbımıza karşı mazeretimizin olması ve onların davranışlarının cezasının bize de ulaş­masından korktuğumuz için ve belki onlar Allah'dan sakınırlar diye, karşılığını verdiler. İbn Abbâs der ki: Onlar bu durumda iken hak yolunda sebat eden diğer grup kendi meclislerinde ve ma'bedlerinde bulunuyorlardı. İnsanları araştırdıklarında onları görmüyorlardı. Bir­birlerine dediler ki; halkın bir durumu var, ne yapıyorlar bir bakın? Gittiler onları evlerinde aradılar ki evleri üzerine kilitlenmiş. Geceleyin evlerine girmişler ve üzerlerine kapılarını kilitlemişlerdi ve hepsi de maymun şekline dönüşmüşlerdi. Onlar aynıyla kişileri tanıyorlardı ve her birinin maymun olduğunu biliyorlardı. Kadınlar aynı şekilde dişi maymun olmuşlardı, çocuklar da aynı şekilde yavru maymun ha­line gelmişlerdi. İkrime der ki; İbn Abbâs sonra şöyle dedi: Eğer Allah Teâlâ onları kötülükten alıkoyanların kurtardığını zikret-memiş olsaydı hepsinin helak olduğunu söylerdi. İşte bu kasaba şâm yüce olan Allah'ın, Rasûlü Muhammed Mustafâ'ya bahsettiği ve «de­niz kıyısında olan kasabadan onlara sor...» (A'râf, 163) âyetinde belirt­tiği kasabadır. Dahhâk İbn Abbâs'dan buna benzer bir rivayet nakle­der.

Süddî, «onlara aşağılık maymunlar olun dedik» âyeti konusunda der ki; bunlar île (Kudüs) halkıdır. Bu, denizin kıyısında olan bir kasa­baydı. Allah Teâlâ yahûdîlerin cumartesi günü iş yapmalarını yasakla­mıştı. Ne var ki cumartesi günü denizdeki balıkların hepsi yüzeye çıkıyor­du. Hattâ solungaçlarını sudan çıkarıyorlardı. Pazar günü olunca de­nizin dibine dalıyor ve hiç birisi görünmüyordu. Cumartesi olunca tek­rar beliriyorlardı: «Onlara deniz kıyısındaki kasabanın durumunu sor. Cumartesi yasaklarına tecâvüz ediyorlardı. Cumartesileri balıklar sü­rüyle geliyor, başka günler geliniyorlardı. Biz onları yoldan çıkmaları nedeniyle böylece deniyorduk.» (A'râf, 163) Bu kavimden bir kısmı ba­lık yemek istedi. Adam bir çukur kazıyordu ve çukuru bir arıkla de­nize bağlıyordu. Cumartesi günü olunca arkı açıyor ve dalgalar ba­lıkları çukura atacak kadar kenara vuruyordu. Balık çukurdan dışarı çıkmak istiyorsa da arıktaki suyun azlığı nedeniyle çıkamıyordu. Pazar günü gelince adam geliyor ve balığı alıyordu. Adam balığı pişirince ko­kusunu komşusu duyuyor ve nasıl elde ettiğini soruyor, adam da ona yaptığı şeyi haber veriyordu. Bu sefer komşusu da onun yaptığı gibi yapmaya başlıyordu. Neticede balık yemek, kasaba içerisinde yayıldı. Bilginleri onlara dediler ki; Yazıklar olsun size, helâl olmadığı halde cu­martesi günü balık tutuyorsunuz? Onlar da hayır biz cumartesi günü değil, pazar günü avlanıyoruz, dediler. Bilginleri: Hayır, siz suyu aç­tığınız gün, balık çukura doluyor ve balığı avlamış oluyorsunuz, dedi­ler. Fakat onlar vazgeçmediler. Onların bu davranışlarını yasaklayan bazı bilginler birbirlerine dediler ki: «Allah'ın helak edeceği veya şid­detli bir azâbla azâblandıracağı bir topluluğa niçin öğüt veriyorsunuz?» (A'râf, 164) Siz öğüt verdiniz sizi dinlemediler, niçin halâ öğüt veriyor­sunuz? dediler. O öğüt verenler de dediler ki: Rabbımıza hiç değilse bir özür beyan edebilmemiz içindir. «Belki Allah'a karşı gelmekten sakınır­lar dediler.» (A'râf, 138) Onlar öğüdü dinlemeyince müslüman olanlar dediler ki Allah'a andolsun ki biz sizinle aynı kasabada oturmayız. Ve kasabayı bir duvarla ayırdılar. Müslümanlar bir kapı, cumartesi gü­nünü çiğneyenler ise bir başka kapı açtılar. Dâvûd (a.s.) onları la'net-ledi. Müslümanlar bir kapıdan kâfirler de kendi kapılarından çıkıyor­lardı. Bir gün müslümanlar kendi kapılarından çıktıklarında kâfirlerin kapılarının açılmadığını gördüler. Bu açılmama bir süre daha devam edince müslümanlar duvarlardan onların olduğu bölgeye baktılar ki; onlar hep birbiri üzerine atlayıp sıçrayan maymunlar olmuşlardı. Kapı­ları, açtılar ve onlar yeryüzüne dağıldılar. İşte Allah Teâlâ'nm : «Ya­sakladıkları şeyde aşırı gidince onlara horlanmış maymunlar olun, de­dik.» (A'râf, 166) âyeti bunlar içindir. Bu husus bir başka âyet-i kerî-me'de şöyle belirtiliyor : «İsrâiloğullarından küfredenler, Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dilinde la'netlendiler... İşte bunlar maymun olan­lardır.»

Ben derim ki; bu imamlardan bu nakilleri serdetmenin maksadı; Mücâhid; merhûm'un, «Onların maymun şekline dbndürülmeleri, ger­çek olarak değil manevîydi» demesine karşı bir fikir beyân etmek için­dir. Doğrusu onların maymun şekline döndürülüşleri hem şeklen, hem de manevî idi. Doğruyu en iyi Allah bilir.

«Artık bunu hem öndekilere, hem de ardmdakilere ibret verici bir ceza, hem de takva sahiplerine bir öğüt kıldık.» Bazıları bunu zamirinin maymunlara gittiğini söylemişlerdir. Bazıları da balıklara veya cezaya
gittiğini söylemişlerdir. Kasabaya gittiğini söyleyenler de vardır ki bun­ları İbn Cerîr nakleder. Doğru olan, zamirin kasabaya gitmesidir. Âye­tin mânâsı bu takdirde şöyle olmaktadır: «Allah bu kasabanın halkını haddi aşmaları ve cumartesi gününe riâyet etmemeleri yüzünden hem öndekilere, hem de arkadakilere ibret verici bir ceza kıldı.» Nitekim Allah Teâlâ Firavun'dan bahsederken: «Allah onu dünyada ibret, âhiıette ceza olmak üzere yakalamıştı.» (Nâziât, 25) buyurmaktadır. Hem önündekilere, hem de ardmdakilere ta'biri ise diğer kasabalara demek­tir.

İbn Abbâs der ki; biz bu cezayı çevredeki kasabalara örnek olarak verdik demektir. Nitekim Allah Teâlâ bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur: «Doğrusu biz sizin çevrenizdeki kasabalardan bazılarını he­lak ettik ve belki dönerler diye âyetleri gönderdik.» Yine bir başka âyet-i kerîme'de şöyle buyurur : «Görmezler mi ki, biz yeryüzünün çevresinden eksiltiriz...» Buradaki öndeki ve arkadakilerden maksad yer bakımın­dan önünde ve ardında olanlardır. Nitekim Muhammed İbn İshâk .. İbn Abbâs'dan nakleder ki; o, «önündeki kasabalardan ve ardındaki ka­sabalardan» diye tefsir etmiştir. Saîd İbn Cübeyr de o gün mevcûd bu­lunan insanların önündekilere ve ardmdakilere, diye tefsir etmiştir. İs-raâîl İbn Ebu Hâlid, Katâde ve Atiye el-Avfî ise önündekilerin mak­sadın, cumartesi konusunda sözkonusu edilenlerden önce gelenlerdir. Ebu'l-Âliye, Rebî' ve Atâ; ardındakilerden maksadın, onlardan sonra geri kalan İsrâiloğulları demek olduğu ve onların da bunlar gibi dav­ranmaları halinde aynı cezaya çarptırılacakları şeklinde tefsir etmişler­dir. Bunlar önündekiler ve ardındakileri zaman bakımından kabul et­mekteydiler. Bu kavmin ardından gelen insanların bu kasabanın hal­kının kendilerine ibret olması bakımından ön ve arkanın zamana, nis-bet edilmesi doğrudur. Ama kendilerinden önce geçenlere nisbet edilmesi halinde âyetin bu şkilde tefsiri nasıl olabilir? Âyet kendinden önce ge­lenlere nasıl ibret unsuru taşıyabilir? öyle sanıyoruz ki hiç kimse iyi düşününce böyle bir şeyi zikredemez. Öyleyse önündekiler ve ardında-kilerden maksadın; İbn Abbâs ve Saîd İbn Cübeyr'in söylediği gibi me­kân bakımından nisbet olduğu ve bunun da o kasabanın çevresinde bu­lunan kasabalar olduğu belirtilmiş oluyor. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî'den o da Ebu'l-Âliye'den nakleder ki: o, cArtık bunu hem önümdekilere, hem de ardımdakilere ibret verici bir ceza, takva sahiplerine bir öğüt kıldık.» âyetini şöyle tefsir etmiştir : On­ların geçmiş günahlarına bir ceza. İbn Ebu Hatim der ki, İkrime, Mü-câhid, Süddî, Hasan, Katâde, Rebî' İbn Enes'den de bu şekilde rivayet edilmiştir.

«Takva sahiplerine de bir öğüt kıldık.»Muhammed İbn İshâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki; bundan maksad onlardan sonra gelen mütta-kîlere öğüt olduğunu ve böylece onların Allah'ın azâb ve intikamından sakınacaklarını belirtmektir. Süddî ve Atiyye ise burdaki müttakîlerin Muhammed (s.a.) in ümmeti olduğunu söyler.

Ben derim ki; buradaki öğütten maksad, engelleyici unsurdur. Ben derim ki bu kavmin Allah'ın yasaklarını çiğnemeleri ve hileye sapmaları sonunda başlarına gelen felâket, azâb ve cezadan, müttâkîler sakınsın­lar. Tâ ki, onların başına gelenler, kendilerinin de başına gelmesin. Nitekim İmâm Ebu Abdullah İbn Batta, Ebu Hüreyre'den nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : «Siz yahûdîlerin işlediğini işlemeyin. Sonra en küçük bir hîle ile Allah'ın yasaklarını helâl saymaya başlar­sınız.» Bu hadîsin isnadı sağlamdır. Ahmed İbn Muhammed İbn Müs­lim'i Hafız Ebu Bekr el-Bağdâdî, sağlam hadîs râvîlerinden saymıştır. Diğerleri de sahîh şarta göre meşhur kimselerdir. Doğruyu en iyi Allah bilir. [93]

 

Yahudilere Verilen On Nimet:

 

Bilahere âyet-i kerîme tekrar isrâiloğullarına seslenerek Allah'ın onlara ve atalarına lütfettiği nimetleri belirtmekte, kendilerinden hü­kümdarlar ve peygamberler çıkardığını ve kendi devirlerindeki diğer milletlere üstün kıldığını tekrarlamaktadır. Bunun yanı sıra kimsenin yerine kimsenin cezalandırılmayacağı günden (kıyamet) sakınmalarını ve meselenin yahûdîlerin sandığı gibi, şefâatçılarla hallolunamıyacağı-nı, o gün hiçbir şefaatçinin şefaatinin kabul görmeyeceğini belirtmekte­dir. Mesele böyle olunca neye dayanarak yahûdîler kendi nefislerini unutup kıyamet günü için gerekli amelleri yapmamaktadırlar?

Yüce Allah yahûdîlere verdiği nimetleri zikrettikten sonra, bunları tafsilâtlı olarak anlatmaya başlıyor ve diyor ki: «Ey bu Kur'an ile mu­hatap olan yahûdîler, Allah'ın atalarınıza verdiği nimetleri hatırlayın ve onun şükrünü ifâ etmeye çalışın.» Allah'ın İsrâiloğullarına verdiği ni­metler şunlardı:

Bir kere Allah İsrâiloğullarının atalarını, azâbların en şiddetlisine uğratan, erkeklerini keserek, dişilerini sağ bırakan Firavun ve hane­danın zulmünden kurtarmıştı. Rivayete göre, Firavun rüyasında, Ku­düs'ten çevreye yayılan ve Mısır'ı kuşatan bir ateş görmüştü. Bu rüya ile irkilen hükümdar, rüyasının yorumlanmasını istemiş ve yorumcu­lar bunu, isrâiloğullarından bir çocuğun dünyaya geleceği ve bu ço­cuğun Firavun'un mülkünü elinden alacağı şeklinde yorumlamışlardı. Bunun için Firavun, İsrâiloğullarının erkeklerini kesiyor ve kadınlarını sağ bırakıyordu. Bilâhere yüce Allah İsrâiloğullarını bu horlayıcı azâb-tan kurtarmıştı.

Hani bir de Yüce Allah sizin için denizde yol meydana getirmiş ve geçinceye kadar denizi kara haline çevirmişti. Firavun ve askerleri­ni de gözünüzün önünde boğmuştu. Rivayete göre, bu devirde yahûdî-lerin hükmüne başvuracakları kitapları yoktu. Allah Hz. Musa'ya kırk gün sonra Tevrat'ı indireceğini burada müjdelemişti. Hz. Musa'ya Tür dağına gitmesini ve orada kırk gün oruç tutmasını emretmişti. Hz. Mûsâ Tur'a giderken yerine kardeşi Harun'u bırakmıştı. Bu devrede Tevrat levhalar halinde nazil olmuştu. Ancak Hz. Mûsâ Tûr'da iken. yahûdîler, Sâmirî adlı bir kişinin yaptığı buzağıyı ilâh sayarak ona ta­pınmaya başlamışlardı.

Bilâhere Allah onların bu durumunu bağışlamış ve tevbelerini ka­bul etmişti.

Bir diğer nimeti de, yüce Allah'ın Hz. Musa'ya hakk ile bâtılı ve haram ile helâli ayırdeden Tevrat'ı indirmiş olmasıdır.

Hz. Musa'nın Tûr dağına çekilmesi ve aralarından ayrılması es­nasında kavminin buzağıya tapınmaları üzerine Hz. Mûsâ kavmine şöyle demişti : «Siz buzağıyı Rabb edinmekle kendi nefsinize zulmetmiş ol­dunuz. Allah'a şirk koşmaktan daha büyük zulüm olur mu? Hemen Allah'a tevbe edin ve dönün. Bu, sizin için daha hayırlı olur.» İsrail şeriatına göre, suçsuzların suçluları öldürmesi gerekildi. Bunun üzerine Allah İsrâiloğullarının üzerine kara bir bulut göndermişti. İyilerin kö­tüleri öldürmesi esnasında suçlulara acıyıp ta öldürmekten vazgeçme­meleri için bu bulutu irsal buyurmuştu. Bu mücâdelede yetmiş bin ki­şinin öldürüldüğü söylenir. Bilâhere Hz. Mûsâ ve Hârûn, Allah'a yalva-rarak onların tevbelerinin kabul edilmesini dilemişlerdi ve yüce Allah ta onlardan ölenlerin ve ölmeyenlerin tevbelerini kabul buyurmuştu. Ancak yahûdîler Hz. Musa'ya «Cenâb-ı Allah'ı hiçbir engel bulunmak­sızın çıplak gözle, ayan beyân görmeden ona ve senin onun Rasûlü ol- duğuna inanmayız» demişlerdi. Bunun üzerine Yüce Allah onları azâ-bıyla yakalamış ve onları öldürmüştü. Bir gece ve gündüz ölülerle di­riler haşr'ü neşir olmuştu.

Bilâhere Cenâb-ı Allah mukadder olan ecellerini tamamlamak üze­re ölüleri geri diriltmişti. Bütün bu anlatılanlar, yahûdîler için bir ha­tırlatma ve Allah'ın her şeye gücünün yeteceğini kabullenip şükretme­leri için bir vâsıtadır.

Cenâb-ı Allah Hz. Musa'ya, İsrâiloğullannı zâlim bir kavimle sa­vaşmak üzere götürmesini emir buyurmuştu. Ancak îsrâiloğulları Şam ile Mısır arasındaki Tîh vadisine geldiklerinde, burada kırk yıl şaşkın vaziyette kalmışlardı. Allah onların üzerine gölge yaparak güneşten yanmalarını önleyen bir bulut göndermişti.

Menn ve Selva adım taşıyan nimetlerden birincisi bal gibi tatlı olan kudret helvası, ikincisi de bıldırcın eti idi. Biz bu yiyeceklerin türü ve şekli üzerinde verilen ayrıntıları nazar-ı i'tibâra alamıyoruz. Bu ge­len nimetleri yemeleri ve fazlaca biriktirip saklamamaları emrolunmuş-tu. Ancak onlar emrolundukları şeyleri yapmamışlar, küfür ve isyan ile bu nimetlere karşı gelmişlerdi. Aslında bu davranışlarıyla Allah'a zarar vermiş değillerdi. Ancak kendilerine zarar vermişlerdi. Çünkü Allah onların karşı çıkışlarına mukabil onları cezalandırmış ve kendilerine verdiği bu nimetleri geri almıştı.

Bir diğer ilahî nimet te, Allah'ın İsrâiloğullarmm atalarına ma'lûm bir kente girmelerini ve orada yerleşerek yiyip içmeyi emretmesi olayı idi. Onlar kentin kapılarında Allah'a boyun eğerek girmek ve girerken de, «Rabbımız dualarımızı kabul et, günahlarımızı affet ve bizi bağışla» demekle emrolunmuşlardı. Ancak Allah'ın buyruğunu değiştirerek, em­rine itâattan kaçınanlar «bizi bağışla» diyeceklerine, «buğday tanesi» istemişlerdi. Kentin kapısından Allah'ın buyruğuna itaat etmeksizin girmişlerdi. Ve fâsıklıkları yüzünden Allah onların üzerine gökten bir belâ indirmişti. Rivayete göre bu vesileyle yetmiş bin yahûdî ölmüştü.

Ey İsrâiloğullan, Mûsâ peygamberin çölde susuz kaldıkları sırada atalarınız için su taleb etmesini hatırlayın. Allah Hz. Musa'ya, «asanı taşa vur, Allah'ın emriyle ordan gözeler fışkırır.» buyurmuştu. Her top­luluk için bir göze olacaktı ve her topluluk o gözeden suyunu içecekti. Kendilerine, «Allah'ın lutuflanndan yiyip için ancak yeryüzünde boz­gunculuk yapmayın, bu sizin için daha hayırlıdır» denilmişti.

Yüce Allah, bu suçu işleyenler ataları olmasına rağmen, peygam­ber devrindeki yahûdîlere onunla hitâb etmektedir. Sebebi, peygamber devrindeki yahûdîlerin atalarıyla övünmeleri ve onların davranışlarına karşı çıkmamalarıdır. Hani sizin atalarınız Hz. Musa'ya demişlerdi ki, «Ey Mûsâ, biz kudret helvası ve bıldırcın eti gibi bir tek yemekle da­yanamayız. Rabbından iste de bize toprağın yetiştirdiği bakladan, buğ­daydan, mercimekten, sarmısaktan, yeşilliklerden ihsan etsin.» Hz. Mûsâ da, hayretle ve onları kınayarak, «siz bu saydıklarınızı bıldırcın eti ve kudret helvası ile mi değişiyorsunuz? Halbuki söyledikleriniz çok daha değersiz yiyeceklerdir, siz değerliye karşı değersizi istediğinize gö­re dilediğiniz beldeye gidin ve oradaki tarlalarda istediğiniz yiyecekleri bulacaksınız» demişti. İsrâiloğulları küfretmek ve haksız yere peygam­berleri öldürmek gibi birçok suçlar işlediklerinden dolayı omuzlarına zil­let ve meskenet yükü vurulmuştu. Onlar hüsrana mahkûm olmuşlar ve bu isyanları nedeniyle Allah'ın rahmetinden uzaklaşmışlardı. Hz. Ze-keriyâ ve Yahya'yı öldürmeleri üzerlerine zillet ve meskenet damgası vurulmuştur. Şüphesiz ki yahûdîler, ne kadar mal ve servete sahip olurlarsa olsunlar, her zaman için omuzlarında bu yükü taşıyacaklar dır.

Atalarınızdan, kuvvetli ahitler aldığımız demleri de hatırlayın, on­lara, Tevrat'ta bulunanları kabullenmeleri ve yerine getirmelerini em­retmiştik. Ancak onlar, üzerlerine Tûr'u kaldınncaya kadar Tevrat'a inanmamışlardı. Üzerlerine Tûr dağını yükseltince bir süre inanmışlar fakat sonra geri dönmüşlerdi. Allah'ın rahmeti üzerlerinde olmasaydı hüsrana uğrayanlardan olurlardı. Cumartesi günü, yahûdîlerin ibâdet günü olduğu için, balık avlamaları yasaktı. Ama Cenâb-ı Allah onları denemek için cumartesi günü balıkları çoğaltıyor ve balıklar kıyıya vuruyordu. Diğer günler ise, balık tutamıyorlardı. Allah onların ilâhî emre uyup uymayacaklarını böylece tecrübe ediyordu. Yahûdîler tecrü­beyi başarıyla tamamlayamadılar ve cumartesi günü balık avlama su­çunu işleyerek ibâdetten uzaklaştılar. Bunun üzerine Allah onları may­munlar şeklinde rahmetinden uzaklaştırdı. Çünkü artık Allah'ın buy­ruklarını terketmekle, hayvanlar mertebesine düşmüşlerdi. Rivayete göre Cenâb-ı Allah onların maymun şekline dönmelerini hükmetmişti. Bu da ceza ve kendilerinden sonrakilere ibret içindi. [94]

               

67- Hani, bir de Mûsâ kavmine : Allah, herhalde bir sığır boğazlamanızı emrediyor, demişti. Onlar: Sen bi­zimle alay mı ediyorsun, demişlerdi. Mûsâ da: Ben câ­hillerden olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.

 

Sığır Kesme Emri :

 

Allah buyuruyor ki: Ey İsrâiloğuiları, sığır konusunda normal âdetleri yırtarak, fevkalâde hususiyetler göstererek size sunduğum ni­metlerimi hatırlayın. Katilin kim olduğunu bu sığır vesilesiyle açıkla­mamda ve maktulü dirilterek, kendisini kimin öldürdüğünü söylemesin-deki nimetimi hatırlayın. İbn Ebu Hatim böyle demiştir.

Hasan İbn Muhammed der ki; bize Muhammed İbn Sîrîr Ubeyde el Selmânî'den nakletti ki o şöyle demiş : İsrâiloğullarından çocuksuz bir adam vardı. Adam çok zengindi. Kardeşinin oğlu ona vâris olacak­tı. Bu sebeple yeğeni adamı öldürdü, sonra geceleyin bir başkasının ka­pısının önüne koydu. Ertesi sabah adamın aleyhinde dâva ederek onun katil olduğunu söyledi. Nihayet silaha sarıldılar, birbirlerine girdiler. İleri görüş sahipleri niçin birbirinizi öldürüyorsunuz, Allah'ın Peygam­beri aranızda değil mi? dediler. Bunun üzerine Hz. Musa'ya geldiler ve durumu O'na anlattılar. Hz. Mûsâ dedi ki: Allah her halde, bir sığır boğazlamanızı emrediyor demişti. Onlar sen bizimle alay mı ediyorsun? demişlerdi. Mûsâ da : Ben câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım, de­mişti.

Ubeyde el-Selmânî dedi ki; eğer onlar Hz. Musa'ya itiraz etmiş ol­masalardı basitinden bir sığır ile mes'ele hallolacaktı. Ama kendileri şiddet gösterince, Allah da onlara zorluk çıkardı. Neticede kesmekle em-rolundukları sığırı aradılar ve onu başka sığırı bulunmayan, bir tek sığırı olan bir adamın yanında buldular. Adam dedi ki Allah'a andolsun ki onun derisini altınla doldurmazsanız size vermem. Bunun üzerine on­lar sığırın derisini altınla doldurup sığırı satın aldılar ve kestiler. Sığı­rın bazı parçalarını adamın vücûduna vurdular, adam kalktı. Seni kim öldürdü dediler? Adam şu diyerek kardeşinin oğlunu gösterdi, sonra tekrar öldü. Bunun üzerine yeğenine hiçbir şey verilmedi ve vâris ola­madı. İbn Cerîr bu rivayeti Ubeyde'den aynı şekilde nakleder. Doğruyu en iyi Alîah bilir. Abd İbn Humeyd de tefsirinde bunu Yezîd İbn Hâ-rûn'dan dinlediğini rivayet eder. Âdem İbn Ebu İyâs da tefsirinde Ebu Ca'fer el-Râzî kanalıyla Hişâm İbn Hasan'dan aynı rivayeti duyduğunu bildirir.

Âdem İbn Ebu İyâs tefsirinde der ki; bize Ebu Ca'fer el-Râzî, Re-bî'den oda Ebu'l-Âliye'den «Allah herhalde bir sığır boğazlamanızı em­rediyor» âyeti konusunda şöyle dediğini nakletti : İsrâiloğullarından zengin, çocuğu olmayan bir adam vardı. Adamın yakınlarından birisi ona vâris idi. Mirasçı, adamın mirasını elde etmek için onu öldürdü, sonra yolun ortasına attı. Mûsâ (a.s.) ya gelip dedi ki; akrabam öldü­rüldü, ben çok kötü bir durumdayım. Ey Allah'ın Nebisi, senden başka onu öldüreni bildirecek kimsenin bulunduğunu bilemiyorum. Ebu'l-Âliye dedi ki; Hz. Mûsâ halkı çağırdı ve kimin yanında bu konuda bir bilgi varsa onu bize açıklasın, dedi. Ancak halkın bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Katil, Mûsâ (a.s.) ya gelip dedi ki; sen Allah'ın nebîsisin Rab-bından bize katilin açıklanmasını iste. Bunun üzerine Hz. Mûsâ Rab-bından katilin kim olduğunu sordu ve Allah Teâlâ : «Allah herhalde bir sığır boğazlamanızı emrediyor.» diye vahyetti. Bu emirden dolayı hay­ret ettiler ve : «Sen bizimle alay mı ediyorsun?» dediler. Mûsâ da : «Ben câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım demişti.» Onlar bizim için Rab-bına duâ et de onu bize iyice bildirsin demişlerdi. Mûsâ da : Allah, o, ne çok kart, ne de çok körpedir, ikisi ortası bir sığırdır buyuruyor. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın demişti. Dediler ki bizim için Rabbına duâ et onun rengini bize iyice açıklasın. O da Rabbınız diyor ki; bakanları rahatlatacak, sapsarı bir inektir, demişdi. Dediler ki; Rabbına duâ et, bize açıkça niteliğini bildirsin, çünkü-bizce inekler birbirine benziyor, Allah dilerse biz elbette hidâyete erenlerden oluruz. Mûsâ dedi ki: Rabbım, o ne boyunduruğa koşulup arazi sürecek, ne de ekin sulayacak bir inektir, zillete uğramamıştır bütün kusurlardan uzaktır, onun alacası da yoktur, buyuruyor. Onlar şimdi gerçeği ortaya koydun, dediler. He­men onu boğazladılar ki az kalsın bunu yapmayacaklardı.

Ebu'l-Âliye der ki; eğer onlar, bir sığır kesmekle emrolunduklan zaman onu yerine getirselerdi ve herhangi bir sığın kesselerdi, emir yerine gelirdi. Ama onlar kendi kendilerini zora koştular ve bu sebeple zorluğu yüklendiler. Eğer içlerinde: «Allah dilerse biz muhakkak hidâ­yete erenlerden oluruz» diyenler bulunmasaydı, ebediyen hidâyete ere­mezlerdi. Bize ulaştığına göre onlar; kendilerine, niteliği bildirilen ineği yetimlere bakan bir ihtiyarın yanında buldular. İhtiyar kadın onların işine bu inekten başkasının yaramadığını anlayınca bedelini kat kat artırdı. Bunun üzerine Hz. Musa'ya gelip bu nitelikte bir ineği ancak falanca kadının yanında bulabildiklerini ve onun da değerinden çok üstünde fiyat istediğini söylediler. Mûsâ (a.s.) onlara dedi ki: Doğrusu Allah sizin yükünüzü hafifletmişti, siz onu kendi kendinize zorlaştırdı-nız. Binâenaleyh onu razı edin, istediğini verin. Böyle yaptılar ve ineği satın alıp kestiler. Hz. Mûsâ onlara inekten bir kemik alıp ölüye vur­malarını emretti, onlar da böyle yaptılar. Bunun üzerine ölünün ruhu geri geldi ve kendisini öldürenin kim olduğunu ismiyle söyledi. Ve tek­rar öldü. Bunun üzerine katil yakalandı. O, Hz. Musa'ya gelip şikâyet eden kişiydi. Allah onun davranışını en kötü biçimiyle cezalandırmış oldu.

Muhammed İbn Cerîr der ki: Bana İbn Sa'd... İbn Abbâs'ın inek konusunda şöyle dediğini nakletti: Mûsâ (a.s.) devrinde İsrâiloğulları arasında malı çok bir ihtiyar vardı. Adamın kardeşinin çocukları ise fa­kirdiler ve malları yoktu. Adam, yaşlı ve çocuksuzdu. Tek vârisi de kardeşinin çocuklarıydı. Dediler ki; keski amcamız ölse de, onun ma­lına vâris olsak. Uzun bir süre beklediler. Amcalarının ölmemesi üzeri­ne şeytân onlara geldi ve dedi ki: Siz amcanızı öldürüp de malına vâ­ris olsanıza. Siz, içinde bulunmadığınız şehir halkına onun diyetini ve­rirsiniz. Zira bunların ikisi ayrı şehirlerde yaşıyorlardı. Yeğenler bir şehirde maktul bir diğer şehirde idi. Bir kişi öldürülüp de iki şehirin ara yerine atılırsa ölü ile kasaba arası ölçülür ve hangi kasabaya daha yakınsa diyeti onlar borçlanırdı. Şeytân onları böylece aldatınca ve am­calarının uzun süre ölmediğini görünce, şeytânın dediğine yönelip am­calarını öldürdüler ve kendilerinin mensubu bulunmadıkları şehrin ka-, pisinin önüne cenazesini attılar. Ertesi sabah, maktulün yeğenleri şeh­re gelip, amcamız sizin şehrin kapısı önünde öldürüldü, siz doğrusu bize amcamızın diyetini borçlandınız dediler. Şehir halkı, Allah'a and içe­riz ki biz onu öldürmedik ve onun katilini de bilmeyiz, şehrimizin ka­pısını sabaha kadar asla açmadık, dediler. Bunun üzerine onlar Hz. Musa'nın yanma geldiler. Maktulün yeğenleri dediler ki; biz amcamıza bunların şehrinin kapısı önünde ölü olarak bulduk, şehir halkı da «Al­lah'a kasem ederiz ki biz onu öldürmedik ve onlara kapıyı kapattığı­mızdan beri sabaha değin şehrin kapısını açmadık.» diyorlar. Bunun üzerine Hz. Cebrail, Semî' ve Alîm olan Allah'ın emrini Mûsâ (a.s.) ya getirdi ve buyurdu ki: «Allah her halde bir sığır boğazlamanızı emredi­yor, de...» O sığırın bir kısmını o ölen adamın üzerine vurursunuz, dedi.

Süddî; «Hani bir de Mûsâ, kavmine Allah her halde bir sığır bo­ğazlamanızı emrediyor demişti...» âyeti konusunda şöyle dedi: İsrâil-oğullarından malı çok bir kişi vardı, onun bir kızı ve bir de muhtaç yeğeni vardı. Adam kızını yeğeniyle nikahlamıştı. Fakat sonra kızını yeğeniyle evlendirmekten vazgeçti. Bunun üzerine delikanlı kızdı ve Allah'a andolsun ki, ben amcamı öldürür hem onun mallarını alırım, hem de kızını nikâhlar diyetini yerim, dedi. Delikanlı adamın yanına geldi. O sırada İsrâiloğulları sıbtlarmdan bir kısmından tüccar gelmiş­ti. Dedi ki; amcacığım benimle gel ve bu topluluğun malından bir şey­ler alalım, belki onda ben kâr ederim. Çünkü seni benimle görünce ba­na malı verirler. Amca delikanlıyla beraber geceleyin çıktı, ihtiyar o sıbta ulaşınca delikanlı onu öldürdü, sonra kendi ailesinin yanma dön­dü. Ertesi sabah amcasını arayıp onun nerede olduğunu bilmiyormuş gibi yaparak geldi. Amcasını bulamayınca ona doğru koştu ve sözko-nusu sıbtın amcasının çevresinde toplanmış olduğunu görünce onları muaheze ederek, «amcamı öldürdünüz, onun diyetini ödeyin» dedi. Bir yandan da ağlıyor, başına toprak serpiyor, vay amcacığım, diye bağı­rıyordu. Dâva Hz. Musa'ya götürüldü. O da o sıbtm mensûblarına diyet hükmünü verdi.  Onlar: Ey Allah'ın peygamberi, bizim için Allah'aduâ et, suçu kim işlemişse bize bildirsin ki suçlu tutulsun. Allah'a ye-mîn ederiz ki onun diyeti bizim için çok kolay, ama onu öldürmüş ol­makla ayıplanmaktan utanıyoruz, dediler. İşte Allah Teâlâ'mn : «Hani siz bir canı öldürmüştünüz de onda şüpheye düşmüştünüz. Allah ise sizin gizlemekte olduğunuzu açığa çıkarandır...» kavli buna telmihtir. Mûsâ (a.s.) da kavmine : «Allah her halde bir sığır boğazlamanızı em­rediyor, demişti.» Onlar, biz senden maktul ve katili soruyoruz, sense bize sığır boğazlayın diyorsun bizimle alay mı ediyorsun? dediler. «Hz. Mûsâ, ben, câhillerden olmaktan Allah'a sığınırını» demişti. İbn Abbâs der ki; eğer onlar bir sığır bulup da kesselerdi bu kendileri için yeterli olacaktı, ancak onlar bu konuda şiddetli davrandıkları ve Hz. Musa'yı yordukları için Allah da onlara şiddetli davrandı.  «Dediler ki: bizim için Rabbına duâ et de onu bize iyice bildirsin.» Mûsâ da : «Allah o, ne çok kart, ne de çok körpedir ikisi ortası bir sığırdır» buyuruyor. «Artık emrolunduğunuz şeyi yapın demişti.» Dediler ki; bizim için Rab-bına duâ et onun rengini bize iyice açıklasın. O da Rabbım diyor ki: «O bakanları rahatlatacak sapsarı bir inektir.» demişti. Dediler ki Rabbına duâ et bize açıkça niteliğini bildirsin. Çünkü bizce inekler hep birbirine benziyor. Allah dilese biz elbette hidâyete erenlerden oluruz. Dedi ki: «Rabbım; o, ne boyunduruğa koşulup arazî sürecek, ne de ekin sulaya­cak bir inektir, zillete uğramamıştır, bütün kusurlardan uzaktır, onun alacası da yoktur.» buyuruyor. Onlar, işte şimdi gerçeği ortaya koydun dediler ve o sığırı aradılar, ama bulamadılar. İsrâiloğulları arasında _ babasına çok iyi davranan bir adam vardı. Adamın biri bir inci satıyordu ve onun yanından geçerken : Bu inciyi yetmiş bine satıyorum, dedi. O adamın babası uyumakta olduğundan ve başının altında da anahtar bulunduğundan adam inci satana; bekle babam uyansın, onu senden seksen bine alayım dedi. Adam babanı hemen uyandır sana altmış bine vereyim dedi. Tüccar her seferinde, onu onar onar düşürüyordu, niha­yet otuz bine indi. Delikanlı da her seferinde babasının uyanmasını beklemesini ve fiyatı artıracağını söyleyerek yüz bine ulaşmıştı. Ona, bu fazla gelince ben senden hiç bir şey almayacağıma, Allah'a and içerim dedi ve babasını uyandırmaktan çekindi. İşte Allah Teâlâ bu inciye mu­kabil olarak ona bu sığırı vermişti. İsrâiloğulları oradan sözkonusu sı­ğırı aramak için geçiyorlardı ve sığırı gencin yanında gördüler. Onu, kendilerine bir sığıra bir sığır olmak üzere satmasını istedilerse de o, buna yanaşmadı, iki sığır verdiler yine yanaşmadı, on sığıra kadar yükselttiler, o, yine vermeyince dediler ki: Allah'a andolsun ki onu senden almadan bırakıp gitmeyiz. Onu Hz. Musa'nın yanına getirdiler ve dediler ki: Ey Allah'ın nebisi biz sözkonusu sığırı bunun yanında bulduk, ama o bize vermekten kaçınıyor, halbuki biz ona fazlasıyla para verdik. Mûsâ ona dedi ki; sığırını bunlara ver. O da : Ey Allah'ınRasûlü ben, malıma daha çok lâyıkım. Mûsâ doğru söylersin, dedi. On­lara da arkadaşınızı memnun edin ve sığırın ağırlığınca altın verin dedi. O, yine vermekten kaçındı. Onlarsa verdikleri miktarı kat kat artırdı­lar ve neticede on kat altın vermeye razı oldular. Adam onlara sığırı sattı ve parasını aldı. Onlar da sığırı kestiler. Hz. Mûsâ ondan bir par­çayı adama vurun, dedi. Onu, adamın omuzlan arasına vurunca adam dirildi. Seni kim öldürdü diye sorduklarında, adam yeğenim dedi. Bu­nun üzerine yeğeni ben onu öldürdüm ki malını alayım ve kızıyla evle­neyim, dedi. Böylece katili tutup öldürdüler.

Süneyd der ki; bize Haccâc... Muhammed İbn Ka'b el-Kurezî'den ve Muhammed İbn Kays'dan nakletti ki onlar şöyle demişler : Bu iki­sinin sözü birbirine karışmıştır. İsrâiloğullarından bir boy, insanların kötülüğünün fazlalaştığını görünce bir şehir kurdular ve kötü insan­lardan uzaklaştılar. Akşam olunca şehrin kapısını kapıyor ve dışardan kimseyi içeri almıyorlardı. Kapıyı açmak istediklerinde başkanları geli­yor, bakıyor gözetliyor ve bir şey duymazsa şehrin kapısını açıyordu ve akşama kadar birlikte oluyorlardı. İsrâiloğulları arasında bir adamın çok malı vardı ve kardeşinin çocuğundan başka mirasçısı yoktu. Adam uzun süre yaşayınca, yeğeni mirasına konmak için adamı öldürdü, son­ra cesedini alıp o şehrin kapısının önüne koydu. Sonra o ve arkadaş­ları bir yere gizlenip saklandılar. Şehrin başkanı kapıya gelip etrafı gözetledi ve kontrol etti, hiç bir şey görmeyince kapıyı açtı. Ölüyü gö­rünce kapıyı geri kapattı. Bunun üzerine" maktulün yeğeni ve arkadaş­ları : «Eyvah hem onu öldürdünüz, hem de kapıya atıyorsunuz» diyerek bağırmaya başladılar. Hz. Mûsâ (a.s.) İsrâiloğulları arasında öldürme­nin çoğaldığını gördüğünden ölüyü hangi topluluğun ortasında bulur­sa onları sorumlu tutardı. Az kalsın, maktulün yeğeniyle, o şehrin halkı arasında çarpışma çıkacaktı. Her iki grup ta silahlarım kuşandılar, sonra birbirleriyle döğüşmekten vazgeçerek Hz. Musa'ya gelip durum­larını anlattılar ve «Ey Allah'ın Rasûlü bu şehir halkı bir kişiyi öl­dürdüler ve sonra kapıya attılar» dediler. Şehir halkı da dedi ki : «Ey Allah'ın Rasûlü, bizim kötülüklerden uzak durduğumuzu ve bunun için bir şehir kurduğumuzu, insanların kötülüklerinden uzaklaştığımızı bi­liyorsun. Allah'a andolsun ki onu biz öldürmedik ve öldürenin kim ol­duğunu da bilmiyoruz.» Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara bir sığır kesmelerini emretti ve Mûsâ (a.s.) «Allah herhalde bir sığır boğazla­manızı emrediyor» demişti.»

Ubeyde el-Selmânî, Ebu'l-Aliye, Süddî ve diğerlerinden nakledilen bu rivayetler nisbeten birbirinden farklıdır. Ancak aşikâr olan odur ki, bu rivayetlerin hepsi İsrâiloğullarmın kitaplarından alınmıştır. Bunlar nakledilmesi caiz olan şeylerdir. Fakat biz onları ne doğrular, ne de yalanlarız. Bu sebeple o rivayetlere ancak bizim yanımızdaki hakîkata uyduğu miktarda güveniriz. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır. [95]

 

68- Onlar, Bizim için Rabbına duâ et de onu bize iyi­ce bildirsin, demişlerdi. Mûsâ da : Allah, o, ne çok kart, ne
de çok körpedir. İkisi ortası dinç bir sığırdır, buyuruyor. Artık emrolunduğunuz şeyi yapın, demişti.

69- Dediler ki Bizim için Râbbma duâ et de onun ne renk olduğunu bize iyice açıklasın. O da: Rabbım diyor ki: O bakanları rahatlatacak sapsarı renkli bir inektir, de­mişti.

70- Dediler ki: Rabbına duâ et, bize açıkça niteliğinin ne olduğunu bildirsin. Çünkü bizce sığırlar birbirine ben­
ziyor. Allah dilerse biz elbette hidâyete erenlerden oluruz.

71- Dedi ki: Rabbım, o, ne boyunduruğa koşulup ara­zî sürecek, ne de ekin sulayacak bir inektir. Zillete uğramamıştır. Bütün kusurlardan uzaktır. Onun alacası da yoktur, buyuruyor. Onlar: İşte şimdi gerçeği ortaya koy­dun, dediler. Hemen onu boğazladılar ki az kalsın bunu yapmayacaklardı.

 

Allah Teâlâ bu âyette bize İsrâiloğullarının diretmesini ve peygam­berlerine çok sorular sormalarını anlatıyor. Onlar kendilerini dara sokunca Allah da onları dara soktu. Halbuki onlar herhangi bir sığırı kesmiş olsaydılar mes'ele yerini bulmuş olacaktı. Nitekim İbn Abbâs' in, Abîde'nin ve diğerlerinin söyledikleri bunu doğrulamaktadır. Ne var ki onlar şiddetli davranınca Allah da onlar hakkında şiddet gös­termiştir. Onlar, «bizim için Rabbına duâ et de onu bize iyice bildirsin demişlerdi.» Bu sığırın ne olduğunu ve özelliklerini bize açıklasın de­diler.

İbn Cerîr der ki; bize Ebu Süneyd... İbn Abbâs'dan nakletti ki; o şöyle demiş; Eğer basitinden bir inek alsalardı, onunla yetinilecekti. Ama kendileri ağır davranınca Allah da onları ağırlaştırdı. Bu hadîsin isnadı sahihtir. Çünkü onu birden fazla kişi İbn Abbâs'dan rivayet et­miştir. Abîde, Süddî, Mücâhid, İkrime, Ebu'l-Âliye ve daha başkaları da aynı şekilde söylemişlerdir. İbn Cüreyc der ki; Atâ şöyle dedi: Eğer, basitinden bir inek alsalardı kendileri için yeterdi. İbn Cerîr der ki; Rasûlullah (s.a.). şöyle buyurdu : Doğrusu onlar alelade bir inek kes­mekle emrolunmuşlardı, fakat onlar, kendilerini zora sevkedince Allah da zorlaştırdı. Allah'a kasem ederim ki; eğer onlardan bir kısmı istisna edilmiş olmasaydı hiç bir zaman onlara hakikat açıklanmış olmazdı.

«Allah, o, ne çok kart, ne de çok körpe, ikisi ortası bir sığırdır» bu­yuruyor. Yani ne yaşlı ve bitkindir, ne de henüz döle ulaşmamış kü­çüktür. Ebu'l-Âliye, Süddî, Mücâhid, İkrime, Atiyye el-Avfî, Atâ el-Ho-rasânî, Vehb İbn Münebbih, Dahhâk, Hasan, Katâde böyle demişlerdir. İbn Abbâs'ın da aynı şeyi söylediği rivayet edilir. Dahhâk, İbn Abbâs'­dan «İkisi ortası dinç bir sığırdır buyuruyor.» âyeti hakkında şöyle de­diğini rivayet eder : O, büyükle küçük arasındadır. Bu ise hayvanların ve sığırların olması muhtemel olan en güçlü ve en güzel dönemleridir. İkrime, Mücâhid, Ebu'l-Âliye, Rebî' İbn Enes, Atâ el-Horasânî ve Dah-hâk'tan da aynı şekilde rivayet edilmiştir. Süddî ise bunun ikisinin or­tasında olduğunu söyler. Heşîm, Hasan'dan nakleder ki bu sığır ya­banî bir inek idi. İbn Cüreyc Atâ'dan o da İbn Abbâs'dan nakleder ki; o şöyle demiş : Kim san bir ayakkabı giyerse onu giydiği sürece sürekli sevinç içerisinde bulunur. Bunun sebebi Allah Teâlâ'mn şu mübarek kavlidir : «O, bakanları rahatlatacak sapsarı bir inektir.» Mücâhid de böyle der. Vehb İbn Münebbih, bu ineğin sapsarı olduğunu söyler. Saîd •İbn Cübeyr de boynuzunun ve çatal tırnağının sarı olduğunu söyler.

İbn Ebu Hatim der ki; bana babam... Hasan'dan nakletti ki; bu inek aşırı derecede siyahmış. Bu söz garîbtir. Doğrusu öncekidir. Bu­nun için âyet-i kerîme onun sarılığını te'yîd etmek üzere : «Parlak, sap­sarı» ifadesinden maksad, sarılığı nerdeyse karaya çalıyor, demektir. Saîd İbn Cübeyr ise bunun rengi saf demek olduğunu söyler. Ebu'l-Âli­ye, Rebî' İbn Enes, Süddî, Hasan ve Katâde'den de aynı şey rivayet edil­miştir. Şerif... İbn Ömer'den nakleder ki «sapsarı, renkli» ifadesinin manası sâf demektir. Avfî tefsirinde İbn Abbâs'dan nakleder ki; bu ifâde fazlaca san ve sanlığı nerdeyse beyaza çalıyor demektir. Süddî der ki «bakanları rahatlatacak,» yani hayrette bırakacak demektir. Ebu'l-Âliye, Katâde ve Rebî' İbn Enes de aynı şekilde demişlerdir. Vehb İbn Münebbih der ki: Onun derisine baktığında, sana güneşin ışınla­rının derisinden çıktığı vehmini verdirecek şekilde idi.

«Çünkü bizce inekler birbirine benziyor.» Yani çokluğundan dolayı birbiri gibi görünüyor. Bu sebeple sözkonusu ineğin niteliğini ve şek­lini bize apaçık belirtti. «Allah dilerse elbette hidâyete erenlerden olu­ruz.» Ve böylece Allah onu bize açıklar. İbn Ebu Hatim der ki; bana Ahmed İbn Yahya.. Eğer isrâiloğullan «Allah dilerse elbette hidâyete erenlerden oluruz, demiş olmasalardı, kendilerine bu imkân verilmez­di. Ancak bu sebeple istisna edilmişlerdir.» Hafız Ebu Bekr İbn Mer-dûyeh tefsirinde bir başka yolla Ebu .Hüreyre'den rivayet eder ki Ra-sûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Eğer isrâiloğullan «Allah dilerse biz elbette hidâyete erenlerden oluruz» demiş olmasalardı ebediyen onlara bu imkân verilmezdi. Şayet onlar herhangi bir sığın bulup kesseydiler bu, kendileri için yeterli olacaktı. Ama kendilerini zorladılar, Allah da onların aleyhinde zorladı. Bu hadîs bu şekilde garîbtir. En iyi ve gü­zel şekli Süddî'den nakledildiği şekilde Ebu Hüreyre'nin ifadesidir. Doğ­ruyu en iyi Allah bilir.

«Dedi ki; Rabbim, o ne boyunduruğa koşulup arazî sürecek, ne de ekin sulayacak bir inektir.» O ne arazî sürmekle boyunduruğa ko­şulmuş ve horlanmıştır, ne de dolapta su çekmek için hazırlanmıştır. Aksine o özenle ve seve seve beslenmiş, eksiksiz, kusursuz bir hayvan­dır. Kendi renginin dışında herhangi bir renk ve alacalık yoktur. Ab-dürrezzâk, Katâde'den nakleder ki: «Bütün kusurlardan uzaktır.» de­mek, aybı yoktur demektir. Ebu'l-Âliye ve Rebî' İbn Enes de böyle de­mişlerdir. Mücâhid ise bu âyete, o alacalıktan uzaktır şeklinde mânâ vermiştir. Atâ el-Horasânî ise «Bütün kusurlardan uzaktır» yaratılış ve görünüş kusurlarından ve Onda alacalık ta yoktur. Mücâhid der ki; siyah veya karalık yoktur. Ebu'l-Âliye, Rebî'. İbn Enes, Hasan, Katâde derler ki; onda beyazlık yoktur. Atâ el-Horasânî ise «Onun alacası yok­tur» âyeti her tarafının aynı renkte olduğunu belirtiyor, der. Atiye el-Avfî'den, Vehb İbn Münebbih'den ve İsmâîl İbn Ebu Hâlid'den bu şekilde rivayet edilmiştir. Süddî ise «Onun alacası da yoktur» âyetinin siyah, beyaz ve kızıllıktan eser yoktur demek olduğunu belirtir. Bu söz­lerin hepsi birbirine yakın sözlerdir.

Onlar «İşte şimdi gerçeği ortaya koydun» dediler. Katâde der ki; şimdi bize açıkladın dediler. Abdurrahmân îbn Zeyd İbn Eşlem der ki; Allah'a andolsun ki onlara daha önce de gerçek açıklanmıştı.

«Hemen onu boğazladılar ve az kalsın bunu yapmayacaklardı.» Dahhâk, İbn Abbâs'dan naklederek der ki; az kalsın onu yapmayacak­lardı, zaten yapmak istedikleri şey de bu değildi. Çünkü onlar kesmek istemiyorlardı. Yani bunca sorulara ve izahlara rağmen onlar ancak büyük bir gayret sonucu kestiler. Bu ifâde onları zemmetmektedir. Çünkü İsrâiloğullarının maksadı; sadece direnmektir. Bu sebeple az kalsın onu kesmeyeceklerdi. Muhammed İbn Kâ'b ve Muhammed İbn Kays ise «Hemen onu boğazladılar ki az kalsın bunu yapmayacaklardı» çünkü ineğin parası fazlaydı diye, tefsir etmişlerdir.

Bu ifâde üzerinde durulması gerekir. Çünkü onun parasının fazla .olduğu sadece İsrâiloğulları kaynağında nakledilen rivayetlerde yer al­maktadır. Nitekim Ebu'l-Âliye ve Süddî'nin naklettiklerinde bu görül­müştür. Avfî İbn Abbâs'dan bu hikâyeyi rivayet etmiştir. Ubeyde, Mü-câhid, Vehb İbn Münebbih, Ebu'l-Âliye, Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise onu büyük bir para karşılığı satın aldıklarım belirtirler. Bu konuda ihtilâf vardır. Ayrıca bedeli konusunda daha başka ifâdeler de bulunmaktadır. Nitekim, Abdürrezzâk der ki: Bize İbn Üyeyne... İkrime'den nakletti ki o, -bu ineğin bedeli sadece üç dinardı demiştir. İkrime'den nakledilen bu rivayetin isnadı sağlamdır. Açıkçası o, bu ifâdesini ehl-i kitab'dan nakletmiştir. İbn Cerir der ki: Başkaları da şöyle dediler : Rezîl olmak korkusundan dolayı nerdeyse bunu yapma­yacaklardı. Çünkü dâva ettikleri maktulün katilini Allah açığa çıka­rınca, onlar rezîl olacaklardı. İbn Cerîr bu ifâdeyi herhangi bir kimse­nin isnadına dayandırmamıştır. Sonra da parası fazla olduğu ve rezîl olmaktan çekindikleri için bunu yapmayacaklardır şeklinde tefsir et­menin doğru olduğu görüşünü tercih etmiştir. Bu konu üzerinde de du­rulması gerekir. Doğrusu —en iyi Allah bilir— Dahhâk'ın İbn Abbâs'­dan naklettiği ve bizim yukarda zikrettiğimiz görüştür. Tevfik Allah'­tandır. [96]

 

72- Hani, siz bir kişiyi öldürmüştünüz de; sonra o ko­nuda birbirinizle çekişmeye başlamıştınız. Allah ise sizin
gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır.

73- Sığırın bir parçasını ölüye vurun, demiştik. İşte Allah ölüleri böyle diriltir. Ve sizlere âyetlerini gösterir ki,
aklınızı başınıza alasınız.

 

Kâtil ve Mucize:

 

Buhârî der ki: «Birbirinizle çekişmeye başlamıştınız.» Yani ihtilâ­fa düşmüştünüz. İbn Ebu Hatîm'in... Mücâhid'den naklettiği rivayet­te de, Mücâhid bunu, ihtilâfa düşmüştünüz şeklinde tefsîr etmiştir. Atâ el-Horasânî ve Dahhâk, bu konuda, birbirinizle çekişmiştiniz şeklinde tefsîr etmişlerdir. İbn Cüreyc ise «Hani siz bir kişiyi öldürmüştünüz de sonra o konuda birbirinizle çekişmeye başlamıştınız.» âyetinin, bir­birinize, siz öldürdünüz demeye başlamıştınız, şeklinde tefsîr etmiştir. D'ğerleri de, hayır siz öldürdünüz demişlerdi. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle der.

«Allah ise sizin gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır.» Mücâhid der ki; sizin saklamakta olduğunuzu demektir. İbn Ebu Hatim der ki; bize Arar İbn Müslim... Müseyyeb İbn Râfi'nin şöyle dediğini duyduğunu söyler: Kul yedi ev ötede bir iyilik yaparsa muhakkak Allah onu açığa çıkarır. Ve yine yedi ev ötede bir kötülük yaparsa mutlaka Allah Teâlâ onu da açığa çıkarır. Bunun doğrulanması Allah Teâlâ'nın şu ifâdesi ile, sabittir. «Allah ise sizin gizlediğinizi açığa çıkarıcıdır.»

«Sığırın bir parçasını ölüye vurun» demiştik. Bu bir parça, sığırın herhangi bir uzvunun parçası olabilir. Her halükârda mucize gerçek­leşir ve harikulade olay ortaya çıkar. Ama bu parça muayyen de ola­bilir. Eğer hangi parça olduğunun belirtilmesinde bizim din ve dünya işimizle alâkalı konularda bize fayda sağlayacak olsaydı, muhakkak ki Allah Teâlâ onu bize açıklardı. Ama açıklamamış, müphem bırakmış­tır. Bize bu noktanın açıklandığına dâir sahih bir rivayet de gelmemiş­tir. Bu sebeple Allah bu noktayı nasıl müphem bırakmışsa öylece biz de müphem bırakırız. İbn Ebu Hatim der ki; bize Ahmed İbn Sinan... İbn Abbâs'dan nakleder ki, o şöyle demiş : İsrâiloğullarında ineği ara­yanlar kırk yıl aradılar ve nihayet onu bir adamın yanında buldular. Adam ineğini çok seviyor ve ne bedel verirlerse satmaktan kaçınıyor­du. Nihayet derisi doluşunca para verdiler ve onu kestiler. Bir uzvunu ölüye vurdular, ölü damarlarından kan akarak kalktı. Ona seni kim öl­dürdü? dediler. O da beni falanca öldürdü dedi. Hasan ve Abdurrah­mân İbn Zeyd İbn Eşlem de böyle derler ve onun bir parçasının ölüye vurulduğunu söylerler. İbn Abbâs'dan bir rivayette ise onlar ölüye ineğin kıkırdaktan sonra gelen bir kemiğini vurmuşlardı. Abdürrezzâk der ki; bize Ma'mer, Abîde'den nakletti ki onlar ölüye sığırın etinden bir parça vurmuşlardı. Ma'mer, Katâde'den naklen der ki; onlar ölüye sığırın budundan vurdular ve ölü dirilerek beni falanca öldürdü de­miştir. Ebu Üsâme... İkrime'den nakleder ki; ölüye sığırın budundan vurulmuştu, ölü kalktı ve beni falanca öldürdü dedi. İbn Ebu Hatim der ki; Mücâhid ve Katâde'den bu şekilde rivayet edilmiştir.

Süddî der ki; ölüye omuzundan bir parça vurulmuştu, o da dirilmiş ve kendisini kimin öldürdüğü sorulmuş, o da beni kardeşimin oğlu öl­dürdü demişti. Ebu'l-Âliye der ki Mûsâ (a.s.) sığırın kemiklerinden bir kemik alıp ölüye vurmalarını emretti, onlar da böyle yaptılar. Ölü di­rildi ve katilin adını söyleyip tekrar oluverdi. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem der ki; onlar ölüye sığırın uzuvlanndan bir parçayı vur­muşlardı.

«İşte Allah ölüleri böyle diriltir.» Yani onlar vurdular ve Allah ölüyü diriltti. Allah, burada onların gözleriyle şahidi oldukları ölünün diriltilmesi olayını, kendi kudretinin ve ölüleri diriltmesinin örneği ola­rak sunuyor. Allah Teâlâ bunu öldükten sonra dirilmeye delîl olarak yapmıştır. Böylece onlar arasındaki husûmeti ve bozgunu aralıyordu. Allah Teâlâ bu sûrede ölülerin diriltilmesi konusundaki yaratıcı gücünü beş ayrı yerde zikretmektedir: «Sonra ölümünüzden sonra tekrar di­rilttik» âyeti celîlesinde, bu kıssada, ölüm korkusuyla binlerce oldukları halde yurtlarından çıkanların kıssasında, damları üzerine yıkılmış olan kasabaya uğrayan kişinin kıssasında ve İbrahim (a.s.) in kuşları dirilt­mesi kısasında bahis mevzuu etmektedir. Allah Teâlâ ölümünden sonra yeryüzünü diriltmeyle çürüyüp toprak olan cesetleri diriltme konu­suna dikkatleri çekmiştir. Nitekim Ebu Dâvûd el-Tayâlisî der ki; bize Şu'be... Ebu Rezîn el-Ükeylî'den nakleder ki, o şöyle demiş : Ben Hz. Peygambere dedim ki; Ey Allah'ın Rasûlü, Allah ölüleri nasıl dirilte-cektir? O, buyurdu ki; sen sararmış bir vâdîden geçmedin mi? Sonra onun yeşerdiğini görmedin mi? Evet dedim. Bunun üzerine buyurdu ki; öldükten sonra dirilme de böyledir. Veya şöyle dedi: İşte Allah ölüleri de böylece diriltir. Bunun şahidi Allah Teâlâ'nın şu âyet-i kerîmesidir : «İşte onlara bir âyet: Ölü yeri diriltir ve oradan taneler çıkarırız da ondan yerler. Orada hurmalıklar ve üzüm bağları var ederiz, araların­da pınarlar fışkırtırız. Onu ve elleriyle yaptıklarının mahsûllerini ye­sinler diye. Hâlâ şükretmezler mi?»  (Yâsîn, 33-35)

Rivayete göre İsrâiloğulları arasında zengin, yaşlı bir kişi vardı. Adamın tek oğlu bulunuyordu. Amcasının çocukları mirasına konmak için adamın oğlunu öldürmüşlerdi. Sonra da gelip kanını ve diyetini taleb ediyorlardı. Bu hususta Cenâb-ı Allah, bir sığır kesmelerini em­retti. Kesilen sığırın bir parçasının ölünün vücûduna vurulması halin­de, ölünün dirileceğini ve kendisini kimin öldürdüğünü söyleyeceğini bildirdi. Yahudiler sığın kestiler ve ölüye ondan bir parça vurdular. Allah ölüyü diriltti ve ölü kendisini kimin öldürdüğünü haber verdi. İşte Cenâb-ı Allah yahûdîlere bu vak'ayı hatırlatmaktadır. Hani Mûsâ Peygamber sizin atalarınıza demişti ki, «Allah herhangi bir sığır kes­menizi emrediyor.» Onlar Allah'ın emrini yerine getirmemişler ve bek­lemişlerdi.  Hattâ  «Ey  Mûsâ bizimle  alay mı  ediyorsun?» diye  ona çıkışmışlardı. Mûsâ Peygamber de, «Ben ciddî konularda alay edecek birisi değilim, dediklerinizden Allah'a sığınırım» diye karşılık vermişti. Hz. Musa'nın dediklerinin ciddî olduğunu anlayan yahûdîler, kesilecek sığırın nasıl olması gerektiğini Rabbından öğrenmesini Hz. Musa'dan is­temişlerdi. Hz. Mûsâ da onun büyük veya küçük olmayan, orta semiz­likte bir sığır olduğunu bildirmiş ve emrolundukları şekilde kesmelerini söylemişti. Ama yahûdîler yine karşı çıkıp renginin nasıl olacağını so­runca, Hz. Mûsâ renginin fazlaca sarı olup, görenler tarafından hoş karşılanan, sevilen bir sığır olması gerektiğini bildirmişti. Yahûdîler bununla da yetinmemişler, sığırın niteliklerinin daha çok açıklanmasını istemişlerdi. Davranışlarının aşırılığını hissederek, sığırın kendileri ta­rafından farkedilir gibi olduğunu belirtmişler ve mazeret göstermeye çalışmışlardı. Yüce Allah, istenilen sığırın daha önce toprak sürme­miş ve su çekmemiş bir hayvan olmasını ve her türlü eksikliklerden salim bulunmasını bildirmişti. Bunun üzerine yahûdîler Hz. Musa'ya «şimdi dediğini anladık» diyerek istenen sığın araştırmaya başlamışlar ve annesinin emrini dinleyen bir yetîm çocuğun sığırı olduğunu gör­müşlerdi. Rivayete göre sığırın, derisini altınla doldurmak şartıyla onu satınalmışlardı. Burada Yüce Allah hitabım peygamber devrindeki ya-hûdîlere çevirerek, atalarının davranışlarını, onlara hatırlatmakta ve kötü hallerini gözleri önüne sermektedir. [97]

 

74- Sonra bunun ardından kalbleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibidir. Yahut daha da katı. Zira taşın öy­lesi vardır ki; ondan ırmaklar kaynar, öylesi vardır ki; yarılıp ondan su fışkırır, öylesi de vardır ki; Allah kor­kusundan yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.

 

Taş Kalbli Yahudiler:

 

Allah Teâlâ tsrâiloğullannı uyarıp gördükleri ilâhî mucizelere ve bilhassa ölülerin diriltilmesine dikkatleri çekerek buyuruyor ki: «Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı. Şimdi onlar taş gibidir.» Ebediyyen yumuşamaz. Bunun için Allah Teâlâ mü'minlerin aynı du­ruma düşmelerini yasaklamaktadır. Hadîd sûresinde ise şöyle buyur­maktadır : «İnananların gönüllerinin Allah'ı anması ve ondan inen ger­çeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar, daha önce ken­dilerine kitab verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu fâsıklardır.» (Hadîd, 16).

Avfî tefsirinde, îbn Abbâs'dan naklen der ki: Ölüye kesilen hayva­nın bir parçası vurulunca dirildi, oturdu ve kendisine, seni kim öldür­dü denildiğinde, kardeşimin oğulları öldürdüler deyip tekrar ruhu kabz-olundu. Adamın öldüğünü görünce kardeşlerinin oğullan Allah'a and-içerek biz öldürmedik dediler ve böylece gördükten sonra hakkı yalan­ladılar. İşte bunun için Allah Teâlâ: «Sonra bunun ardından kalple­riniz yine katılaştı» buyurmaktadır. Bununla yaşlı ölünün yeğenleri kaydedilmektedir. «Şimdi onlar taş gibidir yahut daha da katı.» İsrâiloğullarının kalpleri uzun süre geçmesi nedeniyle gördükleri âyetlere ve mucizelere rağmen öğüt dinlemekten uzak oldu. Katılığından onların kalpleri, yumuşatılmak imkânı olmayan taşlar gibiydi, hattâ taşlardan da katıydı. Çünkü kimi taşlardan ırmaklar akıtan gözeler kaynar, ki­misinden sular fışkırır, kimisi de Allah'ın haşyetinden dağlardan aşa­ğı yuvarlanır. Hepsi kendi hesabına göre bir idrâk içerisindedir. Nite­kim Allah Teâlâ buyurur ki: «Yedi gök ve yer ve bunlarda bulunan kimseler O'nu tesbîh eder. O'nu hamd ile tesbîh etmeyen yoktur. Fa­kat siz onların teşbihlerini anlamazsınız. Doğrusu O Halîm, Ğafûr olan­dır.» (İsrâ, 44).

Ebu Necîh Mücâhid'den naklen der ki; Şu fışkırtan veya su yü­zünden yanlan veya dağın tepesinden yuvarlanan her taş Allah'ın haş-yetindendir. Bunu Kur'an-ı Kerîm böyle belirtmektedir. Muhammed îbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muhammed... tbn Ab­bâs'dan nakletti ki, o bu âyeti şöyle tefsîr etmiştir: Taşlar, sizin ken­disine çağrıldığınız hakîkat karşısında bazan sizin kalplerinizden da­ha yumuşaktır. «Allah yaptıklarınızdan asla gafil değildir.» İbn Ebu Hatim der ki; bana babam... Yahya İbn Ebu Tâlib'in «Zira taşın öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar» âyeti konusunda şöyle dediğini nak­letti : Bu çok ağlamak demektir, «öylesi vardır ki yanlıp ondan su fışkı­rır.» Bu da az ağlamaktır, «öylesi vardır ki Allah korkusundan yuvar­lanır.». Bu da gözden yaş dökmeden kalb ile ağlamaktır.

Arab.dili bilginleri Allah Teâlâ'nın : «Şimdi onlar taş gibidir ya­hut daha da katı.» âyetindeki yahut anlamına gelen “Ev” harfi­nin şek için olmasının imkânsızlığında birleştikten sonra, bir kısmı vâv gibi atıf edatı olması gerektiğini söylemişlerdir. Bu takdirde mânâ«Şimdi onlar taş gibidir veya daha da katı» şeklinde olur. Nitekim bu­na benzer bir başka âyet-i kerîmede Cenab-ı Allah şöyle buyurmakta­dır : «Rabbmm hükmüne kadar sabret, onlardan günah işleyen veya kâfir olanlara uyma.» (İnsan, 24)

Başkaları da buradaki “Ev” harfi daha da anlamına gelen “Bel” manasınadır. Bu takdirde âyetin mânâsı şöyle olur: «Şimdi onlar taş gibidir hatta daha da katı». Nitekim Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerîme'de aynı edatı kullanmaktadır : «Kendilerine, elinizi savaştan çe­kin, namaz kılın, zekât verin denilenleri görmedin mi? Onlara savaş farz kılındığında içlerinden bir kısmı hemen insanlardan, Allah'tan kor­kar gibi hattâ daha çok korkarlar...» (Nisa, 77) Bir başka âyet-i kerî­mede ise şöyle buyrulmaktadır: «Onu yüz bin hattâ daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik.» (Saffât, 147) Bir başka âyet-i kerîme'de ise şöyle buyrulur: «Aralan iki ay aralığı kadar hattâ daha da yakın oldu.» (Necm, 9)

Başkaları da dediler ki; bu âyetin mânâsı şöyledir: «Şimdi onlar taş gibidir, hatta sizin yanınızda daha da katıdır.» Bunu İbn Cerîr nak­leder. Başkaları da dediler ki; burada maksad, bir konuyu muhataba müphem bırakmak içindir...

Bazıları da dediler ki bunun mânâsı şöyledir: Sizin kalpleriniz şu iki örneğin dışına çıkamaz: Ya kalpleriniz taş gibi olur veya ondan daha katı olur.

İbn Cerîr der ki; bu te'vîle göre âyetin mânâsı şöyledir: Kalpleri­niz katılık bakımından bir kısmı taş gibidir, bir kısmı taştan da katı­dır. İbn Cerîr diğer rivayetleri belirtmekle beraber bunu tercih etmiş­tir.

Ben derim ki; bu son söz Allah Teâlâ'nm şu kavline benzemekte­dir : «Onların misâli ateş yakan kimsenin misâli gibidir ki ateş çevre­sindekileri aydınlatınca Allah onların ışığını giderdi... Yahut gökten inen sağanağa tutulmuş gibidirler ki onda karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek vardır.» (Bakara, 17-19) Bunun benzeri bir başka âyet-i kerî­me'de de şöyledir : «Küfredenlerin işleri engin çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiç bir şey bu­lamaz. Orada Allah'ı bulur ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir. Veya engin denizin karanlıklarına benzer...» (Nûr, 39-40) Yani onların arasından kimileri böyledir, kimileri de öyledir. Doğruyu en iyi bilen ise Allah'tır.

Hafız Ebu Bekr İbn Merdûyeh der ki; bize, Muhammed İbn Ahmed İbn İbrahim... Abdullah İbn Ömer'den nakletti ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş :

«Allah'ın zikrinden başka konularda sözü çoğaltmayın, çünkü Al­lah'ın zikrinden başka çok söz kalpte katılıktır. İnsanlar arasında Al­lah'a en uzak olan da kalbleri katı olanlardır.»

Bu hadîsi Tirmizî Zühd kitabında rivayet eder. Bir başka rivayet tarîki da, İbrâhîm İbn Abdullah kanalıdır. O bunun İbrahim yoluyla nakledildiğinden başkasını bilmediğini ve diğer naklin garîb olduğunu söyler. [98]

 

75- Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Onlardan öyle bir zümre vardı ki, Allah'ın kelâmını din­
lerlerdi de akılları yattıktan sonra, bile bile bunu değişti­rirlerdi.

76- Mü'minlerle karşılaştıkları zaman, İnandık der­lerdi, birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, Rabbınızın ka­tında, aleyhinde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz, buna akimiz ermiyor
mu? diye birbirlerini uyarırlardı.

77- Bilmiyorlar mı ki; ne gizlerler, ne açıklarlarsa Allah hepsini bilir.

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Ey Mü'minler, onların size inanma­sını mı umuyorsunuz?» Bu sapık yahûdî topluluğunun size itaat edip bağlanacağını mı bekliyorsunuz? Onların ataları da apaçık mucizeleri gördükleri halde yine de kalpleri kararmış ve kalpleri hakka ittibâ et- memişti. «Onlardan öyle bir zümre vardır ki Allah'ın kelâmım dinler­lerdi ve akılları yattıktan sonra bile bile bunu değiştirirlerdi.» Onlar bu tahrif ve te'vîllerinde hatâya düşüyorlardı. Burası Allah Teâlâ'nın şu âyet-i kerîme'sine çok benzemektedir : «Sözlerini bozdukları için, on­lara la'net ettik, kalplerini katılaştırdık. Onlar sözleri yerlerinden de­ğiştirirler. Kendilerine belletilenin bir kısmini unuttular. İçlerinden pek azından başkasının dâima hainliklerini görürsün...» (Mâide, 13)

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muham-med, İbn Abbâs'dan nakletti ki, o şöyle demiş : Sonra Allah Teâlâ, ne-bîsi Hz. Muhammed Mustafâ'ya ve onunla beraber bulunanlara yâ-hûdîlerden ümitlerini kesmeleri için şöyle buyurmaktadır : «Onların size inanacaklarını mı sanıyorsunuz? Onlardan öyle bir zümre vardı ki Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de...» Allah'ın kelâmını dinlemekten mak-sad Tevrat'ı okumaları ve dinlemeleri değildir. Çünkü onların hepsi de Tevrat'ı dinlemişti. Bunlar Hz. Musa'dan Rabblanm görmeyi isteyen­lerdi ki, bu sebeple onlan yıldırım çarpmıştı. Muhammed tbn İshâk der ki; bana bazı ilim erbabı, onların Hz. Musa'ya şöyle dediklerini nak­letti : «Ey Mûsâ, bizimle Allah'ı görmek arasına engel girdi, Seninle konuştuğu sırada bize Allah'ın kelâmını dinlet. Hz. Mûsâ bu durumu Allah Teâlâ'ya arzettiğinde; peki onlara söyle, temizlensinler, elbisele­rini arıtsınlar ve oruç tutsunlar, buyurdu. Onlar da bunu yaptılar. Sonra kendilerini Tûr dağına çıkardı, üzerlerini bulut kaplayınca, Mûsâ onlara secdeye kapanmalarını emretti. Onlar da secdeye kapandılar. Hz: Mûsâ Rabbı ile konuştu, onlar da Allah Hz. Musa'ya emir ve ya­saklarını söylerken sözünü dinlediler. Öyle ki duydukları herşeyi ez­berlediler. Sonra İsrâiloğullanna geldiler ve kabilelerinin yanına ge­lince içlerinden bir kısmı Allah'ın onlara emrettiği şeyi tahrif etti. Hz. Mûsâ, İsrâiloğullanna : «Allah size şunları ve şunları emretti» deyince onların arasından Allah'ın burada sözünü ettiği kişiler dediler ki: Ha­yır Allah şöyle ve şöyle dedi. Allah Azze ve Celle'nin buyruğuna aykırı görüş beyân ettiler. İşte Allah'ın Rasûlüne bahsettiği kimseler bun­lardır.

Süddî der ki: «Onlardan öyle bir zümre vardı ki Allah'ın kelâmı­nı dinlerlerdi de akılları yattıktan sonra bile bile bunları değiştirirler­di...» Bu, tahrif ettikleri Tevrat'tı. Süddî'nin zikrettiği bu son görüş âyetin zahirine uygun düştüğü için İbn Abbâs ve İbn İshâk'ın zikret­tiğinden daha uygundur. Hernekadar İbn Cerîr bunları tercih etmişse de, Allah'ın kelâmım işitmiş olmaları ifâdesinden Mûsâ (a.s.) ı işittiği gibi işitmenin anlaşılması zorunluluğu yoktur. Nitekim buna benzer bir ifâde Tevbe sûresinde vârid olmaktadır: «Müşriklerden biri sana sığınırsa, o Allah'ın sözünü dinleyinceye kadar onu kabul et. Sonra onu güven içinde gideceği yere ulaştır. Çünkü onlar bilgisiz bir topluluk-tur.» (Tevbe, 6) Bunun için Katâde : «Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de akılları yattıktan sonra bile bile bunu değiştirirlerdi» âyeti konusun­da şöyle demiştir : Bunlar yahûdîlerdir. Onlar Allah'ın kelâmını dinli­yor ve akıllarına iyice yattıktan sonra, onu değiştiriyorlardı. Mücâhid der ki: Allah'ın kelâmını gizleyip tahrif edenler yahûdîlerin bilginle­riydi.

Ebu'l-Âliye der ki: Kendi kitaplarında Allah'ın indirdiği şekilde Hz. Muhammed (s.a.) in sıfatlarını gördüler ve onun yerini değiştir­diler.

Süddi der ki: «Bile bile bunu değiştirirlerdi.» Yani onlar günah işlediklerini biliyorlardı.

Vehb İbn Münebbih, İbn Zeyd'in «Allah'ın kelâmını dinlerlerdi de akılları yattıktan sonra bile bile bunu değiştirirlerdi.» âyeti konusunda şöyle dediğini nakleder : Allah'ın kendilerine indirmiş olduğu Tevrat'ı tahrif ediyorlar ve ondaki helâli haram, haramı helâl kılıyorlardı. Hakkı bâtıl, bâtılı da hak yerine koyuyorlardı. Hak sahibi kendilerine rüşvet getirdiği zaman, ona Allah'ın kitabını gösteriyorlardı. Haksız bir kişi de rüşvet getirdiği zaman, yine kitabı getirip onun haklı olduğunu belir­tiyorlardı. Herhangi bir kişi gelip kendilerine hakkı olmadığı bir şeyi isterse, rüşvet vermediği takdirde ona hakkı emrediyorlardı aksi halde emretmiyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «insanlara iyiliği em­reder de kendi nefsinizi unutur musunuz? Halbuki siz kitabı okur du­rursunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacakmısınız?» (Bakara, 44) bu­yurmuştur.

Muhammed İbn İshâk der ki; bize Muhammed İbn Ebu Muham­med, İkrime'den veya Saîd İbn Cübeyr'den o da İbn Abbâs'dan nakletti ki: «Mü'minlerle karşılaştıkları zaman inandık derlerdi.» âyetini o şöy­le tefsir etmiştir: Yani sizin arkadaşınız olan Rasûlullah'a inandık, ama o, yalnız sizin için gelmiştir derlerdi. «Birbirleriyle başbaşa kaldık­larında Rabbınızın katında aleyhinizde delil göstersinler diye mi Al­lah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz? Buna aklınız ermiyor mu? diye birbirlerini uyarırlardı.» Araplara böyle demeyin çünkü on­ların aleyhinde bir kapı açabilirsiniz. Onun bir peygamber olduğunu ikrar etmeyin çünkü O'na ittibâ etme konusunda Allah'ın sizden bir ahid aldığını biliyorsunuz. Allah, onun bizim beklediğimiz peygamber ve kitabımızda niteliklerini bulduğumuz kişi olduğunu haber veriyor. Onu inkâr edin ve kabul etmeyin. «Bilmiyorlar mı ki ne gizlerlerse, ne açık­larlarsa Allah hepsini bilir.» Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki: Bu­nunla kasdolunanlar yahûdîler ve münafıklardır. Çünkü onlardı Hz. Muhammed (s.a.) in ashâbıyla karşılaştıklarında biz inandık diyenler.

Süddî de der ki: Bunlar, yahûdîlerden inanıp da sonra münafık olanlardır. Rebî' İbn Enes, Katâde ve daha başka halef ve seleften kişiler «de aynı şekilde tefsîr etmişlerdir. Hattâ Vehb İbn Münebbih'in rivayet ettiğine göre Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem dermiş ki; Rasıi-lullah (s.a.) şöyle buyurdu : Onlardan Medine'ye gelenler muhakkak inanarak giderler. Bunun üzerine küfür ve nifak ehlinin reisleri dedi­ler ki: Onların yanına vardığınızda biz inandık deyin, bize döndüğü­nüzde de küfredin. Onlar sabahleyin Medine'ye geliyorlar ve ikindiden sonra da kendi yurdlarma dönüyorlardı. Nitekim bir başka âyet-i ke-rîme'de de Cenâb-ı Allah şöyle buyurur : «Kitab ehlinden bir kısmı da şöyle dedi: İnananlara indirilene; günün başında inanın, sonunda in­kâr edin belki dönerler. Dininize uymayanlardan başkasına uymayın. De ki: Doğru yol Allah'ın yoludur. Mesele size verilenin benzerinin bir baş­kasına da verilmesidir. Yoksa Rabbımızın katında size karşı bir hüccet ' mi gösterecekler? De ki doğrusu bol nimet Allah'ın elindedir. Onu dile­diğine verir.» (Âl-i İmrân, 72-73).

Onlar Medine'ye geldiklerinde, biz müslüman olduk derlerdi. Ra-sûlullah (s.a.) in durumunu öğrenip haber vermek için tekrar yurt­larına gittiklerinde de küfre dönerlerdi. Allah Teâlâ nebisine bu duru­mu haber verince, onlann elindeki bu imkân da yokoldu. Çünkü bir daha Medine'ye giremiyorlardı. Mü'mirîler onların mü'min olduklarını zannediyorlar ve diyorlardı ki: Allah Teâlâ sizin hakkınızda şöyle ve şöyle söylemedi mi? Onlar da evet diyorlardı. Kendi kavimlerine dön­düklerinde «Rabbımızın katında aleyhimizde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz. Buna aklınız ermiyor mu? diye birbirlerini uyarıyorlardı.»

Ebu'l-Âliye der ki: «Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsu­nuz.» Yani sizin kitabınızda bahsettiği Hz. Muhammed'in sıfatlarını niçin onlara söylüyorsunuz? demektir. Abdürrezzâk Ma'mer'den, o da Katâde'den nakleder ki-; o, bu âyet-i kerîme'nin tefsirinde şöyle buyur­muştur : Onlar, ilerde bir peygamber gelecek diyorlardı. Birbirleriyle başbaşa kalınca da : «Rabbımzın katında aleyhinizde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz?» diyorlardı.

İbn Cüreyc der ki, bana, Kasım İbn Ebu Bezze, Mücâhid'den bu âyet-i kerîme hakkında nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) Kurayza günü Yahudilerin hisarlarının dibinde durdu ve dedi ki: Ey domuzların ve maymunların kardeşleri, ey Tağût'un kulları, Onlar, bu durumu Mu-hammed (s.a.) e haber veren kimdir? dediler. Bu söz sizden çıkmış ol­malıdır dediler. «Rabbımzın katında aleyhinizde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığını onlara anlatıyorsunuz?» âyeti bunu bildiri­yor. Yani sizin aleyhinizde onların elinde bir dayanak bulunsun diye mi? İbn Cüreyc Mücâhid'den nakletti ki; Hz. Peygamber onlara Hz. Ali'yi gönderdiği zaman Yahudiler bu sözü söylemişler ve Hz. Peygam­bere hakaret etmişlerdi. Süddî der ki: Bunlar yahûdîlerden bir grup- tur. Önce inandılar, sonra münafık oldular ve Araplardan mü'riıin olan­lara kendilerine yapılan azabı anlatarak birbirlerine şöyle diyorlardı: Rabbınızın katında aleyhinizde delil göstersinler diye mi Allah'ın size açıkladığı azabı onlara anlatıyorsunuz? Biz Allah katında sizden daha üstün ve daha sevimliyiz desinler diye mi? Atâ el-Horasânî ise bu âye­tin tefsirinin Allah'ın sizin lehinizde ve aleyhinizde verdiği hüküm, şeklinde olduğunu söylemiştir. Hasan el-Basrî der ki: Bunlar yahûdî-lerdir. İnananlarla karşılaştıklarında biz inandık derlerdi, birbirleriyle başbaşa kaldıklarında kendi aralarında, Allah, kitabınızda aleyhinize açıkladığı hususları, Muhammed'in ashabına söylemeyin, sonra onu sizin aleyhinizde delil olarak kullanırlar ve size düşmanlık ederler, diyor­lardı.

Ebu'l-Âliye «Bilmiyorlar mı ki neyi gizler, neyi açıklarlarsa Allah hepsini bilir.» âyeti hakkında şöyle demiştir: Hz. Muhammed (s.a.) i inkâr ve yalanlama konusunda kendi kitaplarında bulunan şeylerden, neyi gizlerler ve neyi açıklarlarsa Allah hepsini bilmektedir. Katâde de böyle demiştir. Hasan der ki: «Ne gizlerlerse» onlar şunu gizliyorlardı: «Onlar Hz. Muhammed (s.a.) in ashabından yüzçevirip de kendi arka­daşlarının yanına döndüklerinde birbirlerini; Hz. Muhammed'in asha­bına kendi kitaplarında açıklamış olan şeyleri (okumalarını) yasaklar­lardı. Sebebi de; Hz. Muhammed'in ashabının kendi kitaplarında Al­lah katında kendilerine karşı bir hüccetleri bulunması korkusuydu.» «Ne açıklarlarsa» Yani Muhammed (s.a.) in ashabına îman ettik derlerse. Ebu'l-Âliye, Rebi' ve Katâde de böyle tefsir etmişlerdir. [99]

 

78- Onlardan bir kısmı ümmîdirler, kitabı anlamaz­lar. Birtakım bâtıl şeyleri onlar sadece zanneder dururlar.

79- Vay, kitabı elleriyle yazıp da sonra az bir paha ile satabilmek için «Bu Allah katmdadır» diyenlere elleri­
nin yazdıklarından dolayı vay onlara! Vay onlara. O ka­zanmış oldukları yüzünden.

 

Kitabı Tahrif Edenler:

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki: «Onlardan,» yani ehl-i kitab'tan bir kıs­mı da ümmîdirler. Mücâhid de bunların ehl-i kitâb olduğunu söylemiş­tir. Ümmî, iyi yazı yazamayan kişidir. Ebu'l-Âliye, Rebî', Katâde ve İbrahim Nehaî ile daha başkaları da böyle demişlerdir. Bu husus, Al­lah Teâlâ'nın «kitabı anlamazlar» kavlinden de açıkça anlaşılmakta­dır. Yani kitapta neyin bulunduğunu bilmezler. Bunun için Rasûlullah (s.a.) in da sıfatlarından birisi ümmî olmasıdır. Zira o da güzel yazı ya­zamazdı. Nitekim bir başka âyet-i kerîmede Allah Teâlâ şöyle buyu­rur : «Sen daha önce bir kitabtan okumuş ve elinle de onu yazmış de­ğildin. Öyle olsaydı bâtıl söze uyanlar şüpheye düşerlerdi.» (Ankebût, 48). Nitekim Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz de şöyle buyurur : «Biz ümmî bir ümmetiz, yazmayız, ayı da hesaplayanlayız, şöyle ve şöyle.» Yani biz ibâdetlerimizin vaktini tayinde yazıya ve hesaba ihtiyâç duy­mayız. Bir başka âyet-i kerimede Allah Teâlâ şöyle buyurur: «Odur ümmîler arasından kendilerine bir Rasûl göndermiş olan.» (Cum'a, 2).

İbn Cerîr der ki; Araplar, yazı yazamayan kişileri; yazı yazmasını bilemedikleri için, babası yerine annesine nisbet ederek ümmî derler­di. Ancak İbn Cerîr İbn Abbâs (r.a.) dan bunun hilâfına bir kavil rivayet edildiğini söyler. Buna göre Ebu Küreyb İbn Abbâs'dan «On­lardan bir kısmı ümmîdirler» âyeti konusunda şöyle dediğini nakleder : Ümmîler, Allah'ın kendilerine gönderdiği rasûlü tasdik etmeyen ve in­dirdiği kitabı doğrulamayan, ancak kendi elleriyle, yazdıkları şeyi câhil ve sefîhler grubuna, bu Allah katındandır diyenlerdir. İbn Abbâs'm bildirdiğine göre, elleriyle yazı yazdıkları halde Allah Teâlâ'nın onları ümmî olarak isimlendirmesi Allah'ın kitaplarım inkâr etmelerinden-dir. Sonra İbn Cerîr der ki bu te'vîl Arapların yaygın olan sözlerinden anlaşılanın tersinedir. Çünkü onlar arasında yaygın olan kanâate göre ümmî, yazı yazamayan kişidir.

Ben derim ki; ayrıca bu rivayetin ibn Abbâs'dan bu isnâdla nakle­dildiğinin sıhhati üzerinde durulması gerekir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

«Bir takım bâtıl şeyleri» İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'dan nakleder ki bâtıl şeylerden maksad; sözlerdir. Dahhâk, İbn Abbâs'dan nakleder ki; bâtıl şeyler yalan olarak ağızlarıyla söyledikleri sözlerdir. Mücâhid ise bunların yalan olduğunu ifâde eder. Süneyd Haccâc'dan o da İbn Cüreyc'den o da Mücâhid'den nakleder ki; «Onların bir kısmı ümmî­dirler, kitabı anlamazlar. Bir takım bâtıl şeyleri...» âyetinde bahs edi­lenler, kitaptan hiç bir şey bilmeyen yahûdîlerden bir topluluktur. Bu topluluk Allah'ın kitabında olanın aksine zann ile konuşuyorlar ve bunun kitapta olduğunu söylüyorlardı. Bu söyledikleri şey arzuladık- lan bir takım heves ve arzulardan ibaretti. Hasan el-Basri'den de ben­zer şekilde rivayet nakledilmiştir. Ebu'l-Âliye, Rebî' ve Katâde ise bu­nu, kendilerinin sahip olmadıkları konularda, Allah'dan diledikleri bir takım dilekler ve hevesler diye tefsir etmişlerdir. Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eşlem ise bu bâtıl şeylerin temenniler olduğunu belirtmiştir. Onlar biz ehl-i kitaptanız dedikleri halde ehl-i kitabtan değillerdi.

İbn Cerir der ki; doğruya en yakın olan söz Dahhâk'ın İbn Abbâs'-dan naklettiği söz ile Mücâhid'in sözüdür: Allah'ın kitaptan bir şey anlamazlar diye nitelendirdiği ümmîler Hz. Musa'ya indirilmiş olan ki­taptan anlamazlar. Ancak yalan uydururlar ve yalan yere bir takım bâtıl ve hurafeler uydururlar. Buradaki temenni, yalan düzmek ve pey­da etmektir. Osman İbn Affân (r.a.) dan rivayet edilen haber de böy­ledir. O şöyle demiştir: Ben ne boş şeyler istedim, ne de uydurdum. Yani ne bâtılın peşinden koştum ne de yalan uydurdum.

,. İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muhammed... İbn Abbâs'dan nakletti ki: «Onlardan bir kısmı ümmîdirler, kitabı anla­mazlar, onlar sadece bir takım bâtıl şeyleri zanneder dururlar.» âyet-i kerîmesinin kitapta bulunan şeyi bilmezler, buna rağmen zann ile se­nin peygamberliğini inkâr ederler, mânâsına geldiğini söylemiş. Mü-câhid ise «Onlar sadece zanneder dururlar» âyetinin yalan söylerler mânâsına geldiğini belirtir. Katâde, Ebu'l-Âliye ve Rebî' de, haksız ye­re zann beslerler demek olduğunu söyler.

«Vay kitabı elleriyle yazıp da sonra onu az bir paha ile satabil­mek için, 'bu, Allah katındandır' diyenlere vay; ellerinin yazdıkların­dan dolayı onlara vay onlara kazanmış oldukları yüzünden!» Onlar da yahûdîlerden bir başka gruptur. Bunlar, Allah'a karşı yalan yere şahitlik ederek sapıklığa çağıran ve insanların mallarını bâtıl yolda yi­yenlerdir. Yazıklar olsun anlamına gelen “Veyl” kelimesi helak ve yok olsunlar demektir ki, Arap dilinde bu kelimenin .mânâsı meşhur­dur. Süfyân el-Sevrî, Ziyâd İbn Feyyâz'dan nakleder ki; o, Ebu İyâz'ın şöyle dediğini duyduğunu belirtmiş. Veyl, cehennemin temelinde bulu­nan bir irindir. Atâ İbn Yesâr ise Veyl'in cehennemde bir vâdî olduğu­nu ve içerisine dağlar girse onu yutacağını söyler.

İbn Ebu Hatim... Ebu Saîd el-Hudrî'den nakleder ki; o, Rasûlullah (s.a.) in şöyle buyurduğunu söylemiş : «Veyl, cehennemde bir vâdî-dir. Oraya kâfir kırk sonbahar yuvarlanır da yine de dibine ulaşmaz.» Tirmizî bu hadîsi Abd İbn Hamîd kanalıyla... Derrâc'tan nakleder ve der ki bu, garîb bir hadîstir. Ancak onu İbn Lehîa'nın hadîsinden tanı­yoruz. Ben derim ki; görüldüğü gibi bu hadîs sadece İbn Lehîa'dan nakledilmiş değildir. Ancak felâket ondan sonrasındadır. Bu hadîs bu isnâdıyla merfû ve münkerdir. Doğruyu en iyi Allah bilir.

İbn Cerîr der ki; Bize Müsennâ... Osman İbn Affân'dan, o da Ra-sûlullah (s.a.) dan nakleder ki: «Kitabı elleriyle yazıp da sonra onu az bir paha ile satabilmek için; «bu Allah katındandır diyenlere yazık­lar olsun.» âyeti konusunda şöyle demiştir: Veyl, cehennemde bir dağdır. O, yahûdîlerin hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar Tevrat'ı tahrif etmişlerdi. İstediklerini ona eklemişler, sevmediklerini de atmış­lardı. Muhammed (s.a.) in adım Tevrat'tan silmişlerdi. İşte Allah bu sebebten onlara kızmış, Tevrat'ın bir kısmım kaldırarak : «Kitabı elle­riyle yazıp ta, sonra onu az bir paha ile satabilmek için; bu Allah ka­tındandır, diyenlere yazıklar olsun» demiştir. Bu hadîs de aynı şekilde garîbtir.

İkrime, İbn Abbâs'dan nakleder ki; «Kitabı elleriyle yazıp da...» âyetinde kasdolunanlar; yahûdî hahamlarıdır. Saîd de, Katâde'den bun­ların yahûdîler olduğunu nakleder. Süfyân el-Sevrî Abdurrahmân İbn Alkame'den rivayet eder ki o, ben İbri Abbâs'a Allah Teâlâ'nın : «Kitabı elleriyle yazıp da...» kavlini sordum. O, bu âyet müşrikler ve ehl-i kitâb hakkında nazil olmuştur, dedi. Süddî der ki; Yahudilerden bir toplu­luk kendi elleriyle yazdıkları kitabı Araplara satıyorlardı ve bu kitabın Allah katından olduğunu söyleyerek onlardan az bir paha almaya ça­lışıyorlardı.

Zührî der ki; bana Übeydullah İbn Abdullah, İbn Abbâs'm şöyle dediğini nakletti: Ey Müslümanlar topluluğu, aranızda Allah'ın pey­gamberine gönderdiği kitab bulunurken ehl-i kitaba nasıl suâl soruyor­sunuz? Bu kitab Allah'ın haberlerinin en yenisidir ve siz onu doğrudan doğruya okuyorsunuz. O, yaşlanmış değildir ve Allah Teâlâ size; kitab ehlinin Allah'ın kitabını değiştirdiklerini ve kendi elleriyle kitablar ya­zıp az bir pahaya satabilmek için bu, Allah'ın katındandır dediklerini bildiriyor. Size gelen bilgiler onlara suâl sormanızı yasaklamaz mı? Allah'a andolsun ki onların hiç birisi size indirilen kitab hakkında size suâl sormadı. Bu hadîsi Buhârî muhtelif yollarla Zührî'den nakleder. Hasan İbn Ebu Hasan el-Basrî der ki az pahadan maksad; bütün pislik­leriyle dünyadır.

«Ellerinin yazdıklarından dolayı onlara yazıklar olsun!» Elleriyle yazdıkları yalan, iftira ve bühtandan dolayı onlara yazıklar olsun! Ha­ram yediklerinden dolayı onlara yazıklar olsun! Nitekim Dahhâk'ın İbn Abbâs'tan naklettiğine göre o, yazıklar olsun âyetinin; üzerlerine azâb olsun mânâsına geldiğini söylemiştir. Elleriyle yazdıkları yalan­dan dolayı yazıklar olsun! Bilgisiz halkı ve diğerlerini kandırarak ye­diklerinden dolayı yazıklar olsun! [100]               

Tevrat'ı elleriyle yazıp ta içindekileri kendi arzu ve isteklerine gö­re değiştirenlere şiddetli azâb vardır. Tevrat'ta Hz. Peygamberin va­sıflarını görmüşler, elleriyle silerek onu değiştirmişlerdi. Yaptıklarının Allah katından olduğunu bildiriyorlardı. Bunu çok basît dünyevî de­ğerler karşılığında satıyorlardı. İşte bu sebeple onlara şiddetli azâb vardır. Ayrıca onlar bu şenî davranışlarının dışında, kendilerine ancak kırk gün gibi kısa bir süre cehennem ateşinin dokunacağını bunun ancak kırk gün gibi kısa bir süre cehennem ateşinin dokunacağını bu­nun dışında cehennemde yanmayacaklarını iddia ediyorlardı. Bu kırk gün de, Hz. Musa'nın Tûr dağına çıkarken kendi başlarına kalıp Sâ-mirî'nin yaptığı buzağıya tapınmaları süresiydi. Ancak bu temelsiz bir iddia idi. Allah'tan böyle bir ahd almamışlardı: Allah'a bilmedikleri sö­zü isnâd ediyor ve gururları yüzünden bu yanlış iddiayı öne sürüyor­lardı. Halbuki ey yahûdîler, siz işlediğiniz şenî suçlardan, küfrünüz­den, peygamberleri öldürmenizden ve isyan ederek Allah'ın emirlerine muhalefetinizden dolayı cehennemde sürekli yanacaksınız. Çünkü Al­lah Hz. Âdem'den dünyanın sonuna değin, carî olacak tüm mahlûkât için geçerli umûmî kanunlar koymuştur. Bu kanunlara göre, kim bir suç işler veya kalbiyle, lisanıyla ve uzuvlarıyla bir hatâya iştirak eder­se, haktan uzaklaşmış ve sapıklığa düşmüş olmasından dolayı cehen­nemde yanacaktır. Binâenaleyh, siz bu kanunun dışında kalacak değil­siniz. Hangi cinsten ve ırktan olursa olsun, kim îman eder ve sâlih amel işlerse, işte o cennet ashabıdır ve orada ebediyyen kalacaktır.

Bu âyette yüce Allah yahûdîlerin Tevrat'a aykırı davranışlarını açıklamakta, ona inandıklarını söylemelerinin açıkça yalan olduğunu belirtmektedir. Çünkü Allah Tevrat'ta onlardan sağlam sözler almıştır. Allah'tan başkasına ibâdet etmeyeceklerine, anne ve babalarına iyi muamele edeceklerine dâir ahitleri vardır. Akrabalara, yetimlere ve yoksullara iyilik yapacaklarını söylemişlerdir. Güzel söz söyleyip namaz kılacaklarına ve zekât vereceklerine ahdetmişlerdi. Ancak yahûdîler bütün bu ahdlerini bozmuşlar ve madde sevgisiyle ruhlarım esîr ederek ihsan ve saygıda kusur etmişlerdi. Akrabalarına ve vatandaşlarının hukukuna riâyet edeceklerini söyledikleri halde, tecâvüz etmişlerdi. Ki­tabın bir kısmına inanmış, bir kısmını inkâr etmişlerdi. Bu ise onlar için rüsvâylığın biricik nedeniydi. Tevrâtta birbirlerini öldürmeyecek­leri, meşru' yol dışında hiçbir kimsenin kanım akıtmıyacakiarı ve yurt­taşı yurdundan çıkarmayacakları yazılıydı. Ancak onlar birbirlerini öl­dürmüşler, ve birbirlerini esîr etmişlerdi. Haklarında bunları yapmak yasak olduğu halde, bunu yapanlar, nasıl kitaba bağlı olduklarını söy­leyebilirlerdi? Tevrat'taki hükümlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenlerin bu şenî fiilinin cezası, dünyada zillet, ahirette de elîm azâbtan başka bir şey olmazdı. İşte dünya hayatının riyaset ve mal gibi aldatıcı değerlerini âhirete tercih edenler, dünyalarım âhiret kar­şılığı satmış olan yahûdîlerdir. Onların azabı hafîfletilmeyeceği gibi dünya ve ahirette de kendilerine yardım edilmez. Burada sözü edilen yahûdîler Medine'deki Kurayza oğullarıyla, Nadîr oğullarıydı. Kurayza oğulları Medine'deki Evs kabilesiyle, Nadîr oğulları da Hazrec kabüe-siyle sözleşmişlerdi. Bu sözleşmeye rağmen, öbürleriyle savaşıyor yurd-larını harâb ederek, tuttuklarını esir alıyorlardı. Niçin böyle yaptıkları sorulunca da, Tevrâtta böyle emredildiğini söylüyorlardı.

Andolsun ki, biz Musa'ya Tevrat'ı verdik. Onun peşinden birbiri ardı sıra Peygamberleri gönderdik. Bu peygamberler Yûşa', Dâvûd, Sü­leyman, Üzeyr, İlyâs, Elyesa, Yûnus, Zekeriyyâ ve Yahya (a.s.) dır. Mer­yem oğlu îsâ'ya da açık deliller ve mucizeler verdik. Ancak isrâiloğul-larına her peygamber geldiğinde, kendi istekleri ve arzuları doğrultu­sunda hareket etmeyince onlar peygamberlerden yüz çevirerek, büyük­lük taslayıp ona uymaktan kaçınmışlardı. Her zaman yahûdîlerin yap­tığı budur. Eski ve yeni, hangi devirde yaşarlarsa yaşasınlar yahûdîler, bu ortak karaktere sahiptirler. İlginç davranışlarından birisi de, Hz. Peygamberle alay ederek, «söylediklerin karşısında kalbimiz kapalıdır, oraya senin söylediklerin girmiyor» demeleridir. Yüce Allah onların bu iddialarını reddederek, söylediklerinin doğru olmadığını, ancak hakkın rahmetinden uzaklaştıklarını, küfür ve isyanları nedeniyle ilâhî tevfîk-ten mahrum kılındıklarını belirtmektedir. Yahûdîlerin elindeki Tevrat Hz. Peygamberin niteliklerini belirttiği halde, Hz. Peygamber gelince ve beraberinde de Tevrat'ı doğruluyan Kur'an'ı getirince, onlar büyükle-nerek Kur'an'ı inkâr etmişler ve dünya hayatını âhirete tercih etmiş­lerdi. Binâenaleyh, Allah'ın lâ'neti hep onların üzerinde olmuştur. Pey­gamberin çağdaşı olan yâhûdîler, O'nun hak peygamber olduğunu bil­dikleri halde ve kendi çocuklarını tanıdıkları gibi onu tanıdıkları hal­de inanmamışlardı. Zulüm ve kıskançlıktan başka bir nedene dayan­mıyordu inanmayışları. Bunun üzerine Allah'ın gazabına çarptırılmış­lardı. Peygamberi inkâr etmeleri, bu gazaba lâyık olmanın biricik ne­deniydi. Onlar için horlaştırıcı ve rezîl edici bir azâb muhakkak ge­lecekti. Onlara «Kur'an'a inanın» denildiğinde «biz, ancak Tevrat'ta bize indirilenlere inanırız. Bunun dışındakileri inkâr ederiz» diyorlardı. Yüce Allah ise onlara, Kur'an'ın hak olduğunu ve Allah katından in­diğini, onun gibi Allah katından indirilen Tevrat'ı doğruladığını belir­terek, kitapların bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayışlarının ne­denini soruyordu. Tevrat'ta adam öldürmek-yasak iken, haksız yere peygamberlerini öldürenler yahûdîlerdi. Eğer Tevrat'a gerçekten inanı- yorlarsa neden adam öldürüyorlardı? Doğruyu söylemek gerekirse on­lar, Allah katından gelen hiçbir kitaba inanmazlardı.

Peygamberleri öldürmeleri ve Hz. Musa'nın Tevrat ile birlikte de­ğişik mucizelerle kendilerine gelmesinden sonra, onu bırakıp buzağıya tapınmaları gibi davranışları, yahûdîlerin Tevrat'a inanmadıklarının deliliydi. Ey Muhammed (s.a.), sen onlara, Allah'ın kendilerinden aldığı mîsâkı (sözleşmeyi) hatırlat. Burada Tevrat'a göre amel etmeleri em-rolunmuştu. Cenâb-ı Allah üzerlerine Tûr'u kaldırmış ve onlara, «size verdiğimizi ciddiyetle alıp dinleyin» demişti. Ancak yahûdîler, «dinle­dik ve isyan ettik» demekten başka bir şey yapmamışlardı. Allah'a ibâ­det yerine buzağıya tapınmışlardı. Buzağının sevgisi onların kalbinin içine kadar sirayet etmişti. Tıpkı elektrik çarpmış gibi çarpılmışlardı. Onlara de ki, «eğer Tevrat'a îmanınız, sizi böyle yapmaya sevkediyor-sa, ne kadar kötü bir şeye inanmaktasınız! İnandığınız böyle ise ne kadar kötü bir inançtır sizinki!» [101]

 

80- Sayılı günlerden başka asla bize ateş dokunma­yacaktır dediler. De ki: Siz Allah katından bir söz mü al­dınız? Öyleyse Allah asla sözünden caymaz. Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?

 

Yahudilerin Ham Hayâlleri:

 

Allah Teâlâ yahûdîlerin kendileri için uydurdukları bir iddiayı bil­direrek buyuruyor ki: Onlar kendilerine ateşin ancak bir kaç gün değebileceğini, sonra ateşten kurtulacaklarını söylüyorlar. Allah da, Yoksa Allah'a karşı bilmediğiniz bir şey mi söylüyorsunuz? buyurarak onları reddediyor. Eğer Allah'dan bir va'd sâdır olmuşsa, Allah vadin­den caymaz. Hayır, siz Allah'a karşı bilmediğiniz bir yalan söylüyor ve ona iftira ediyorsunuz.

Muhammed İbn îshâk... İbn Abbâs'dan nakleder ki; Yahûdîler, bu dünya yedibin senedir. Biz, her bin sene için bir gün cehennemde kalacağız ve azâb göreceğiz. Bütün azâb süremiz sayılı yedi gündür di­yorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Sayılı günlerden başka asla bizeateş dokunmayacak dediler»- âyetini inzal, buyurdu. Sonra İbn İsnâfe Muhammed kanalıyla Saîd veya İkrime'den, onlar da İbn Abbâs'dan aynı sözü naklederler. Avfî, İbn Abbâs'dan nakleder ki; yahûdîler, bize ateş ancak kırk gece dokunacaktır, demişlerdi. Dahhâk der ki; İbn Ab-bâs şöyle dedi: Yahûdîler, Tevrat'ta cehennemin iki tarafı arasında kırk senelik yol bulunduğunun yazılı olduğunu gördüklerini iddia etti­ler, sonra zakkum ağacına ulaşılabileceğini bildirdiler ki, bu ağaç ce­hennemin dibinde yetişmektedir. Allah'ın düşmanları dediler ki: Biz Zakkum ağacına varıncaya kadar azâb görürüz, ondan sonra cehennem yok olur gider. İşte Allah Teâlâ'nın: «Sayılı günlerden başka asla bize ateş dokunmayacaktır dediler» âyetinin mânâsı budur. Abdürrezzâk Ma'mer'den o da Katâde'den nakleder ki bu âyetin mânâsı, «bizim bu­zağıya tapındığımız günler kadar bize ateş dokunacaktır» demiş olma­larıdır.

İkrime der ki; Yahûdîler, Rasûlullah (s.a.) ile çekişerek dediler ki: Biz cehenneme ancak kırk gece gireceğiz. Ondan sonra Tanrı bizim yerimize bir başka kavmi cehenneme sokacak. Bununla Hz. Muham­med (s.a.) i ve ashabını kasdediyorlardı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) eliyle onları göstererek; hayır, siz cehennemde ebediyyen kala­caksınız. Oraya sizin arkanızdan hiç bir halef kılınmayacaktır, dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ : «Sayılı günlerden başka asla bize ateş dokunmayacaktır dediler.» âyetini inzal buyurdu. Ebu Bekr İbn Mer-dûyeh merhum der ki; bize Abdullah İbn Ca'fer... Ebu Hüreyre (r.a.) den nakletti ki o şöyle demiş : Hayber'in fethedildiği gün Hz. Peygam­bere zehirli bir kuzu ikram edildi. Rasûlullah (s.a.) bunun üzerine ya-hûdîlerden burada olanları toplayın dedi. Rasûlullah (s.a.) onlara : Babanız kimdir? diye sordu. Onlar, falancadır dediklerinde yalan söy­lüyorsunuz, bilâkis babanız falancadır buyurdu. Bunun üzerine onlar doğru söylersin ve iyi söylersin dediler. Sonra onlara dedi ki: Ben size bir şey soracağım, o sorduğum şey konusunda bana doğru söyleyecek misiniz? Onlar evet ey Ebu Kasım dediler, eğer sana karşı yalan söy­lersek nasıl babamızı bildiysen yalan söylediğimizi de bilirsin dediler. Rasûlullah (s.a.) onlara cehennem ehli kimlerdir? diye sordu. Onlar da : Biz orada az bir süre kalacağız, sonra bizim yerimize siz oraya gi­receksiniz, dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: Yere bakınız. Allah'a andolsun ki biz ebediyyen sizin yerinize oraya girme­yeceğiz. Sonra Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: Şimdi ben size bir başka şey soracağım, o konuda bana doğruyu söyleyecek misiniz? Onlar evet Ey Ebu Kasım dediler. Bunun üzerine : Bu kuyuya zehir kattınız mı? buyurdu. Onlar da evet karşılığını, verdiler. Rasûlullah (s.a.) sizi buna sevkeden nedir? dedi. Onlar, eğer yalan söylüyorsan senden kurtulmakistedik, eğer peygamber isen sana asla zarar vermez dediler. Bunu îmâm %Ahmed, Buhârî ve Neseî Leys İbn Sa'd'den aynı şekilde naklederler. [102]

Yahudilere göre; cennet kendileri için hazırlanmıştır ve onlar ka-tiyyen cehenneme girmeyeceklerdir. Ancak Yüce Allah peygamberine şöyle demesini buyurmaktadır: «Eğer iddianızda samimî iseniz ve cen­netin yalnız size âit olduğunu kabul ediyorsanız, ölümü isteyin, çünkü ölmek sizin için bir tehlike arz etmez. Ne de olsa öldüğünüz takdirde doğrudan cennete gireceksiniz. Bunda kesin kanâata sahipseniz, dola­yısıyla çabucak ona ulaşmayı istemelisiniz.» Fakat onlardan hiç birisi ebediyyen ölümü istemez. Çünkü önceden- işledikleri küfür, fısk ve isyânla, suçsuz kişileri öldürmeleri ve peygamberlere karşı kötü davran­maları onların cennete girmesini önleyecektir.

Allah'a andolsun ki; dünyada uzun müddet yaşamayı en çok is­teyen ve dünya mallarına en fazla harîs olan kavim yahûdîlerdir. On­lar, Allah'a şirk koşan ve âhirete inanmayan, müşriklerden daha çok dünyaperesttirler. Âhirete inanmayan müşrikler için dünyadan başka bir yerde hayat söz konusu olmadığından dünya hayatına hırsla bağ­lanmaları normal görünebilir. Kitab ehli olan ve bir. peygambere bağ­lanan yahûdîler ise onlardan daha çok dünyaya bağlanmakta ve sarıl­maktadırlar. Materyalist yahûdîler dünyaya öylesine tutkundurlar ki, her biri bin sene yaşamak ister. Ancak bu istekleri onlar için elim bir azâbdan başka bir şey getirmez. Çünkü Allah onların yaptıklarını bil­mekte ve onlan bu davranışlarından dolayı cezalandırmaktadır. [103]

 

81- Hayır, kötülük yapıp da günahı kendisini kuşatan kimseler, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar ateşte te­
melli kalıcıdırlar.

82- İman edip, sâlih âmeller işleyenler; işte onlar cennetliklerdir. Onlar orada temelli kalıcıdırlar.

 

Kurtuluş Salih Ameldedir :

 

Allah Teâlâ buyuruyor ki; Mesele sizin arzuladığınız ve istediği­niz gibi değildir. Aksine kim bir kötülük yapıp ta günahı kendisini ku­şatırsa, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar ateşte temelli kalacaklar­dır. Kim de îman edip Allah'a ve Rasûlüne inanırsa, şeriata uygun dü­şen sâlih ameli işlerse onlar cennet ehlidirler. Burası Allah Teâlâ'nın şu kavline çok benzemektedir : «Bu, sizin kuruntularınıza ve kitab eh­linin kuruntularına göre değildir. Kim fenalık yaparsa cezasını görür. Kendisine Allah'dan başka ne dost ve ne de yardımcı bulur. Erkek ve­ya kadın mü'min olarak kim sâlih ameller işlerse işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez.» (Nisa, 123 -124)

Muhammed İbn İshâk derki; bana Muhammed İbn Muhammed, Saîd ve İkrime yoluyla İbn Abbâs'dan nakletti ki, o şöyle demiş : Hayır kötülük yapıp da günahı kendisini kuşatan kimseler, işte onlar cehen­nemliklerdir.» Yani sizin amelleriniz gibi amel işleyip sizin küfrettiği­niz gibi küfrederek küfrü kendini kuşatan kimse için hiç bir hasene yoktur. Bir rivayette İbn Abbâs bunun şirk olduğunu söylemiş. İbn Ebu Hatim, Ebu Vâil, Ebu'l-Âliye, Mücâhid, İkrime, Hasan, Katâde, Rebî' İbn Enes'den de aynı şekilde rivayet nakledildiğini söyler. Ha­san da aynı şekilde söyler. Süddî ise kötülüğün büyük günah olduğu­nu bildirir. İbn Cüreyc Mücâhid'den nakleder ki: «Günahı kendilerini kuşatan» yani kalplerini ihata eden demektir. Ebu Hüreyre, Ebu Vâil. Atâ, Hasan da «Günahı kendisini kuşatan» ı şirki sebebiyle günahı ken­disini kuşatan diye tefsir etmişlerdir. A'meş... Rebî'in bu âyeti şöyle tefsir ettiğini söyler: Tevbe etmeden evvel hatâları üzere ölen kimse. Süddî ve Ebu Rezîn'den de benzer şekilde rivayet nakledilir. Ebu'l-Âli­ye, Mücâhid ve Hasan bir rivayete göre, Katâde ve Rebî' İbn Enes'den de bir başka rivayete gpre nakledilir ki; «Günahı kendisini kuşatan»; büyük günahı kendisini çevreleyen, ihata eden demektir. Bütün bu söy­lenenler mânâ bakımından birbirine yakındır. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Burada İmâm Ahmed'in rivayet ettiği bir hadîs zikredilir ki buna göre, Süleyman İbn Dâvûd... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakleder ki Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş : Günahların küçük sayılanlarından siz sizi koruyun, çünkü bunlar birleşerek adamı helâka götürürler. Ra­sûlullah (s.a.) onlar için bir de örnek vermiş. Bunlar çöle inmiş bir kavim gibidirler. Bir şey hazırlamışlardır. Bir kişi çevreye gidip bir çöp getiriyor öbürü de gidip bir çöp getiriyordu. Nihayet odunu topla­dılar ve ateşi yaktılar ve ateşe attıkları şeyi pişirdiler.

Muhammed İbn İshâk, Saîd veya İkrime yoluyla İbn Abbâs'dan nakleder ki o, şöyle demiş : «îman edip sâlih ameller işleyenler işte on- lar cennetliklerdir.» Yani sizin (Yahudiler) küfrettiğinize inanıp ter-kettiğiniz dine göre amel edenler için cennet vardır, orada ebediyyen kalacaklardır, demektir. Allah onlara hayra göre sevabın, şerre göre cezanın bulunduğunu haber vermekte ve bunun asla kesintiye uğra­mayacağını bildirmektedir. [104]

 

83- Hani, İsrâiloğullarmdan; Allah'tan başkasına ibâdet etmeyin; anaya, babaya, akrabalara, yetimlere, yok­sullara iyilik yapın. İnsanlara güzellikle söyleyin, namaz kılın zekât verin diye söz almıştık. Sonra pek azınız müs­tesna yüz çevirdiniz. Ve siz hâlâ yüz çevirenlerdensiniz.

 

Allah Teâlâ, İsrâiloğullarına emirler verdiğini ve kendilerinden bu emirlere uyacaklarına dâir söz aldığını, onların bu sözden vazgeçip ka­sıtla ve bile bile ondan yüzçevirdiklerini hatırlatıyor. Allah Teâlâ İsrâil­oğullarına, Allah'a ibâdet etmelerini, O'na hiç bir şeyi ortak koşmama­larını emretmişti. Bu emri, bütün yaratıklarına aitti ve insanları bu­nun için yaratmıştı. Nitekim bir başka âyet-i kerîme'de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor : «Senden önce gönderdiğimiz her peygambere Ben'den başka îlâh yoktur. Bana kulluk edin diye vahy etmişizdir.» (Enbiyâ, 25) Bir başka âyet-i kerîme'de ise şöyle buyuruyor : «Andolsun ki her üm­mete, Allah'a kulluk edin, azdırıcılardan, Tağût'tan kaçının diyen pey­gamber göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin, peygamberleri yalanlayan­ların sonlarının nasıl olduğunu görün.» (Nahl, 26) Bu hak, hakların en üstünü ve en yücesidir. Çünkü Allah'ın hakkıdır. Allah'a ibâdet edil­mesi ve ona hiç bir şekilde şirk koşulmaması hakkı. Sonra yaratıkların hakkı gelir. Yaratıklar içerisinde üzerinde en çok durulan ve en önemli hak ana ve baba'nın hakkıdır. Bunun için Allah Teâlâ kendi hakkıyla ana baba hakkını birleştirerek buyuruyor ki: «Bana ve ana ve babana şükret. Dönüş yine Bana'dır.» (Lukmân, 14) «Rabbın yalnız kendisine ibâdet etmeni, ana ve babana iyi davranmanı hükmetti.» (İsrâ, 23), «Yakınlara, miskinlere, yolculara (yol oğluna) hakkını ver.» (Bakara, 177).

Buhârî ve Müslim'in sahîh'inde nakledildiğine göre, İbn Mesûd der ki:

«Ben Hz. Peygambere; Ey Allah'ın Rasûlü, amellerin hangisi efdaldır diye sordum. O, vaktinde kılınan namaz dedi. Sonra hangisidir de­dim. O, ana ve babaya iyi davranmaktır dedi. Sonra hangisidir dedim. O, Allah yolunda cihâd etmektir dedi.» Bunun için sahîh bir hadîste vârid olur ki, adamın biri Hz. Peygambere : Ey Allah'ın Rasûlü, kime iyi davranayım? diye sormuş O da annene demiş. Sonra kime deyince; O, annene demiş. Sonra kime deyince; O, annene demiş. Sonra kime deyince; O, babana, sonra sana kim yakınsa yakınına buyurmuş.

Yetimler; kendilerine kazanç getirecek babalan olmayan küçük­lerdir. Miskinler ise; kendilerine ve ailelerine harcayacak bir şey bu­lamayan kimselerdir. Allah Teâlâ'mn «Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi şirk koşmayın, anne ve babaya da iyi davranın.» âyetinde ayrıca bilgi verilecektir.

«İnsanlara güzellikle söyleyin.» Güzel konuşun ve onlara kolaylaş­tırın. Bu emrin içerisine; ma'rûfu emir ve münkerden nehiy de dâhil olur. Nitekim Hasan el-Basrî «İnsanlara güzellikle söyleyin» âyeti ko­nusunda demiştir ki: Sözün güzeli, ma'rûfu emredip münkerden neh-yeden, halîm selim davranan, affeden, günahlardan vazgeçen ve insan­lara güzel söyleyenlerin sözüdür. Allah'ın buyurduğu gibi güzel; Allah'ın hoşnut olacağı her türlü güzel huydur.

İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki; Bize Revh... Ebu Zerr (r.a.) den o da Hz. Peygamberden nakletti ki Rasûlullah şöyle buyurmuş:

«Ma'rûftan hiç bir şeyi küçük görme. Eğer bulamazsan kardeşini sevimli bir yüzle karşıla.»[105]

Müslim Sahîh'inde ve Tirmizî Ebu Âmir kanalıyla bu hadîsi nak­lederler. İnsanlara güzel söz söyleme emrinin .iyi davranış emrinden sonra gelmesi uygundur. Çünkü fiilî ve kavlî ihsanın iki tarafı birleş­tirilmektedir. Sonra âyet-i kerime ibâdet ve ihsanı belirli bir davranış­la yani namaz ve zekâtla pekiştirmektedir : «Namaz kılın, zekâtı verin.» Allah Teâlâ yahûdîlerin bütün bunlardan yüz çevirdiklerini, Allah'ın emirlerini arkalarına attıklarını, bildikten sonra kasıtlı olarak onlardan yüzçevirdiklerini haber veriyor. Ancak içlerinden çok az bir kısmı bu­nun dışındadır. Allah Teâlâ yahûdîlere verdiği bu emrin benzerini Nisa sûresinde bu ümmete de vermiştir. Nitekim, Nisa sûresinde buyurur ki: «Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınız­daki arkadaşınıza, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.» (Nisa, 36) Bu ümmet; Allah'ın bu buyruklarını, diğer hiç bir ümmetin yerine getir­mediği biçimde yerine getirmiştir. Hamd ve minnet Allah'adır.

Bu konuda nakledilen garîb rivayetlerden birisi de İbn Ebu Hâtim'-in tefsirinde naklettiğidir. O der ki; bana babam... Eser İbn Vedîa'dan nakletti ki; ö, evinden çıktığında yahûdî veya hıristiyanla karşılaşınca mutlaka ona selâm verirmiş. Kendisine sen me yapıyorsun yahûdî ve hıristiyanlara selâm veriyorsun? denildiğinde; Allah Teâlâ «İnsanlara güzellikle söyleyin» buyuruyor ki bu selâmdır demiştir. İbn Ebu Hatim, Atâ el-Horasanî'den de böyle bir rivayet nakledildiğini söyler. Ben derim ki; sünnette onlara selâm verilmeyeceği sabit olmuştur. Doğruyu en iyi Allah bilir. [106]

 

84- Hani, bir de kanınızı dökmeyin, birbirinizi yur­dunuzdan sürmeyin diye söz almıştık, sonra bunu ikrar
ettiniz ve (ikrarınıza) şâhid de oldunuz.

85- Sonra sizler; birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımını yurtlarından süren, onlara karşı günah ve düş­manlıkla birleşen, onları (yurtlarından) çıkarmak haram kılınmışken esîr olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz. Yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kıs­mını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden böyle yapanm cezası; dünya hayatında rezîl olmaktan başka birşey değildir. Kı­yamet gününde ise onlar, azabın en şiddetlisine uğratılır­lar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.

86- İşte onlar, âhirete karşı dünya hayatını satın al­mış olanlardır. Bu yüzden kendilerinden azâb kaldırılıp, hafifletilmeyecek, yardım da yapılmayacaktır.

 

Yahudilerin Dönekliği:

 

Sânı yüce ve münezzeh olan Allah Teâlâ, Rasûlullah devrinde Me­dine'deki yahûdîleri kınıyor: O yahûdîler ki, Evs ve Hazrec'in arasın­daki çatışmada önemli bir rol oynuyorlardı. Zira Evs ve Hazrec kabilesi ansâr'ı teşkil ediyordu ve bunlar câhiliyet devrinde puta tapan bir ka­vimdiler. Aralarında büyük savaşlar oluyordu. Medine yahûdîleri, Be-nu Kaynuka, Benu Nadir —ki Hazrec kabilesinin müttefikiydiler— ve Benu Kurayza —ki Evs kabilesinin müttefikiydiler— dan müteşekkil üç kabile idi. Bu kabilelerin arasında savaş çıktığı zaman her grup kendi müttefikiyle savaşıyordu. Dolayısıyla yahûdî kendi düşmanım öldürür­ken diğer gruptan yahûdîyi de öldürüyordu ki bu, kendilerinin dînine ve kitaplarının hükmüne göre haramdı. Düşmanlarını evlerinden çıkarı­yor, evlerinin eşyasını tâlân ediyor, mallarım alıyorlardı. Ancak harb sona erince yenilen grubun esirlerini Tevrat'ın hükmü uyarınca serbest bırakıyorlardı. Bunun için Allah Teâlâ buyuruyor ki:

«Yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsu­nuz?»

Bu âyette Allah Teâlâ Yahudilere diyor ki: «Bir de kanınızı dök­meyin, biribirinizi yurdunuzdan sürmeyin diye sizden söz almıştık. Sonra bunu ikrar ettiniz ve ikrarınıza da şâhid oldunuz.» Birbirinizi öldürmeyeceğinize, birbirinizi evinizden çıkarmayacağınıza ve birbiri­nizin aleyhinde çalışmayacağınıza dâir sizden söz almıştık, «öyle ise Yaradanınıza tevbe edin ve kendinizi öldürün. Bu, sizin için Yaratanı­nızın katında da daha hayırlıdır.» Zira bir dinin mensupları bir tek nefs mesâbesindedirler. Nitekim Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz bu­yurur ki: «Mü'minler, dostluklarında, birbirlerine acımalarda ve birbirleriy­le bağlılıklarında bir tek cesed gibidirler. Onun bir uzvu dertlenirse ce­sedin diğer uzuvları da uykusuz kalarak ve acı çekerek ona katılır[107] buyuruyor. «Sonra bunu ikrar ettiniz ve ikrarınıza şâhid de oldunuz.» Yâni siz bu sözü bildiğinizi kabul edip doğruluğunu ikrar ettiniz ve bu­na kendiniz de şâhid oldunuz.

«Sonra, sizler birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımını yurtların­dan süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları yurtların­dan çıkarmak haram kılınmışken esîr olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz.»

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Muhammed İbn Ebu Muham­med, Saîd İbn Cübeyr'den veya İkrime'den o da İbn Abbâs'dan nakletti ki bu âyet konusunda o şöyle demiş : Allah Teâlâ bu davranışların­dan dolayı onları uyarmaktadır .Tevrat'ta yahûdîlere birbirlerinin kan­larını akıtmaları haram, esirlerini fidye olarak vermeleri ise farz kı­lınmıştı. Medine'deki yahûdîler iki grup idiler. Bir grubu Kaynuka oğul­ları teşkil ediyordu ki bunlar Hazrec kabilesinin müttefikiydiler. Nadir - ve Kurayza oğullan ise Evs kabilesinin müttefikiydiler. Evs kabilesi ile Hazrec kabilesi arasında bir savaş olunca Kaynuka oğulları Hazrec kabilesiyle, Nadîr ve Kurayza oğullan da Evs kabilesiyle savaşa çıkıyor­lardı. Ve her grup müttefiklerini' kendi dindaşlanna tercih ediyordu. Aralarında kan akıtıyorlardı. Halbuki ellerinde bulunan Tevrat'tan, ne­yin kendilerine helâl, neyin haram olduğunu biliyorlardı. Evs ve Hazrec kabilesi şirk ehli olup puta taparlardı. Ne cennet, ne cehennem bilir­lerdi. Ne diriliş ne kıyamet tanırlardı. Ne kitaplan vardı, ne de helâl ve haram bilirlerdi. Harb son bulunca Tevrat'taki hükme uygun olarak .esirlerini fidye karşılığı serbest bırakıyorlardı. Karşılıklı olarak birbir­lerine esirleri devrediyorlardı. Kaynuka oğulları kendi yanlannda bulu­nan esirleri Evs kabilesiyle, Nadîr ve Kurayza oğullan da kendi yan­larında bulunan esirleri Hazrec kabilesiyle değiştiriyorlardı. Akıtılan kanları işe heder sayıyorlardı. Sırf şirk ehline destek olmak için kendi aralarında ölülerini hedef yapıyorlardı. İşte Allah Teâlâ onları uyararak bu noktayı hatırlatıyor ve : «Yoksa kitabın bir kısmına inanıp bir kıs­mım inkâr mı ediyorsunuz?» buyuruyor. Tevrat'ın hükmüne göre; öl­dürmek, bir kişiyi.yurdundan çıkarmak ve Allah'a şirk koşanlara destek olmak yasak iken siz onlara destek oluyor, Allah'ı bırakıp puta tapan­lara —sırf dünya malı için— yardımcı oluyorsunuz. İşte bu âyet, bana ulaştığına göre Evs ve Hazrec kabilesiyle yahûdîler arasında cereyan eden bu vak'a üzerine nazil olmuştur.

Esbât, Süddî'den naklen der ki: Kurayza oğullan Evs kabilesinin, Nadîr oğulları da Hazrec kabilesinin müttefikiydiler. Bu iki kabile Sü-meyr savaşında çarpışıyorlardı. Kurayza oğulları kendi müttefikleriyle birlikte Nadîr oğulları ve onların müttefiki olan Hazreclilere karşı sava­şıyordu. Nadîr oğulları da Kurayza oğulları ve onların müttefiki olan Evs kabilesiyle birlikte savaşıyorlardı. Onları yeniyor, yurtlarını harâb ediyor, ve yurtlarından çıkarıyorlardı. îki gruptan bir grup esîr olunca ona fidye vermek üzere toplanıyorlardı. İşte bu davranışları dolayısıyla Araplar onları kınıyor ve diyorlardı ki; nasıl oluyor da hem onlarla sa­vaşıyor, hem de fidyeleşiyorsunuz? Onlar da; biz onlara fidye vermekle emrolunduk, onlarla savaşmak bize haram kılındı diyorlardı. Araplar niçin savaşıyorsunuz? dediklerinde onlar, bizim müttefiklerimizin yenil­mesinden utandığımız için savaşıyoruz, diyorlardı. İşte bunun üzerine Allah onları kınayarak buyurdu ki: «Sonra sizler birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımını yurtlarından süren, onlara karşı günah ve düş­manlıkta birleşen, onları yurtlarından çıkarmak haram kılınmışken esîr olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz.»

Şu'be, Süddî'den naklen der ki: Bu âyet Kays İbn el-Hatîm hak­kında nazil oldu.

Esbât, Süddî'den o da Abdhayr'dan nakleder ki, o şöyle demiş : Biz Süleyman İbn Rebîa el-Bâhilî ile Lencer'de savaştık, şehri muhasara ve fethettik. Esirler aldık. Abdullah İbn Selâm yediyüz dirheme bir yahûdî câriye satın aldı. Re's el-Câlût'a uğradığında onun yanına indi ve dedi ki: Ey Res'el-Câlût senin» yanında kendi dininden yaşlı bir kimse var mı ki bunu benden satın alsın? O da var dedi. Abdullah İbn Selâm; onu yediyüz dirheme satın aldım deyince o, ben sana bir yediyüz dirhem de kâr vereyim dedi. Abdullah İbn Selâm dedi ki: Ben onu dört binden aşağıya vermemeye and içtim. Bunun üzerine o, benim ihtiyâcım yok­tur dedi. Abdullah ibn Selâm ise; Allah'a andolsun ki; ya onu benden satın alırsın yahut da mensubu olduğun dini inkâr edersin, dedi. O, ,.yaklaş bana dedi. Abdullah İbn Selâm ona yaklaşınca, kulağına Tevrat'­taki hükmü okudu : «Sen İsrâiloğullarından bir köle bulursan onu mut­laka alır ve azâd edersin.», «Onları yurtlarından çıkarmak hârâm kı­lınmışken esîr olarak geldiklerinde fidyeleşmeye kalkan kimselersiniz.» O' sen Abdullah İbn Selâmmısm? dediğinde; «evet» dedi. Bunun üzeri­ne dörtbin dirhemi getirdi ve Abdullah iki binini aldı, iki binini tekrar ona iade etti. Âdem İbn Ebu İyâs tefsirinde der ki; bana Ebu Ca'fer el-Râzî... Ebu'l-Âliye'den nakletti ki; Abdullah İbn Selâm Kûfe'de Re's-Câlût'a uğradı. Arapların birleşmediği yahûdî kadınlarını fidye vererek satın alıyordu, fakat Arapların birleştiği yahûdî kadınlarım satın almıyordu. Abdullah İbn Selâm dedi ki: Sizin kitabınızda hepsinin fidye verilerek satın alınması konusunda bir emir bulunmaktadır.

Âyet-i kerîme'nin akışından anlaşılıyor ki; yahûdîlerin sıhhatine inandıkları Tevrat'ın hükmüne muhalefet edip doğruluğunu gördük­leri ve bildikleri halde yerine getirmemeleri kınanmaktadır. Bunun için ne onların yanında bulunan Tevrat'a, ne de ondan naklettiklerine gü­venilebilir. _K. zâ Rasûlullah (s.a.) in sıfatlan, gönderilişi, hicreti ve yurdundan ç sarılışı gibi hususları Yahudiler —Allah'ın la'neti onların üzerine olsun— kendi aralarında gizli tutuyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ «Si2den böyle yapanların cezası, ancak dünya hayatında rüsvây-lıktır» buyuruyor^Yani Allah'ın şeriatına ve emrine muhlâfetten dolayı rezîl olmaktır. «Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğ­ratılırlar.» Elleri önünde bulunan ilâhî kitabı gizlemelerinin cezası ola­rak «Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. İşte onlar âhirete karşı dün­ya hayatını satın almış olanlardır.» Onlar dünya hayatım âhirete tercîh edip daha çok sevenlerdir. Dolayısıyla «Bu yüzden kendilerinden azâb kaldırılıp hafifletilmeyecek.» Bir an bile azâbları eksilmeyecektir «ve yardım da yapılmayacaktır.» Onları bu ebedî ve sürekli azâbtan kurta­racak hiç bir yardımcıları yoktur. Hiç kimse onları bu azâbtan alıkoya­maz. [108]

 

87- Andolsun ki, biz Musa'ya kitab verdik. Ondan sonra da birbiri ardınca peygamberler gönderdik. Mer­yem oğlu îsâ'ya da beyyineler verdik. Ve onu Rûh'ül-Ku-düs ile destekledik. Demek, bir peygamber size ne zaman gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirirse, kibirlenmek istiyeceksiniz de; kimini yalanlayacak, kimini de öldüre­ceksiniz öyle mi?...

 

Peygamberler ve Kitaplar:

 

Allah Teâlâ; İsrâiloğullannı, îsyân, inâd, muhlâfet ve peygamber­lere karşı büyüklenmekle nitelendiriyor. Onların, sadece arzu ve heves­lerine uyduklarını belirtiyor. Allah Teâlâ'nın Hz. Musa'ya kitabı, yani Tevrat'ı verdiğini, ancak onların bunu tahrif edip değiştirdiklerini, Tev­rat'ın emrine muhalefet edip te'vîl yoluna saptıklarını bildiriyor. Hz. Musa'dan sonra onun şerîatıyla hükmeden peygamberler ve nebiler gön­derdiğini hatırlatıyor. Nitekim bir başka âyette şöyle buyuruyor : «Doğ­rusu, Biz yol gösterici ve nûrlandıncı olarak Tevrat'ı indirdik. Kendisi­ni Allah'a teslim etmiş peygamberler, yahûdî olanlara onunla ve Rabba kul olan bilginler de Allah'ın kitabından elde mahfuz kalanla hükme­derlerdi. Tevrat'a şâhid idiler.» (Mâide, 44) Ve yine «Onun ardından pey­gamberler göndermiştik» buyurulmaktadır. Nihayet İsrâiloğullarının peygamberleri Meryemoğlu îsâ ile son bulmuştur. Hz. îsâ, bazı hüküm­lerde Tevrat'tan farklı esaslar getirdiği için Allah ona mucizeler ver­mişti.

İbn Abbâs der ki; bu mucizeler arasında, ölüleri diriltmek ve kuş şeklinde çamurdan heykel yapıp ona üfleyerek Allah'ın izniyle kuş ol­masını sağlamak, hastaları iyileştirmek, gaybtan haber vermek, Rûh'ül-Kudüs (Cebrail) ile desteklenmesi vardı. Bütün bu mucizeler onun ge­tirdiklerinin hak ve doğru olduğunu gösteriyordu. Ancak İsrâiloğulları­nın onu yalanlaması fazlalaştı. Bazı hükümlerde Tevrât'dan farklı esâs­lar getirdiği için ona karşı hased ve inâdları arttı. Nitekim Allah Teâlâ Hz. îsâ'nın dilinden hikâye ile buyurmaktadır : «Benden önce gelen, Tevrat'ı tasdik etmekle beraber size yasak edilenlerin bir kısmım helâl kılmak üzere Rabbınızdan size bir âyet getirdim. Allah'dan sakının ve bana itaat edin. Çünkü Allah benim de Rabbım, sizin de Rabbınızdır. O' na kulluk edin. Bu, doğru yoldur.» (Âl-i İmrân, 50 - 51). Ancak İsrâil-oğulları peygamberlere çok kötü muamele ediyorlardı. Bir grubu onları yalanlıyor, bir grubu da öldürüyordu. Bunun sebebi sadece kendi ar­zularına muhalif hükümler getirmeleri, aşın derecede aykırı davrandık­ları Tevrat'ın hükümlerine uydurmaya çalışmalarıydı. Bu ise onlara zor geldiği için bazan peygamberleri yalanlıyor, bazan da öldürüyorlar­dı. Bunun için Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: «Demek, bir peygamber size ne zaman gönüllerinizin hoşlanmadığı bir şeyi getirirse kibirlen­mek isteyeceksiniz de kimini yalanlayacak kimini de öldüreceksiniz?» Rûh'ül-Kudüs'ün Cebrail (a.s.) olduğunun delili, İbn Mes'ûd'un bu âye­tin tefsirinde naklettiği ifâdedir.

Bu konuda Muhammed İbn Kâ'b el-Kurazî, İsmâîl İbn Ebu Hâlid, Süddî, Rebî' İbn Enes ve Atiyye el-Avfî de ona tâbi olmuşlardır. Ayrıca Allah Teâlâ'nm «Onu Rûh' el-Emîn senin kalbine indirdi ki, sen uyarıcı- lardan olasın» âyetini de böylece tefsir etmişlerdir. Bu, Buhârî'nin de söylediği sözdür. İbn Ebu Zenâd... Hz. Âişe (r.a.) den nakleder ki; Ra­sûlullah (s.a.), kendisini müdâfaa ettiğinden dolayı Hassan İbn Sabit için mescidde bir minder koymuş ve şöyle buyurmuştu : Allah'ım, nasıl ki o senin peygamberini te'yid ediyorsa sen de Hassan İbn Sâbit'i Rûh' ül-Kudüs'le te'yîd et. Bu ilâve Buhârî'ye aittir. Bu hadîsi, Ebu Dâvûd Sünen'inde Lüveyn'den, Tirmizî Ali İbn Hacer ve İsmâîl İbn Musa'dan, her üçü de Abdurrahmân İbn Ebu Zenâd yoluyla,.. Hz. Âişe'den rivayet eder. Tirmizî, bu. hadîsin hasen, sahîh olduğunu söyler ki bu, Ebu Zenâd'-ın rivayet ettiği hadîstir. Buhârî ve Müslim'in sahihlerinde Süfyân İbn Üyeyne; Zührî, Saîd İbn Müseyyeb ve Ebu Hüreyre'den nakleder ki, Hz. Ömer (r.a.) ünlü şair Hassân'a mescidde şiir okurken rastladı. Bir süre ona kulak verdi ve dedi ki; sen mescidde şiir okuyorsun, ama orda sen­den daha hayırlı birisi var. Sonra Ebu Hüreyre'ye döndü ve dedi ki; Allah seni var etsin, Rasûlullah (s.a.) in «benim duamı kabul et Allah'ım onu . Kûh'ül Kudüs ile te'yîd et.» buyurduğunu duymuş muydun? Ebu Hürey-re; Allah'a andolsun ki evet karşılığım verdi. Bazı rivayetlerde de Ra­sûlullah (s.a.) Hassan İbn Sâbit'e şöyle demiştir: Onları hicvet veya onlarla hicve giriş, Cibril seninle beraberdir.

Muhammed İbn İshâk der ki; bana Abdurrahmân... Şehr İbn Hav-şeb'ten nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) a yahûdîlerden bir grup gelip-bize ruhtan haber ver dediler. Allah'ın Rasûlü, ben Allah ve İsrâiloğullarının yanındaki Allah'ın günleri adına söylerim; bilir misiniz ki O Cebrail'dir? Ve o bana gelendir? Onlar, evet dediler. İbn Ebu Hatim der ki; bana Ebu Zür'a... İbn Abbâs'dan Rûh'ül-Kudüs konusunda şöyle dediğini nakletti: O Allah'ın en yüce ismidir (ism el-A'zam) ki onunla Hz. îsâ ölüleri diriltirdi. İbn Cerîr der ki; bu hadîsi bana Mincab nakletti. İbn Ebu Hatim der ki, aynı hadîs Saîd İbn Cübeyr'den de nakledilmiştir. İbn Ebu Necîh der ki; rûh, meleklerin koruyucusudur. Ebu Ca'fer el-Râzî, Rebî' İbn Enes'den nakleder ki; Kuds yüce münezzeh olan Rab' tır. Bu Kâ'b'm da sözüdür. Süddî der ki, Kuds berekettir. Avfî İbn Abbâs' dan naklen der ki; Kuds, temizliktir.

İbn Cerîr der ki; bana Yunus İbn Abdü'1-a'lâ... İbn Zeyd'in «Ve onu Rûh'ül-Kudüs ile destekledik» âyeti konusunda şöyle dediğini riva­yet eder : Allah Hz. îsâ'yı İncil ile destekledi. Nasıl Kur'an'ı rûh kıl-mışsa onu da rûh kıldı. Allah Teâlâ, «işte böylece sana kendi buyruğu­muzdan bir rûh vahyettik» âyetinde buyurduğu gibi her ikisi de Allah'­ın ruhudur.

Sonra İbn Cerîr Taberî der ki; bu konudaki te'vîllerin doğruya en uygun olanı buradaki ruhun Cebrâîl olduğunu söyleyenlerin sözüdür. Nitekim Allah Teâlâ kendisi Hz. îsâ'yı rûh ile desteklediğini belirtmiş­tir : «Allah; ey Meryemoğlu îsâ, sana ve anana olan nimetimi hatırla. demişti. Seni Rûh'ül-Kudüs ile desteklemiştim. Beşikte ve yetişkin iken insanlarla konuşuyordun, sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğret­miştim. Sen iznimle çamurdan kuş gibi bir şey yapmış ona üflemiştin de iznimle kuş olmuştu.» (Mâide, 110) Bu âyette, onu Allah Teâlâ Rûh' ül-Kudüs'le te'yîd ettiğini belirtiyor. Eğer onu te'yîd ettiği rûh, incil olsaydı bu takdirde «Seni Ruh'ül-Kudüs'le desteklemiştim, sana kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretmiştim» buyurmazdı. Çünkü ikinci ifâ­de mânâsız bir tekrar olurdu ki, Allah, kullarına faydalı olmayacak bir şekilde hitap etmekten münezzehtir.

Ben derim ki; buradaki rûh'un Cebrail olduğunun delili âyetin baş tarafında geçen ifâdelerdir. Hamd, Allah'a mahsustur. [109]



[1] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/133-139.

[2] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/139.

[3] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/142.

[4] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/142-147.

[5] Alûsî, Rûh el-Meânî, I, 89-102.

[6] Reşid Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 122 -123.

[7] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/155-156.

[8] Tabressî, Mecma'ül-Beyân, I, 32 - 33.

[9] Tefsir el-Hâzin, I, 34-37.

[10] Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, I, 31-32.

[11] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/157-159.

[12] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/159.

[13] Tefsir el-Hâzin, I, 41 -42.

[14] Tabressî, Mecmaü'l-Beyan, I, 37.

[15] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/162-165.

[16] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/165.

[17] Âlûsî, Ruh el-Meânî, I, 114.

[18] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/171-172.

[19] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/173-176.

[20] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/178-179.

[21] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/180-181.

[22] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 139 -142.

[23] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/182.

[24] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/182-184.

[25] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/185-187.

[26] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/182.

[27] Şevkânî, Feth-el-Kâdîr,I,41.

[28] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/189-190.

[29] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/190-192.

[30] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/192-193.

[31] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/193-196.

[32] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/196-197.

[33] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/197-200.

[34] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/200-201.

[35] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/201-205.

[36] Şevkânî, Feth el-Kadîr, I, 48.

[37] Reşîd Rızâ, Tefsîr el-Menâr, I, 174-177.

[38] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/208-212.

[39] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/212.

[40] Nesefî, Medârik, I, 75.

[41] Kâdî Beydâvî, I, 96.

[42] Kâdî Beydâvî, I, 75.

[43] Tefsir el-Cevâhir, I, 33-35.

[44] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/222-225.

[45] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/208-212.

[46] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâf, I, 198-215.

[47] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/228-231.

[48] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/231-232.

[49] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/233-238.

[50] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/238-239.

[51] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/240-242.

[52] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/240-242.

[53] Tefsir el-Cevahîr, I, 46-51.

[54] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 249.

[55] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/255-260.

[56] Muhyiddin İbn el-Arabî, Tefsir el-Kur'an'il-Kerîm, I, 35, 36.

[57] Âlûsî, Rûh el-Meânî, I, 218-220.

[58] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 267-270.

[59] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 252.

[60] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 257-259.

[61] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/276-281.

[62] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/284-290.

[63] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/290-295.

[64] Âlûsî, Rûh el-Meânî, I, 233-234.

[65] Reşîd Rızâ, Tefsir el-Menâr, I, 279 - 280.

[66] Âlûsî, Rûh el-Meânî, I, 234 - 235.

[67] Âlûsî, Rûh el-Meânî, I, 235.

[68] Âlûsî, Rûh el-Meânî, I, 254-255.

[69] Cemâleddin el-Kâsımî, Manâsın' üt-Te'vîl, II, 111-112.

[70] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/305-307.

[71] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/307.

[72] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/311-312.

[73] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/318-321.

[74] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/321-322.

[75] Buhâri, Sahîh, K- Bed'ül-Halk, bab:  10. Müellif, Buhâri'nin metnini tercüme ettiğimiz şekilde ve biraz farklı almaktadır.

[76] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/322-326.

[77] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/322-326.

[78] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/322-326.

[79] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/322-326.

[80] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/334-336.

[81] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/336-338.

[82] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/339.

[83] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/339-342.

[84] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/342-344.

[85] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/344-349.

[86] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/350-353.

[87] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/354-355.

[88] Reşid Rıza, Tefsir el-Menar, 1, 326-327.

[89] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/358-361.

[90] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/361-362.

[91] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/363-365.

[92] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/366-367.

[93] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/367-372.

[94] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/372-375.

[95] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/376-381.

[96] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/381-384.

[97] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/385-387.

[98] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/387-390.

[99] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/390-394.

[100] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/395-397.

[101] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/398-400.

[102] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/400-402.

[103] Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/402.

[104] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/403-404.

[105] Müslim,  Sahîh, K. Biri  ve's-sıla ve'1-âdâb, H. 2626.

[106] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/404-406.

[107] Müslim, Sahîh, K- Birr ve's-sıla ve'l-âdâb, H- 2586.

[108] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/407-410.

[109] Ebu’l-Fida İsmail İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Çağrı Yayınları: 2/411-413.

Free Web Hosting